Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp

12 Eylül'ün Sürgün Ettiği Çocuk, Almanya'nın Başkentinde Kirayı ve Irkçılığı Karşısına Aldı

Yazar: Oğuz Demirkapı
Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp

Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp

12 Eylül'ün sürgün ettiği çocuk, Almanya'nın başkentinde kirayı ve ırkçılığı karşısına aldı

Sevgili Genç Yoldaşlar,

20 Eylül 2026'da Berlin sandığa gidiyor. Sol Parti'nin adayı, anketlerde birinci sırada duruyor ve bu adayın adı Elif Eralp.

Şunu baştan söyleyelim: bu, "bir Türk'ün başarısı" haberi değildir. Bu, kırk altı yıl önce bir askerî darbenin Türkiye'den kovduğu bir ailenin kızının, Avrupa'nın en büyük ekonomisinin başkentinde konut tekellerinin ve ırkçılığın karşısına dikilmesinin hikâyesidir. Yani bir göç hikâyesi değil, bir sınıf hikâyesi.

Bu yazı, Elif Eralp'in neye karşı savaştığını, Gazze ve göçmenler konusunda kendi ağzından ne söylediğini, Almanya'da göçmen emekçinin bugün nerede durduğunu, duvarın yıkılmasından sonra Almanya'nın nasıl ileri değil, geri gittiğini ve ırkçılığın hangi sınıfsal zeminden beslendiğini anlatıyor. Sonunda da tek bir cümlesi var:

Yanındayız Elif!


Kim bu kadın? Kronolojik bir tanıtım

Elif Eralp'in özgeçmişi, tek tek okunduğunda bireysel bir yükseliş öyküsü gibi görünür. Bütün olarak okunduğunda ise Türkiye ile Almanya arasındaki sınıf tarihinin kesitidir.

Eylül 1980 — Sürgün. Ailesi, 12 Eylül askerî darbesinin ardından siyasi baskı nedeniyle Türkiye'den Almanya'ya kaçar. Annesi yolculuk sırasında hamiledir. Yani Eralp'in Almanya'da doğmuş olmasının nedeni doğrudan Türkiye'deki karşıdevrimdir. Bu, Türkiyeli göçün büyük bölümünün ortak kaderidir: emek göçü ile siyasi sürgün, aynı madalyonun iki yüzüdür.

1981 — Münih'te doğar. Aile Dortmund'a, ardından Hamburg'a taşınır; okul yıllarını Hamburg-Altona'da geçirir. Yani göçmen mahallesinde büyür.

2001–2007 — Hamburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Birinci hukuk devlet sınavını verir.

2007–2009 — Stajyerlik. Hamburg Sulh Mahkemesi, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Ottawa'daki Almanya Büyükelçiliği'nde çalışır; ikinci devlet sınavını verir. Uzmanlık alanı: ikamet ve iltica hukuku. Mesleğini tam da göçmenin devletle çarpıştığı yerde kurar. Kendi ifadesiyle avukatlık, eşit haklar mücadelesinin aracıdır.

2010 — Sol Parti Federal Meclis grubunda hukuk politikaları danışmanı.

2017 — Sol Parti üyesi olur.

2018 — Berlin eyalet örgütü yönetimine seçilir.

2019 — Links*Kanax'ın kurucularından. Partide göçmen kökenli emekçilerin özerk bir odak hâline gelmesini hedefleyen federal birliktir. Buradaki politik tavır önemlidir: temsil edilmeyi beklemek yerine temsili örgütlemek.

2021 — Berlin Eyalet Meclisi üyesi. Friedrichshain-Kreuzberg'den seçilir. Aynı yıl Berlin'de büyük konut tekellerinin kamulaştırılmasını öngören Deutsche Wohnen & Co Enteignen referandumu halk oyuyla kabul edilir — ve senato tarafından uygulanmaz. Eralp'in politik hattı tam da bu boşlukta sertleşir.

2023 — Tekrarlanan seçimde yeniden milletvekili. Grubun göç, katılım ve ayrımcılıkla mücadele sözcüsü olarak göç politikası tartışmalarının en sert isimlerinden biri hâline gelir.

2024 — Meclis grup başkan yardımcısı.

Mayıs 2025 — Berlin eyalet örgütü başkan yardımcısı.

9 Ekim 2025 — Eyalet yönetimi oybirliğiyle aday gösterir.

15 Kasım 2025 — Eyalet kongresi Berlin Belediye Başkanlığı (Regierende Bürgermeisterin) adaylığını onaylar.

20 Eylül 2026 — Seçim. Son anketlerde Sol Parti yüzde 20–22 bandında birinci ya da CDU ile başa baş; AfD yüzde 17–18, Yeşiller yüzde 16, SPD yüzde 12–13. 2023'e kıyasla Sol Parti yaklaşık 8–9 puan artmış durumda. Parti, yaklaşık 18 bin üyeyle Berlin'in en kalabalık üyeli partisi oldu; günde ortalama 20 yeni üye alıyor, tabanı gençleşiyor ve kadınlaşıyor.

Kampanya videosundaki cümlesi bütün kronolojiyi tek satıra sığdırıyor:

"Benim gibi insanların bu ülkede aslında belediye başkanı olmaması gerekiyordu."


Neye karşı savaşıyor? Elif Eralp'in cephe hattı

Bir adayın kim olduğu, kime karşı durduğuyla belli olur. Eralp'in meclis çalışması ve kampanya programı, dağınık bir "iyi niyetler listesi" değil; birbirine bağlı bir cephe hattıdır.

Konut tekellerine karşı. Kampanyanın kalbi burada: büyük emlak şirketlerinin satın alma yoluyla kamulaştırılması ve konutların uygun fiyatla halka kiralanması. Kendi seçim bölgesinde binlerce sosyal konutun bağlayıcılık süresi dolarak piyasaya açılmasına karşı mücadele veriyor; belediyelerin ön alım hakkının (Vorkaufsrecht) güçlendirilmesini savunuyor; 2021 referandumunun uygulanmasını talep ediyor. Cümlesi nettir: "Şehrimizin hangi yöne gideceğine büyük emlak şirketleri karar versin istemiyorum."

Irkçı polis pratiğine karşı. Keyfî kimlik kontrolleri, ırkçı fişleme (racial profiling), Görlitzer Park gibi mahallelerde göçmen gençliği hedef alan polis operasyonları meclis gündeminin sabit maddeleridir. Polis içindeki ırkçılığın bağımsız olarak araştırılmasını ve kontrol makbuzu sisteminin getirilmesini talep ediyor.

Sınır dışılara ve mülteci rejimine karşı. Tegel'deki devasa mülteci kampının kapatılması, mültecilerin harcamalarını denetleyen damgalayıcı ödeme kartı (Bezahlkarte) uygulamasının kaldırılması, keyfî geri gönderme pratiklerine itiraz — hepsi ikamet hukukçusu kimliğinin doğrudan uzantısıdır.

İkinci sınıf yurttaşlığa karşı. Vatandaşlık prosedürünün hızlandırılması, çifte vatandaşlığın savunulması ve Berlin'de yaşayan herkes için oy hakkı talebi. Bu sonuncusu, göçmen topluluk açısından belki de en stratejik başlıktır.

Kurumsal ayrımcılığa karşı. Müslüman karşıtı ırkçılığa karşı somut bir eylem planı, kamu kurumlarında çeşitlilik kotası, öğretmenlere yönelik başörtüsü yasağını dayatan "Tarafsızlık Yasası"nın (Neutralitätsgesetz) mahkeme kararları doğrultusunda değiştirilmesi. Yani ayrımcılığı bir "duygu" değil, düzenlemeyle sökülecek kurumsal bir mekanizma olarak ele alıyor.

Kesinti ve savaş bütçesine karşı. Sağlık, bakım ve emeklilikte "reform" adıyla yürütülen kesintilerin kaynağı ortada: rekor düzeyde artırılan askerî harcamalar. Silahlanma ile sosyal yıkım iki ayrı politika değil, aynı bütçe kaleminin iki yüzüdür.

Ve Türkiye. Meclis'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın tutuklanmasına karşı da söz aldı; demokrasi ve özgürlük talebini Türkiye'deki muhalefetle dayanışma zeminine taşıdı. Berlin'in Türkiyeli emekçisi için bu, "buradaki siyaset" ile "oradaki siyaset" arasındaki sahte duvarın yıkıldığı yerdir.

Bu başlıklara ayrı ayrı bakınca "insan hakları" görünür. Bir arada bakınca görünen şudur: kentte üretilen değere kimin el koyacağı kavgası.


Kendi sözleriyle: Gazze

Elif Eralp'in Gazze konusundaki en kapsamlı açıklaması, meclis grubunun göç, katılım ve ayrımcılıkla mücadele sözcüsü sıfatıyla 10 Ekim 2024'te yaptığı çağrıdır. Diplomatik bir temenni metni değil, somut bir idari taleptir:

"Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki vahşi katliamından bu yana süren savaşta Filistin'de, Lübnan'da ve İsrail'de on binlerce insan İsrail hükümetinin ordusu tarafından öldürüldü ve yaralandı. Gazze'deki insani durum felaket düzeyinde ve her gün ağırlaşıyor. BM, insan hakları örgütleri ve hatta Dışişleri Bakanlığı, sivil halkın temel ihtiyaçlarının tamamen çöktüğünü; elektrik, gıda, su ve tıbbi bakım gibi yaşamsal kaynaklardan koparıldığını bildiriyor."

"Sonuçlar özellikle savaş yaralıları, hamileler, kronik hastalar, engelliler ve çocuklar için doğrudan yaşamsal tehlike taşıyor. Bu nedenle Berlin Mülteci Konseyi gibi örgütler bu insanların Berlin'e kabulünü talep ediyor. Bu talebi biz de sahipleniyoruz. Senato insani sorumluluğunu yerine getirmeli; Gazze'den ve Lübnan'dan gelen insanları, özellikle de oradaki vatansız Filistinlileri Berlin'e kabul etmeli ve bunun için eyalet kabul programları açmalıdır."

"Berlin'de Avrupa'nın en büyük Filistinli topluluğu yaşıyor. Pek çok insan savaşta yakınlarını kaybetti ya da hâlâ onlar için endişeleniyor. Yakınlarını yanlarına alabilme imkânına kavuşmalılar. Berlinlilerin Suriyeli, Iraklı ve Afgan akrabaları için böyle bir eyalet düzenlemesi zaten var; bunun genişletilmesi gerekiyor."

"Ayrıca Berlin Senatosu'nu, Berlin İdare Mahkemesi gibi mahkemelerin de hukuka aykırı bulduğu, Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'nin Filistinlilerin başvurularına uyguladığı işlem durdurma kararının sona erdirilmesi için federal düzeyde girişimde bulunmaya çağırıyorum."

"Berlin kendini 'güvenli liman kenti' diye övüyor. Gazze ve Lübnan'daki savaşlar ve bu savaşların mağdurları söz konusu olduğunda da insani sorumluluğunu yerine getirmek zorundadır."

Bu metnin sınıfsal önemi şurada: Almanya'da Filistin meselesi hakkında konuşmak, bir kariyeri bitirebilecek bir eylemdir. Devlet aygıtı, "devlet aklı" (Staatsräson) adı altında eleştiriyi kriminalize etti; gösteriler yasaklandı, dernekler kapatıldı, göçmen mahallelerinde polis şiddeti arttı. Böyle bir iklimde bir milletvekilinin Filistinlilerin kabulü ve iltica başvurularının işleme konması gibi somut, uygulanabilir ve bürokrasiyi bağlayıcı talepler öne sürmesi, sembolik bir dayanışma jestinden daha ağır bir tavırdır.

Dürüst olmak gerekirse: Sol Parti, Almanya parlamentosundaki güçler arasında Gazze'de olan biteni soykırım olarak adlandırmayı kabul eden tek parti oldu ve kampanya afişlerinde "savaşa ve soykırıma karşı" mesajını taşıyor. Buna karşılık Eralp'in bu başlıkta parti içindeki bazı adaylardan daha temkinli bir dil kullandığı da basında değerlendirilen bir konu. Bunu gizlemeye gerek yok: bir sosyalistin görevi adayı kusursuz göstermek değil, taleplerin arkasında durmaktır. Bizim beklentimiz nettir — kabul programı sözü seçim sonrasında da masada kalmalı, silah ihracatı ve "devlet aklı" doktrini karşısındaki dil sertleşmelidir.


Kendi sözleriyle: Göçmenler ve kurumsal ırkçılık

20 Mart 2024, Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü. Eralp'in açıklaması, ırkçılığı bireysel önyargı olarak gören liberal çerçeveyi doğrudan reddediyor:

"Irkçılıkla mücadelenin senato tarafından nihayet hükümet faaliyetinin merkezî bir görevi olarak anlaşılmasını talep ediyoruz. Her şeyden önce kamu kurumlarında, devlet yapılarında, yasalarda ve yürütmenin eyleminde kök salmış olan yapısal ve kurumsal ırkçılığa karşı hareket edilmelidir."

Ardından hükümetin bıraktığı işleri tek tek sayıyor: uzman komisyonlarının önerilerinin hiçbirinin uygulanmaması; ırkçı fişlemeyi yasaklama ve kontrol makbuzu sistemi getirme planının terk edilmesi; başörtülü öğretmenleri ayrımcılığa uğratan yasağın, en üst mahkeme kararlarına rağmen kaldırılmaması; okul yönetmeliklerinin ayrımcılık karşıtı gözle yeniden yazılmaması; Roman ve Sinti karşıtı ırkçılıkta hiçbir adım atılmaması.

Ve en sert cümle:

"Görlitzer Park örneğinde olduğu gibi ırkçı tartışmalar bizzat Belediye Başkanı tarafından körükleniyor. Buna bir de damgalayıcı ödeme kartı, daha fazla sınır dışı ve daha fazla göç kontrolü çağrıları ekleniyor — bunlar deportasyon planları kuranların değirmenine su taşıyor."

Bu tek cümlede, bu yazının bütün argümanı var: düzen partileri aşırı sağın taleplerini "makul" biçimde uygulayarak onun dilini normalleştiriyor. Aşırı sağa açılan yolu AfD değil, AfD'ye karşı olduğunu söyleyenler döşüyor.

Eralp'in göçmenlere dair diğer somut talepleri de bu çerçeveye oturuyor: Suriyeli, Iraklı ve Afgan akrabalar için var olan kabul programlarının genişletilmesi; mültecilerin merkezî kamplarda değil, mahallelerde, insanca konutlarda barındırılması; ödeme kartının kaldırılması; vatandaşlık işlemlerinin hızlandırılması ve çifte vatandaşlık; Berlin'de yaşayan herkesin oy hakkı.

Şu çelişkiye tekrar bakalım: Berlin'in ulaşımını, hastanesini, inşaatını, mutfağını ayakta tutan yüz binlerce insan, o kentin nasıl yönetileceğine dair tek bir oy kullanamıyor. Bu, demokrasinin bir eksiği değil, sınıfsal sınırıdır. Emek gücü olarak kabul edilen insan, yurttaş olarak reddediliyor. Eralp'in "Berlin'de yaşayan herkese oy hakkı" talebi işte bu duvara vuruyor.


Almanya'da göçmen olmak: Altmış beş yıllık bir statü

Elif Eralp'in mücadelesini anlamak için, karşısındaki yapının yaşını bilmek gerekir.

1961: "Misafir işçi" yalanı. Türkiye ile Almanya arasında iş gücü anlaşması imzalandığında Alman sermayesinin ihtiyacı açıktı: ucuz, örgütsüz, geçici ve gerektiğinde geri gönderilebilir emek gücü. "Gastarbeiter" kavramı, bir nezaket değil, bir hukuki statüdür: çalış, üret, ama buraya ait olma. Fabrikada eşit ter, hukukta eşitsiz statü.

Kalıcılaşma ve inkâr. İnsanlar kaldı, çocukları burada doğdu, torunları burada okula gitti. Ama devlet on yıllarca "Almanya bir göç ülkesi değildir" resmî yalanını sürdürdü. Bu inkâr masum değildi: göçmen nüfusun siyasal haklardan yoksun bırakılmasını meşrulaştırıyordu.

Bugün somut tablo. Göçmen kökenli emekçi Almanya'da ortalama olarak daha düşük ücretli, daha güvencesiz, daha çok vardiyalı, daha çok taşeronlaşmış işlerde çalışıyor: lojistik, kargo, inşaat, temizlik, gastronomi, bakım. İş kazası ve meslek hastalığı riskini orantısız taşıyor. Kirada ayrımcılığı doğrudan yaşıyor — aynı ilanda aynı gelirle, adı Almanca olmayan başvuru sahibi daha az davet alıyor. Çocuğu, sınıfsal olarak ayrıştırılmış okullara yönlendiriliyor. Ve tüm bunların üstüne, vatandaş değilse hiçbir seçimde oy kullanamıyor.


Göçmen yalnızca mağdur değildir: DİDF ve örgütlü birikim

Buraya kadar anlatılan tablo, göçmen emekçiyi yalnızca maruz kalan taraf gibi gösterebilir. Oysa Almanya'daki Türkiyeli göç, kırk beş yıldır aynı zamanda örgütlü bir sınıf deneyimidir.

Bunun en somut ifadesi DİDF'tir — Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (Föderation Demokratischer Arbeitervereine). Kuruluş tarihine dikkat edin: Aralık 1980. Yani Elif Eralp'in ailesini Türkiye'den kovan 12 Eylül darbesiyle aynı yıl, aynı sürgün dalgasının içinde. Darbe bir kuşağı ülkeden sürdü; o kuşak Almanya'da fabrikaya girdi ve ilk işlerinden biri dernek kurmak oldu. Bu, göçün pasif değil, politik bir karakter taşıdığının kanıtıdır.

DİDF'in hattı başından beri nettir: Türkiye kökenli — Türk ve Kürt — işçileri milliyet ekseninde değil, sınıf ekseninde örgütlemek. Bugün Almanya'da kırkı aşkın yerel dernekle, ayrıca Avrupa'nın beş ülkesinde daha faaliyet yürütüyor. Çalışma alanları tam da bu yazının konusu olan başlıklardır:

  • Sendikal zemin: IG Metall ve ver.di gibi sendikalarda göçmen işçilerin temsilci (Betriebsrat) seçilmesi, taban örgütlenmesi, grev ve toplu sözleşme süreçlerinde göçmen işçinin görünür kılınması.
  • Eğitim: Göçmen çocuklarının sınıfsal olarak ayrıştırılmış okullara yönlendirilmesine karşı kampanyalar.
  • Yurttaşlık hakları: Oy hakkı, vatandaşlık ve eşit siyasal katılım talebi — Eralp'in "Berlin'de yaşayan herkese oy hakkı" talebiyle aynı hat.
  • Antifaşizm: Mölln'den Solingen'e, NSU'dan Hanau'ya uzanan saldırılar karşısında mahalle dayanışması; DİDF-Gençlik (1996) bu hattı antifaşizm, antirasizm ve antimilitarizm üzerinden sürdürüyor.

DİDF tek örnek değil. Berlin'in bugünkü mücadele dokusu, birbirini besleyen çok sayıda yapıdan oluşuyor: Deutsche Wohnen & Co Enteignen kampanyasının kiracı komiteleri; mahalle bazlı tahliye karşıtı inisiyatifler; Berlin Mülteci Konseyi (Flüchtlingsrat Berlin) gibi mülteci hakları örgütleri — ki Eralp'in Gazze kabul programı talebi doğrudan onların çağrısını sahiplenerek doğdu; göçmen kadın örgütleri; sendikaların göçmen komisyonları; Filistinli topluluğun dayanışma ağları; ve Emek Partisi çevresiyle Evrensel'in Almanya'daki okur-muhabir ağı.

Buradan çıkan sonuç politik olarak belirleyicidir: Elif Eralp'in adaylığı gökten inmedi. Kırk beş yıldır dernek salonlarında, fabrika kantinlerinde, sendika kongrelerinde, okul veli toplantılarında, cenaze ve anma törenlerinde biriken bir örgütlü deneyimin üzerinde duruyor. Bir kişinin yükselişi değil, bir birikimin yüzeye vurmasıdır.

Ve tersi de doğrudur: seçim sonrasında o mevziyi tutacak olan da bu yapılardır. Bir belediye başkanlığı, arkasında örgütlü bir sınıf yoksa, kısa sürede yönetmeliklerin ve bütçe disiplininin içinde eritilir. Sandıktan çıkan sonucu koruyacak olan dernek, sendika ve kiracı komitesidir.


Duvar yıkıldı, Almanya geriye gitti

1989'da Berlin Duvarı yıkıldığında dünyaya anlatılan hikâye "özgürlüğün zaferi" idi. Otuz yedi yıl sonra bilançoyu emekçi açısından çıkaralım. Çünkü duvarın yıkılmasından bu yana Almanya ileri değil, geriye gitti.

1990–1994: Treuhand ve Doğu'nun tasfiyesi. DDR'in kamu mülkiyetindeki sanayisi, Treuhandanstalt eliyle yağma hızında özelleştirildi. Milyonlarca iş yok oldu, koca bölgeler sanayisizleşti, bütün bir kuşak "değersizleştirilmiş" hissiyle bırakıldı. AfD'nin bugünkü en güçlü kalelerinin tam da o bölgeler olması kültürel bir tesadüf değil, otuz yıllık bir mülksüzleştirmenin siyasal faturasıdır.

1991–1993: Pogromlar. Hoyerswerda (1991), Rostock-Lichtenhagen (1992) — binlerce kişinin alkışladığı, polisin seyrettiği kundaklamalar. Mölln (1992) ve Solingen (1993) — Türkiyeli ailelerin evlerinin yakılması, kadınların ve çocukların diri diri öldürülmesi. Bu saldırılar Doğu'daki kitlesel işsizlikle ve Batı'daki kriz atmosferiyle aynı yıllara denk gelir. Tesadüf değildir.

1993: Asylkompromiss — devletin sokağa verdiği cevap. Sokakta göçmen yakılırken parlamento, iltica hakkını fiilen ortadan kaldıran anayasa değişikliğini geçirdi. Yani devlet, ırkçı şiddete karşı göçmeni değil, ırkçı şiddetin talebini korudu. Bu, Almanya'nın kendi tarihindeki en öğretici andır: aşırı sağ, iktidara gelmeden de programını uygulatabilir.

2003–2005: Agenda 2010 ve Hartz IV. Bir sosyal demokrat-yeşil hükümet eliyle işsizlik yardımı budandı, düşük ücretli sektör devasa büyüdü, geçici ve taşeron istihdam normalleşti. İşçi sınıfı ilk kez bu ölçekte "çalışan yoksullar" katmanına bölündü. Bugün AfD'ye oy veren güvencesiz emekçinin öfkesinin maddi kaynağı burada döşendi — ve o öfkeyi yaratanlar bugün "faşizme karşı demokrasi" cephesine çağırıyor.

2000–2007: NSU cinayetleri. Neonazi bir hücre yıllar boyunca dokuzu göçmen kökenli olmak üzere on kişiyi öldürdü. Devlet, yıllarca faili değil, kurbanların ailelerini soruşturdu; cinayetleri "Döner cinayetleri" diye adlandırdı; istihbarat kayıtları imha edildi. Buradaki mesele birkaç sapkın değil, kurumsal ırkçılıktır.

2019 Halle, 2020 Hanau. Halle'de sinagog saldırısı; Hanau'da bir gecede dokuz göçmen kökenli gencin katledilmesi. Hanau, Almanya'daki göçmen kuşağın kolektif hafızasında bir kırılma noktasıdır: "buraya aitiz" cümlesinin kurşunla yanıtlandığı an.

2024: "Remigration" planı ve sokağın cevabı. Aşırı sağcıların milyonlarca göçmen kökenli insanın sınır dışı edilmesini tartıştığı gizli toplantı ifşa olduğunda, Almanya sokaklarında yüz binlerce insan yürüdü. Bu, bu ülkedeki antifaşist potansiyelin hâlâ canlı olduğunun kanıtıdır.

2025: Duvarın çatlaması. Ocak 2025'te CDU'nun göç politikasına dair önergesi Federal Meclis'te AfD oylarıyla çoğunluk sağladı. Savaş sonrası Almanya'nın "geçilmez duvar" (Brandmauer) doktrini fiilen delindi. Bugün Merz'in yerine "kapıyı doğrudan kapatmayan" bir ismin hazırlanabileceği açıkça konuşuluyor.

2026: Şimdi. Saksonya-Anhalt'ta AfD anketlerde yüzde 42 civarında; 6 Eylül'de savaş sonrasının ilk AfD eyalet başbakanını çıkarma ihtimali var. Aynı ay, 21 Eylül'de IG Metall işten atmalara karşı fabrika eylemleri, 26 Eylül'de 14 kentte sosyal kesintilere karşı mitingler çağrısı yapıldı. Volkswagen'de on binlerce işçinin işten atılması planı tabanda öfke biriktiriyor.

Yani duvarın yıkılışının ardından otuz yedi yılda kat edilen mesafe şudur: kamu mülkiyeti tasfiye edildi, sosyal haklar budandı, iltica hakkı fiilen kaldırıldı, ırkçı şiddet kurumsallaştı ve aşırı sağ parlamentonun merkezine yerleşti. Duvar yıkıldı; yerine emekçinin önüne çok daha yüksek duvarlar dikildi.


Irkçılık neden yükseliyor? Ahlaki değil, sınıfsal bir soru

Liberal aydın, ırkçılığın yükselişini "cehalet", "eğitimsizlik" ya da "değerler krizi" olarak okumayı sever. Bu okuma rahatlatıcıdır, çünkü hiçbir şeyi değiştirmeyi gerektirmez. Oysa ırkçılık bir fikir hatası değil, bir işlevdir. Şu dört mekanizmadan beslenir:

Bir: Emek gücünün bölünmesi. Sermaye, hukuki statüsü zayıf bir emekçi katmanına her zaman ihtiyaç duyar. Sınır dışı edilme korkusu taşıyan işçi grev yapamaz, sendikaya gitmez, fazla mesaisini soramaz. Göçmenin haklarını kısan her düzenleme, aslında bütün işçi sınıfının pazarlık gücünü kısar. Irkçılık, ücretleri aşağı çeken bir sopadır — ve sopa herkese değdiği için, göçmen düşmanlığı yerli işçinin de zararınadır.

İki: Öfkenin yatay çevrilmesi. Kriz dönemlerinde emekçi öfkesi ya yukarıya (sermayeye) ya yana (komşuya) akar. Sermaye ikincisini finanse eder. "Kiralar yükseldi çünkü göçmen çok" demek, ev sahibini ve emlak fonunu görünmez kılar. "Hastanede sıra uzun çünkü mülteciler var" demek, sağlık kesintisini imzalayan bakanı aklar. Irkçılık, sınıf çelişkisinin dikey ekseninin yatay eksene çevrilmesidir.

Üç: Mülksüzleştirmenin sahte telafisi. Her şeyini kaybetmiş insana, hiç değilse "yerli" olduğu için üstünlük vaat edilir. Bu, hiçbir maddi kazanç sağlamayan ama psikolojik bir mevki dağıtan bir ödemedir. Bedava olduğu için de sermaye açısından en ucuz sadakat biçimidir.

Dört: Devletin normalleştirmesi. Irkçılık yalnızca sokaktan yukarı doğru büyümez; yukarıdan aşağı doğru da meşrulaştırılır. 1993 iltica düzenlemesinden bugünkü ödeme kartı ve sınır dışı paketlerine kadar, düzen partileri aşırı sağın taleplerini "makul" biçimde uygulayarak onun dilini normalleştirdi. Eralp'in cümlesiyle: bunlar "deportasyon planları kuranların değirmenine su taşıyor."

Bundan çıkan sonuç nettir: "geçilmez duvar" stratejisi yapısal olarak iflas etmiştir. Aynı kesinti paketini imzalayan, aynı sınır dışı yasasını geçiren, aynı işten çıkarmalara göz yuman bir parti, AfD'ye ahlaki ders veremez. Hastalığı üretip ilacı satamazsınız.

Aşırı sağın gerçek panzehiri kordon değil, sınıfsal alternatiftir. Kiraya, işten atmaya, kesintiye karşı somut bir mücadele hattı ve bu hattın örgütlü ifadesi. Berlin'de bugün olan tam olarak budur: sosyal mücadelenin büyümesinden en çok Sol Parti faydalanıyor. Bu bir tesadüf değil, bu yasanın doğrulanmasıdır.


Berlin: "Multikulti" bir vitrin değil, işçi sınıfının bileşimidir

Geçtiğimiz temmuzda Berlin'de Bir Komünist Gezgin: Mekânın Diyalektiği ve Hakikatin İzinde başlıklı yazıda şunu savunmuştum: kent, coğrafi bir yüzey değil, üretim ilişkilerinin taşa, asfalta ve kira sözleşmesine kazınmış hâlidir.

Berlin bunun en yoğunlaşmış örneğidir. 1919'da Spartakistlerin kanla bastırıldığı sokaklar, 1933'te faşizmin sandıktan ve elitlerin rızasıyla yürüdüğü meydanlar, iki üretim biçiminin yirmi sekiz yıl boyunca beton bir çizgiyle karşı karşıya durduğu hat, Nazi terörünün ve Stasi bürokrasisinin arşivleri, ve bugün soylulaştırmanın ilerlediği mahalleler — hepsi aynı kentin katmanlarıdır.

Berlin'in "multikulti" diye anılan yapısı da bu katmanlardan biridir. Nasıl okunduğu belirleyicidir:

Liberal okuma: Multikulti bir vitrindir. Kreuzberg'in kahvaltısı, Neukölln'ün gece hayatı, festivaller, "çeşitlilik zenginliktir" sloganı. Bu okumada göçmen, kentin turistik cazibesine katkı sunan bir renktir.

Materyalist okuma: Multikulti, Berlin işçi sınıfının fiili bileşimidir. Kreuzberg, Neukölln ve Wedding kültürel mozaikler değil, emek gücünün yeniden üretildiği mahallelerdir. Buradaki insan inşaatta, kargoda, mutfakta, temizlikte, bakımda, hastanede çalışır. Yapısal ırkçılık burada soyut bir önyargı değil; ücreti bastıran, sendikasızlaştıran, kirayı ödenemez kılan, çocuğu ayrıştırılmış okula gönderen, polis kontrolünü keyfîleştiren maddi bir mekanizmadır.

Berlin aynı zamanda Avrupa'nın en büyük Filistinli topluluğuna ev sahipliği yapıyor — ve bu topluluk son iki yılda gösteri yasaklarının, polis şiddetinin ve toplu şüpheli muamelesinin doğrudan hedefi oldu. Yani Gazze meselesi Berlin için "dış politika" değil, bu kentin göçmen emekçi mahallelerinde yaşanan bir iç meseledir. Eralp'in kabul programı talebini bu zeminde okumak gerekir.

Ve soylulaştırma bu konumun mekânsal tasfiyesidir. Konut tekeli bir mahalleyi satın aldığında o mahallenin kültürünü değil, oradaki emekçiyi söker atar. Kira, bugün Berlin'de artı-değere el koymanın ikinci ve en görünür biçimidir: fabrikada üretilen değerin bir bölümü, ay başında emlak fonunun hesabına aktarılır.


İki program, iki cevap

Aynı krize iki ayrı yanıt veriliyor. Fark ahlaki değil, sınıfsaldır.

SorunAfD'nin cevabıElif Eralp'in / sınıf mücadelesinin cevabı
Kiralar ödenemez hâlde"Göçmenler konutları dolduruyor"Konut tekellerinin kamulaştırılması, kira sınırı, ön alım hakkı, kamu konutu
İşten atmalar, sanayi krizi"Yabancı işçi ücretleri düşürüyor"Sendikal örgütlenme, işten atmalara karşı ortak eylem (21 Eylül)
Sağlık ve bakımda kesinti"Sosyal yardımlar göçmene gidiyor"Silahlanma bütçesine karşı sosyal bütçe, kesintilere karşı kitlesel miting (26 Eylül)
Okullarda çöküş"Sınıflarda çok fazla yabancı çocuk var"Kamu eğitimine yatırım, sınıfsal ayrıştırmaya son
"Güvenlik"Polis baskısı, sınır dışı, ırkçı fişlemeKeyfî kontrollere son, polisteki ırkçılığın araştırılması, kontrol makbuzu
Göçmenin statüsüSınır dışı, "remigration"Hızlı vatandaşlık, çifte vatandaşlık, Berlin'de yaşayan herkese oy hakkı
Gazze ve savaşIrkçılığı besleyen "medeniyetler çatışması" diliEyalet kabul programı, iltica başvurularının işleme konması, savaşa ve soykırıma karşı tutum
Öfkenin adresiAşağıdakine karşı aşağıdakiAşağıdan yukarıya: emekçiden sermayeye
Örgütlenme biçimiKitleyi seyirciye çeviren lider partisiSendika, kiracı komitesi, mahalle dayanışması, taban kampanyası

Tek cümlede: AfD öfkeyi yatay çevirir, sınıf mücadelesi dikey doğrultur.


Yanındayız Elif

Sevgili Elif,

Senin adaylığın bizim için bir seçim kampanyası maddesi değil. Annenin karnında bir sınır geçtiği o Eylül'den bugüne uzanan bir hattır.

12 Eylül bu ülkede yüz binlerce insanı işkenceye, hapse, sürgüne yolladı. O sürgünlerin çocukları Almanya'nın fabrikalarında, madenlerinde, mutfaklarında büyüdü. Onlara kırk yıl boyunca "misafirsiniz" dendi. Adları telaffuz edilmedi, diplomaları denkleştirilmedi, evleri yakıldı, cinayetleri "Döner cinayeti" diye anıldı, katilleri devletin gözünün önünde saklandı. Ve şimdi o kuşağın kızı, Avrupa'nın en büyük ekonomisinin başkentinde belediye başkanlığına adaydır.

Bunu bir intikam olarak değil, bir hesap sorma olarak selamlıyoruz.

Seni, Türkiyeli olduğun için değil; savunduğun programın işçi sınıfının programına en yakın duran program olduğu için destekliyoruz. Türkiyeli olmanın anlamı, bu programı en çok ezilenlerin deneyiminden taşıyor olmandır. Bir hukukçu olarak kariyerini ikamet ve iltica hukukunda kurman, yani devletin göçmenin karşısına en sert çıktığı yerde saf tutman, bizim için tek başına bir referanstır. Gazze'de bir bebeğin susuz bırakılmasının Berlin'de bir idari kararla ilgisi olduğunu söyleyebilmek, bugün bu ülkede cesaret ister.

"Benim gibi insanların bu ülkede aslında belediye başkanı olmaması gerekiyordu" diyorsun. Doğru. Bu düzen tam olarak bunun için kuruldu. Bu yüzden senin kazanman, düzenin kendi kuralını bozması olacak.

Yanındayız Elif. Kreuzberg'in, Neukölln'ün, Wedding'in kiracıları yanında. Vardiyadan çıkıp çocuğunu okuldan alan işçi yanında. Oy hakkı olmadığı için sandığa giremeyen ama kapı kapı senin için konuşacak olan göçmen genç yanında. Yakınını Gazze'de kaybetmiş, Berlin'de yasla ve yasakla aynı anda yaşayan Filistinli komşumuz yanında. Ve Türkiye'de, 12 Eylül'ün hesabını hâlâ soranlar yanında.

Bir yoldaşça not da düşelim, çünkü dostluk gereksiz övgü değildir: Bizim desteğimiz sandıkla bitmez, sandıkla başlar. 2021'de Berlin halkı kamulaştırmaya "evet" dedi ve senato bunu uygulamadı; demek ki mesele oyların değil, güç ilişkilerinin meselesidir. Sol Parti'nin geçmiş senato ortaklıklarında özelleştirmelere ve tahliyelere ortak olduğunu da unutmadık. Bu yüzden desteğimiz koşullu, uyanık ve tabandan olacak: sandıkta destek, sokakta denetim. Kazanman bir varış değil, açılan bir mevzidir; o mevziyi tutacak olan kiracı komiteleri, sendikal taban örgütleri ve mahalle dayanışmalarıdır.

Sen o mevzide durduğun sürece yanında da biz duracağız.


Destek kanalları: Elif Eralp'e nasıl ulaşılır, nasıl destek olunur?

Web siteleri

Sosyal medya hesapları

İletişim

  • Seçim bölgesi bürosu: Zeughofstraße 22, 10997 Berlin — Tel: 030 695 079 25 — buero@elif-eralp.de
  • Meclis bürosu: Niederkirchnerstraße 5, 10117 Berlin — Tel: 030 232 525 27

Somut görevler: 20 Eylül'e kadar ne yapılabilir?

  1. Oy hakkı taraması yapın. Ailenizde, iş yerinizde, derneğinizde oy hakkı olup sandığa gitmeyi düşünmeyen kaç kişi var? Listeyi çıkarın, tek tek konuşun. Mektupla oy (Briefwahl) süresi kaçırılmasın. Kullanılmayan her oy, ırkçı tarafın hanesine yazılır.
  2. Oy hakkınız yoksa da müdahale hakkınız var. Kampanyada çalışmak, kapı kapı konuşmak, dernek ve mahalle ağlarında ikna etmek, iş yerinde tartışmayı taşımak oy pusulasından daha kalıcı bir müdahaledir. Kayıt: elif-fuer-berlin.de
  3. Bağımsız destek metnini imzalayın: elif-eralp-waehlen.de
  4. Kampanyayı Türkçeleştirin. Berlin'de Türkçe konuşan on binlerce insan bu kampanyayı henüz kendi dilinde duymadı. Elif'in paylaşımlarını kısa Türkçe notlarla kendi çevrenize taşıyın; mahalle gruplarına, dernek listelerine sokun.
  5. Örgütlü yapılarla temas kurun. Bulunduğunuz kentteki DİDF derneğine ya da DİDF-Gençlik birimine, sendikanızın göçmen komisyonuna, mahallenizdeki kiracı inisiyatifine gidin. Tek başına atılan oy dağılır; dernekten çıkan oy örgütlü güce dönüşür.
  6. Kabul programı talebini gündemde tutun. Gazze ve Lübnan için eyalet kabul programı talebi bir seçim vaadi olarak unutulmasın; Filistinli komşularımızın aile birleşimi ve iltica başvuruları takip edilsin.
  7. 21 Eylül fabrika eylemlerine ve 26 Eylül mitinglerine katılın. Seçim ile sokak birbirinin alternatifi değildir; sandıktaki sonucu koruyacak olan sokaktaki güçtür.
  8. Kira mücadelesini bina düzeyine indirin. Kamulaştırma talebini bir seçim sloganı olmaktan çıkarıp kiracı komitelerine dönüştürün.
  9. Göçmen topluluk içindeki sağcı-milliyetçi eğilimle tartışmaktan kaçınmayın. "Bize dokunmuyorlar, sorun mültecilerde" söylemi, kendi boynumuza geçirilen ilmiktir. Hanau'da ölenlerin hiçbirine kimliği sorulmadı.
  10. 21 Eylül sabahı örgütlü kalın. Kazanırsak hesap sormak, kaybedersek direnmek için.

Eylül ayı Almanya'ya iki ihtimali aynı anda taşıyor.

Saksonya-Anhalt'ta savaş sonrasının ilk AfD eyalet başbakanı çıkabilir. Berlin'de ise 12 Eylül darbesinin sürgün ettiği bir ailenin kızı, kıtanın en büyük ekonomisinin başkentinde belediye başkanı olabilir. Bu iki ihtimal aynı krizin ürünüdür; hangisinin gerçekleşeceğini krizin kendisi değil, sınıfın örgütlülük düzeyi belirleyecek.

Berlin'de tarih hiçbir zaman kendiliğinden ilerlemedi. 1919'da Spartakistler yenildi, çünkü örgütlü karşıdevrim hazırdı. 1933'te faşizm iktidara sandıktan yürüdü, çünkü işçi hareketi bölünmüştü. 1993'te iltica hakkı kaldırıldı, çünkü sokaktaki ırkçı şiddete parlamentodan onay geldi. Dersin adı bellidir: duvar örerek değil, saf tutarak kazanılır.

20 Eylül'de Berlin'de bir oy, bir mevzidir. 21 Eylül'de fabrikada bir eylem, 26 Eylül'de meydanda bir adım, o mevzinin duvarıdır.

Berlin'i kiraya değil, emeğe teslim edelim.

Yanındayız Elif! Yanındayız Yoldaş!

Etiketler:#eliferalp#Berlin#dielinke#solparti#seçim#Almanya#göçmen#ırkçılık#insanhakları#kreuzberg

İlgili Başlıklar