Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaPopüler İçeriklerİletişim

Atom ve Barbarlık: Kapitalist Metalaşma Çağında Bilimin Yozlaşması

Hiroşima’dan Emperyalist Savaşlara: Sınıf Mücadelesi ve Kapitalist Araçsal Aklın Diyalektiği

Yazar: Oğuz Demirkapı
Atom ve Barbarlık: Kapitalist Metalaşma Çağında Bilimin Yozlaşması

Genç Yoldaşlar,

Tarih, egemen sınıfların yazdığı gibi kahramanların iradelerinden, soyut ahlaki tercihlerden ya da rastlantılardan ibaret değildir. Tarih; maddi üretimin, sınıf mücadelelerinin ve sermaye birikim krizlerinin sert ve diyalektik akışıdır. Her yıl 6 Ağustos tarihi geldiğinde burjuva medyası, akademi ve liberal pasifistler ekranları kaplar. Bize ajite edilmiş bir insanlık trajedisi anlatırlar; gözyaşları döküp "Bir daha asla" derler. Fakat aynı odakların hiçbiri şu yalın soruyu sormaz: Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye o bombaları düşüren el, hangi üretim ilişkilerinin, hangi ekonomik sistemin eliydi?

Burjuva ideolojisinin en büyük illüzyonlarından biri, bilimi ve teknolojiyi "sınıflar üstü, tarafsız ve soyut bir ilerleme" olarak sunmasıdır. Oysa tarihin diyalektik materyalist incelemesi bize gösterir ki; hiçbir teknolojik araç, içinde doğduğu üretim tarzından ve egemen sınıfın çıkarlarından bağımsız değildir. Atomun parçalanması, fizik biliminin devrimci bir adımıydı; ancak o atom kapitalist üretim ilişkilerinin ve emperyalist rekabetin ortasına düştüğünde bir "yaşam kaynağına" değil, tarihi gören en barbar kitle imha aracına dönüştü.

Bu metinde amacımız; burjuva hümanizminin göz boyayıcı tülünü yırtıp atmak, atom bombasını doğuran tarihsel ve maddi koşulları tüm çıplaklığıyla kavramaktır.

MeseleBurjuva / İdealist YaklaşımDiyalektik Materyalist Yaklaşım
6 Ağustos 1945"Savaşı çabuk bitirmek ve askerleri kurtarmak için alınmış trajik ama zorunlu bir karar.""Sovyetler Birliği'ne gözdağı vermek ve savaş sonrası küresel ABD hegemonyasını tesis etmek için işlenmiş emperyalist cinayet."
Bilim ve Teknoloji"İnsanlığın ortak, tarafsız ve her zaman ileriye giden gelişim çizgisi.""Hangi sınıfın elindeyse onun sınıfsal çıkarlarına hizmet eden; kapitalizmde 'yıkım gücüne' dönüşen bir araç."
Savaşın Kaynağı"İnsan doğasındaki şiddet eğilimi, açgözlülük veya diktatörlerin çılgınlığı.""Özel mülkiyet, sermaye birikim krizleri ve pazarları yeniden paylaşma zorunluluğundan doğan sınıfsal bir olgu."
Çözüm"Soyut barış çağrıları, uluslararası sözleşmeler ve ahlaki öğütler.""Savaşı üreten kapitalist/emperyalist sistemi ortadan kaldırmak ve üretim araçlarını kamulaştırmak."

Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi’nde hayati bir diyalektik yasaya dikkat çekerler: Kapitalist üretim ilişkileri belirli bir gelişmişlik düzeyine ulaştığında, toplumu ileriye taşıyan üretim güçleri, birer yıkım gücüne dönüşür. Atomun parçalanması bu yasanın en somut kanıtıdır. Doğayı anlama ve sınırsız enerji üretme potansiyeli taşıyan bir teknoloji, pazar kavgalarının ve tekelci rekabetin boyunduruğu altına girdiğinde, 200 binden fazla insanın saniyeler içinde buharlaşmasına neden olan bir barbarlığa evrilmiştir. Hiroşima, insanlığın tekniğe yenik düşmesi değildir; insanlığın ve tekniğin sermayeye yenik düşmesidir.

Savaşın Maddi Temeli ve Savaş Kültürünün Doğuşu

Egemen sınıfların en sevdiği ideolojik sığınak "insan doğası" masalıdır. Ne zaman bir katliamdan ya da kitle imha silahından bahsetsek, karşımıza hemen aynı ezber çıkarılır: "İnsan doğası gereği bencildir, saldırgandır ve savaşa meyillidir." Bu iddia, egemen sınıfın tarihsel suçlarını insanlığın üzerine yıkarak mevcut sömürü düzenini ezeli ve ebedi kılmayı hedefler.

Diyalektik materyalizm bize öğretir ki; değişmez, soyut bir "insan doğası" yoktur. İnsan, sosyal ilişkilerin toplamıdır. İnsanın davranışlarını ve şiddetle olan ilişkisini belirleyen şey, içinde yaşadığı toplumun maddi üretim tarzı ve mülkiyet ilişkileridir. Şiddet ve çatışma, genetik bir kodlama değil; sınıflı toplumların, özel mülkiyetin ve artı-ürüne el koyma mekanizmalarının tarihsel bir ürünüdür.

Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, insanlık tarihinin ezici bir çoğunluğunu oluşturan İlkel Komünal Toplum evresinde kurumlaşmış bir "savaş" yoktu. Kabileler arası münferit çatışmalar mevcuttu; ancak bu çatışmalar ne sistematik bir imha amacına dayanıyordu ne de arkasında bir sınıfın diğerini boyunduruk altına alma isteği vardı. Çünkü mülkiyet ortaktı ve sınıfsal bir ayrışma yoktu.

Savaşın bir "kurum" haline gelmesi, üretim araçlarındaki gelişmeyle toprağın ve hayvanların özel mülkiyete geçmesiyle başladı. Üretilen değer, toplumun öz tüketimini aştığında (artı-ürün), başkasının ürettiği değere el koyma güdüsü doğdu. Tutsak alınan düşman artık öldürülmüyor, köleleştirilerek üretimin bir parçası kılınıyordu. Üretim araçlarının gelişimi artı-ürün birikimini, bu birikim özel mülkiyet ve sınıflaşmayı, sınıflaşma ise savaşın bir kurum haline gelmesini tetikledi. Böylece savaş, egemen sınıflar için bir "üretim aracı edinme yöntemi" haline geldi.

Savaşın maddi temeli özel mülkiyettir; ancak hiçbir egemen sınıf, kendi kölelerini "Gidin ve bizim kâr oranlarımızı artırmak için ölün!" diyerek savaşa süremez. Burada devreye ideolojik üstyapı kurumları girer. Marx’ın ifade ettiği gibi, her çağın egemen fikirleri, egemen sınıfın fikirleridir. Savaş kültürü, egemen sınıfın ekonomik çıkarlarını, ezilen sınıflara "toplumun ortak çıkarı" gibi sunma sanatıdır.

Savaşın Gerçek Maddi Sebebi (Altyapı)Egemen Sınıfın Ürettiği İdeolojik Yanılsama (Üstyapı)
Toprak, maden ve pazarları ele geçirmek"Kutsal vatan savunması, ulusal onur ve şeref"
Ticaret yollarını ve sermaye akışını denetlemek"Medeniyet götürme, demokrasiyi ve özgürlüğü yayma"
İçerideki sınıf çelişkilerini dışarıya ihraç etmek"Dış düşmanlara karşı ulusal kenetlenme ve birlik ruhu"
Rakip burjuvazinin sermaye birikimini imha etmek"Soy, din, mezhep veya kültür çatışması"

Savaş kültürü; kitlesel histeriler yaratılarak, öteki düşmanlaştırılarak ve şovenizm pompalanarak inşa edilir. İşçi sınıfının çocuklarına "şehitlik" edebiyatı satılırken; savaşı başlatan burjuvazi, bu yıkımın bilançosundan doğan yeni pazar paylarını hesaplar. Carl von Clausewitz’in "Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır" tespiti, Lenin’in eklediği materyalist temelle anlam kazanır: Politika, ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir. Dolayısıyla savaş, egemen sınıfların ekonomik çıkarlarının şiddet araçlarıyla sürdürülmesidir.

İlkel toplumlardaki basit araçlardan modern füzelere kadar savaşın niteliğindeki değişim, teknik gelişimden ziyade sermayenin birikim ölçeği ve hırsıyla paralellik gösterir. Savaş kültürünün geldiği en yoz nokta, şiddetin tamamen teknikleştirilmesidir. Kapitalizmin ulaştığı araçsal akıl; bir düğmeye basarak, binlerce metre yüksekten bir şehri haritadan silmeyi soğukkanlı bir istatistik haline getirmiştir.

Dünya Savaşlarının Ana Nedeni: Emperyalizm ve Krizler

Burjuva iktisatçıları bize kapitalizmi "özgür bireylerin serbestçe ticaret yaptığı rasyonel bir piyasa" olarak yutturmaya çalışır. Oysa diyalektik mantık bize hareket halindeki çelişkiyi gösterir: Serbest rekabet, kendi diyalektik zıttını doğurur. Rekabetin acımasız yasaları gereği güçlü sermaye zayıf olanı yutar. Üretim ve sermaye giderek daha az sayıda dev şirketin elinde toplanır. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde serbest rekabetçi kapitalizm; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin evliliğinden doğan finans kapitalin ve tekellerin egemen olduğu emperyalist aşamaya evrilmiştir.

V. I. Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması eserinde çözümlediği üzere, bu aşamada sistemin iç çelişkileri ulusal sınırların dışına taşar. Artık sadece meta ihracatı değil, asıl olarak sermaye ihracatı belirleyici hale gelir. Ancak dünya toprakları sonludur. Tekeller dünyayı kendi aralarında bir kez paylaştıktan sonra, yeni sermaye birikim kanalları açmanın tek bir yolu kalır: Dünyayı yeniden paylaşmak.

Tarihsel OlguBurjuva İidealist İllüzyonuDiyalektik Materyalist Gerçeklik
I. Dünya Savaşı"Sırp milliyetçisinin kurşunuyla başlayan diplomasi krizleri.""Sanayileşmesini geç tamamlayan Alman burjuvazisinin, İngiliz ve Fransız emperyalizminin elindeki pazarları zorla alma kavgası."
II. Dünya Savaşı"Müttefiklerin insan hakları adına faşizme karşı yürüttüğü ahlaki mücadele.""1929 Büyük Buhranı ile tıkanan sermaye birikim krizinin, dünyayı yeniden paylaşma çatışmasına dönüşmesi."

Sanayisini geç kuran ama hızla büyüyen Alman tekelci burjuvazisi, dünyayı süngüyle yeniden paylaşmaya kalkıştı. II. Dünya Savaşı’nda ise burjuva "demokrasileri", faşizmi bir "insanlık suçu" olduğu için değil; Alman ve Japon finans kapitalinin kendi sömürge ağlarına doğrudan tehdit oluşturması nedeniyle hedef aldı. Faşizm, kapitalizmin kriz anlarında işçi sınıfını ezmek ve dışarıda sömürgeci yayılmayı sağlamak için bizzat burjuvazi tarafından büyütülen bir canavardır.

Karl Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu en temel yasalardan biri Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi Yasası’dır. Kapitalist üretim tarzında rekabet, patronları sürekli teknolojiye yatırıma iter. Sabit sermaye (makineler, fabrikalar) büyürken, değişken sermaye (canlı işçi emeği) görece azalır. Ancak kârın tek kaynağı canlı işçi emeğinden gasp edilen artı-değerdir. Canlı emeğin toplam sermaye içindeki payı azaldıkça, sistemin genel kâr oranı düşme eğilimine girer. Bu durum, kapitalizmin kaçınılmaz olarak Aşırı Sermaye Birikimi Krizleri üretmesine yol açar.

İşte tam bu noktada, kapitalizmin krizlerini çözmek için başvurduğu en vahşi mekanizma devreye girer: Sermayenin Fiziki Olarak İmha Edilmesi. Marx’ın belirttiği gibi, kapitalizm krizlerini çözmek için bir yandan devasa miktarda üretim gücünü zorla imha eder, diğer yandan yeni pazarlar ele geçirir. Savaş, kapitalist sistem açısından devasa bir temizleme işlemidir:

  • Biriken ve kâr getirmeyen aşırı sabit sermaye (fabrikalar, binalar, stoktaki mallar) bombalarla fiziksel olarak yok edilir.

  • Canlı emek (milyonlarca işçi ve köylü) cephelerde imha edilerek işsizlik dengelenir.

  • Yıkılan ülkelerin "yeniden inşası", çöküşteki burjuvaziye trilyonlarca dolarlık taze pazar ve kârlı yatırım alanı açar.

Savaşlar, kapitalist üretim tarzı için bir bozulma değil, sistemin tıkanan damarlarını emekçilerin kanıyla açan ekonomik bir işlevdir. I. ve II. Dünya Savaşları gösterdi ki; kriz derinleştikçe kullanılan imha araçlarının ölçeği katlanarak büyüyecektir. Tüfekten makine tüfeğe, tanklardan zehirli gazlara geçen imha mantığı, 1940'ların ortasında atomun çekirdeğindeki enerjiye gözünü dikti.

6 Ağustos 1945 ve Atomik Vahşet: İllüzyonların Yıkımı

6 Ağustos 1945 sabahı Hiroşima’da patlayan Little Boy adlı atom bombası, burjuva tarihyazımında "savaşı çabuk bitirmek ve Amerikan askerlerinin hayatını kurtarmak için alınmış zorunlu bir karar" olarak sunulur. Bu, modern kitle kültürünün ürettiği en arsız illüzyonlardan biridir. 1945 yazına gelindiğinde Japonya zaten askeri ve iktisadi olarak çökmüştü. Deniz ablukası altındaydı, hammadde kaynakları kesilmişti ve teslim olmaya yakındı. Nitekim dönemin üst düzey ABD’li askeri yetkililerinin sonradan itiraf ettiği üzere, Japonya’nın teslim olması için nükleer bir katliama hiçbir askeri ihtiyaç yoktu.

DurumBurjuva İdeolojisinin AnlatısıMateryalist ve Tarihsel Gerçeklik
Bombanın Hedefi"Japon asker makinesini kırmak ve savaşı noktalamak.""Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermek ve savaş sonrası küresel emperyalist hegemonyayı ilan etmek."
Japonya’nın Durumu"Son neferine kadar savaşacak, teslim olmayan fanatik bir güç.""Ekonomik ve askeri olarak tükenmiş, diplomasi kanallarından şartlı teslimiyet arayan bir devlet."
Zamanlama"Asker kayıplarını önlemek için en hızlı çözüm.""SSCB’nin Pasifik Savaşı’na girmesinden hemen önce davranarak Asya’daki nüfuz alanını tek başına kapatma acelesi."
İnsani Bilanço"Trajik bir savaş zayiatı.""Soğukkanlı bir jeopolitik mesaj ve canlı insan laboratuvarı deneyi."

Bombanın gerçek nedeni Tokyo’da değil, Moskova’da aranmalıdır. II. Dünya Savaşı boyunca Nazizme karşı en büyük bedeli ödeyen, 27 milyon yurttaşını kaybeden ve Berlin’e Kızıl Bayrak’ı çeken güç Sovyetler Birliği’ydi. Kızıl Ordu'nun kazandığı bu tarihsel prestij, Amerikan ve İngiliz finans kapitalini korkutuyordu.

Yalta ve Potsdam konferanslarına göre SSCB, Ağustos 1945’te Japonya’ya karşı savaşa gireceğini taahhüt etmişti. Amerikan burjuvazisi için denklem açıktı: Eğer Sovyetler Birliği Asya cephesine girerse, bölgedeki komünist hareketler güçlenecek; Japonya’nın geleceğinde Moskova söz sahibi olacaktı. ABD, Japonya teslim olmadan hemen önce atomik gücünü sergilemeliydi. Böylece hem SSCB’nin Asya’daki nüfuzunu sınırlayacak hem de savaş sonrası kurulacak "Yeni Dünya Düzeni"nin mutlak patronunun kim olduğunu ilan edecekti. Atom bombası 6 Ağustos’ta atıldı; SSCB 8 Ağustos’ta Mançurya operasyonunu başlattı; ABD ise 9 Ağustos’ta ikinci bombayı Nagazaki’ye indirdi. Hiroşima ve Nagazaki, II. Dünya Savaşı’nın son çatışması değil; Soğuk Savaş’ın ilk kanlı hamlesidir.

Hiroşima aynı zamanda kapitalist üretim tarzının ulaştığı "araçsal akıl" ve "teknik barbarlık" düzeyinin göstergesidir. Atom bombasının geliştirildiği Manhattan Projesi, tarihin ilk büyük Devlet Tekelci Kapitalizmi uygulamalarından biridir. Kamu kaynakları projeye aktarılmış, özel tekelci şirketler (General Electric, Westinghouse, DuPont) ve burjuva akademi dünyası bu proje etrafında örgütlenmiştir. Kamu kaynaklarının transferi tekelci şirketlerin kârına, bilimsel emeğin yabancılaşmasına ve katliamın teknikleşmesine yol açmıştır.

Bu devasa çark içinde çalışan bilim insanları ve teknisyenler, parçalanmış işbölümü nedeniyle ürettikleri parçanın neye hizmet ettiğini görmez hale getirilmiştir. Hiroşima ve Nagazaki halkı, Amerikan askeri rasyonalitesi açısından sadece birer "canlı laboratuvar nesnesi" haline getirilmiştir. Bombanın farklı yüksekliklerdeki patlama etkisi, yüksek ısının ve radyasyonun insan dokusu üzerindeki tahribatı soğukkanlılıkla istatistiksel verilere dönüştürülmüştür.

Hiroşima, "ilerleme" ve "akıl" sloganlarıyla feodalizmi deviren burjuvazinin; tekelci aşamasında bilimi en rasyonel kitlesel kıyım aracına çevirdiğinin trajik kanıtıdır.

Kapitalizm Boyunduruğunda Teknoloji ve Atom Enerjisi

Burjuva akademisi, bilimi ve teknolojiyi tarafsız bir "teknik mucize" olarak pazarlamayı sever. Diyalektik materyalizm bu anlayışı kökünden reddeder. Teknoloji vakumda doğmaz; her teknik araç, içinde üretildiği sınıfsal toplumun üretim ilişkilerinin izini taşır. Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu gibi, kapitalizmde makineleşme işçinin yükünü hafifletmek için değil, canlı emeğin üzerindeki denetimi artırmak ve kâr oranlarını yükseltmek için devreye sokulur. Atom fiziği de bu kuralın istisnası değildir. Atomun parçalanması devrimci bir adımdı; ancak sermaye ilişkileriyle prangalandığı an, insanlığı rehin alan nükleer tekelciliğe dönüştü.

Atom Enerjisinin Kullanım MecrasıKapitalist Üretim İlişkileri AltındaSosyalist / Kamusal Planlama Altında
Enerji ÜretimiKâr hırsıyla güvenlik maliyetlerinin kısıldığı, radyoaktif atıkların küresel güneyin topraklarına atıldığı kriz kaynağı.Doğayla uyumlu, insan sağlığını merkeze alan, kamusal ihtiyaçlar için planlanmış, ucuz ve sürdürülebilir enerji kaynağı.
Askeri StratejiEmperyalist devletlerin küresel şantaj, pazar paylaşımı ve tahakküm kurma aracı.Silah sanayisinin lağvedilmesi ve bilimin toplumsal refaha aktarılması.
Teknolojik MülkiyetDev enerjilerin ve silah şirketlerinin elinde patentleşen, ticarileşen ve halktan gizlenen bürokratik-askeri sır.Bütün insanlığın ortak kullanımına sunulan, açık ve kamusal bilimsel birikim.

Kapitalist mantık altında nükleer santraller bile birer "kâr ve maliyet hesabı" nesnesidir. Şirketler kâr etmek için güvenlik altyapısından tasarruf eder, radyoaktif atıkları yoksul halkların yaşam alanlarına terk eder. Çernobil ve Fukuşima felaketlerinde gördüğümüz şey, sermayenin kâr rasyonalitesinin doğaya verdiği hasardır.

Kapitalizmin tekelci ve emperyalist evresinde, bilimsel ilerleme niteliksel bir kırılmaya uğrar: Üretim güçleri, doğrudan yıkım güçlerine dönüşür. Sermaye birikim krizleri pazar ve hegemonya arayıp askeri AR-GE yatırımlarına yöneldikçe, bu süreç nükleer, biyolojik ve siber yıkım güçlerinin üretimiyle sonuçlanır. Bu süreçte bilim insanı bir özgür düşünür olmaktan çıkar; parçalanmış işbölümü içinde sermaye düzeninin teknik bir dişlisine dönüşür.

Teknolojinin toplumu biçimlendirdiği yönündeki teknolojik determinizm bir efsanedir. Teknoloji toplumu biçimlendirmez; toplumun sınıfsal yapısı teknolojinin neye hizmet edeceğini belirler. Hiroşima’ya atılan atom bombası, teknolojik gelişimin kaçınılmaz sonucu değildi; tekelci kapitalizmin bilimi ele geçirip onu kendi bekası için araçsallaştırmasının bir sonucuydu. Bilim ve teknoloji, sermayenin elinde bir kırbaçtır; işçi sınıfının elinde ise doğayla uyumlu bir özgürleşme aracı olabilir.

"Rasyonel" Barbarlık: Kapitalist Kültürün Vahşileşme Mantığı

Burjuva toplumu, feodalizmi devirirken bayrağına "Aydınlanma" yazmıştı. Ancak bu akıl, sermaye birikiminin hizmetine girdikçe nitelik değiştirerek araçsal akla dönüştü. Araçsal akıl; hedeflerin insani veya ahlaki doğruluğunu sorgulamaz. O sadece verilen hedefe en hızlı ve etkili şekilde nasıl ulaşılacağıyla, yani "teknik verimlilikle" ilgilenir.

Kapitalizmin vahşileşme mantığının gizli anahtarı şudur: Toplumsal düzeyde tamamen akıldışı olan bir eylem, teknik düzeyde muazzam bir akılcılıkla yürütülebilir.

Hiroşima ve Nagazaki’nin silinmesi bir anlık histeri değildi; Amerikan askeri bürokrasisinin en ince detayına kadar hesapladığı "rasyonel" bir operasyondu. Bombanın patlama yüksekliği (maksimum yıkım için yerden 600 metre yüksekte), şehirlerin ahşap yapısı ve sivillerin yoğunluğu soğukkanlı bir teknik hesaplamanın ürünüydü. Kapitalizm; barbarlığı ilkel bir duygu olmaktan çıkarmış, ona laboratuvar önlüğü giydirerek teknik bir prosedür haline getirmiştir.

Karl Marx, 1844 Elyazmaları’nda sermaye düzeninde insanın kendi emeğine ve ürettiği nesneye yabancılaşmasını inceler. İşçi ürettikçe, ürettiği nesne onun karşısına kendisini ezen yabancı bir güç olarak dikilir. Nükleer çağ, bu yabancılaşmanın sınır noktasıdır. İnsanlığın ortak zekası atomun çekirdeğindeki gücü açığa çıkarmıştır; fakat bu güç kapitalist devlet aygıtının elinde, doğrudan üreticisinin tepesinde sallanan nükleer bir giyotine dönüşmüştür. İnsanın kendi elleriyle yarattığı nesne, sermaye düzeninde insan soyunun varlığını sona erdirebilecek yabancı bir efendiye dönüşür.

Burjuva / İdeolojik SöylemMaddi / Materyalist Gerçeklik
"Nükleer Caydırıcılık"Emperyalist devletlerin pazarları elde tutmak için yürüttüğü nükleer terör ve şantaj politikası.
"Kollateral Hasar" (Yan Hasar)Sermaye çıkarları uğruna bombalanan işçi mahalleleri, katledilen binlerce sivil, kadın ve çocuk.
"Akıllı Mühimmat / Cerrahi Müdahale"Yıkım gücünü ve sermayenin silah satışlarını artıran yüksek teknolojili kitle imha araçları.
"Özgür Dünya Savunması"Batı finans kapitalinin küresel hammadde ve pazar kaynakları üzerindeki hegemonyasını koruma çabası.

Kapitalist kültür, kendi ürettiği vahşeti meşrulaştırmak için teknik terminolojilerin arkasına saklanır. Bu dilsel yozlaşma, kitlelerin gerçeklikle bağını koparmayı hedefler. Gündelik yaşamda nükleer felakat, kitle kültürü endüstrisi (Hollywood, sinema) tarafından sürekli bir "seyir malzemesi" haline getirilir. Burjuva sineması, Oppenheimer gibi figürleri işlerken meseleyi bireysel vicdan azaplarına ve "deha trajedisine" indirger. Filmlerde bombanın arkasındaki Amerikan finans kapitali, sınıf mücadeleleri ve emperyalist pazar kavgası buharlaştırılır. Atomik katliam, izleyicinin pasifçe tükettiği görsel bir şölene dönüştürülür. Bu kültür, kitlelere çaresizlik hissi aşılar ve sınıfsal sorumluları gizler.

Atomun Özgürleşmesi ve Sosyalist Planlama

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya düşen atom bombası ne teknik bir zorunluluk ne de bir insanlık talihsizliğidir. O bomba, tekelci kapitalizmin krizlerinin ve sermaye birikim mantığının kaçınılmaz bir çıktısıdır. Ancak buradan çıkarılacak sonuç, makine kırıcılığı ya da bilime karşı gerici bir tutum olamaz. Atomun parçalanması, insanlığın doğayı kavrama mücadelesinde devasa bir sıçramadır. Sorun atomda değil, o atomu elinde tutan sermaye ilişkilerinde ve burjuva devlet aygıtındadır.

Marx’ın ifade ettiği gibi, kapitalist üretim ilişkileri bir noktadan sonra üretim güçlerinin gelişmesinin önünde birer prangaya dönüşür. Kapitalizm, doğası gereği bilimi özgürleştiremez; onu ya kârının ya da yıkım gücünün bir parçası kılmak zorundadır. Atom enerjisinin bir dehşet olmaktan çıkarılıp insanlığın hizmetine sunulmasının tek yolu, onu bu sermaye prangasından kurtarmaktır.

Piyasa anarşisi ve sermayenin rekabet yasaları, bilimi yıkıcı bir yöne sürükler. Buna karşın kamusal ve sosyalist planlama, bilimsel gelişmeyi sermaye birikiminin değil, toplumun doğrudan ihtiyaçlarının emrine verir.

MeseleKapitalist Piyasa AnarşisiSosyalist Kamusal Planlama
Bilimsel HedefKâr oranlarını yükseltmek, rekabet üstünlüğü sağlamak ve askeri tahakküm kurmak.İnsan emeğini hafifletmek, çalışma saatlerini düşürmek ve toplumsal refahı artırmak.
Teknoloji YönetimiDev monopollerin patent ve ticari sır duvarları arkasında gizlediği mülkiyet.İnsanlığın ortak mirası olarak tüm toplumun denetimine ve kullanımına açık kamusal varlık.
Doğa ve EnerjiDoğanın ve hammaddelerin sermaye birikimi için sınırsızca ve vahşice sömürülmesi.Doğayla diyalektik bir uyum içinde, sürdürülebilir ve ekolojik dengeleri gözeten enerji planlaması.
Risk ve GüvenlikŞirket kârı uğruna güvenlik altyapısından ve insan hayatından tasarruf edilmesi.İnsanı ve doğayı merkeze alan, kâr kaygısından arınmış mutlak güvenlik ve kamusal denetim.

Sosyalist planlama altında atom enerjesi; kâr hırsıyla maliyeti kısılan ve çevre felaketlerine davetiye çıkaran nükleer santraller ya da kitle imha silahları olmaktan çıkar. O, çalışma gününü kısaltan, insanlığa temiz enerji sağlayan, tıp ve sanayide insan yaşamını uzatan kolektif bir araca dönüşür.

Rosa Luxemburg’un I. Dünya Savaşı’nın kanlı ortamında haykırdığı o tarihsel ikilem bugün nükleer çağda çok daha yakıcıdır: Ya Sosyalizm Ya Barbarlık! Nükleer silahların varlığı altında bu slogan niteliksel bir boyut kazanmıştır: Ya Sosyalizm Ya Toplu İntihar!

Günün modern burjuva kültürü ve sanatı, bizlere sürekli olarak "kıyamet sonrası" senaryolar satar. Bize propaganda edilen en büyük illüzyon, kapitalizmin sonunu hayal etmenin dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor olduğudur. Bu ideolojik abluka reddedilmelidir. Gezegeni yok oluşun eşiğine getiren şey insan türü değil, kapitalist üretim tarzıdır. Çözüm; pasifistlerin yaptığı gibi egemen sınıflardan soyut barış dileyip burjuva kurumlarından silahsızlanma sözleşmeleri beklemek değildir. Gerçek silahsızlanma, silahı tutan burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle mümkündür.

Genç Yoldaşlar, 6 Ağustos 1945’i anmak, geçmişte kalmış trajik bir günü anıp taziye bildirmek demek değildir. 6 Ağustos’u anmak; bugün hâlâ dünyayı yöneten, yeni savaşların ve yıkımların tohumlarını eken emperyalist-kapitalist sistemi deşifre etmektir. Modern bilimin ve sanatın üzerimize saldığı burjuva illüzyonlarını reddedin. Bilimi ve teknolojiyi "sınıflar üstü" olarak sunan teknokratik yalanlara kanmayın. Maddi gerçekliğe, sınıf mücadelelerinin sert akışına ve diyalektik materyalizmin ışığına odaklanın. Atomun çekirdeğindeki devasa güç de, insan zekasının ürettiği tüm teknoloji de onu var eden emekçilere ve insanlığa aittir. Sermaye sınıfı, kendi iktidarını korumak uğruna insanlığı bir atomik cehennemde yakmayı göze alabilir. Bizim görevimiz ise, üretim araçlarını ve bilimi sermayenin elinden söküp alarak insanlığın gerçek tarihini başlatmaktır. Sermayenin barbarlığına karşı; bilimin, emeğin ve sosyalizmin dünyasını kuracağız.

Etiketler:#bilim#gerçek#diyalektik#epistemoloji#atom#atombombası#hiroşima#japonya#asya#abd#nato

İlgili Başlıklar