Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaİletişim

Dumandan Sızan Hakikat: Sivas Katliamı'nın Sınıfsal, Sosyolojik ve Politik Anatomisi

2 Temmuz 1993’ten Günümüze Türkiye’de Gericilik, Devlet İcazeti ve Aleviliğe Yönelik Sistematik Ayrımcılığın Tarihsel Materyalist Analizi

Yazar: Oğuz Demirkapı
Dumandan Sızan Hakikat: Sivas Katliamı'nın Sınıfsal, Sosyolojik ve Politik Anatomisi

2 Temmuz 1993 tarihi, Türkiye’nin kolektif hafızasına sönmeyen bir yangın ve dinmeyen bir acı olarak kazındı.

Sivas’taki Madımak Oteli’nde 33 şair, yazar, sanatçı ve genç ile 2 otel çalışanının gerici bir güruh tarafından yakılarak katledilmesi, Türkiye yakın tarihinin en karanlık virajlarından biridir.

1990'lar Türkiyesi: Katliama Giden Yolun Maddi Temeli (Sosyolojik Arka Plan)

Bir toplumsal trajediyi, onu doğuran tarihsel ve ekonomik koşullardan kopararak incelemek, epistemolojik bir eksikliktir. Madımak Oteli’ni saran dumanlar, 1990’lar Türkiye’sinin altüst olmuş ekonomik yapısının, tıkanan sermaye birikim modelinin ve egemen sınıfların içine düştüğü hegemonya krizinin bir sonucuydu.

Tarihsel materyalizmin temel yasası uyarınca, altyapıda (ekonomide) yaşanan sarsıntılar, üstyapıda (siyaset, hukuk, din) şiddetli kırılmalar yaratır. 1993 Sivas’ına giden yolun maddi temellerini dört ana başlıkta derinleştirebiliriz:

Neoliberal Yapısal Uyum Programları ve Güvencesizleşme

1980’li yıllar, Türkiye’de 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül askeri darbesinin zoruyla kapitalizmin vahşi bir neoliberal evreye eklemlendiği dönemdi. 1990'lara gelindiğinde bu politikaların yıkıcı sonuçları kitlelerin üzerine çöktü:

  • Kamu Yatırımlarının Tasfiyesi: Tarım destekleri geri çekildi, Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) özelleştirme kıskacına alındı. Bu durum, taşrada (özellikle Sivas gibi tarım ve kamu yatırımlarına bağımlı kentlerde) muazzam bir istihdam krizine yol açtı.
  • Lumpenleşme ve Güvencesiz Emek: Fabrikasızlaşan, toprağından kopan veya güvencesiz işlere mahkum edilen geniş bir kitle türedi. Sınıf bilincinden yoksun bırakılan, geleceksizleşen bu genç ve işsiz taşra nüfusu (lumpen proletarya), gerici ve şovenist ideolojilerin manipülasyonuna en açık "kitle tabanını" oluşturdu.
Anadolu Sermayesinin Yükselişi ve Taşra Muhafazakarlığı

90'lar, geleneksel İstanbul burjuvazisinin (TÜSİAD) karşısına, taşradan filizlenen ve "Anadolu Kaplanları" olarak adlandırılan yeni bir İslami sermaye fraksiyonunun dikildiği yıllardı.

  • Bu yeni burjuva fraksiyonu, işçi sınıfının hak arayışlarını bastırmak ve kendi pazar payını genişletmek için dinsel cemaat ve tarikat ağlarını birer organik bağ olarak kullandı.
  • Sivas, bu yeni muhafazakar sermaye birikiminin ve taşra eşrafının palazlandığı merkezlerden biriydi. Kültürel ve sanatsal bir şenliğin (Pir Sultan Abdal Şenlikleri) kentin merkezinde yapılması, bu yükselen muhafazakar taşra burjuvazisi ve onların ideolojik izdüşümleri tarafından kendi "bölgesel egemenliklerine" bir tehdit, sınıfsal bir meydan okuma olarak algılandı.
Siyasal Üstyapının Çöküşü ve Koalisyon İkiyüzlülüğü

1993 yılında iktidarda DYP (Doğru Yol Partisi) ve SHP (Sosyal Demokrat Halk Partisi) koalisyonu vardı. Kendini "sol", "ilerici" ve "sosyal demokrat" olarak tanımlayan SHP’nin iktidar ortağı olması, katliamın sosyolojik boyutunu daha da trajik kılmaktadır.

  • Solun Sistemle Entegrasyonu: SHP, neoliberal politikalara payanda olarak işçi sınıfının ve ezilenlerin gerçek sınıfsal taleplerini sönümlendirmişti. Sistem içi muhalefetin bu şekilde felç edilmesi, kitlelerin düzene karşı biriken öfkesinin sol bir kanala akmasını engelledi.
  • Gerici Kuşatmaya Göz Yumma: Düzen içi sol, devlet aygıtının gerici kadrolaşmasına ve taşradaki tarikat örgütlenmelerine karşı kör ve sağır kaldı. Neticede, Sivas’ta aydınlar katledilirken devletin icra makamında oturan "sosyal demokratlar", kendi tabanlarının ve ilerici dinamiklerin yok edilişini sadece seyretti.
Küresel Konjonktür: Sovyetler Birliği'nin Dağılması ve Kimlik Siyaseti

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte emperyalizm, dünya çapında "Tarihin Sonu" tezlerini yayıyor ve sınıf siyasetinin bittiğini ilan ediyordu.

  • Sınıf Siyasetinden Kimlik Siyasetine: İşçi sınıfının evrensel mücadelesinin yerini etnik, dinsel ve mezhepsel kimlik çatışmaları aldı. Türkiye egemen sınıfı da bu küresel trende uyum sağladı.
  • Emekçilerin sendikal haklar, insanca ücret ve sömürüsüz bir düzen için birleşmesi tehlikesi, toplumu "Alevi Sünni", "Laik Antilaik" kompartımanlarına bölerek bertaraf edildi. Sivas Katliamı, sınıf bilincinin kimlik eksenli gerici bir cinnetle boğulmasının en somut tarihsel örneğidir.

Sosyolojik Özet: Sivas’ta Madımak Oteli’nin önüne yığılan 15 bin kişilik kitle, gökten zembille İnmemişti. Onlar; neoliberalizmin yoksullaştırdığı, taşra sermayesinin fonladığı, tarikat ağlarının afyonladığı ve burjuva devletinin sola karşı bir barikat olarak besleyip sokağa saldığı yapısal bir ürünler bütünüydü. Katliam, kapitalizmin bekası için gericiliğin nasıl bir kitle imha silahına dönüştürülebileceğinin maddi kanıtıdır.

2 Temmuz 1993’te Ne Oldu? (Kronoloji ve Provokasyonun Anatomisi)

Sivas Katliamı, homojen bir kitle nefretinin aniden patlaması değil; devlet içindeki kliklerin, taşra burjuvazisinin ve gerici odakların ortak bir plan dahilinde örgütlediği, adım adım örülen bir ideolojik ve lojistik operasyondur. Marksist felsefe açısından bakıldığında provokasyon, kitlelerin sahte bir bilinçle (illüzyonla) manipüle edilerek, gerçek sınıfsal düşmanları yerine sahte düşmanlara saldırtılması sanatıdır.

Sivas’ta sahnelenen oyun tam olarak buydu. O karanlık sürecin anatomisini ve saat saat kronolojisini tarihsel materyalist bir gözle masaya yatıralım:

İdeolojik Ön Hazırlık: "Rıza" Üretimi ve Hedef Gösterme (Haziran Sonu - 1 Temmuz)

Katliamın lojistik ve psikolojik altyapısı haftalar öncesinden hazırlanmıştı. Louis Althusser’in işaret ettiği devletin ideolojik aygıtları (yerel basın, bildiriler, kahvehane ve cami ağları) kusursuz çalıştırıldı.

  • Bildiriler ve Gazeteler: Şenliklerden günler önce Sivas’ta "Müslüman Kamuoyuna" başlıklı imzasız bildiriler dağıtıldı. Bu bildirilerde Aziz Nesin’in fikirleri çarpıtılarak "İslam’a ve Peygamber’e hakaret edildiği" yalanı yayıldı. Yerel Yeni Sivas ve Bizim Sivas gazeteleri kışkırtıcı manşetlerle çıktı.
  • Maddi Hazırlık (Belediye Eliyle Savaş Tahkimatı): Katliamdan hemen önce Refah Partili Sivas Belediyesi, Madımak Oteli’nin bulunduğu sokakta kaldırım çalışması başlattı. Sokak, öfkeli kitlenin daha sonra silah olarak kullanacağı devasa taş ve parke yığınlarıyla dolduruldu. Bu taşların orada bırakılması, lojistik bir icazetin kanıtıdır.
  • Kültürel Sembollere Saldırı: 1 Temmuz günü, şenlikler kapsamında Kültür Merkezi önüne dikilen "Ozanlar Anıtı" gericiler tarafından hedef alındı. Bu, ertesi gün yapılacak fiziki saldırının provasıydı.
Katliam Günü: Saat Saat Barbarlığın Kronolojisi (2 Temmuz 1993)

2 Temmuz günü, taşradaki lumpen proletaryanın, esnafın ve tarikat müritlerinin Cuma namazı bahanesiyle nasıl bir imha gücüne dönüştürüldüğünün kronolojisidir:

SaatYaşanan Gelişmeler ve Sınıfsal/Siyasal Karşılığı
13:30Cuma Namazı Çıkışı ve İlk Mobilizasyon: Paşa Camii’nden çıkan binlerce kişilik güruh, şenliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne doğru yürüyüşe geçti. Sloganlar nettir: "Şeriat isteriz", "Sivas Aziz’e mezar olacak".
14:00Kültür Merkezi Kuşatması: Güruh, Kültür Merkezi’ndeki etkinlikleri engellemeye çalıştı ve buradaki Ozanlar Anıtı’nı yıktı. Heykel, devletin kolluk kuvvetlerinin gözü önünde sokaklarda sürüklendi. Egemen ideoloji, ilerici sanata dair ne varsa yok etmek istiyordu.
16:00Valilik Önü ve Siyasal Sloganlar: Kitle Sivas Valiliği’nin önüne yığıldı. Sayı giderek arttı. Sloganlar sadece Aziz Nesin’i değil, doğrudan laikliği ve cumhuriyeti hedef alıyordu: "Vali istifa", "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak". Devlet gücü bu esnada tamamen edilgindir.
18:00Madımak Oteli’nin Kuşatılması: Kitle, aydınların ve gençlerin sığındığı Madımak Oteli’nin önünde toplandı. Otel çevresinde sadece zayıf bir polis barikatı vardı. Güruhun sayısı 15 bin kişiye ulaştı. Otelin içindeki aydınlar (Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar) Ankara’yı, bakanları, başbakan yardımcısı Erdal İnönü’yü telefonla arayarak durumun vahametini aktardı. Verilen cevap hep aynıydı: "Merkez kontrol altında, sakin olun."
19:00Askerin Geri Çekilmesi: Otel önüne getirilen küçük bir askeri birlik, öfkeli kitleye müdahale etmek yerine, kitlenin alkışları ve "Asker sivil ittifakı" sloganları eşliğinde alandan geri çekildi. Bu an, burjuva devlet cihazının gerici kitleyle kurduğu zımni ittifakın ve icazetin epistemolojik zirvesidir.
19:50Yangının Başlatılması: Belediye eliyle sokağa yığılan taşlarla otelin camları kırıldı. Ardından otel önündeki arabalar ters çevrilerek ateşe verildi. Arabalardan sıçrayan alevler otelin perdelerine ve ahşap aksamına ulaştı. Barbarlık, "Cehennem ateşi", "Allahuekber" çığlıklarıyla otele sirayet etti.
21:00Katliamın Bilançosu: Yangın söndürüldüğünde dumanların arasından 33 aydın ve sanatçının, 2 otel çalışanının cansız bedeni çıkarıldı. Dumandan boğularak ya da yanarak can vermişlerdi.
Provokasyonun Epistemolojik Analizi: "Kendiliğindencilik" İllüzyonu

Burjuva tarih yazımı, bu kronolojiyi bir "halk galeyanı" (spontane tepki) olarak sunar. Oysa Marksist epistemoloji bize öğretir ki, hiçbir toplumsal eylem tamamen kendiliğinden değildir.

Leninist Perspektiften Lumpen Kitle: Lenin, sınıf bilincinden yoksun bırakılmış lumpen kitlelerin (işsizler, yoksul esnaf, tarikat marjinalleri), egemen sınıfların elinde her an sola ve ilerici hareketlere karşı kullanılacak vurucu bir güce (kara yüzlere) dönüştürülebileceğini söyler. Sivas’taki 15 bin kişi, kendi sömürülüşlerinin hesabını sormak yerine, sistemin kendilerine sunduğu sahte hedef olan "din elden gidiyor" mitine sarılmıştır.

Katliamın simge anlarından biri de şudur: Aziz Nesin otelden yaralı olarak itfaiye merdiveniyle indirilirken, dönemin Belediye Meclis üyesi ve itfaiye görevlileri tarafından merdivenden aşağı itilmiş ve demir çubuklarla linç edilmeye çalışılmıştır. Bu sahne, devletin en alt kademesindeki memurundan en üstteki bakanına kadar, katliamın organize ve kurumsal niteliğini gösteren bir hakikattir.

Sivas'ta yaşananlar; egemen burjuva kliklerinin, kitlelerin yükselen sınıf bilincini körleştirmek, Alevi ve sol dinamikleri ezmek için kontrgerilla taktikleriyle sahneye koyduğu planlı bir imha operasyonuydu. Bugün aradan geçen 33 yıla rağmen bu kronolojiyi titizlikle incelemek, burjuva devletinin ve gericiliğin suç ortaklığını teşhir etmek adına en büyük görevimizdir.

Burjuva Devletinin Tutumu: Zafiyet mi, İcazet mi?

Burjuva tarih yazımı ve liberal analizler, Sivas Katliamı’ndaki devlet rolünü genellikle "istihbarat zafiyeti", "güvenlik güçlerinin koordinasyonsuzluğu" veya "bürokratik hantallık" gibi teknik terimlerle açıklamaya çalışır. Oysa Marksist felsefe ve epistemoloji bize gösterir ki, siyasal alanda hiçbir büyük eylemsizlik tesadüfi değildir. Epistemolojik açıdan "bilinçli edimsizlik", egemen sınıfın belirli bir amaca hizmet etmesi için devlet cihazını devre dışı bırakması ya da yönlendirmesidir.

Friedrich Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni yapıtında, devletin sınıflar üstü bir hakem olmadığını, aksine "en güçlü, iktisadi bakımdan egemen olan sınıfın devleti" olduğunu ve bu sınıfın devlet aracılığıyla ezilen sınıfı bastırmak için bir silahlı insanlar müfrezesi (ordu, polis) yarattığını belirtir. Lenin ise Devlet ve Devrim’de bu tezi derinleştirerek, devletin sınıf uzlaşmazlığının bir ürünü olduğunu vurgular.

Madımak’ta devletin tutumunu bu teorik zemin üzerinden dört temel boyutta deşifre edebiliriz:

Şiddet Tekelinin Sınıfsal Seçiciliği

Weberyan burjuva sosyolojisi devleti "meşru şiddet tekelini elinde bulunduran aygıt" olarak tanımlar. Ancak Marksist analiz, bu şiddet tekelinin kime karşı kullanıldığına bakar.

  • İşçiye Karşı Devlet: Aynı dönemde hak arayan, sokağa çıkan işçilere, kamu emekçilerine, öğrencilere ya da Kürt köylülerine karşı burjuva devletinin şiddet tekel (panzerler, coplar, gaz bombaları, gözaltılar) acımasızca ve saniyeler içinde devreye sokuluyordu.
  • Gericilere Karşı Devlet: 2 Temmuz günü Sivas’ta 8 saat boyunca "Şeriat isteriz", "Cumhuriyet burada yıkılacak" diye bağıran, devletin valisine ve binalarına taşlarla saldıran 15 bin kişilik gerici güruha karşı ise bu şiddet tekeli adeta buharlaştı. Polisin elindeki göz yaşartıcı gazlar kullanılmadı, kitleyi dağıtacak hiçbir ciddi fiziki müdahalede bulunulmadı. Bu bir "zafiyet" değil, devletin bastırma aygıtının gerici unsurlarla kurduğu sınıfsal ve ideolojik bir ateşkes durumudur.
Askerin Geri Çekilmesi: Kontrgerilla İcazeti

Katliam kronolojisindeki en kritik kırılma anı, öğleden sonra otel önüne sevk edilen yaklaşık 30-40 kişilik küçük askeri birliğin, öfkeli kitleyle karşı karşıya geldikten bir süre sonra alandan çekilmesidir.

  • Askerlerin geriye doğru adımlaması, oteli kuşatan lümpen yığınlar tarafından "Asker sivil ittifakı" ve "En büyük asker bizim asker" sloganlarıyla alkışlanmıştır.
  • Bu sahne, devletin silahlı gücünün gerici kitleye verdiği zımni bir "Yolunuz açık, eyleminize devam edin" icazetidir. Devlet içi kontrgerilla klikleri, o otelin yanmasını ve içindeki sol ilerici aydınların tasfiye edilmesini, toplumsal muhalefete verilecek en büyük gözdağı olarak planlamış ve askeri geri çekilmeyle bu planın önünü açmıştır.

BURJUVA DEVLETİNİN İKİLİ REFLEKS MEKANİZMASI

Sınıf Hareketi / Sol Muhalefet > Devrimci Tehdit > BASTIRMA (İşçi grevleri, öğrenci boykotları, ilerici şenlikler) (Tam Şiddet)

Gerici / Faşist Güruh > Sistem İçi Aparat > İCAZET (Madımak'ı kuşatan 15.000 kişi) (Sola Karşı Barikat) (Eylemsizlik)

Egemen Kliklerin Söylem Analizi ve Suç Ortaklığı

Katliamın ardından devletin zirvesinden yükselen sesler, burjuva devlet aklının sınıfsal karakterini ve ikiyüzlülüğünü epistemolojik olarak faş etmektedir:

Tansu Çiller (Dönemin Başbakanı): "Çok şükür, otel dışındaki vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır."

  • Sınıfsal Analiz: Bu cümle burjuva devletinin "makbul vatandaş" tanımıdır. Çiller’in gözünde devletin asıl tabanı, oteli yakan, şeriat isteyen gerici burjuva/esnaf ve lümpen kitledir. İçeride yanarak can veren aydınlar, sanatçılar ve Aleviler ise devletin koruma şemsiyesinin dışındaki "ötekiler"dir.

Süleyman Demirel (Dönemin Cumhurbaşkanı): "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin."

  • Sınıfsal Analiz: Demirel, suçu katillerden alıp katledilenlerin "tahrikine" (Aziz Nesin’in düşüncelerine) yıkarak burjuva hukukunun koruyucu refleksini çalıştırmıştır. "Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin" derken kastettiği "halk", gerici güruhtur. Devlet, kendi bekası için bu gerici kitleyi küstürmek istememiştir.

Erdal İnönü (Dönemin Başbakan Yardımcısı ve SHP Genel Başkanı): "Ne yapayım, telefonla valiye talimat verdim, sabırlı olun dediler."

  • Sınıfsal Analiz: Düzen solunun (sosyal demokrasinin) burjuva devlet mekanizması içindeki çaresizliğinin ve payandalığının itirafıdır. Sınıf siyasetinden kopmuş bir sol, devlet cihazının gerici klikleri karşısında sadece bir figürana dönüşür.
"Kontrollü Kaos" ve Neoliberalizmin İhtiyacı

Sonuç olarak, Sivas Katliamı’nda devlet "geç kalmamış", tam zamanında ve planlandığı gibi davranmıştır. 1990'ların vahşi özelleştirme dalgalarına, sendikasızlaştırma hamlelerine karşı direnebilecek yegane güç olan sol ve ilerici potansiyel, Sivas’ta gericiliğin ateşiyle sönümlendirilmek istenmiştir.

Burjuva devleti, Madımak Oteli’ni yakacak öfkeyi tarikatlar ve yerel medya eliyle beslemiş; 2 Temmuz günü ise kolluk kuvvetlerini geri çekerek bu öfkeye mekansal ve zamansal bir serbesti tanımıştır. Dolayısıyla ortada bir devlet zafiyeti yoktur; burjuva devletinin, kendi egemenliğini ve kapitalist mülkiyet düzenini korumak adına gericiliğe verdiği planlı bir sınıfsal icazet vardır.

Toplumsal İkiyüzlülük ve Aleviliğe Yönelik Sistematik Ayrımcılık

Sivas Katliamı, Türkiye toplumunun ve devlet yapısının üzerine inşa edildiği yapısal ayrımcılıkların ve ideolojik ikiyüzlülüğün ne ilk ne de son patlamasıydı. Marksist felsefe ve özellikle Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi açısından bakıldığında, egemen sınıflar kendi iktidarlarını sadece kaba kuvvetle (ordu, polis) değil, ezilenlerin rızasını üreten ideolojik mekanizmalarla sürdürürler.

Türkiye burjuvazisi, 12 Eylül askeri darbesinden sonra bu rızayı üretmek ve işçi sınıfının birliğini parçalamak için "Türk İslam Sentezi" adını verdiği resmi bir devlet ideolojisi inşa etti. Bu ideolojinin doğal sonucu; Sünni Hanefi inancının devlet eliyle tek tipleştirilmesi, Aleviliğin ise sistematik bir "ötekileştirme", "görme itrahı" ve asimilasyon sarmalına alınması oldu.

Bu sosyolojik ve tarihsel zeminde, Türkiye’deki toplumsal ikiyüzlülüğü ve kurumsallaşmış ayrımcılığı dört ana düzlemde derinlemesine inceleyebiliriz:

İdeolojik Yanılsama: "Anadolu Mozaği" Masalı vs. Maddi Gerçeklik

Burjuva hümanizminin ve egemen siyasetin en sevdiği retorik, Türkiye’nin bir "kültür mozaiği", "hoşgörü coğrafyası" ve "Mevlana Hacı Bektaş diyarı" olduğudur. Ancak bu söylem, maddi gerçekliği gizleyen kolektif bir sahte bilinç üretir.

  • Söylem: "Hepimiz kardeşiz, et ile tırnak gibiyiz."
  • Maddi Gerçeklik: Maraş (1978), Çorum (1980), Sivas (1993) ve Gazi Mahallesi (1995) katliamları, bu "hoşgörü" masalının egemen sınıfın ihtiyaç duyduğu her an nasıl kanlı bir boğazlaşmaya dönüşebileceğini göstermiştir.
  • Sınıfsal çelişkilerin derinleştiği her kriz döneminde, yoksul Sünni emekçilerin öfkesi kapitalist sömürü mekanizmalarına (bankalara, fabrikalara, egemen sınıfa) yönelmesin diye, Aleviler yapay birer hedef haline getirilmiştir. Toplumun bu katliamlarla yüzleşmek yerine sessiz kalması ya da suçu "kışkırtıcılara" atarak sıyrılmaya çalışması, kurumsal ikiyüzlülüğün toplumsal tabana yayılmış halidir.
Ekonomik Sömürü ve İdeolojik Tekel: Diyanet İşleri Başkanlığı

Aleviliğe yönelik ayrımcılığın en somut, ölçülebilir ve maddi kanıtı, devletin mali bütçesinde ve kurumsal yapılanmasında saklıdır. Karl Marx, devletin bütçe harcamalarını egemen sınıfın ideolojik aygıtlarını besleme biçimi olarak deşifre eder.

Artı-Değerin Gaspı: Türkiye’de yaşayan milyonlarca Alevi yurttaş, genel bütçeye vergilerini eksiksiz ödemektedir. Yani Alevi işçiler, ürettikleri artı-değerin bir kısmını vergi olarak burjuva devletine teslim ederler. Ancak devlet, topladığı bu vergilerle devasa bir bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı fonlar. Diyanet ise sadece tek bir mezhebe (Sünni Hanefi) hizmet götürür, cami yapar, imamların maaşını öder.

Bu durum basit bir "bütçe adaletsizliği" değil, ekonomik ve inançsal bir gasptır. Alevilerin vergileriyle, Alevileri asimile etmeyi amaçlayan bir dini tekel finanse edilmektedir. Cemevlerinin yasal olarak "ibadethane" statüsüne alınmaması, bu bütçe tekelini ve egemen inanç hegemonyasını koruma dürtüsünün hukuksal kılıfıdır.

Zorunlu Din Dersleri: Epistemolojik Şiddet ve Bilincin Sömürgeleştirilmesi

Ayrımcılık sadece fiziksel ya da ekonomik değildir; aynı zamanda epistemolojiktir. Louis Althusser’in "Devletin İdeolojik Aygıtları" analizinde en başa koyduğu eğitim sistemi, Türkiye’de Alevi çocuklarının bilincini sömürgeleştirmenin bir aracı olarak kullanılır.

  • Okullarda okutulan "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersleri, iddia edildiği gibi nesnel veya bilimsel bir din tarihi dersi değildir. Doğrudan Sünni İslam pratiklerini (namaz sureleri, abdest kuralları vb.) dayatan ampirik bir asimilasyon programıdır.
  • Alevi çocukları, kendi inanç ve felsefi kökenlerini (insanı merkeze alan, kadını kurucu unsur gören, dogmalardan uzak anlayışı) reddetmeye, en azından bunu saklamaya ve egemen olanın kalıplarına girmeye zorlanır. Bu durum, çocuğun kendi varoluşsal gerçekliğine karşı uygulanan kurumsal bir epistemolojik şiddettir.
Mekansal Dışlama, Gettolaşma ve "İşaretlenen Kapılar"

Kapitalist kentleşme politikaları da bu ayrımcılığı mekansal olarak yeniden üretir. Taşradan büyük kentlere göç eden Alevi nüfus, hem güvenlik kaygılarıyla hem de sınıfsal dışlanmışlıkla belirli mahallelerde (gettolarda) yoğunlaşmak zorunda kalmıştır.

  • Bürokratik Kast Sistemi: Cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler, devlet bürokrasisinde, yargıda, emniyette ve askeri kadrolarda sistematik bir tasfiyeye uğramıştır. "Liyakat" maskesi adı altında, Alevi kimliği kamusal alanda yükselmenin önünde görünmez bir barikat olarak konumlandırılmıştır.
  • Korku Rejiminin Sürekliliği: Türkiye’de sık sık banliyölerde veya taşra kentlerinde Alevi ailelerin evlerinin kapılarına kırmızı boyayla "X" işareti konulması ve tehdit mesajları yazılması vakaları yaşanır. Devlet ve yargı mekanizmaları bu olayları genellikle "çocukların işi" ya da "münferit asayiş olayı" diyerek geçiştirir. Bu cezasızlık pratiği, toplumsal ikiyüzlülüğün şiddeti meşrulaştırma biçimidir. Korku, Alevi toplumunu pasifize etmek ve sistem içi sınırlarda tutmak için bir yönetim aygıtı olarak canlı tutulur.
Sınıfsal ve Sosyolojik Çelişkilerin Karşılaştırmalı Tablosu

Türkiye burjuvazisinin Alevilik politikasındaki ikiyüzlülüğü, söylem ve eylem arasındaki şu radikal çelişkide netleşmektedir:

Egemen Burjuva Söylemi (Üstyapı İllüzyonu)Somut Maddi Pratik (Altyapı Gerçekliği)Sınıfsal Amaç
"Cemevleri bizim kültürel zenginliğimizdir, saygı duyuyoruz."Cemevlerine yasal statü verilmez; elektrik/su faturaları ticarethane tarifesinden kesilir.İnancı kamusal alandan silmek, kurumsal bir hak olarak tanımamak.
"İslam barış dinidir, Sivas'ta ölenler de bizim canımızdır."Madımak Oteli'nin altına uzun süre kebap salonu açılmasına göz yumulur; katiller korunur.Hafızayı silmek, katliamın sınıfsal ve siyasi sorumlularını gizlemek.
"Laik bir sosyal hukuk devletiyiz."Diyanet'e milyarlarca lira aktarılırken, okullarda zorunlu Hanefi eğitimi dayatılır.Devlet eliyle tek tip makbul vatandaş üretmek; işçi sınıfını mezhepsel olarak bölmek.

Sonuç olarak; Türkiye’de Alevilere yönelik sistematik ayrımcılık ve toplumsal ikiyüzlülük, ahlaki bir zafiyet ya da "kötü insanların" varlığı ile açıklanamaz. Bu durum, kapitalist devletin bekası ve hegemonya stratejisiyle doğrudan göbekten bağlıdır. Egemen sınıf, sömürdüğü emekçi kitleleri bir arada tutacak sınıfsal bir bilinç uyanmasın diye, Alevi inancını ve muhalif potansiyelini sürekli baskı altında, marjinal ve yasa dışı sınırında tutmak zorundadır. Dolayısıyla Alevilerin hak eşitliği mücadelesi, sadece bir "inanç özgürlüğü" talebi değil; özünde bu ikiyüzlü burjuva devlet aygıtına ve kapitalist sömürü düzenine karşı verilecek ortak sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Kapanış ve Marksist Duruş: Hafıza Asla Zaman Aşımına Uğramaz

Sivas Katliamı davasının hukuki serüveni, katillerin yakalanmaması, yurt dışına kaçmalarına göz yumulması ve nihayetinde davanın "zaman aşımı" gerekçesiyle düşürülmesi, burjuva hukuk sisteminin sınıfsal karakterini ve ikiyüzlülüğünü gösteren bir ibret vesikasıdır. Katliamın firari sanıkları hakkındaki davaların zaman aşımına uğratılması ve bazı yaşlı sanıkların "sağlık sorunları" gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle affedilmesi, egemen sınıfın kendi gerici aparatlarını koruma refleksinin somut kanıtlarıdır.

Bir Marksist olarak bu "zaman aşımı" kavramını ve burjuva adaletini en çıplak haliyle masaya yatırmak zorundayız.

Burjuva Hukukunun Sınıfsal Eleştirisi: Paşukanis ve "Zaman Aşımı" Yanılsaması

Sovyet hukuk teorisyeni Evgeni Paşukanis, Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm yapıtında, burjuva hukukunun özünde kapitalist meta mübadelesinin bir yansıması olduğunu kanıtlar. Kapitalist düzende hukuk, insan ilişkilerini ve suçları nesneleştirir, parayla ya da zamanla ölçülebilir soyut formlara indirger.

Hukuki Metalaşma: Burjuva hukuku için bir cinayet ya da katliam, soyut bir "suç normu"dur ve her suçun kapitalist pazardaki gibi bir "vadesi" (zaman aşımı) vardır. Devlet korumalı faşist ve gerici katliamlara "zaman aşımı" uygulamak, insanlığa karşı işlenen suçları piyasa mantığıyla amortismana tabi tutmaktır. 33 aydının, gencin ve sanatçının gerici bir kalkışmayla yakılmasının hesabı, takvim yapraklarının eskitilmesiyle kapatılamaz.

Zaman aşımı kavramı, egemen sınıfın kitle katliamlarındaki kendi kurumsal ve sınıfsal suç ortaklığını unutturmak, dosyaları tozlu raflara gömerek toplumsal hafızayı felç etmek için ürettiği hukuki bir ideolojik aygıttır.

Lenin ve Devletin Dokunulmazlık Zırhı

Lenin Devlet ve Devrim’de, burjuva devletinin ve onun mahkemelerinin ezilenleri baskı altında tutmak, egemenlerin iktidarını ise ebedileştirmek için yapılandırıldığını yazar. Sivas davasında zaman aşımı kararı verildiğinde dönemin siyasi iktidarlarının "Hayırlı olsun" açıklamaları, tam da bu Leninist tespiti doğrular.

  • Karar, burjuva mülkiyet düzenine ve onun ideolojik harcı olan gericiliğe "hayırlı" olmuştur.
  • Devlet, kendi bekası için sola, işçi sınıfına ve Alevilere karşı barikat olarak kullandığı o gerici, lümpen yığınların liderlerini ve tetikçilerini cezalandırarak kendi tabanını küstürmek istememiştir.
  • Dolayısıyla burjuva mahkemelerinden çıkan zaman aşımı kararları bir "adalet hatası" değil; devlet cihazının kendi organik unsurlarını koruma altına aldığı bilinçli bir sınıfsal tahkimattır.
Walter Benjamin ve Tarihsel Hafızanın Epistemolojisi

Marksist estetik ve tarih felsefecisi Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’inde egemenlerin tarih yazımına karşı bizi uyarır: "Düşman kazanacak olursa, ölüler bile güvende olmayacaktır. Ve bu düşmanın kazanmaya devam ettiği gerçeği açıktır."

Sivas Katliamı’nı unutturmak, Madımak Oteli’nin altına yıllarca bir kebap salonu açılmasına izin vermek ve davayı zaman aşımıyla kapatmak; egemen sınıfın tarihi kendi lehine yeniden yazma ve ölülerimizin hatırasını bile elimizden alma çabasıdır.

Ancak işçi sınıfının ve ezilenlerin kolektif bilincinde tarihsel materyalist bir hafıza işler. Bu hafıza, burjuva mahkemelerinin resmi mühürleriyle, süre sınırlarıyla ya da duruşma salonlarının soğuk duvarlarıyla sınırlandırılamaz. Bizim hafızamız, mülkiyet dünyasının sınırlarını aşan devrimci bir sürekliliğe sahiptir. Sivas’ı unutmamak, sadece ahlaki bir anma seansı değil; bugünün sömürü mekanizmalarına ve onun gerici destekçilerine karşı yürütülen güncel ideolojik mücadelenin ta kendisidir.

Diyalektik Sonuç: Fikirler Ateşle Yok Edilemez

Maddenin yok edilemezliği ilkesi gibi, toplumsal ilerlemenin, aydınlanmanın ve sınıfsız bir dünya idealinin fikri özü de ateşle, dumanla ya da zaman aşımı kararlarıyla yok edilemez. Pir Sultan Abdal’ı asan Osmanlı feodalizminin adı bugün zulümle anılırken Pir Sultan’ın deyişleri sömürüye karşı direnenlerin dilindedir. Madımak’ı yakan zihniyet ve onları koruyan burjuva devleti de tarihin çöplüğüne gömülmeye mahkumdur.

GERÇEK ADALETİN DİYALEKTİK YOLU

Burjuva Mahkemeleri > Zaman Aşımı / İpoteği > UNUTUŞ

Örgütlü Sınıf Bilinci --> Kolektif Hafıza --> GERÇEK ADALET

Bugün modern dünyada tarikatların holdingleştiği, eğitimin gericileştirildiği ve emekçi kitlelerin inanç hatlarıyla bölündüğü bu karanlık tabloda, Sivas Katliamı’nı tüm çıplaklığıyla teşhir etmek yaşamsal bir görevdir.

Madımak’ta yitirdiğimiz canların isimleri, tarihsel hafızamıza kazındığı haliyle aşağıda listelenmiştir:

Ahmet Öztürk, Ahmet Özyurt, Asaf Koçak, Asuman Sivri, Baran Sarıkaya, Behçet Süleyman Aysan, Belkıs Çakır, Carina Cuanna Thuijs, Edibe Sulari, Erkan Kılıç, Gülender Akça, Gülsün Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, İnci Türk, Kenan Yılmaz, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muammer Çiçek, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Özkan Doğan, Sait Metin, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Serpil Canik, Uğur Kaynar, Yasemin Sivri, Yeşim Özkan.

Unutulmasın ki, yan yana dizilen bu isimler burjuva hukukunun silemeyeceği bir toplumsal hafızanın ve gericiliğe karşı uzlaşmaz sınıf kinimizin somut ifadesidir.

Gericiliğe, faşizme ve şovenizme karşı gerçek barikat, dinsel ya da etnik gettolara sıkışarak burjuva siyasetinin icazet alanlarında adalet aramak değildir. Gerçek panzehir; dini afyon olarak kullanan kapitalist sömürü düzenini kökünden sarsacak olan işçi sınıfının, ezilen Alevi halkının ve tüm ilerici dinamiklerin ortak, rasyonel ve örgütlü sınıf mücadelesidir.

Madımak’ın hesabı, bu sömürü dünyasını var eden maddi temeller ortadan kaldırıldığında, yani insanı insanı kul kılan, emeği gasbeden kapitalist sistem yıkıldığında gerçekten sorulmuş olacaktır. Küllerimizden yeniden doğuyoruz; hafızamız taze, bilincimiz berrak, sınıf kinimiz diridir.

İlgili Başlıklar