Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Selçuk Mızraklı Kimdir ve Yedi Yıl Neden İçeride Kaldı?

"Benden önce bu kapının önünde olması gereken Selahattin Demirtaş'tır."

Yazar: Oğuz Demirkapı
Selçuk Mızraklı Kimdir ve Yedi Yıl Neden İçeride Kaldı?

Yoldaş, Selçuk Mızraklı Kimdir ve Yedi Yıl Neden İçeride Kaldı?

8 Eylül 2026, Salı sabahı. Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi'nden tahliye edildi. 21 Ekim 2019'da gözaltına alınmıştı; 9 yıl 4 ay 15 günlük cezasının infazı tamamlandı. Kapıda söylediği ilk cümle kendisi hakkında değildi: "Benden önce bu kapının önünde olması gereken Selahattin Demirtaş'tır." Aynı akşam Diyarbakır Havalimanı'nda kalabalık bir kitle tarafından karşılandı ve ilk konuşmasında üç talep sıraladı: tecrit kalksın, kayyımlar gitsin, mahkeme kararları uygulansın.

Yoldaş, bu yazı sana yazıldı.

Bugün haberlerde bir isim dolaşıyor: Selçuk Mızraklı. Tahliye edilmiş, Diyarbakır'da havalimanında karşılanacakmış, Demirtaş'la aynı koğuşta kalmış. Bunların hepsi doğru. Ama bir insanı tahliye gününden tanımaya başlarsan, onu yalnızca bir "mağdur" olarak görürsün. Mağduriyet bir olgudur, bir kimlik değildir. Bu adamın kim olduğunu, ne yaptığını, neyi rahatsız ettiğini ve neyin karşısında durduğunu anlamadan, ona yapılanın ne anlama geldiğini de anlayamazsın.

Gel, dosyayı baştan açalım. Sıra şöyle: önce adam, sonra seçim, sonra teşhir ettiği şey, sonra kayyım denen kurumun ne olduğu, sonra yedi yıllık hukuk süreci, sonra bunların hepsinden çıkarılacak sınıfsal ders.


Bu adam kim?

Adnan Selçuk Mızraklı 1963'te Siverek'te doğdu. Üç yaşındayken babasının işi nedeniyle aile Eskişehir'e taşındı; ilk ve orta öğrenimini orada tamamladı. 1988'de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. 1991'de Diyarbakır'a gitti, Dicle Üniversitesi'nde genel cerrahi uzmanlığını tamamladı (1991–1996) ve yirmi yılı aşkın süre orada cerrah olarak çalıştı. Evli, üç çocuk babası.

Yani konuştuğumuz kişi bir siyasetçi olarak değil, bir hekim olarak kuruldu. Bunu aklında tut; hem yargılandığı dosya hem de temsil ettiği gelenek buradan geliyor.

Meslek örgütü hayatı da sıradan değil. 2008–2010 arasında Diyarbakır Tabip Odası Başkanlığı yaptı; Türk Tabipleri Birliği çatısı altında görevler üstlendi. TTB'nin Türkiye'de neyi temsil ettiğini bilmen gerekir: 1980 sonrasında meslek odaları arasında en tutarlı biçimde toplumcu hekimlik çizgisini savunan örgüt budur. Toplumcu hekimlik, hastalığı bireyin bedeninde değil, bireyin yaşadığı koşullarda arar; sağlığı bir hizmet metası değil, bir toplumsal hak olarak tanımlar. Diyarbakır'da 1990'larda hekim olmak, bu ilkenin teori değil, gündelik pratik olduğu bir yerde hekim olmaktı.

2000'den itibaren Demokratik Toplum Kongresi'nde (DTK) yer aldı; DTK'nın Sağlık Komisyonu'nda çalıştı. Mezopotamya Vakfı'nın faaliyetlerinde bulundu. Temmuz 2017'de, DTK üyeliği gerekçesiyle tutuklandı; yaklaşık iki ay sonra, Eylül 2017'de tahliye edildi. Bu ayrıntıyı unutma, çünkü 2019'daki dosyada aynı iddialar yeniden karşına çıkacak.

24 Haziran 2018 seçimlerinde HDP'den Diyarbakır milletvekili seçildi. Dokuz ay sonra partisi onu Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi için aday gösterdi; seçilince, Nisan 2019'da milletvekilliğinden ayrıldı.


31 Mart 2019: Sandıkta ne oldu?

Buradaki karşılaşmanın kim ile kim arasında olduğunu iyi gör, yoldaş. Çünkü bu seçim sıradan bir seçim değildi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'ne Kasım 2016'da kayyım atanmıştı. Seçilmiş eş başkanlar Gültan Kışanak ve Fırat Anlı tutuklanmış, yerlerine Vali Yardımcısı Cumali Atilla getirilmişti. Atilla iki buçuk yıl belediyeyi yönetti. Sonra 2019'da AKP'nin belediye başkan adayı olarak sandığa gitti.

Yani sandıkta karşı karşıya gelen iki kişiden biri, halkın seçtiği başkanın yerine devletin atadığı kişiydi; diğeri halkın yeniden seçmek istediği çizginin adayıydı. Seçim, kelimenin tam anlamıyla atama ile seçimin oylanmasıydı.

Sonuç: Mızraklı yüzde 62,93; Atilla yüzde 30,99. Seçmen, kayyımı iki katı farkla reddetti.

Bu rakamı bir kenara yaz. Beş ay sonra, aynı seçmenin iradesi bir bakanlık yazısıyla ortadan kaldırılacak.


Neyi teşhir etti?

Mızraklı mazbatasını aldı, belediyeye girdi ve ilk işi kayyım döneminin hesabını açmak oldu.

16 Nisan 2019'da makam katını gösteren bir video paylaştı. Depo olarak kullanılan alan makam banyosuna çevrilmiş, makam odası lüks mobilya ve dekorasyonla yeniden döşenmişti. Söylediği cümle şuydu: "Halkın parasıyla kendilerine saray yapmışlar. Bütün bu lüksü ve israfı halka göstereceğiz." Yenilemenin faturası basına 2 milyon 127 bin lira olarak yansıdı; bir başka hesaba göre yalnızca makam odası 750 bin liraydı. Yoldaş, bu rakamları bugünün parasıyla düşünme; 2019'da Diyarbakır'da bir asgari ücretlinin yılda 24 bin lira kazandığı bir dönemden söz ediyoruz.

Ama makam odası işin görünen yüzüydü. Asıl teşhir hesap defterindeydi. Kayyım döneminde belediyenin borcu 1 milyar liraya yaklaşmıştı: DSİ'ye 92,7 milyon, elektrik idaresine 38,4 milyon, bankalara 208,5 milyon liralık kredi borcu. Aynı dönemde Van'da 1,08 milyar, Mardin'de 620 milyon lira borç birikmişti; üç belediyede toplam 3 milyar. Kayıtlara geçen kalemler arasında 1.600 kilo kadayıf ve 92 bin liralık kahve fincanı vardı.

Sonradan Sayıştay raporu bunu belgeledi: Diyarbakır Büyükşehir'in 2018 yılı harcamaları önce 876 milyon lira gösterilmiş, düzeltmeden sonra 1 milyar 554 milyona çıkmıştı. 678 milyon liralık işlem usulüne uygun kaydedilmemişti. Mal ve hizmet alımı bir yılda 293 milyondan 690 milyona, personel gideri 81 milyondan 170 milyona, sermaye gideri 257 milyondan 606 milyona fırlamıştı. 2019'da, yani seçilmiş yönetimin döneminde, toplam harcama 709 milyona geri indi.

Şimdi şunu gör, yoldaş: Mızraklı'nın teşhir ettiği şey bir "israf skandalı" değildi. Kayyımın ne olduğunun kendisiydi. Halkın seçmediği bir yönetici, halkın denetleyemediği bir bütçeyi, halkın göremediği kalemlere aktarıyordu. Kayyım, seçilmiş belediyenin "yerine geçen" bir idareci değil; belediye bütçesinin hesap sorulamayan bir kaynağa dönüştürülmesidir. Mızraklı bu kaynağın kapağını açtı.

Dört ay sonra görevden alındı.


Kayyım nedir?

Bu kelimeyi çok duyacaksın; anlamını tam öğren.

Kayyım, medeni hukukta bir malı ya da bir kişiyi yönetemeyecek durumda olanın yerine mahkemenin atadığı kişidir. Türkiye'de bu kelime 2016'dan sonra başka bir anlam kazandı: seçilmiş belediye başkanının yerine İçişleri Bakanlığı'nın atadığı vali ya da kaymakam.

Hukuki dayanak, 15 Temmuz sonrası OHAL döneminde çıkarılan 674 sayılı KHK'dır (1 Eylül 2016). Bu kararname, 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 45. maddesini değiştirdi: "terör" soruşturması nedeniyle görevden uzaklaştırılan başkanın yerine, belediye meclisinin kendi içinden seçim yapması yerine, İçişleri Bakanlığı'nın doğrudan atama yapmasını mümkün kıldı. OHAL bitti, düzenleme kaldı.

Dikkat et: görevden uzaklaştırma için mahkûmiyet gerekmez. Soruşturma açılması yeter. Yani bir savcının dosya açması, yüzde 63 oyun hükmünü ortadan kaldırmaya yetiyor. Aynı kişi sonradan beraat etse bile, görevine dönmesi öngörülmüyor.

Üç dalga hâlinde uygulandı:

Birinci dalga (2016–2019): OHAL döneminde HDP ve DBP'li doksanı aşkın belediyeye kayyım atandı. Diyarbakır, Van, Mardin dahil.

İkinci dalga (2019–2021): 31 Mart 2019'da HDP 65 belediye kazandı. 19 Ağustos 2019'da Diyarbakır, Mardin ve Van'la başlayan süreçte, 2021'e gelindiğinde bu 65 belediyenin 48'ine kayyım atanmıştı. Yani seçmen "kayyımı istemiyoruz" dedi; yanıt, seçilenlerin dörtte üçünün yerine yeniden kayyım atanması oldu.

Üçüncü dalga (2024 sonrası): 31 Mart 2024 seçimlerinin ardından Hakkari, Mardin, Batman, Halfeti, Tunceli, Ovacık, Van ve bu kez İstanbul Esenyurt'ta kayyım atamaları yeniden başladı. Son örnek önemli: yöntem bir kez kurulduğunda, bölgede kalmaz.

Kurumun tarihsel kökeni de bilinmeli. Birikim'de Nuray Özdoğan'ın yazdığı gibi, kayyım sistemi Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Umumi Müfettişlik uygulamasının izini taşır: 1927'de yasalaşan, merkezin taşrayı doğrudan yönettiği bir olağanüstü idare biçimi. Kayıtlar, 1930–1948 arasındaki atamaların yüzde 90'ının Kürt illerine yoğunlaştığını gösteriyor. Yani kayyım, Kürt illerinde yerel iradenin askıya alınmasının yeni değil, yenilenmiş biçimidir.

Bir de neyi tasfiye ettiğine bak. Kayyımlar geldiğinde ilk kapatılanlar şunlar oldu: kadın danışma merkezleri, kreşler, çok dilli belediye hizmetleri, Kürtçe tiyatro ve kültür kurumları, kadın eş başkanlık sistemi. Belediye çalışanları toplu olarak işten çıkarıldı. Yani kayyım yalnızca bir başkanı değiştirmedi; belediyeyi bir toplumsal hizmet ve örgütlenme alanı olmaktan çıkarıp bir ihale ve kadro dağıtım aygıtına çevirdi.


19 Ağustos 2019: Görevden alma

Sabahın erken saatlerinde İçişleri Bakanlığı bir basın açıklaması yayımladı. Diyarbakır'da Mızraklı, Mardin'de Ahmet Türk, Van'da Bedia Özgökçe Ertan görevden uzaklaştırılmıştı. Gerekçe Anayasa'nın 127. maddesi ile 5393 sayılı Kanun'un 47. maddesiydi. Suçlama: belediye kaynaklarının "terör örgütüne destek" amacıyla kullanıldığı iddiası. Yerlerine üç ilin valileri atandı; Diyarbakır'a Hasan Basri Güzeloğlu.

Ahmet Türk'ün o gün 77 yaşında olduğunu, ilk kez 1973'te milletvekili seçildiğini ve daha önce de kayyımla görevden alındığını ekleyelim. Mızraklı ise mazbatasını alalı dört ay olmuştu.

Diyarbakır'da haftalarca süren protestolar oldu; belediye binası polis barikatıyla çevrildi. Bu görüntüyü hafızana kaydet: seçilmiş başkanın giremediği, atanmış valinin barikat ardında oturduğu bir belediye binası. Kayyımın resmi bu.


Tutuklama, dava, yedi yıl

Şimdi sana bir tablo vereceğim. Bu tablo bir hukuk sürecinin değil, bir hukuk sürecini taklit eden şeyin kaydıdır.

TarihNe oldu
Temmuz 2017DTK üyeliği gerekçesiyle tutuklandı; Eylül 2017'de tahliye
24 Haziran 2018HDP Diyarbakır milletvekili seçildi
31 Mart 2019Yüzde 62,93 ile Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi
16 Nisan 2019Kayyımın makam katını ve belediyenin borç bilançosunu kamuoyuna açtı
19 Ağustos 2019İçişleri Bakanlığı kararıyla görevden uzaklaştırıldı; vali kayyım atandı
21–22 Ekim 2019Sabah baskınıyla, ters kelepçeyle gözaltına alındı; ertesi gün tutuklandı
9 Mart 2020Diyarbakır 9. Ağır Ceza: "örgüt üyeliği"nden 9 yıl 4 ay 15 gün
15 Temmuz 2020İstinaf başvurusu reddedildi
Nisan 2020 – Eylül 2021Ayrı bir "propaganda" davası açıldı (İran'daki bir idama karşı eylem dahil); beraat
Şubat 2022Kayseri'den Edirne F Tipi'ne nakil; Demirtaş'la aynı koğuş
Aralık 2022Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararı bozdu (savunma hakkı, dijital deliller)
29 Kasım 2023Yeniden yargılama: aynı ceza
9 Ekim 2024Yargıtay onadı; ceza kesinleşti
2025Denetimli serbestlik başvurusu reddedildi
8 Eylül 2026İnfaz tamamlandı; Edirne'den tahliye

Dosyanın dayanaklarına bak, yoldaş. İddianamede ne var? Bir gizli tanığın (Ümit Akbıyık) ifadeleri; bir başka tanığın, Mızraklı'nın yaralı bir PKK'lıyı ameliyat ettiğine dair beyanı; DTK Sağlık Komisyonu üyeliği; Mezopotamya Vakfı faaliyetleri; cenazelere katılım; sosyal medya paylaşımları.

Avukatı Muhsin Bilal, Yargıtay onamasından sonra şunu söyledi: yeniden yargılamada asıl suçlamaların hepsi çöktü; geriye tek bir gizli tanığın, belgeyle desteklenmeyen ifadesi kaldı. Üstelik mahkeme tanığın savunma huzurunda dinlenmesine karar verdiği hâlde, tanık savunmanın yokluğunda dinlendi. İnsan Hakları İzleme Örgütü daha 2019'da iddianamedeki delillerin "terörle bağlantı ya da suç işlendiği iddiasını desteklemediğini" yazmıştı.

Bir şeyi ayrıca vurgulamak gerekir: ameliyat suçlaması. Bir cerrahın önüne gelen yaralıyı ameliyat etmesinin suç sayılabilmesi, tıp etiğinin en eski ilkesinin, yani hastanın kim olduğuna bakmadan tedavi etme yükümlülüğünün ceza hukukuna yenilmesidir. Ankara Tabip Odası tutuklamayı "düzmece iddialar" diye niteledi; TTB bugün tahliyeyi "memnuniyetle" karşıladığını açıkladı. Hekim örgütlerinin bu kadar net konuşması, meselenin bir siyasetçi meselesi değil, hekimlik mesleğinin kendisine açılmış bir dava olarak görülmesindendir.

Yargıtay'ın ilk kararı bozup, ikinci kez aynı cezayı onaması da öğreticidir. Bozma kararı, savunma hakkının ihlal edildiğini kabul etti; yeniden yargılama aynı sonucu üretti; Yargıtay bu kez onadı. Yani hukuk, kendi tespit ettiği kusuru düzeltti ve sonucu değiştirmedi. Bir yargılama, usul hatası giderildiğinde bile aynı yere varıyorsa, sonucu belirleyen usul değildir.


Kayyım anlatısı ile olgular

Bu dosya sana iki dille gelecek. İkisini yan yana koyalım.

Kayyım anlatısıOlgular
"Belediye kaynakları terör örgütüne aktarılıyordu."Kayyım döneminde borç 1 milyara çıktı; Sayıştay 678 milyon liralık usulsüz kayıt buldu; seçilmiş yönetimde harcama yarıya indi.
"Görevden uzaklaştırma geçici bir tedbirdir."Mahkemeler tedbiri "geçici" saydığı için denetlemedi; geçicilik fiilen seçim dönemi sonuna kadar sürdü.
"Hukuk kararını verdi."Yargıtay ilk kararı bozdu; yeniden yargılama aynı cezayı verdi; kalan tek dayanak belgesiz bir gizli tanık ifadesi.
"Seçmen iradesine saygılıyız."Yüzde 63'le seçilen başkan dört ay görev yapabildi; 65 belediyenin 48'ine kayyım atandı.
"Kayyım hizmet getirdi."Kadın merkezleri, kreşler, çok dilli hizmetler ve kültür kurumları kapatıldı; çalışanlar toplu olarak işten çıkarıldı.
"Bu, bölgeye özgü bir güvenlik meselesi."2024'te İstanbul Esenyurt'a kayyım atandı.

Her satırın altındaki soru aynı: Bütçe kimin elinde? Kimin denetiminde? Kimin yararına?


Sınıfsal ders: Kayyım neyin adıdır?

Şimdi asıl yere gelelim, yoldaş. Kayyımı yalnızca "Kürt siyasetine baskı" olarak okursan doğru ama eksik okursun. Marksist çözümleme bir adım daha atar ve sorar: bu aygıt hangi maddi ilişkiyi düzenliyor?

Birincisi: belediye, sermaye birikiminin en yakın musluğudur. İhale, imar, arsa, kira, taşeron sözleşmesi, personel alımı. Türkiye'de inşaat ve hizmet sermayesinin önemli bir kesimi doğrudan belediye bütçesiyle beslenir. Seçilmiş bir yönetim bu musluğu denetime, meclise, muhalefete, basına açık tutmak zorundadır. Kayyım ise denetimsiz musluk demektir. Sayıştay'ın bulduğu 678 milyon liralık kayıt dışılık bir "ihmal" değil, aygıtın işlevidir.

İkincisi: kayyım, kamu kaynağının klientel ağlara aktarılmasının kurumsal biçimidir. Bin altı yüz kilo kadayıf komik gelebilir; komik değil. O kalem, belediyenin bir hizmet kurumundan bir ağırlama ve sadakat dağıtma kurumuna dönüştüğünü gösteriyor. Mardin'de parti yöneticilerinin ağırlanmasına belediye bütçesinden 1,4 milyon lira harcandı. Bu, kayyımın ne için orada olduğunun küçük ama kesin bir kanıtıdır.

Üçüncüsü: kayyımın tasfiye ettiği şey, belediyenin müşterek karakteridir. Kreş, kadın merkezi, ucuz ekmek, anadilde hizmet, tiyatro, kültür merkezi: bunlar kâr getirmez, ama yoksul mahallenin yeniden üretim yükünü hafifletir ve insanları birbirine bağlar. Kayyım gelince ilk bunların kapatılması tesadüf değildir. Çünkü örgütlenmenin maddi zemini buralardır. Belediyeyi kâr üretmeyen hizmetlerden arındırmak, aynı zamanda mahalleyi örgütsüzleştirmektir.

Dördüncüsü: kayyım, "geçici tedbir" kılığında kalıcı bir yönetim biçimidir. OHAL 2018'de bitti; 674 sayılı KHK'nın belediye maddesi kaldı. Tedbir olağanlaştı. Bu, olağanüstü halin seçici biçimde kalıcılaşmasıdır: hukuk herkes için askıya alınmaz; örgütlenen, itiraz eden, hesap soran için askıya alınır. 2019'da Diyarbakır'da, 2024'te Esenyurt'ta, yarın grevdeki bir işçi kentinde.

Beşincisi ve en önemlisi: Mızraklı'nın suçu hesap sormaktı. İddianamedeki tanık ifadelerini bir yana bırak, olayların sırasına bak. Nisan 2019'da kayyımın hesap defterini açtı; Ağustos 2019'da görevden alındı; Ekim 2019'da tutuklandı. Bir belediye başkanının kayyım döneminin bilançosunu Sayıştay'dan önce kamuoyuna açması, aygıtın en korktuğu şeydir: denetim. Ceza hukuku burada suçu cezalandırmak için değil, denetimi caydırmak için çalıştı. Bir sonraki seçilmiş başkanın hesap defterini açmadan önce iki kez düşünmesi için.

Yoldaş, buradan çıkan sonuç şu: kayyım bir "Kürt meselesi" aygıtı olarak doğdu ama bir sınıf aygıtı olarak işliyor. Kamu kaynağını denetimden çıkarır, müşterek hizmetleri tasfiye eder, örgütlenmenin maddi zeminini kurutur ve hesap soranı cezalandırır. Bunların hiçbiri etnik değil; hepsi sınıfsaldır. Kürt illerinde deneniyor olması, orada direncin en örgütlü olmasındandır.


Hekim olmak, hesap sormak

Bir ayrıntı daha var ki atlamak istemiyoruz.

Mızraklı'nın hekimliği bu dosyada bir "meslek" bilgisi değil, siyasi çizginin kendisidir. Diyarbakır Tabip Odası, 2015–2016 sokağa çıkma yasakları döneminde Sur'da ve Cizre'de yaralılara ulaşılamamasını, ambulansların geçirilmemesini belgeleyen kurumlardan biriydi. TTB'nin toplumcu hekimlik çizgisi tam da burada sınandı: hekim, hastanın kimliğine değil, yarasına bakar. Bu ilke hiçbir zaman "tarafsızlık" anlamına gelmedi; tam tersine, en zayıfın yanında olmak anlamına geldi.

Yargılandığı iddialardan birinin "yaralı ameliyat etmek" olması bu yüzden simgeseldir. Devlet, hekimin yükümlülüğünü suç olarak tanımladı. Mızraklı'nın hekim örgütleri tarafından bu kadar sahiplenilmesinin nedeni, davanın hekimlik mesleğinin sınırlarını yeniden çizme girişimi olarak görülmesidir.

Belediye başkanı olarak yaptığı da aynı şeyin devamıydı: teşhis koymak. Kayyımın hesap defterine bakıp hastalığı adlandırmak. Cerrahın işi budur.


Bugün ne oldu, yarın ne olacak?

Demirtaş, 5 Eylül'de Mızraklı'nın tahliyesini duyururken şunu yazdı: "Son beş yıl ben ona emanettim, o bana. Artık size emanettir." Mızraklı tahliyeden bir gece önce üç kelime paylaştı: "Yarın, yeniden, umut ve sevda ile."

Sabah Edirne F Tipi'nin kapısında ailesi, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli ile milletvekilleri Cengiz Çandar, Saruhan Oluç ve Serhat Eren bekliyordu; ellerinde "Özgürlük yarım olmaz, Demirtaş'a özgürlük" pankartı vardı. Mızraklı'nın kapıda söylediği ilk cümle başkası içindi: "Benden önce bu kapının önünde olması gereken Selahattin Demirtaş'tır. Bu halkın sevgilisidir." Demirtaş'ın beş yıllık koğuş arkadaşı olarak onun mesajını da aktardı: "Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm."

Günün programı bir siyasi soykütük gibi okunuyor: Edirne'den İstanbul'a geçti; programında sosyolog İsmail Beşikçi'yi ziyaret ve Sırrı Süreyya Önder'in kabrini ziyaret vardı. Akşam 21.30 sularında Diyarbakır Havalimanı'nda karşılandı. Karşılayanlar arasında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Serra Bucak, DEM Parti milletvekilleri Meral Danış Beştaş, Cengiz Çandar ve Rüştü Tiryaki ile YENİ Parti milletvekili Sezgin Tanrıkulu vardı. Gün içinde DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel telefonla aradı; TTB tahliyeyi "memnuniyetle" karşıladığını açıkladı.

Havalimanı konuşması, yoldaş, dikkatle okunmayı hak ediyor. Yedi yıla dair tek bir yakınma cümlesi yok; şunu söyledi: "Yedi yıl geçti. Saymasını bilirim, saatlerini de çok iyi bilirim." Sonra bir hekim cümlesi kurdu: "Barış onarır; çatışma hırpalar, yıkar, sakat bırakır." İmralı'daki tecridin sona ermesini, kayyımların kaldırılmasını ve mahkeme kararlarının uygulanmasını talep etti: "Hukukun güçlendirilmesi, güvenilir olması gerekiyor." İçeride kalanlar için: "Zindanlardaki bütün arkadaşlarımız serbest kalmayıncaya kadar bizim boynumuz bükük kalacak. Onları yalnız bırakmayacağız." Ve kapanış: "Artık bu toprağa barışı ekelim, onun rahmetini sevgiyle besleyelim ve bu topraklardan artık bereket fışkırsın."

Yani yedi yıl sonra ilk konuşmasında üç somut talep sıraladı: tecrit kalksın, kayyımlar gitsin, mahkeme kararları uygulansın. Bunlar bir mağdurun dilekleri değil, görevden alındığı günkü programın devamıdır.

Bu tahliyeyi bir "af" ya da bir "yumuşama" olarak okumak yanlış olur. Mızraklı affedilmedi; cezasını sonuna kadar yattı. Denetimli serbestlik başvurusu 2025'te reddedildi. Yani bugün olan, devletin bir adım geri atması değil, bir cezanın takvimde bitmesidir. Avukatının Yargıtay onaması sonrası söylediği cümle bugün de geçerli: "Bu karar, normalleşme söyleminin bir yanılsama olduğunu gösteriyor."

Türkiye'nin bir "süreç" konuştuğu günlerdeyiz. Yoldaş, sürecin ölçüsü açıklamalar değildir. Ölçü şudur: Demirtaş içeride mi? Kayyımlar yerinde mi? 674 sayılı KHK'nın belediye maddesi yürürlükte mi? Seçilmiş başkan beraat ettiğinde görevine dönebiliyor mu? Bu dört sorunun yanıtı değişmediği sürece, bir cerrahın tahliyesi sürecin değil, takvimin sonucudur.


Peki ne talep ediyoruz?

Aşağıdakilerin hiçbiri düzeni değiştirmez; hepsi bugünkü mevziyi savunur. Mevzi kaybedildiğinde ilk ezilen, en örgütsüz olandır.

1. 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu'na eklenen kayyım hükmü kaldırılsın. Görevden uzaklaştırılan başkanın yerine meclisin kendi içinden seçim yapması esasına dönülsün. Seçmenin iradesi bir savcının dosyasıyla askıya alınamaz.

2. Kesinleşmiş mahkûmiyet olmadan görevden uzaklaştırma uygulanmasın; beraat edenler görevine dönsün. "Soruşturma var" gerekçesi, yüzde 63 oyun hükmünü kaldırmaya yetmemeli.

3. Kayyım dönemlerinin hesabı sorulsun. Sayıştay'ın Diyarbakır'da belgelediği 678 milyon liralık usulsüz kayıt, Van ve Mardin'deki borçlar, ağırlama harcamaları: bunlar için sorumluluk yargı önünde tespit edilsin. Hesap sormak suç değil, hesap vermemek suçtur.

4. Gizli tanık ifadesi tek başına mahkûmiyet dayanağı olmasın; savunmanın yokluğunda alınan ifade delil sayılmasın. Mızraklı davasının kalan tek dayanağı buydu; bu yöntem yarın herkese uygulanır.

5. Selahattin Demirtaş ve AİHM kararına rağmen içeride tutulan herkes serbest bırakılsın. Mızraklı'nın kapıda söylediği cümle bir nezaket değil, bir program cümlesidir.

6. Ve doğrudan bize: Kayyımın tasfiye ettiği kreşler, kadın merkezleri, kültür kurumları, çok dilli hizmetler yalnızca "belediye hizmeti" değildi; örgütlenmenin maddi zeminiydi. O zemini yalnızca belediye kazanarak değil, mahallede, işyerinde, meslek odasında, sendikada kendi ellerimizle kurmak gerekiyor. Kayyım gelince kapatılamayacak tek şey, halkın kendi kurduğudur.


Son söz

Genç yoldaş, bu yazıdan bir tek şey aklında kalacaksa şu kalsın:

Selçuk Mızraklı yüzde 63 oyla seçildi, kayyımın hesap defterini açtı, dört ay sonra görevden alındı, yedi yıl hapis yattı ve cezasının son gününe kadar içeride tutuldu.

Kayyım bir "geçici tedbir" değil, kamu kaynağını denetimden çıkaran ve hesap soranı cezalandıran kalıcı bir sınıf aygıtıdır. Kürt illerinde doğdu; 2024'te Esenyurt'a ulaştı. Nerede duracağını belirleyen hukuk değil, direnişin gücüdür.

Ve hekimlik gibi, hesap sormak da bir yükümlülüktür. Yaralıya bakmayı suç sayan bir düzen, hesap sormayı da suç sayar. İkisini de savunmak aynı işin parçasıdır.

Bir cerrah bugün Edirne'den çıkıp Diyarbakır'a döndü. Yedi yıl önce kapattığı hesap defteri hâlâ açık. Onu kapatacak olan mahkemeler değil, o defteri okumayı öğrenen ve hesap sormayı örgütleyen bizleriz.

İşte bu yüzden onun dosyası, senin dosyandır.

Yoldaşça


Kaynaklar

İlgili Başlıklar