Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

İHD 2025 Raporunu Sınıf Gözüyle Okumak

Fabrikada Yok, Meydanda Var: Bir Devletin İki Yüzü

Yazar: Oğuz Demirkapı
İHD 2025 Raporunu Sınıf Gözüyle Okumak

Bilançonun Öteki Yüzü: İHD 2025 Raporunu Sınıf Gözüyle Okumak

İHD'nin 2025 yılı hak ihlalleri raporu 2.749 ölüm sayıyor. Bunların 2.105'i işyerinde öldü. Rapor bize ihlalleri hak başlıklarına göre veriyor; biz aynı sayıları sınıf başlıklarına göre yeniden dizeceğiz. Ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

İnsan Hakları Derneği, 4 Eylül 2026'da İstanbul'da düzenlediği basın toplantısıyla 2025 Yılı Hak İhlalleri Raporu'nu açıkladı. 218 sayfalık ana metin ve 11 sayfalık bir bilanço. Her yıl olduğu gibi bu yıl da rapor, basında birkaç çarpıcı rakamla özetlendi ve gündemden düştü: 2.749 ölüm, 8.477 gözaltı, 402 bin mahpus, 42 tutuklu gazeteci.

Bu yazıda raporu gündemden düşmeden önce yakalamak ve onunla biraz daha uzun süre kalmak istiyoruz. Çünkü İHD'nin emeğiyle derlenmiş bu rakamlar, doğru soruyla okunduğunda, Türkiye'de sınıf mücadelesinin 2025 yılındaki bilançosudur. Yalnızca "haklar" değil, kimin hakkının, kimin tarafından, hangi ilişki içinde ihlal edildiğinin kaydıdır.

Önce şunu açıkça söyleyelim: İHD'nin yaptığı iş değerlidir ve bu yazı onun üzerine kurulmuştur. Rapor olmasaydı bu yazı da olmazdı. Bizim yapmak istediğimiz, raporun kendi kategorilerinin bize göstermediğini görünür kılmak: verilerin sınıfsal dağılımını.

Üç şey yapacağız. Önce raporun kendi çerçevesini ve o çerçevenin sınırını konuşacağız. Sonra rakamları sınıf gözüyle yeniden dizeceğiz. En sonda da bu tablonun bize ne görev yüklediğine bakacağız.


Birinci Bölüm: Rapor Nasıl Sayıyor, Biz Nasıl Okuyacağız?

Hak kategorileri ve onların söylemediği

İHD raporu, uluslararası insan hakları hukukunun kategorilerine göre düzenlenmiş: yaşam hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme, yönetime katılım, ayrımcılık yasağı, mülteci hakları, mahpus hakları, çevre hakkı, cezasızlık. Bu, evrensel ve karşılaştırılabilir bir dildir; bir Türkiye raporunu bir Macaristan raporuyla yan yana koymayı mümkün kılar. Bu dilin gücü buradadır.

Ama bu dilin bir de yapısal sessizliği var. İnsan hakları kategorileri, ihlali birey ile devlet arasındaki bir ilişki olarak tanımlar. Özne soyut "insan"dır, muhatap soyut "devlet"tir. Bu çerçevede, işyerinde ölen işçi ile gösteride öldürülen bir yurttaş aynı sütuna, "yaşam hakkı ihlali" sütununa yazılır. Ölümün gerçekleştiği toplumsal ilişki, yani kimin kâr ettiği, kimin ücretinin baskılandığı, kimin denetim yapmadığı, kategoride görünmez.

Marx, daha 1843'te Yahudi Sorunu'nda bu konuda temel bir gözlem yapmıştı: burjuva devrimlerinin ilan ettiği "insan hakları", siyasal toplulukta soyut olarak eşit ilan edilen yurttaşın, sivil toplumda somut olarak eşitsiz kaldığı bir düzenin hukuki biçimidir. Bu, hakların değersiz olduğu anlamına gelmez; Marx'ın kendisi fabrika yasalarını, çalışma saatlerinin sınırlanmasını "işçi sınıfının siyasal ekonomisinin zaferi" olarak selamlamıştı. Anlamı şudur: haklar, sınıf mücadelesinin kazanımlarıdır ve sınıf ilişkisinden bağımsız okunduklarında içerikleri boşalır.

O yüzden bizim sorumuz, raporun sorusundan biraz farklı olacak. Rapor "hangi hak ihlal edildi" diye soruyor. Biz "bu ihlal hangi toplumsal ilişkinin içinde gerçekleşti ve o ilişkide kim nerede duruyordu" diye soracağız.

Yöntem: aynı sayılar, başka sütunlar

Bunu yapmak için rapora yeni veri eklemeyeceğiz. Raporun kendi rakamlarını alıp yeniden gruplayacağız. Sınıfsal okuma, verinin dışından bir yorum değil, verinin içindeki bir düzenin adının konmasıdır.


İkinci Bölüm: Rakamların Sınıfsal Dağılımı

1. En büyük yaşam hakkı ihlali, işyeridir

Rapora göre 2025'te yaşam hakkı ihlali kapsamında 2.749 kişi öldü. Bu sayıyı raporun kendi alt başlıklarına göre açalım:

  • İş cinayetleri: 2.105
  • Kadın cinayetleri: 299 kadın, 64 çocuk
  • Devletin ihmal ve denetim eksikliğinden kaynaklanan ölümler (yangın vb.): 159
  • Askeri operasyon ve çatışmalar: 70 (68'i Irak Kürdistan Bölgesi'nde)
  • Şüpheli ölümler (hapishane, gözaltı, askerlik): 31
  • Politik, ırkçı ve fobik saldırılar: 15

Bu listeye bir kez bakmak yeter. Her dört ölümden üçü (yüzde 77) işyerinde gerçekleşti. İş cinayetlerinde ölen işçi sayısı, çatışmalarda ölen insan sayısının otuz katı. Günde en az beş, altı işçi.

İSİG Meclisi'nin verileriyle rapor bunun pandemi sonrası en yüksek rakam olduğunu, 2016–2025 arasında iş cinayetlerinde ölenlerin 20 bini aştığını (20.009), 2013'ten bu yana ise 24.860 işçinin çalışırken öldüğünü kaydediyor. On iki yılda bir kasaba nüfusu kadar insan, işe gidip eve dönmedi.

Engels bu ölümlere 1845'te İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu'nda bir ad vermişti: toplumsal cinayet. Şöyle diyordu: Toplum, yüzlerce proleteri, eğer bıçakla ya da kurşunla yapılsaydı cinayet sayılacak koşullara bilerek yerleştiriyor; ölümün yaklaştığını biliyor ve buna rağmen koşulları sürdürüyorsa, bu cinayettir; ancak faili kimse görmediği, ölüm doğal göründüğü için gizli bir cinayettir. İSİG Meclisi'nin ve İHD'nin "iş kazası" yerine "iş cinayeti" demesinin arkasında tam olarak bu düşünce vardır. Rapor da bunu açıkça yazıyor: iş cinayetlerinin önemli bir kısmında "devletin denetim sorumluluğunu yerine getirmemesi en büyük etken." Dilovası'nda 8 Kasım'da yedi işçinin öldüğü kozmetik atölyesi kaçak ve ruhsatsızdı, işçiler sigortasızdı.

Burada devlet yoktur. Bu "yokluğu" aklımızda tutalım; birazdan devletin nerede fazlasıyla var olduğuna bakacağız.

2. Ölenlerin yaşına bakınca sınıf yapısı görünür

İş cinayetleri verisinin iki ucu, Türkiye'de emek gücünün yeniden üretiminde neler olduğunu anlatıyor.

Bir uçta çocuklar: 2025'te en az 94 çocuk iş cinayetinde öldü, 26'sı 14 yaş ve altında. Rapor bunun İSİG'in 2011'den beri kaydettiği en yüksek rakam olduğunu belirtiyor ve nedenini adıyla koyuyor: eğitimin piyasalaştırılması, açık lise yoluyla okulda geçen sürenin düşürülmesi, "sanayi-eğitim iş birliği" adıyla meslek liselerinin teşviki ve Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) modeliyle çocukların haftanın en az dört günü işletmede çalıştırılması. Raporun ifadesiyle bunlar, "çocuk emeğinin yeniden kitlesel bir biçimde sermayenin hizmetine sunulmasının farklı aşamaları." Bu satırı bir insan hakları raporunda okuyor olmamız, gerçeğin ne kadar apaçık hâle geldiğini gösteriyor.

Diğer uçta yaşlılar: 50 yaş ve üstü 684 işçi, 65 yaş ve üstü 126 işçi çalışırken öldü. Rapor bunu emekli maaşlarındaki düşüşe bağlıyor ve ekliyor: ölen her üç işçiden biri, ya emeklilik hakkını kazanamamış ya da kazandığı hâlde geçinemediği için çalışmak zorunda kalan 50 yaş üstü kişilerden.

Bu iki ucu birlikte okuyun. Sermaye, emek gücünün "normal" yaş aralığının dışına iki yönde birden taşıyor: aşağıya, henüz çocuk olanlara; yukarıya, çoktan emekli olması gerekenlere. Marx Kapital'de mutlak artı-değer üretiminin sınırlarını anlatırken tam olarak bu iki hareketi tarif eder: işgününü uzatmak ve çalışan nüfusu, kadınları ve çocukları içine alacak şekilde genişletmek. 2025 Türkiyesi'nin emek piyasası, on dokuzuncu yüzyıl İngiltere fabrika müfettişlerinin raporlarındaki manzarayı yeniden üretiyor.

Ve bir üçüncü grup: 91 mülteci ve göçmen işçi. Rapor, Suriyeli mültecilerin "her türlü işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirinden azade koşullarda ucuz ve güvencesiz olarak çalıştırıldıklarını" not ediyor. Ege'de sınırı geçmeye çalışırken ölen 48 kişiyi de eklediğimizde, mülteci ölümlerinin dörtte üçünün de iş cinayeti olduğunu görüyoruz. Göçmen, Türkiye'de öncelikle bir "göç sorunu" değil, yedek sanayi ordusunun en korunmasız, en ucuz katmanıdır; ölüm istatistiği bunu doğruluyor.

3. Ücret: en büyük ihlal, sayılmayan ihlal

Raporun girişi ekonomik tabloyu kısa ama kesin cümlelerle veriyor: geniş tanımlı işsizlik Aralık 2025'te yüzde 28,6, işsiz sayısı 11,5 milyonu aşmış durumda. Yıl boyunca artırılmayan asgari ücretin yüzde 30,8'i enflasyon ve kesintilerle eridi; genel ücretler ise ortalama yüzde 53 geriledi. Ocak 2025'te asgari ücret açlık sınırının altındaydı.

Bu rakamlar, raporun bilanço tablosunda bir "ihlal" olarak sayılmıyor; çünkü insan hakları hukukunun yöntemi buna izin vermiyor. Ücretin yarısının bir yılda buharlaşması, belirli bir tarihte belirli bir failin belirli bir kişiye yaptığı bir şey değil; bir toplumsal ilişkinin sürekli işleyişidir. Ama sınıf gözüyle bakınca 2025'in en kitlesel hak ihlali budur: on milyonlarca ücretlinin emek gücünün değerinin altında ödenmesi.

Ve bu ihlal, öbürlerinin zeminidir. Ücret düşünce mesai uzar; mesai uzayınca iş cinayeti artar. Emekli maaşı erirken yaşlı işçi ölür. Hane geliri çökünce çocuk okuldan işletmeye gider. Rapor iş cinayetlerini "ekonomik krizin etkisiyle ağırlaşan çalışma koşullarının ve ücretlerin baskılanmasına eşlik eden uzayan çalışma sürelerinin en ağır sonucu" olarak tanımlarken bu nedenselliği zaten kuruyor. Biz yalnızca altını çiziyoruz.

4. Devletin iki yüzü: fabrikada yok, meydanda var

Şimdi yukarıda bıraktığımız ipucuna dönelim. Devlet, işçinin öldüğü işyerinde denetim olarak yoktu. Peki nerede vardı?

Rapor cevabı veriyor. 2025'te:

  • 268 gösteriye müdahale edildi; müdahalelerde 8.477 kişi gözaltına alındı, 131 kişi yaralandı.
  • 19 genel yasak kararıyla toplam 126 gün boyunca, 40 milyon 834 bin kişinin yaşadığı yerlerde gösteri yasaklandı. Türkiye nüfusunun neredeyse yarısı.
  • İşkence ve kötü muameleye maruz kalan 1.842 kişinin 1.493'ü, yani yüzde 81'i, bunu gösteriye polis müdahalesi sırasında yaşadı. Raporun ifadesiyle "işkence ve kötü muamele sokağa taştı."
  • 2 grev, Cumhurbaşkanlığı kararıyla "genel sağlığı ve millî güvenliği bozucu nitelikte" bulunarak 60 gün ertelendi, yani fiilen yasaklandı. Biri TSE'de Öz Büro-İş'in grevi, biri Türkiye Maden İşçileri Sendikası'nın grevi.
  • Sendikal faaliyet nedeniyle 28 kişi gözaltına alındı, 3 kişi tutuklandı. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Antep'te iş bırakan tekstil işçileriyle toplantı yaparken tutuklandı, aylarca ev hapsinde tutuldu. Eğitim-Sen yöneticileri, derse girmeme çağrısı yaptıkları için ev hapsine alındı. Enerji-Sen ve Basın-İş'in ortak genel merkezi polis baskınına uğradı.

Tablo şudur: aynı devlet, sermayenin işçiyi öldürdüğü yerde "denetim eksikliği" olarak eksiktir; işçinin sermayeye karşı örgütlendiği yerde grev yasağı, gözaltı ve biber gazı olarak fazlasıyla mevcuttur. Bu bir tutarsızlık değil, bir tutarlılıktır. Devletin sınıf karakteri, bir komplo teorisi olarak değil, tam olarak bu asimetride, hangi ilişkiye müdahale edip hangisine etmediğinde görünür.

Maden meselesi bunu tek bir yılın içinde sıkıştırılmış bir örnek olarak veriyor. 2025'te maden işçilerinin grevi "millî güvenlik" gerekçesiyle yasaklandı. Aynı yıl, raporun deyimiyle "madencilik faaliyetlerini sınırlayan her türlü yasal ve bürokratik engel" 7554 sayılı Kanun'la kaldırıldı; ÇED süreçleri şirketlerin talebi doğrultusunda daraltıldı; Akbelen'de acele kamulaştırma uygulandı; maden izinlerinde nihai yetki Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki bir kurula devredildi. Rapor bunun nedenini de açıkça yazıyor: "AKP'li yıllarda yükselen sermaye gruplarının yeni kaynak arayışını hızlandırmak." Yani madende işçi greve gidemez, ama şirket ormana girebilir. "Millî güvenlik" kavramının sınıfsal içeriği, bu iki kararın yan yana konmasıyla tanımlanmış oluyor.

5. Hapishane: dört yüz bin kişilik bir sınıf göstergesi

Raporun mahpus bölümü, sınıfsal okumaya en çok ihtiyaç duyan bölüm. 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye hapishanelerinde 402.014 mahpus var; 63.905'i tutuklu. 2013'te bu sayı 144.212 idi. On iki yılda neredeyse üç kat. Aynı dönemde cezaevi kapasitesi yüzde 50 artarken mahpus sayısı yüzde 200 arttı; doluluk yüzde 131,7, kapasitenin üstünde 96.728 kişi. 4.421 çocuk mahpus. 335'i ağır olmak üzere en az 1.412 hasta mahpus.

Bu sayıya "siyasi tutsak" gözlüğüyle bakmak alışkanlığındayız; haklı olarak, çünkü siyasi tutsaklar hapishane meselesinin en görünür yüzü. Ama 402 bin sayısının büyük çoğunluğu siyasi değil, adli mahpuslardan oluşuyor. Ve adli hapishane nüfusunun hangi sınıftan devşirildiğini bilmek için kriminoloji okumuş olmak gerekmiyor: hırsızlık, uyuşturucu, dolandırıcılık, çek-senet, nafaka. Yoksulluğun suç kategorilerine tercümesi.

Tarihsel olarak hapishane, yedek sanayi ordusunun deposu olarak işlev görmüştür. Marx'ın Kapital'in ilkel birikim bölümünde anlattığı "kanlı yasalar", topraktan koparılmış köylüleri serseri, dilenci ve hırsız olarak cezalandırıyordu. Türkiye'de 2013–2025 arası, ücretlerin gerilediği, güvencesizliğin yaygınlaştığı, emeklilik hakkının ertelendiği ve geniş tanımlı işsizliğin 11 milyona dayandığı dönemdir. Hapishane nüfusunun aynı dönemde üçe katlanması, bu iki eğrinin birbirinden bağımsız olmadığını düşündürüyor. Rapor bu bağı açıkça kurmuyor, kurması da beklenemez; ama sınıfsal okuma tam da bu bağı sormalıdır.

Hapishane de çalışıyor üstelik: kapasitenin yüzde 32 üstünde mahpus, 28 kişilik koğuşta 58 kişi (Sincan), 68 kişi (bir başka örnek). Bu koşullarda tutulan insanlar, dışarıdaki emek piyasasının en alt basamağına dönmek üzere bekletiliyor. Sabıka kaydı, güvencesiz işin en garantili biletidir.

6. Siyasal alan: sermaye içi kavga mı, sınıfa karşı savaş mı?

2025'in en görünür siyasal olayı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının iptali, gözaltına alınması ve tutuklanmasıydı. Rapora göre gözaltının izleyen dokuz gününde 1.879 kişi gözaltına alındı, 260'ı tutuklandı. Yıl boyunca 27 belediye başkanı görevden uzaklaştırıldı, 16'sı tutuklandı, 13 belediyeye kayyum atandı. Tutuklanan başkanların temsil ettiği seçmen sayısı 14 milyon 870 bin, toplam seçmenin dörtte birinden fazla. CHP üye ve yöneticilerinden 1.527 kişi hak ihlaline uğradı; DEM Parti'den 316 kişi yargısal tacize maruz kaldı; ESP'den 222 kişi gözaltına alındı. Show TV, Habertürk, BloombergHT, Flash TV, Tele1 ve Gain Medya TMSF'ye devredildi.

Bunu nasıl okuyacağız? Liberal okuma bunu "demokrasiden otoriterliğe kayış" olarak adlandırır; bu doğru ama eksik bir betimlemedir. Sınıfsal okuma iki katmanı ayırt etmek zorundadır.

Birinci katman, egemen blok içi bir bölüşüm kavgasıdır. Belediyeler Türkiye'de sermaye birikiminin en önemli kanallarından biridir: imar, ihale, arsa, ulaşım, atık, reklam. Belediyelerin el değiştirmesi, medya sahipliğinin TMSF üzerinden yeniden dağıtılması, kimin sermaye biriktireceğine dair bir kavgadır. Bu kavgada işçi sınıfı taraf değildir; seyircidir ya da malzemedir.

İkinci katman ise bu kavganın yürütülme biçimidir ve burada işçi sınıfı doğrudan hedeftir. Çünkü egemen blok içindeki bir kavga bile, sokak kapatılarak, gösteri yasaklanarak, sendikacı tutuklanarak, ifade suça dönüştürülerek yürütüldüğünde, kapanan alan herkesin alanıdır. 40 milyon kişiye uygulanan gösteri yasağı, İmamoğlu için çıkarılmış olabilir; ama o yasağın altında grev yapamayan tekstil işçisi de vardır. Gramsci'nin diliyle söylersek: ekonomik kriz rızayı aşındırdıkça, egemenlik giderek daha çok zora dayanır; zor aygıtı bir kez genişledi mi, kime karşı kullanılacağını yalnızca iktidarın o günkü ihtiyacı belirler. Bugün belediye başkanına, yarın grev komitesine.

Bu yüzden 2025'in siyasal krizini "sınıf dışı" bir mesele olarak görmek hata olur. Ama onu "demokrasi mücadelesi" başlığı altında sınıf mücadelesinin yerine koymak da aynı derecede hatadır. Doğru tutum, siyasal alanın daralmasına karşı mücadele ederken, o alanın kimin için ve neyle doldurulacağını sormaktır.

7. Barış ve baskı aynı yılda

Raporun altını çizdiği bir çelişki daha var. 2025, Kürt meselesinde barış umudunun en çok yükseldiği yıldı: 25 Şubat'ta Öcalan'ın çağrısı, 12 Mayıs'ta PKK'nin fesih kararı, 11 Temmuz'da silah bırakma töreni, Meclis'te komisyon. Rapor bunları sırasıyla kaydediyor. Ve hemen ardından ekliyor: "barış ortamını besleyip güçlendirecek demokratik adımların atılmaması, üstelik her türlü toplumsal tepkiyi yargı kılıcı ve kolluk sopasıyla bastırmayı düstur edinen yönetim anlayışının devam etmesi yine pek çok temel hakkın ihlaline yol açtı." DEM Partili sekiz belediyeye kayyum atandı; DEM Parti üyelerine yargısal taciz devam etti; Şırnak'ta 175 gün güvenlik bölgesi ilan edildi.

Barış Dosyası'nda yazmıştık: sermayenin barışı, silahların susmasıdır; emeğin barışı, adaletin varlığıdır. Bu rapor, o ayrımın 2025 verisiyle kanıtıdır. Silahların sustuğu yıl, gösteri yasakları, grev ertelemeleri ve kayyumlar azalmadı. Bu, barış sürecinin sınıfsal içeriğinin henüz aşağıdan doldurulmadığını gösterir; yukarıdan gelen barış, aşağıdaki baskıyı kaldırmak zorunda hissetmez.

8. Cezasızlık: sınıf adaleti olarak hukuk

Raporun son bölümü cezasızlığa ayrılmış ve bu bölüm bütün yazının kilit taşı gibi. Tahir Elçi davasında polislerin beraatinin istinafta onanması; 1995'te gözaltında kaybedilen Nezir Tekçi davasında AYM'nin yeniden yargılama kararına rağmen yeniden beraat; 2000 "Hayata Dönüş" operasyonunda Bayrampaşa'da 12 kişinin ölümüyle ilgili 196 jandarma hakkındaki davanın "zamanaşımı"ndan düşürülmesi. Rapor cezasızlığı "adı konulmamış bir devlet politikası" olarak niteliyor.

Buna bir de ters yönden bakalım. Cumhurbaşkanına hakaretten (TCK 299) 234 kişi hakkında dava açılmış, 194 kişi gözaltına alınmış, 65 kişi tutuklanmış. Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre TCK 299–300–301 kapsamında 8.005 kişi hakkında 9.348 dava açılmış, 12.414 dava sürüyor. Sosyal medya paylaşımı nedeniyle 298 gözaltı. Bir sokak röportajında hükümeti eleştiren yurttaş için hukuk hızlı, kesin ve serttir; gözaltında insan öldüren memur için hukuk yavaş, belirsiz ve zamanaşımına eğilimlidir.

Bu iki hızın birlikteliğinin adı, sınıf adaletidir. Hukuk, egemen sınıfın iradesinin yasa biçimine bürünmesidir demek, hukukun her zaman kaba biçimde taraf tuttuğu anlamına gelmez; aynı hukukun farklı özneler için farklı hızlarda işlediği anlamına gelir. Rapor bunun ölçümünü yapmış; biz yalnızca ölçümün anlamını söylüyoruz.


Üçüncü Bölüm: İki Okuma, Tek Rapor

Buraya kadar söylediklerimizi yan yana koyalım. Sol sütun raporun kendi çerçevesi, sağ sütun aynı verilerin sınıfsal yeniden okunması.

Hak temelli okumaSınıfsal okuma
ÖznesiSoyut birey / yurttaşSomut sınıf konumundaki insan: işçi, işsiz, mülteci, mahpus
MuhatabıDevletSermaye ilişkisi ve onu koruyan devlet
İhlalin birimiOlay: belirli fail, belirli mağdur, belirli tarihİlişki: sürekli işleyen bir sömürü ve tahakküm düzeni
2025'in en büyük ihlaliGösteri yasakları, tutuklamalar, kayyumlar (görünürlük sırasına göre)Ücretlerin yüzde 53 erimesi ve 2.105 iş cinayeti (kitlesellik sırasına göre)
İş cinayetinin yeriYaşam hakkı bölümünde bir alt başlıkBütün tablonun merkezi: ölümlerin yüzde 77'si
Devletin rolüİhlalin faili ya da önlemekle yükümlü tarafFabrikada yok, meydanda var: seçici müdahale
HapishaneMahpus hakları, koşullar, hasta mahpuslarYedek sanayi ordusunun deposu; yoksulluğun suça tercümesi
Siyasal krizDemokrasiden otoriterliğe kayışEgemen blok içi bölüşüm kavgası + zor aygıtının genel genişlemesi
CezasızlıkHukuk devleti eksikliğiSınıf adaleti: aynı hukukun farklı hızları
Çözüm ufkuİnsan hakları standartlarına dönüşStandartları da içeren ama onları aşan bir sınıf mücadelesi

Bu tablo, sol sütunu geçersiz kılmak için değil, iki sütunun birbirine muhtaç olduğunu göstermek için. Sağ sütun sol sütunun verisi olmadan söz üretemez; sol sütun sağ sütunun sorusu olmadan neden bulamaz.


Dördüncü Bölüm: Bu Tablo Bize Ne Söylüyor?

Ölçek meselesi

Sınıfsal okumanın ilk sonucu bir ölçek düzeltmesidir. Kamuoyunun 2025'ten hatırlayacağı görüntüler Saraçhane'deki kalabalıklar, TOMA'lar, tutuklanan belediye başkanları olacak. Bunlar önemlidir ve bu yazı onları küçümsemiyor. Ama raporun rakamları, 2025'in asıl kitlesel şiddetinin görüntüsü olmayan yerde yaşandığını gösteriyor: atölyede, şantiyede, madende, tarlada, bir kozmetik deposunun kaçak katında. Ve o şiddetin faili, kimliği belirlenebilir bir polis memuru değil, denetimsiz bırakılmış bir üretim ilişkisidir.

Nedensellik meselesi

İkinci sonuç, ihlallerin birbirine bağlı olduğudur. Ücret erimesi, mesai uzaması, iş cinayeti, çocuk işçiliği, yaşlı işçiliği, mülteci işçiliği, hapishane nüfusu: bunlar ayrı ayrı "ihlaller" değil, tek bir sürecin farklı görünümleridir. O süreç, ekonomik krizin faturasının emeğe kesilmesidir. Grev yasağı ve gösteri yasağı, bu faturanın itirazsız ödenmesini sağlayan araçlardır. Cezasızlık, faturayı kesenleri güvende tutan mekanizmadır.

Umut meselesi

Üçüncü sonuç, raporun kendi girişinde yazıyor: "Ne iyi ki, tüm bu karanlık gidişata itiraz edenler var." 8.477 gözaltı, 268 gösteri, 1.493 kişinin sokakta kötü muameleye uğraması, yalnızca baskının değil, direnişin de ölçüsüdür. Kimse yasak olmayan bir şeyi yasaklamaz. 40 milyon kişiye gösteri yasağı koymak gerekiyorsa, o 40 milyonun sokağa çıkma ihtimali var demektir.


Somut Görevler

  1. Raporu sendikanızda, odanızda, derneğinizde bir çalışma metni olarak kullanın. Tam metni ve bilançoyu İHD'nin sitesinden indirebilirsiniz. 218 sayfayı bir oturumda okumak gerekmiyor; iş cinayetleri, sendikal haklar ve mahpus hakları bölümleri, bir işyeri toplantısında sunulabilecek hacimdedir. Rakamlar soyutken uzak, kendi işkolunuza indirildiğinde yakındır.
  2. İş cinayetlerini "yaşam hakkı" başlığından çıkarıp emek gündeminin merkezine yerleştirin. Her iş cinayetinin ardından yalnızca "kaza" değil, mesai süresi, ücret, sigorta ve denetim sorulmalı. İSİG Meclisi'nin aylık raporlarını takip edin; kendi bölgenizdeki ölümleri işkolu, yaş ve statü bakımından sınıflandırın.
  3. Çocuk işçiliğine karşı mücadeleyi eğitim mücadelesiyle birleştirin. MESEM modeli, bir eğitim politikası kılığında bir emek piyasası politikasıdır. Eğitim sendikaları ile işçi sendikaları arasındaki bu bağ, Demokratik Eğitim Dosyası'nda tartıştığımız politeknik eğitim programının ilk somut kapısıdır.
  4. Grev yasaklarını ve gösteri yasaklarını ayrı meseleler olarak değil, aynı mekanizmanın iki ucu olarak ele alın. Maden işçisinin grevini yasaklayan "millî güvenlik" ile Saraçhane'yi kapatan "kamu düzeni" aynı kalemden çıkıyor. Demokrasi mücadelesiyle sınıf mücadelesi arasındaki köprü, bu ortak zeminde kurulur.
  5. Hapishane meselesini yalnızca siyasi tutsaklar üzerinden değil, 402 bin sayısının tamamı üzerinden konuşun. Mahpusların sınıfsal bileşimine dair veri talep edin; Adalet Bakanlığı istatistikleri suç türünü veriyor ama meslek ve gelir durumunu vermiyor. Bu boşluğun kendisi politik bir tercihtir.
  6. Mülteci işçiyi "göç sorunu" değil, sınıfın parçası olarak örgütleyin. 91 mülteci işçi ölümü, ırkçılığın emek piyasasındaki işlevini gösterir: en ucuz emeği en korumasız bırakmak. Irkçılık ve Sınıf yazısında söylediğimizi tekrar edelim: bölünen sınıf, ücret pazarlığını kaybeden sınıftır.
  7. Bilançoya kendi bilançonuzu ekleyin. İHD'nin veri kaynağı büyük ölçüde basın ve başvurulardır; işyerinde yaşanan, basına yansımayan ihlaller bu rakamların dışında kalıyor. Sendikaların ve meslek örgütlerinin kendi ihlal kayıtlarını tutması ve İHD'ye iletmesi, gelecek yılın raporunu daha da sınıfsal kılar.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

İHD raporu 2025 yılında 2.749 ölüm sayıyor. Bu sayının 2.105'i, sabah evden çıkıp işe giden ve akşam dönmeyen insanlardır. Kimse onlar için sokağa çıkma yasağı ilan etmedi; kimsenin diploması iptal edilmedi; haklarında dava açılmadı. Sessizce öldüler ve sessizce sayıldılar.

Sınıf gözüyle okumak, önce bu sessizliği bozmaktır. Sonra, o sessizliğin, sokaktaki gürültülü baskıyla aynı düzenin ürünü olduğunu görmektir. Fabrikada denetim yapmayan devletle meydanda biber gazı sıkan devlet aynı devlettir; grevi yasaklayan kararla madene ormanı açan yasa aynı iradedir; işkenceciyi zamanaşımıyla kurtaran hukukla sosyal medya paylaşımını tutuklayan hukuk aynı hukuktur.

Rapor bize bunların hepsini veriyor. Adını koymak bize kalıyor.

Ve adını koymak yetmez. Ölen 2.105 işçinin her biri için bir işyeri, bir işkolu, bir örgütlenme sorusu var. O soruların cevabı, gelecek yılın raporunda sayının kaç olacağını belirleyecek.

Bilanço, bir muhasebe belgesi değil, bir çağrıdır.


Kaynaklar

İlgili Başlıklar