Bilgi Müşterekleri
Hakkımızdaİletişim
Tüm yazılar

Cüppeli Kıskaç: Alican Uludağ Davası ve Sürecin Kendisini Cezaya Dönüştüren Düzen

Alican Uludağ ve tutsak gazeteciler şahsında kurumsallaşan hukuksuzluğu birleşik kamuoyu baskısıyla parçalamak

Yazar: Bilgi Müşterekleri
Cüppeli Kıskaç: Alican Uludağ Davası ve Sürecin Kendisini Cezaya Dönüştüren Düzen

Bugün adliye saraylarının kapısından içeri giren herkes, burjuva hukukunun o çok övülen "tarafsızlık" masalının bittiği yere ayak basar. Gazeteci Alican Uludağ’ın sistematik olarak yargılandığı, soruşturmadan soruşturmaya sürüklendiği süreç, basit bir adli vaka ya da teknik bir usul hatası değildir. Karşımızdaki tablo; devletin, kendi kurumsal çürümesini ve yargı içi klikleşmelerini raporlayan özgür basına karşı açtığı organize bir coğrafi ve bürokratik yıpratma savaşıdır.

Sermaye düzeni ve onun siyasal aygıtı, hakikatin sesini kısmak için rıza üretemediği noktada hukuku sinsi bir kırbaç gibi kullanmaktadır. Bu makale; Alican Uludağ davasındaki akıl dışı coğrafi çarpıklığı ve onunla aynı kaderi paylaşan hakikat işçilerini teşhir etmek, bu abluka karşısında tek gerçek çıkış yolunu göstermek amacıyla kaleme alınmıştır.

Ankara-İstanbul Hattında Mekanın Silahlaştırılması: "Yetkisiz" Cezalandırma

Alican Uludağ davasında işletilen süreç, usul hukukunun en temel ilkelerinin bile egemen siyasal akıl tarafından nasıl eğilip büküldüğünü gösteren laboratuvar niteliğinde bir örnektir. Davadaki bürokratik labirent, başlı başına absürt bir cezalandırma pratiğine dönüştürülmüştür:

  • Mekan ve Suç İmalatı Çelişkisi: Gazeteci Alican Uludağ, Ankara’da ikamet etmekte ve gazetecilik faaliyetlerini bu şehirde yürütmektedir. Söz konusu paylaşımlar ve "suç mekanının" Ankara olması, soruşturmanın da orada yürütülmesini gerektirirken; dosya bilinçli bir biçimde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından üstlenilmiştir.
  • Evinde Gözaltına Alınmaya "Kaçma Şüphesi" Kılıfı: Uludağ, Ankara’daki evinde gözaltına alınmış olmasına rağmen, mahkeme kayıtlarına bu durum çarpıtılarak “kolluk marifetiyle yakalandığı” şeklinde geçirilmiştir. Bir insanın kendi evinde bulunması, absürt bir mantık sıçramasıyla "kaçma ve saklanma şüphesi" olarak yorumlanmış ve tutukluluğun devamına gerekçe yapılmıştır.
  • Aynı Günde İki Çelişkili Karar: İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi, hazırlanan iddianameyi kabul etmiş, hemen ardından ise "Sanığın adresi ve paylaşımları Ankara'da olduğu için ben yetkisizim" diyerek dosyayı Ankara’ya göndermiştir.

Sarkastik Gerçeklik: Bir mahkeme hem "Ben bu dosyaya bakmaya yetkili değilim" diyor hem de yetkisiz olduğu davanın iddianamesini kabul edip gazetecinin tutukluluğunun devamına hükmediyor! Yetkiniz yoksa, o insanı hürriyetinden yoksun bırakma yetkisini nereden alıyorsunuz? İşte burjuva hukukunun düştüğü bu sefalet, adaletin değil, salt cezalandırma refleksinin devrede olduğunun kanıtıdır.

Kırılmayan Zincir: Kuşatılan Diğer Basın Emekçileri

Bu coğrafi ve hukuki yıpratma ekosisteminde Alican Uludağ kesinlikle yalnız değildir. Egemen sınıfın güç ilişkilerine, yargıdaki rüşvet ağlarına, holdingleşen yapılara ve tarikat-siyaset ortaklıklarına çomak sokan tüm nitelikli basın emekçileri benzer bir tornadan çıkmış "hukuki taciz" şablonuyla hizaya getirilmek istenmektedir:

  • İsmail Arı (BirGün Gazetesi): Yolsuzlukların, Kızılay skandallarının, tarikat ve cemaatlerin kamusal kaynakları nasıl sömürdüğünün üzerine cesaretle giden İsmail Arı, sermaye ve siyaset elitlerinin hedef tahtasındadır. Hakkında üst üste açılan tazminat ve ceza davaları, adliye koridorlarında eritilmek istenen bir diğer bilişim ve medya emekçisinin somut kanıtıdır. İsmail Arı'ya yönelik bu sistematik davalar, yazılan her yolsuzluk haberinin bedelini adliyede ödetme stratejisidir.
  • Furkan Karabay: Tıpkı Uludağ gibi, yargıdaki klikleşme iddialarını, tutanakları ve duruşmalarda geçen isimleri haberleştirdiği için jet hızıyla tutuklanan, ucu açık "hedef gösterme" torbasıyla zindana atılan bir diğer genç medya emekçisi.
  • Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu: Kaleme aldıkları belgeli haberler uluorta dururken, sızdırılan ilişkileri ve kitapları yüzünden defalarca cezaevine gönderilen, denetimli serbestlik gibi en temel hakları bile infaz rejimi manipülasyonlarıyla ellerinden alınan araştırmacı gazeteciliğin simge isimleri.

Marx’ın belirttiği gibi; “Hukuk, egemen sınıfın genel çıkarlarını koruma formudur.” Yargı; siyaset-ticaret ortaklıklarının kirli çamaşırlarını korumak adına, hakikati yazan gazeteciyi evrensel hukuku bypass ederek "düzeni bozan bir düşman" (Düşman Ceza Hukuku) olarak kodlar.

Çözüm: Teşhirin Gücü ve Birleşik Kamuoyu Baskısı

Peki; Ankara ile İstanbul arasında mekik dokutularak yetkisiz mahkemelerin eliyle zindanda tutulan Uludağ'ı, yolsuzlukları yazdığı için adliyeye hapsedilmek istenen Arı'yı ve diğer hakikat işçilerini bu ablukadan nasıl çıkaracağız? Cevap ne burjuva mahkemelerinin insafında ne de liberal kurumların göstermelik kınama mesajlarında saklıdır.

Bu kuşatma ancak ve ancak birleşik bir güçle ve örgütlü bir kamuoyu baskısıyla yarılabilir.

Nasıl Bir Çözüm ve Örgütlenme?

  • Parçalanmışlığı Reddetmek: Egemen sınıfın en büyük taktiği, davaları tekleştirmek ve basını kliklere bölmektir. Alican Uludağ’ın davasını savunmak; İsmail Arı’yı, Furkan Karabay’ı ve haksız yere baskı altında tutulan tüm gazetecileri savunmaktan ayrılamaz. Tüm sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri ortak bir Hakikat ve Dayanışma Ağı kurmalıdır.
  • Hukuksuzluğu Kürsüye Dönüştürmek: Mahkemelerin kendi usul kurallarını çiğnediği bu çarpık süreçler (Ankara-İstanbul arasındaki yetki karmaşası, uydurma yakalama tutanakları) meydanlarda, dijital mecralarda ve sokaklarda halka anlatılmalıdır. Hukuksuzluğun çıplak şekilde teşhiri, sistemin meşruiyet illüzyonunu parçalar.
  • Kamuoyu Baskısının Gücü: Tarih kanıtlamıştır ki, örgütlü bir halkın yükselttiği ses ve yarattığı meşru kamusal baskı, en azılı ceza mekanizmalarına bile geri adım attırmak zorundadır. Kamuoyu baskısı adliye koridorlarını, uydurma iddianameleri ve haksız tutuklama kararlarını hükümsüz kılacak yegane toplumsal kaldıraçtır.

Bizler Ne Yapabiliriz?

Bilişim emekçileri (bilişim proletaryası), sadece şirketlerin kasasını doldurmak için kod yazan teknik personeller değildir. Aksine, ellerindeki teknik bilgi ve algoritmik okuryazarlıkla sermayenin ve devlet aygıtının dijital duvarlarında gedikler açabilecek, dayanışmayı ana akım sansürün ötesine taşıyabilecek en stratejik öznelerdir.

Yarınki dava öncesinde ve duruşma gününde, sanal dünyayı ve sosyal medya platformlarını birer teşhir alanına dönüştürmek için yapabileceğimiz somut, teknik ve pratik hamleleri listeleyelim:

Algoritmik Direniş ve Sosyal Medya Optimizasyonu (Yarın Öncesi)

Sermaye platformlarının (X/Twitter, Instagram, LinkedIn) algoritmaları belirli matematiksel kurallarla çalışır. Bu kuralları dayanışmanın lehine bükmek elimizdedir:

  • "Shadowban" ve Bot Filtrelerini Aşmak: Aynı tiviti kopyala-yapıştır yapmak ya da sadece tek bir etiketi (hashtag) ardı ardına yazmak algoritma tarafından "spam/bot" olarak algılanır ve görünürlüğünüzü düşürür. Bunun yerine, yarattığımız makaleden kesitler alarak, her paylaşıma özgün cümleler ekleyerek ve tivit zincirleri (thread) kurarak etkileşimi organik olarak büyütmeliyiz.
  • İlk 5 Dakika Kuralı (Hızlı Etkileşim): Algoritmalar, bir paylaşımın yapıldığı ilk 5-10 dakika içindeki etkileşime (beğeni, retweet, özellikle de alıntılayarak paylaşma ve yorum) bakar. Yarın eylem saati belirlendiğinde, bilişim çalışanları olarak aramızda küçük "hızlı etkileşim ağları" kurmalı, paylaşılan dayanışma tivitlerine anında anlamlı yorumlar yazarak onları trend topic (TT) listesine taşımalıyız.
  • Görsel ve Multimedya Desteği: Algoritmalar düz metinler yerine video ve görsel içeren paylaşımları öne çıkarır. Yukarıda ürettiğimiz çarpıcı infografikleri ve Instagram hikayesi görsellerini tivitlerin altına ekleyerek kaydırma ve durma sürelerini (dwelling time) artırmalıyız.

Siber-Güvence ve Dijital Arşivleme (Teknik Emekçilerin Rolü)

Bilişim çalışanları olarak en büyük gücümüz, bilginin yok edilmesini engellemektir. Yarınki dava sürerken ve sonrasında şu teknik adımları atabiliriz:

  • Kalıcı Arşivleme (Anti-Sansür): Alican Uludağ’ın coğrafi sürgününü anlatan haberlerin, İsmail Arı’nın yolsuzluk dosyalarının yarın bir gün mahkeme kararlarıyla internetten silinme (erişim engeli) riski her zaman vardır. Bilişim çalışanları olarak bu haberleri Wayback Machine (Archive.org) veya Archive.ph gibi sistemlere anında yedeklemeli, hatta daha ileri giderek merkeziyetsiz dosya sistemlerinde (IPFS veya Torrent ağlarında) kalıcı hale getirmeliyiz.
  • Güvenli İletişim Altyapısı Kurmak: Yarın adliye önünden canlı aktarım yapacak, tivit atacak olan gazeteci ve aktivist topluluklarına dijital güvenlik desteği vermeliyiz. İletişim ağlarının dinlenmesi veya engellenmesine karşı onlara Signal veya Matrix/Element gibi açık kaynaklı, uçtan uca şifreli kanallar kurmalı, VPN kullanımı konusunda hızlı teknik destek sağlamalıyız.

Veri Görselleştirme ve Dijital Ajitasyon

Davanın o karmaşık, hukuksuz usul detaylarını halkın anlayacağı yalınlığa getirmek bizim işimizdir:

  • "Ankara-İstanbul" Çelişkisinin Haritalandırılması: Bir davanın Ankara ile İstanbul arasında nasıl yetkisizce mekik dokuduğunu, suç mekanı ile mahkeme mekanı arasındaki absürt coğrafi çelişkiyi gösteren basit, etkileşimli bir dijital harita veya infografik şema hazırlayıp sosyal medyaya salmalıyız. İnsanlar uzun hukuk metinlerini okumayabilir ama önlerine koyacağımız o çarpıcı akış şeması hukuksuzluğu saniyeler içinde teşhir edecektir.
  • Yolsuzluk ve Dava Korelasyonu: İsmail Arı’nın yazdığı holding/tarikat yolsuzlukları ile ona açılan davaların takvimini çakıştıran bir "zaman çizelgesi" (timeline) grafiği oluşturabiliriz. Bu, "Hangi yolsuzluk yazıldıktan kaç gün sonra dava açıldı?" sorusunun grafiksel cevabı olacak ve sistemin intikamcı refleksini somutlaştıracaktır.

Yoldaş, yarın klavyelerimiz sadece şirketlerin sunucularını ayakta tutmak için değil; hakikati yazan kalemlerin özgürlüğü için birer siber-savunma aracına dönüşecek.

Son Söz: Kalemin Gücü Yetkisiz Mahkemelerden Büyüktür

Alican Uludağ, İsmail Arı ve hukuksuz şekilde susturulmak istenen tüm basın emekçileri, bu sistemin en korktuğu şeyi yapıyor: İllüzyonu bozuyor, kralın çıplak olduğunu yüzlerine vuruyorlar. Biz bir arada durduğumuzda, o heybetli adliye saraylarının, çelişkili yetkisizlik kararlarının ve cüppelerin aslında ne kadar kırılgan ve korku dolu olduğunu göreceğiz.

Unutmayalım; hakikat, onu savunanların cesareti ve birleşik iradesi nispetinde özgür kalacaktır. Kalemleri özgürleştirmek, toplumsal kurtuluşun ve adil bir geleceğin ilk ve en hayati adımıdır! Gelin, bu birleşik savunma hattını bugünden örelim!

İlgili Başlıklar