Asım Bezirci - Eleştirinin ve Sınıf Mücadelesinin Sönmeyen Ateşi
Maddenin Gerçekliğinden Sınıfın Safına; Bilimle, Sabırla ve Devrimci Neşeyle Örülmüş Bir Ömür

Yoldaşlarım, genç kardeşlerim, geleceği emeğiyle ve bilinciyle kuracak olan umudumuz...
Bugün, gökyüzünün egemen sınıfların ideolojik sisleriyle bulutlandığı, kültür piyasasının postmodern belirsizliklerle dolup taştığı bir dönemde yaşıyoruz. Tam da bu yüzden, yanı başımızda duran genç yoldaşlara, bu mücadelenin estetik ve teorik cephesini ören emektar bir işçiyi anlatmanın vaktidir. Bahsettiğim isim, edebiyat dünyasında "eleştirinin karıncası" veya "eleştirinin işçisi" diye anılan Asım Bezirci'dir.
Peki, neden bugün Bezirci’yi konuşmalıyız? Neden onu unutturmamalı, hafızalarımızda hep taze tutmalıyız?
Çünkü Asım Bezirci’yi hatırlamak, yalnızca geçmişte kalmış trajik bir tarihi yad etmek değildir. Edebiyatı, sanatı ve felsefeyi fildişi kulelerin soyut lüksünden söküp alarak "sınıf pusulası" ile buluşturan bir yöntemi kavramaktır. Onun hayatı; fabrikada, madende, tarlada sömürülen halkın sesini, bilimin ve diyalektiğin süzgecinden geçirerek burjuvazinin yüzüne çarpmanın hikayesidir. Gelin, bir devrimci gözüyle, bu sınıf savaşçısının çetin ve sabırlı ömrünün anatomisine hep birlikte bakalım.
Sınıfın Bağrında Şekillenen Bir Ömür: Kronolojik Akış
Asım Bezirci’nin düşünsel netliği ve proletaryanın safında yer alma kararlılığı, rastlantısal bir aydın hevesi değildir. Onu yaratan, bizzat Türkiye’nin o dönemki somut maddi koşulları ve altyapısal gerçekliğidir.
Yoksulluk, Deprem ve İlk Tohumlar (1927 - 1939)
- Nüfus cüzdanında asıl doğum tarihi 1928, tashihi ise 1927 olarak geçer. Erzincan’ın Mollagüzel Mahallesi’nde, fakir bir emekçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar.
- Babası Hamdi Bey, hem Dünya Savaşı’na hem Kurtuluş Savaşı’na katılmış, esir düşüp yaralanmış bir muharip gazidir; döndüğünde ise marangozluk ve demiryolu işçiliği yapmıştır.
- Ailesinin Asım’dan başka tam on bir çocuğu daha olmuştur; ancak dönemin çetin iktisadi mahrumiyetleri ve yoksulluğu neticesinde, Asım dışında hayatta kalan tek bir çocuk bile olmamıştır.
- 1939 yılındaki büyük Erzincan depremiyle evleri yerle bir olduğunda, Bezirci yoksulluğu ve felaketi en çıplak haliyle yaşar. Bu travmatik çocukluk dönemi, ileride emekten yana şekillenecek olan sınıf bilincinin ilk altyapısal tohumlarını eker.
Parasız Yatılılık ve İkinci Dünya Savaşı (1940'lar)
- Depremin ardından eğitimine devam edebilmek için Erzurum Lisesi’nde parasız yatılı olarak okumaya başlar.
- Bu yıllar, İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı ve ülkemizi karne ekmeğine, kıtlığa ve faşizm tehdidine mahkûm ettiği zorlu dönemlerdir.
- Savaşın getirdiği bu toplumsal buhran ortasında edebiyata sığınır; ilk gençlik yıllarında romantiklerden etkilense de, lise son sınıfta Maksim Gorki, Stendhal ve Balzac gibi gerçekçi yazarlarla, en önemlisi de Nazım Hikmet ve Orhan Veli’nin şiiriyle tanışır. Sanatın kitaplardan ziyade hayatın içindeki çelişkilerden öğrenilmesi gerektiğini bu dönemde kavrar.
Üniversite, Marksizm ve İlk Kırılma (1946 - 1950)
- 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girer. Üniversite ikinci sınıftayken toplumcu düşüncelerle ve tarihsel materyalizmle tanışır.
- 1950 yılında mezun olduğumda, Türkiye Sosyalist Partisi’ne kaydolur ve partinin yayın organı olan Gerçek gazetesinde çalışmaya başlar.
- Siyasal fıkralarını "A. Toplumcu", diğer yazılarını ise "Bezircioğlu" imzasıyla kaleme alır. Ancak Soğuk Savaş döneminin anti komünist baskı ortamında, Kore Savaşı’na asker gönderilmesini eleştiren barışçıl eylemler bağlamında 18 Aralık 1950’de tutuklanır.
Baskı Dönemi ve Muhasebe Masası (1950'ler)
- İlk tutukluluğunda bir buçuk yıl hapis yatar; ardından 1952 ve 1956 yıllarında da altışar ay daha zindanlara atılır.
- Bu siyasi takibatlar hayatını altüst eder; fakülteyi başarıyla bitirmesine rağmen ne üniversitede kalmasına ne de çok sevdiğim öğretmenlik mesleğini icra etmesine izin verilir, bütün kapılar yüzüme kapatılır.
- Hayatını idame ettirebilmek için edebiyatla tamamen alakasız görünen bir alana, muhasebeciliğe yönelir. Unilever ve Baker şirketlerinde toplam 28 yıl boyunca muhasebe memurluğu yapar.
- Bu dönemde baskılardan korunmak adına "Fikret Arıel" ve "Halis Acarı" gibi takma adlarla gizlice Forum, Yeni Ufuklar ve Pazar Postası gibi mecmualarda yazmayı sürdürür. Gündüzleri muhasebe masasında hesap kitap yaparken, geceleri evinde sabırla edebiyat işçiliğini sürdürür.
Maddi Koşullar: İşçi Ailesi & Deprem > Erzurum Lisesi: Parasız Yatılılık & Dünya Savaşı Kıtlığı > İstanbul Üni: TSP & Gerçek Gazetesi / İlk Tutukluluk (1950) > Siyasi Yasaklar > 28 Yıllık Muhasebe Memurluğu & Müstear İsimler > 1960 Sonrası: Kendi Adıyla Nesnel-Bilimsel Eleştirinin Kurulması
Nesnel Bilimsel Eleştirinin Doğuşu (1960'lar - 1980'ler)
- 27 Mayıs 1960 darbesinin getirdiği görece özgürlükçü ortam, nihayet kendi asıl adıyla yazabilmesinin önünü açar. Nurullah Ataç'ın mutlakçı ve izlenimci eleştiri anlayışına karşı, muhasebe mesleğinin kendisine kazandırdığı disiplinle (belgeye dayanma, yanlışlıktan korkma, ölçülülük) nesnel bilimsel eleştiri yöntemini müdafaa eder.
- 1961'de kendi imkânlarıyla Çok Kapılı Oda kitabımı bastırır.
- Nazım Hikmet, Tevfik Fikret, Sabahattin Ali, Orhan Veli gibi çınarların külliyatlarını iğneyle kuyu kazar gibi derleyip basıma hazırlar.
- 1977 yılındaki tarihi MESS Grevi esnasında, devrimci geçinen şair ve yazarlarımızın kırk bin işçinin canını dişine takarak sürdürdü direnişe sessiz kalmasını sertçe eleştirir. Aynı dönemde, "Yıllarca ben, kitlelerden çok aydınlar için yazmışım!" diyerek toplumcu bir eleştirmene yakışacak en yürekli özeleştiriyi verir.
12 Eylül ve Sonrası
- 12 Eylül 1980 askeri darbesinin getirdiği ağır baskı koşullarında, Cide’deki evinden gözleri bağlanarak gözaltına alınır, Ballıdağ Sanatoryumu’nda nöbetçiler eşliğinde gözetim altında tutulur. Ömrünün sonuna kadar üretmekten vazgeçmeyerek 70'i aşkın telif ve 17 çeviri esere imza atar.
2 Temmuz 1993: Madımak’ta Yarım Kalan Bir Yürüyüş
Takvimler 2 Temmuz 1993 tarihini gösterdiğinde, bu ülkenin kılcal damarlarına kadar sızacak o amansız gerici nefretle yüz yüze gelindi. Büyük isyankâr halk ozanımız Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri kapsamında Sivas kentine giden aydınlar, sanatçılar ve kültür insanları, gözü dönmüş gerici bir kitle tarafından kıstırıldı.
Gözaltılardan, zindanlardan ve yasaklardan başı dik çıkan Asım Bezirci; o kara günde sığındıkları Madımak Oteli’nde, dünyanın gözleri önünde hunharca yakılarak katledilen 33 insandan biri oldu. Siyasal iktidarların ve gericiliğin el birliğiyle harladığı bu yangın, Türkiye'nin kültür dünyasında sönmeyecek bir acı bıraktı. Eleştirinin bu benzersiz işçisini bedenen aramızdan koparsalar da, onun diyalektik mirasını yakmayı başaramadılar.
Asım Bezirci Neden Değerlidir? Edebi Hayata ve Evrensel Kültüre Kattıkları
Asım Bezirci’nin edebi hayata kattığı değer, sıradan bir kitap incelemeciliğinin çok ötesindedir. O, Türk edebiyatında eleştiri kurumunu rasyonel, bilimsel ve sınıfsal bir temele kavuşturan muazzam bir mimardır. Onun edebi mirasını dört temel başlık altında olabildiğince genişleterek tahlil edebiliriz:
Nesnel Bilimsel Eleştirinin İnşası ve "Muhasebe" Disiplini
Bezirci, edebiyat eleştirisini burjuva aydınlarının kişisel keyiflerine, anlık duygusal izlenimlerine teslim etmeye her zaman karşı çıkmıştır. O, Nurullah Ataç’ın izlenimci tarzının karşısına diyalektik materyalist nesnellikle çıkmıştır.
Bu yöntemin arkasındaki en büyük güç, geçimini sağlamak için yaptığı muhasebe memurluğudur. Bezirci, muhasebe disiplinini edebi çalışmalarına nasıl entegre ettiğini şu sözlerle açıklar:
"Ölçülü davranmayı, yanlışlıktan korkmayı, belgeye dayanmayı, aklını kullanmayı, duyguculuğa kapılmamayı ve gerçekçi, düzenli, dengeli, tutarlı olmayı muhasebe öğretti bana. Savunduğum ve uygulamaya uğraştığım nesnel, bilimsel eleştiri anlayışımın güçlenmesine yardım etti."
İddialarını mutlaka somut kanıtlarla, istatistiki verilerle desteklemesi; kitabının sonunda titizlikle hazırlanmış kaynakçalar, antolojiler, tezler ve söyleşiler listelemesi onun bilimsel yönteme sadakatinin birer göstergesidir.
Muazzam Bir Telif ve Monografi Kütüphanesi
Yaşadığı dönemin en üretken yazarlarından biri olan Asım Bezirci, ömrü boyunca 70’i aşkın telif eser üreterek devrimci kültürün adeta tek başına altyapısını döşemiştir. İnceleme, deneme ve araştırma türündeki başlıca başvuru kitapları şunlardır:
- Çok Kapılı Oda (1961) ve Günlerin Götürdüğü Getirdiği (1962): Nesnel eleştirinin ilk teorik mevzileridir.
- Bilimden Yana (1963) ve Sosyalizme Doğru (1976): Marksist estetik ile bilimsel yöntemi kaynaştırdığı temel eserleridir.
- Okudukça (1967), On Şair On Şiir (1971), İkinci Yeni Olayı (1974): Dönemin edebi akımlarını ve şiirsel yönelimlerini sınıfsal çelişkiler bağlamında masaya yatırdığı sarsıcı tahlillerdir.
- 1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz (1980), Temele Gül Dikenler (1993), Güle Dil Verenler (1993): Öykü, roman ve tiyatro üstüne yazdığı son dönem olgunluk yazılarıdır.
Ayrıca edebiyatçıları tarihsel materyalist çerçeveye oturtan muazzam monografiler kaleme almıştır: Edip Cansever (1961) , Abdülhak Hâmit (1966) , Orhan Veli (1967) , Ahmet Haşim (1967) , Nurullah Ataç (1968) , Metin Eloğlu (1971) , Sabahattin Ali (1974) , Orhan Kemal (1977) , Rıfat Ilgaz (1988) ve Nezihe Meriç (2008).
Külliyat Derlemeciliği ve "Metin İşçiliği"
Bezirci, sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda iğneyle kuyu kazan bir edebiyat tarihçisi ve arşivcisidir. Türkiye’de ilerici şairlerin eserlerinin sansürlendiği, unutturulmaya çalışıldığı dönemlerde devasa bir metin işçiliği yürütmüştür:
- Nazım Hikmet Külliyatı: Nazım Hikmet’in tüm şiirlerini Cem Yayınevi bünyesinde 8 cilt hâlinde (1975-1980) toplayarak her şiirin altına koyduğu tarihsel, biyografik ve edebi notlarla muazzam, özgün bir kılavuz kitap meydana getirmiştir.
- Tevfik Fikret Külliyatı: Can Yayınları'ndan çıkan 3 ciltlik, 1270 sayfalık devasa Tevfik Fikret Bütün Şiirleri (1984) çalışmasıyla, anlaşılması güçleşen eski dili aslına sadık kalarak, her harfine kadar muazzam bir sabırla bugünkü dile aktarmış ve şairi yeniden toplumsal belleğe kazandırmıştır.
- Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Ali ve Orhan Veli’nin bütün şiirlerini ve yazılarını derleyerek eksiksiz basımlarla edebiyat tarihine kalıcı belgeler sunmuştur.
Evrensel Kültür Taşımacılığı ve Çeviri Faaliyetleri
Asım Bezirci, evrensel ilerici düşünceyi Türkiye işçi sınıfının ve aydınlarının bilincine taşımak için 17 büyük çeviri esere imza atmıştır. Dünya edebiyatını ve estetik kuramlarını ülkemize taşırken ideolojik bir filtre uygulamış, fakat estetik yetkinlikten ödün vermemiştir. Başlıca çevirileri şunlardır:
- Jean-Paul Sartre’dan Varoluşçuluk (1960) ve Alain Robbe-Grillet’den Yeni Roman (1981) : Kendi estetik görüşüyle birebir örtüşmese dahi, Batı'daki edebi kırılmaları pedagojik bir eylemle aydınlatmak adına bu zorlu metinleri Türkçeye kazandırmıştır.
- Jean Fréville ve Georgi Plehanov’dan Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum (1963): Marksist sanat eleştirisinin temel taşlarını ülkemize taşımıştır.
- Bertolt Brecht’ten A. Kadir’le birlikte çevirdiği Halkın Ekmeği (1972) ve Anatoli Lunaçarski'den Sosyalizm ve Edebiyat: Proletarya kültürünün evrensel şiir ve kuram örnekleridir.
- Ayrıca Erskine Caldwell (Felâket Yatağı), Simone de Beauvoir (Pyrrhus ile Cinéas), Gustave Flaubert (Üç Hikâye), Marcel Cachin (Sosyalizmin Işığında Bilim ve Din), Jean Jaurès (Seçme Yazılar) gibi evrensel isimleri çevirerek evrensel kültür birikimini devrimci bir tutumla özümsemiştir.
Aydın Çubukçu yoldaşımızın ve emektar kültür insanlarının da her zaman belirttiği gibi; Asım Bezirci, egemen sınıfların gerici süzgecinden geçmeyen, emekten, barıştan ve bağımsızlıktan yana olan ulusal ve evrensel ne kadar değer varsa hepsini bir araya getiren köklü bir çınardır.
Genç Yoldaşlara Son Söz: Bezirci'nin Yolundan Yürümek
Emeğin Mutlak Gücü ve Değeri Yaratanlara Saygı
Dünyayı baştan başa var eden, tarihi biçimlendiren ve toplumsal ilerlemeyi sağlayan yegane dinamik güç emektir. Kültürün, sanatın ve felsefenin en derin kökleri; işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin çağlar boyunca yarattığı maddi ve manevi değerlerin ortak toplamında can bulur. Asım Bezirci, Erzincanlı yoksul bir demiryolu işçisinin evladı olarak bu yalın gerçeği teorik bir kâğıt maddesi olarak değil, hayatın ta kalbinde duyarak, görerek büyümüştür. Onun felsefi, edebi ve insani pusulasının merkezinde her zaman değeri yaratan bu insanlara duyulan mutlak bir saygı yer almıştır. Bezirci'nin tüm estetik anlayışını özetleyen o sarsılmaz inanca göre; toplumdaki "en haklı insan, üreten insandır". İşte bu yüzden değeri yaratanların, dünyayı nasırlı elleriyle döndüren işçi sınıfının yanında amasız fakatsız saf tutmak, bir devrimci aydının taşıyabileceği en soylu onurdur.
Sınıf Safında Uğraşmaktan Keyif Alan Bir Devrimci
Asım Bezirci’yi anmanın ve anlamanın asıl büyük değeri; onun sınıf mücadelesini asık suratlı bir zorunluluk, kerhen üstlenilmiş bir görev ya da hüzünlü bir aydın angaryası olarak görmeyişinde gizlidir. O, sınıfının safında sınıfı için uğraşmaktan, üretmekten ve kitleleri aydınlatmaktan katıksız bir keyif, coşku ve devrimci neşe devşiren benzersiz bir dava adamıydı. Onun zihin dünyasında çalışmak ve bir yapıt ortaya koymak, sömürü düzenine karşı hayata egemen olmanın ve dünyayı anlamlandırmanın tek gerçek "yaşam biçimiydi". İğneyle kuyu kazar gibi biriktirdiği o kıymetli bilgiyi halkıyla paylaşmak, Bezirci için ödüllerden ve alkışlardan çok daha öte, hakiki bir "yaşam sevinciydi".
Sınıfının sendikal yayınlarında ve gazetesi olan Politika’da emekçi yığınlar için yazmak, işçilerle yüz yüze gelmek ve kitlelere doğrudan seslenmek bu emektar kaleme tarifsiz bir "coşku ve mutluluk" veriyordu. O, burjuva modernizminin ya da küçük burjuva aydınlarının bunalımlı, karamsar ve kendi içine kapanmış melankolisine asla prim vermedi. Aksine; ömrünü kuşatan siyasi takibatlara, zindanlara, sanatoryum odalarına ve yoksunluklara rağmen, dostlarının tanıklığıyla yüzünden hiçbir zaman eksik olmayan o "bebek gülücüğü" ve "sevecen delikanlı bakışıyla" kavgasını muazzam bir sabırla, neşeyle yürüttü. Sınıfı adına dövüşmeyi hayata en ilerici anlamı katmanın en coşkulu yolu olarak bildi.
Açılan Yolun Önemi ve Genç Kuşaklara Çağrı
Bugün genç yoldaşların Asım Bezirci’yi tanıması ve rehber edinmesi; emeğe duyulan saygıyı teorik bir kalıp olmaktan çıkarıp yaşayan, üreten ve neşeyle direnen canlı bir devrimci pratiğe dönüştürmektir. Bezirci’nin açtığı nesnel-bilimsel ve toplumcu gerçekçi yol; bıkmadan çalışmayı, kılı kırk yararak nesnel gerçeğin izini sürmeyi ve her toplumsal çalkantıda "sınıf pusulası" ile yön bulmayı emreder.
Genç yoldaşlar, sömürünün çarklarına ve faşizmin karanlığına karşı dövüşürken, Bezirci’nin o eğilmeyen başını ve kavgayı neşeyle göğüsleyen ahlakını kendilerine kılavuz yapmalıdır. Edebi, fikri ve pratik mevzilerde proletaryanın yanında tereddüt etmeden yer alarak, onun açtığı bilimsel gerçekçilik yolunu tahkim etmek yarının aydınlık dünyasını kurmanın yegane anahtarıdır. Çünkü tarihi yapan, geleceği bağrında taşıyan ve bu köhne düzeni kökünden değiştirecek olan yapıcı, yaratıcı güç insandadır, neşeyle yürütülen o haklı kavgadadır!.
Umut insanda, gelecek işçi sınıfının şanlı kavgasındadır!







