Gazeteci Alican Uludağ Davası: Basın Özgürlüğünün Yargı Kıskacı ve Hukuki Paradokslar
Gazeteci Alican Uludağ Davası: 90 Günlük Esaretin Ardından Gelen Tahliye ve Yargı Kıskacındaki Basın Özgürlüğü

20 Şubat 2026'da sosyal medya paylaşımları ve halkın haber alma hakkını savunan gazetecilik faaliyetleri gerekçe gösterilerek tutuklanan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, tam 90 gün (3 ay) süren haksız tutukluluğun ardından nihayet hakim karşısına çıktı. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada mahkeme heyeti, Uludağ hakkında tahliye kararı verdi.
Duruşmaya tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri (Marmara) Cezaevi’nden SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) aracılığıyla bağlanan deneyimli yargı muhabiri Uludağ, yargılandığı davanın ve maruz kaldığı sürecin özünü şu tarihi sözlerle özetledi:
"Asla pişman olunacak bir gazetecilik yapmadım. Gazeteciliği halkın çıkarına yaptım. Bu dava, basın ve ifade özgürlüğünün engellenmesinden ibarettir. Bu, halkın haber alma hakkını engellemektedir."

Alican Uludağ’ın özgürlüğüne kavuşması basın camiasında büyük bir sevinçle karşılansa da, davanın geçmişindeki hukuksuzluk zinciri ve gazetecilerin peşinen cezalandırılmasına dönen yargılama pratiği, Türkiye'deki adalet sisteminin derin yaralarını bir kez daha gözler önüne serdi.
Alican Uludağ Davasının Perde Arkası ve Suçlamalar
Yargı koridorlarındaki usulsüzlükleri, şaibeli sınavları ve kritik davaları yakından takip etmesiyle bilinen Alican Uludağ’ın tutuklanmasına giden süreç, Atatürk Havalimanı’ndaki ölümcül IŞİD saldırısı davasında Yargıtay’ın verdiği bozma ve bazı sanıklar hakkındaki tahliye kararını NOW TV ve sosyal medya üzerinden kamuoyuna duyurmasıyla başladı. Siyasi çevreleri rahatsız eden bu sarsıcı haberlerin ardından, jet hızıyla resen bir soruşturma başlatıldı.
Savcılık, Uludağ'ın yargıdaki liyakat sorunlarını eleştiren toplam 22 adet sosyal medya paylaşımını "torba" bir iddianameye dönüştürdü. Tek müştekinin Cumhurbaşkanı olduğu dosyada gazeteci hakkında;
- "Zincirleme şekilde Cumhurbaşkanına alenen hakaret" (TCK 299),
- "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" (TCK 217/A - Dezenformasyon Yasası),
- "Devletin yargı organlarını alenen aşağılama" (TCK 301) suçlamalarıyla toplamda 19 yıl 6 aya kadar hapis cezası istendi.
Tahliyeye Kadar Uzanan Süreçteki Ağır Hukuksuzluklar
Alican Uludağ, ilk duruşmada tahliye edilmiş olsa da, 3 ay boyunca cezaevinde tutulması tamamen hukuk dışı bir cezalandırma (infaz) mekanizması olarak işletildi. Süreç boyunca şu vahim usul ve esas ihlalleri yaşandı:
- "Yetkisizim" Diyen Mahkemenin Tutuklamaya Devam Etmesi: Soruşturmayı yürüten İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi, iddianameyi kabul ettiği gün, suç yerinin ve gazetecinin ikametinin Ankara olması sebebiyle dosyada "yetkisizlik" kararı verdi. Hukuken yetkisiz olduğunu beyan eden bir mahkemenin, aynı gün Uludağ’ın tutukluluk halinin devamına karar vererek dosyayı Ankara’ya postalaması tam bir yargı paradoksuydu. Yetkisiz makamın tutukluluğu sürdürmesi anayasal bir hak ihlaliydi.
- Absürt "Kaçma ve Delil Karartma" Gerekçesi: Uludağ, Ankara’daki evinde gözaltına alınmış olmasına rağmen adli kayıtlara "kolluk marifetiyle yakalandı" diye geçildi. Değiştirilmesi veya yok edilmesi imkansız olan "tweet"lerden ibaret bir dosyada, "delilleri karartma veya tanıklara baskı yapma şüphesi" gerekçesiyle aylarca tahliye talepleri reddedildi. Oysa dosyada baskı yapılabilecek tek bir tanık bile yoktu.
- SEGBİS Dayatması ve Duruşma Günü Sürprizleri: Savunma makamının (avukatlar Akın Atalay, Tora Pekin, Abbas Yalçın ve Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu) Uludağ'ın duruşma salonunda fiziki olarak hazır bulundurulması ve "yüz yüzelik" ilkesinin uygulanması talebi reddedildi. Gazeteci, İstanbul'dan Ankara'daki mahkemeye ekran arkasından savunma yapmaya zorlandı. Dahası, duruşma sabahı mahkemenin asıl hakiminin aniden mazeret bildirerek izne çıkması davanın akıbetine dair endişeleri artırdı. Kürsüye son anda geçen yedek hakemle duruşma ancak saat 14.35’te başlayabildi.
İlk Duruşmada Gelen Tahliye Kararının Anlamı
Savunma makamının tam kadro hazır bulunduğu, basın meslek örgütlerinin ve Ankara Barosu'nun resmi katılım talepleriyle destek verdiği duruşmada, Uludağ’ın sunduğu 6 sayfalık kapsamlı hukuki savunma ve suçlamaların anlamsızlığının ispatlanması üzerine mahkeme, daha fazla direnmedi ve tahliye kararı verdi.
Peki bu tahliye davanın tamamen hukuki olduğunu mu gösterir? Kesinlikle hayır. Türkiye’de son yıllarda muhalif ve sorgulayan gazetecilere yönelik uygulanan taktik tam olarak budur: Gazeteci, somut hiçbir delil ve kaçma şüphesi olmamasına rağmen ilk duruşmaya kadar geçen 3-4 aylık süreçte tutuklanarak peşinen cezalandırılır, gözdağı verilir ve mesleki faaliyetlerinden alıkonur. İlk duruşmada tahliye edilmesi, çekilen çileyi ve uğranılan haksızlığı ortadan kaldırmaz; sadece ceza yargılamasının bir "silah" olarak kullanıldığını teyit eder.
Sonuç
Alican Uludağ’ın özgürlüğüne kavuşması; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Vedat Şorli v. Türkiye kararında da belirttiği üzere, Cumhurbaşkanına hakaret (TCK 299) gibi maddelerin kişileri susturmak için bir zırh olarak kullanılamayacağı gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır.
Gazetecilik, kamu adına güç sahiplerini denetleme faaliyetidir. Uludağ'ın serbest kalması adalet adına olumlu bir adım olsa da, Türkiye’de medyanın tamamen özgür nefes alabilmesi, gazetecilerin yazdıkları yazılar veya attıkları tweet'ler yüzünden hiç tutuklanmadığı, yargı organlarının siyasallaşmadığı bir sistemin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Alican Uludağ’ın duruşmada haykırdığı gibi:
Gazetecilik suç değildir, toplumun gerçekleri öğrenme hakkı asla kırılamaz.



