Burjuva İdeolojisinin Bilim Maskesi: Karl Popper ve Celal Şengör Safsatalarının Marksist Eleştirisi
Karl Popper’ın Epistemolojik Sefaleti ve Celal Şengör’ün Kaba Materyalizmi Üzerine Bir Çözümleme

Dostlar, merhaba.
Dün Marmaris Felsefe Topluluğu oturumunda "manipülasyon" kavramını masaya yatırdıktan hemen sonra, koridordaki çay sohbetlerinde Karl Popper ve onun Türkiye’deki popüler temsilcisi Celal Şengör’e yönelik sempati cümlelerini duymak bende buruk bir tebessüm yarattı. Zira manipülasyonun en rafine, en sistemik biçimi tam da burjuva epistemolojisinin bu "parlak" figürleri üzerinden yürütülüyor.
Popper’ı ve onun kaba pozitivist takipçilerini felsefi bir süzgeçten geçirmek, sadece bir entelektüel egzersiz değil; yöntemsel bir zorunluluktur. Gelin, o çok övülen "yanlışlanabilirlik" ilkesinin ve "açık toplum" güzellemelerinin arkasındaki ideolojik illüzyonu, diyalektik materyalizmin ışığında deşifre edelim.
Yanlışlanabilirliğin Sefaleti: Epistemolojik Bir İllüzyon
Karl Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı (1934) adlı eserinde bilimselliğin ölçütü olarak yanlışlanabilirliği (falsifiability) sunar. Ona göre bir teori, hangi koşullarda yanlışlanabileceğini söylemiyorsa bilimsel değildir. İlk bakışta kulağa çok "özgürlükçü" ve rasyonel gelen bu iddia, aslında bilimi toplumsal ve tarihsel bağlamından koparan soyut bir laboratuvar fantezisidir.
Marx'ın Yöntemi vs. Popper'ın Pozitivizmi
Popper, Marksizm’i ve psikanalizi "her şeyi açıkladıkları" ve yanlışlanamaz oldukları gerekçesiyle "sözde-bilim" (pseudo-science) ilan eder. Oysa Karl Marx, Kapital’de toplumu statik bir laboratuvar nesnesi olarak değil, iç çelişkileriyle hareket eden tarihsel bir süreç olarak ele alır.
Marx’ın yöntemi, soyuttan somuta yükselme yöntemidir. Kapitalizm içindeki kriz eğilimleri (örneğin kâr oranlarının eğilimsel olarak düşme yasası), Popper’ın iddia ettiği gibi basit bir "yanlışlama" deneyiyle çöpe atılacak dogmalar değildir; aksine, somut tarihsel verilerle, tekellerin ortaya çıkışıyla ve emperyalist pazar savaşlarıyla her gün yeniden doğrulanan tarihsel eğilimlerdir.
Lenin'in Uyarısı: Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm (1909) adlı şaheserinde, bilimi sadece duyumsal verilere veya dilsel önermelere indirgeyen burjuva felsefecilerini (Mach ve Avenarius) eleştirirken tam da Popper’ın öncüllerini hedef alıyordu. Lenin, nesnel gerçekliği dışlayan veya onu parçalara ayıran her epistemolojinin, en nihayetinde idealizme ve fiyaskoya çıkacağını söyler. Popper’ın atomize edilmiş "olgular" dünyası, bütünü görmeyi engelleyen ideolojik bir perdedir.
"Tarihselciliğin Sefaleti" Kimin Sefaleti?
Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti (1957) başlığı, doğrudan Karl Marx’ın Pierre-Joseph Proudhon’a verdiği o meşhur Felsefenin Sefaleti (1847) yanıtına nazire yapan kibirli bir ironidir. Ancak bu ironi, Popper’ın kendi yöntemsel sığlığının ve burjuva epistemolojisinin sefaletinin itirafından başka bir şey değildir. Popper bu eserinde kurnazca bir "korkuluk" (strawman) inşa eder; Marksizm’i kaba, mekanik ve kaderci bir "kehanet kültü" olarak karikatürize eder ve ardından kendi yarattığı bu karikatüre saldırır.
Gelin, bu burjuva safsatasını diyalektik materyalizmin ve Sovyet felsefi mirasının araçlarıyla paramparça edelim.
Karikatürleştirilmiş Bir Determinizm: Marx Bir Falcı mıdır?
Popper, tarihselciliği "tarihsel öngörüyü bilimin temel amacı sayan ve bu amaca, tarihin evriminin temelinde yatan ritimleri, kalıpları, yasaları ya da eğilimleri keşfederek ulaşılabileceğini öne süren bir yaklaşım" olarak tanımlar. Ona göre Marx, tarihin sonunu (komünizmi) kaçınılmaz bir kader olarak ilan eden mistik bir peygamberdir.
Oysa Marx ve Engels, tarihi aşkın (transandantal) veya insan iradesinin dışındaki gizemli bir gücün önceden yazdığı bir senaryo olarak asla görmemişlerdir. Kutsal Aile’de (1845) bu durum net bir biçimde ortaya konur:
"Tarih hiçbir şey yapmaz, muazzam zenginliklere sahip değildir, savaşlar ilan etmez! Her şeyi yapan, her şeye sahip olan ve savaşan, insandır; 'tarih' insanı kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanan ayrı bir kişi değildir; tarih, kendi amaçlarını kovalayan insanın faaliyetinden başka bir şey değildir."
Marksizm bir kehanet felsefesi değil, bir eğilimler ve çelişkiler bilimidir. Marx, kapitalizmin çöküşünü yıldızlara bakarak değil; meta biçiminin içsel çelişkilerini, canlı emeğin sömürüsünü ve sermaye birikiminin yarattığı yapısal tıkanıklıkları analiz ederek rasyonel bir biçimde ortaya koymuştur. Bu, bir tıp doktorunun sigara içen ve kötü beslenen bir hastaya "Bu gidişle kalp krizi geçireceksin" demesine benzer. Doktor kehanette bulunmaz; nesnel biyolojik yasaların mantıksal sonucunu gösterir.
Zorunluluk ve Özgürlüğün Diyalektiği: Engels ve Lenin'in Yanıtı
Popper, mekanik rasyonalizmi gereği zorunluluk (necessity) ile kaderciliği (fatalism) birbirine karıştırır. Ona göre bir sistemde yasa varsa, orada insan iradesi ve özgürlük yok olur.
Friedrich Engels, Anti-Dühring’de Hegel’den mülhem o muazzam epistemolojik formülü yineler: "Özgürlük, zorunluluğun bilincine varılmasıdır." İnsan, doğanın ve tarihin yasalarını göz ardı ederek değil, tam aksine bu yasaları kavrayıp onları devrimci pratikle sömürüyü ortadan kaldırmak için araçsallaştırdığında özgürleşir.
V.I. Lenin, Felsefe Defterleri’nde Hegel’in Mantık Bilimi üzerine aldığı notlarda bu diyalektiği daha da derinleştirir. Lenin, nedenselliğin ve nesnel tarihsel zorunluluğun, dünyayı pasif bir şekilde izlemek için değil, dünyayı değiştirmek (praksis) için bir kaldıraç olduğunu belirtir. Popper’ın iddia ettiği gibi Marksist determinizm insanı pasif bir figüran yapmaz; aksine ona tarihsel bir sorumluluk yükler. Yasayı bilmek, tarihi değiştirecek olan iradeyi (özgül kurucu özneyi, yani proletaryayı) tahkim eder.
Sovyet Epistemolojisinin Yanıtı: İlyenkov ve "Bütünlük" Kavramı
Popper’ın tarih anlayışı, ampirist bir nominalizme dayanır: Ona göre tarih sadece tekil, yalıtılmış, atomize olguların (tarihsel kırıntıların) yan yana gelmesidir; dolayısıyla tarihin "bütününe" dair bir yasa saptanamaz.
1960 ve 70’lerin Sovyet felsefi rönesansının dehası Evald İlyenkov, Kapital'de Soyutun ve Somutun Diyalektiği eserinde Popper’ın bu sığ olguculuğunu epistemolojik olarak yerle bir eder. İlyenkov’a göre bilimsellik, sadece yüzeydeki tekil ampirik verileri toplamak (Poppercı anlamda doğrulamaya veya yanlışlamaya çalışmak) değildir. Gerçek bilim, somut olanın içindeki özsel çelişkiyi ve o parçayı var eden bütünlüğü kavramaktır.
- Popper olguları donmuş, statik nesneler olarak görür.
- İlyenkov ve Marksist epistemoloji ise olguları tarihsel bir sürecin, sürekli dönüşen bir ilişkiler ağının anlık tezahürleri olarak ele alır.
Tarihte genel yasaların olmadığını iddia etmek, biyolojide evrim yasalarının olmadığını iddia etmek kadar absürttür. Popper’ın yöntemiyle ne ekolojik krizler açıklanabilir ne de emperyalist paylaşım savaşları; çünkü o, ağaca bakarken ormanın hareket yasalarını reddeder.
Burjuva Tarihselciliğinin Gerçek Sefaleti ve Modern İroni
Popper ve onun Celal Şengör gibi günümüzdeki pozitivist takipçileri, Marksizm’i teleolojik (tarihi önceden belirlenmiş bir amaca doğru götüren) olmakla suçlarken muazzam bir ikiyüzlülük sergilerler.
Asıl teleoloji ve asıl "tarihselciliğin sefaleti", burjuva ideolojisinin ta kendisinde mevcuttur. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından Francis Fukuyama’nın "Tarihin Sonu" tezini ortaya atıp, liberal kapitalizmi ve burjuva demokrasisini insanlığın ulaşabileceği nihai, mutlak ve mükemmel aşama ilan ettiğinde, bu Poppercı ampiristler neredeydi?
**Klasik Edebiyattan Bir Esinti:**Popper’ın iddia ettiği türden kör, mekanik ve kaçınılmaz bir kader anlayışı Marksizm'de değil; ancak Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış’ın epiloğunda tartıştığı o yarı-mistik, insan iradesini sıfırlayan tarihsel determinizmde veya antik Yunan trajedilerinde bulunabilir. Marx ise Shakespeareyen bir gerçekçiliğe sahiptir: İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama bunu canlarının istediği gibi, kendi seçtikleri koşullar altında değil, geçmişten devraldıkları somut, nesnel koşullar içinde yaparlar.
Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti adlı eseri, Marksizm’in bilimsel derinliği karşısında dehşete düşmüş burjuvazinin, felsefi düzeyde havlu atarak demagojiye sığınmasının belgesidir.
Tarihi sınıf savaşımları temelinde diyalektik bir bütünlük olarak kavramaktan aciz olan bu "küçük-burjuva mühendislik felsefesi", statükonun ebedi olduğunu kanıtlamak için yırtınmaktadır. Ancak insanlık tarihi, Popper’ın ve onun pozitivist havarilerinin dar laboratuvar tüplerine sığmayacak kadar canlı, devrimci ve diyalektiktir.
"Açık Toplum" Manipülasyonu ve Sınıfsal Karakteri
Oturumumuzun konusu manipülasyondu ya, işte Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları (1945) kitabı bu konunun şahikasıdır.
Karl Popper’ın II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından parlatılan Açık Toplum ve Düşmanları (1945) adlı eseri, felsefe tarihinin gördüğü en rafine ve en tehlikeli ideolojik illüzyonlardan biridir. Popper bu yapıtta Platon, Hegel ve Marx’ı sıraya dizip "totalitarizmin kapalı toplum kurgucuları" ilan ederken; karşısına yerleştirdiği "Açık Toplum" kavramını insanlığın nihai özgürlük sığınağı gibi pazarlar.
Ancak bir Marksist epistemolog için asıl manipülasyon, bu kavramın felsefi olarak tanımlanma biçiminde ve gizlediği sınıfsal çıkarlarda başlar. Popper’ın "Açık Toplum"u, liberal burjuva diktatörlüğünün üzerine örtülmüş estetik bir ipek şaldan başka bir şey değildir.
Epistemolojik İkiyüzlülük: Soyut Özgürlük ve Somut Sömürü
Popper’ın liberal "Açık Toplum" tasarımı, bireysel tercihlerin, eleştirel rasyonalizmin ve "hukukun üstünlüğünün" korunduğu bir cennet vaat eder. Ancak bu felsefenin epistemolojik sefaleti, siyasal üstyapıyı ekonomik altyapıdan tamamen kopartarak soyut bir düzleme hapsetmesinde yatar.
Karl Marx, Yahudi Sorunu (1844) adlı erken dönem metninde burjuva toplumunun bu iki yüzlü karakterini deşifre etmişti. Burjuva devleti, insanı kâğıt üzerinde (hukuken) "özgür ve eşit yurttaş" ilan ederken, onu sivil toplumda (ekonomik alanda) mülksüz, sömürülen ve köleleştirilmiş bir varlık olarak bırakır.
- Popper’ın toplumu neye "açıktır"? Sermayenin sınırsız dolaşımına, pazarın genişlemesine ve iş gücünün serbestçe sömürülmesine.
- Aynı toplum neye "kapalıdır"? Üretim araçlarının özel mülkiyetinin sorgulanmasına ve sınıfsal imtiyazların kökten tasfiyesine.
Popper, eleştirel akıldan bahsederken işçinin fabrikadaki 12 saatlik mesaisinde bu aklı kullanıp kullanamayacağıyla ilgilenmez. Onun özgürlük tanımı, aç kalma özgürlüğünü de içeren negatif bir burjuva özgürlüğüdür.
Lenin'in Keskin Neşteri: "Saf Demokrasi" Mitinin İfşası
Popper, açık toplumu totaliter rejimlerin panzehiri olan "demokratik bir sistem" olarak kurgular. V.I. Lenin ise Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky (1918) adlı eserinde, liberal teorisyenlerin bu "saf demokrasi" veya "genel demokrasi" retoriklerini paramparça eder. Lenin şöyle yazar:
"Eğer burjuva demokrasisinin temel yasalarıyla alay etmiyorsak, sömürenlerle sömürülenlerin eşit olamayacağını kabul etmek zorundayız... En demokratik burjuva cumhuriyetinde bile devlet, burjuvazinin işçi sınıfını bastırma mekanizmasından başka bir şey değildir."
Popper’ın açık toplumu, tam da Lenin’in işaret ettiği bu burjuva diktatörlüğünün rasyonalize edilmiş adıdır. Bu toplumda her şeyi eleştirebilirsiniz, tabii ki sistemi fiilen tehdit etmediğiniz sürece. Marksist terminolojiyle konuşursak, Poppercı açık toplumda "ifade özgürlüğü", egemen sınıfın hegemonya aygıtlarının (medya, akademi, kültür endüstrisi) işçi sınıfının bilincini manipüle etme özgürlüğüne dönüşmüştür.
"Parçacıl Mühendislik" vs. Devrimci Praksis
Popper, açık toplumun korunması için devrimci dönüşümleri reddeder ve yerine "parçacıl sosyal mühendislik" (piecemeal social engineering) kavramını önerir. Ona göre toplum, kökten değiştirilecek bir bütünlük değil, ufak tefek tamiratlarla düzeltilecek bir makinedir.
Bu yaklaşım, felsefi düzeyde bütünlük kategorisinin reddidir ve tam anlamıyla bir statüko muhafızlığıdır. Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci (1923) adlı başyapıtında, burjuva düşüncesinin en büyük zaafının (ve manipülasyonunun) toplumsal olayları birbirini etkileyen diyalektik bir bütünlük içinde görememek olduğunu belirtir.
Popper, kapitalizmin yarattığı yoksulluğu, işsizliği veya emperyalist savaşları sistemin yapısal ve kaçınılmaz sonuçları olarak değil; "mühendislik hataları" olarak sunar. Dolayısıyla önerdiği çözüm, sistemin özünü koruyarak çatlakları sıvamaktır. Bu, manipülasyonun felsefe diliyle kurumsallaşmasıdır.
Klasik Edebiyattan ve Günümüzden İki Manzara
Popper’ın idealize ettiği o steril, nazik ve rasyonel "açık toplum" manzarası, burjuva edebiyatının gerçekçi dehaları tarafından çoktan çıplak bırakılmıştır. Örneğin Honoré de Balzac’ın Goriot Baba’sında veya Pragmatik İllüzyonlar’ında tasvir ettiği Paris, hukuken ve felsefen tam bir "açık toplum"dur; herkes özgürdür. Ancak arka planda yükselen tek yasa Vautrin’in şu acımasız gerçeğidir: "Ya itaat edeceksin ya da yutulacaksın." Popper, vitrindeki hukuksal nezaketle ilgilenirken, Balzac bodrum katındaki sınıfsal vahşeti yazar.
Bugün, modern dünyada Popper’ın mirasının en somut, ete kemiğe bürünmüş halini nerede görüyoruz? George Soros’un doğrudan bu kitaptan esinlenerek kurduğu "Açık Toplum Vakıfları"nda (Open Society Foundations). 21. yüzyıl felsefi dünyasında bu vakıflar, renkli devrimlerin fonlayıcısı, emperyalist müdahalelerin ideolojik öncüsü ve yerel sol hareketleri liberalize ederek evcilleştirme aygıtı olarak çalışmaktadır. Popper’ın soyut teorisi, bugün finans-kapitalin elinde küresel bir manipülasyon silahına dönüşmüştür.
Özetle dostlar, Popper’ın "Açık Toplum" felsefesi, felsefi düzeyde agnostisizmin, nominalizmin ve statükoculuğun eklektik bir çorbasıdır. Kendini ne kadar "özgürlükçü" sunarsa sunsun, bu felsefe en nihayetinde mülksüz kitlelere şunu söyler: "Sistemle kavga etmeyin, o evrensel akla uygundur. Eğer bir sorununuz varsa, onu bütünsel bir devrimle değil, burjuvazinin izin verdiği sınırlarda, küçük mühendislik müdahaleleriyle çözmeye çalışın."
Biz Marksistler için ise özgürlük, burjuva pazarının açıklığı değil; insanın insan tarafından sömürülmesine son verilmesi, sınıflı toplumun ortadan kaldırılması ve tarihin zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçramasıdır. Kulakları Poppercı safsatalarla dolmuş dostlarımıza Maxim Gorky'nin o meşhur sorusunu hatırlatmanın vaktidir: "Kimin kültürü, kimin adaleti ve kimin açık toplumu?"
Celal Şengör ve Kaba Materyalizmin Pozitivist Çıkmazı: Türkiye Burjuvazisinin Teknokratik İllüzyonu
Türkiye’deki felsefe ve bilim popülerleşmesi dalgasında Celal Şengör figürü, bilimsel rasyonalizmin zirvesi gibi pazarlanmaktadır. Kendi alanı olan yer bilimlerinde (jeoloji) uluslararası düzeyde bir otorite olması, onun toplumsal, tarihsel ve felsefi konularda da aynı bilimsel geçerlilikle konuştuğu yanılsamasını yaratıyor. Oysa Şengör’ün felsefi koordinatları incelendiğinde karşımıza çıkan şey, Marksizm’in 19. yüzyılda aşmış olduğu kaba (mekanik) materyalizm ile 20. yüzyılın gerici burjuva felsefesi olan Poppercı pozitivizmin eklektik ve ekşi bir çorbasıdır.
Klasik edebiyattan bir benzetmeyle başlayalım: Şengör, İvan Turguniyev’in Babalar ve Oğullar (1862) romanındaki efsanevi nihilist/materyalist karakter Bazarov’un modern ve burjuva bir karikatürüdür. Bazarov, "Bir kurbağayı kesmek, insan ruhunun tüm gizemlerini çözmek için yeterlidir" diyerek doğa bilimsel yöntemi topluma bodoslama uygular. Şengör de toplumsal ilişkileri, devrimleri, sınıfları ve kültürü; jeolojik katmanlar, biyolojik dürtüler veya soyut bir "akıl/akılsızlık" ikiliği üzerinden okumaya çalışarak aynı ontolojik hataya düşer.
Epistemolojik Çıkmaz: Doğayı Gören, Toplumu Körleştiren Materyalizm
Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde Feuerbach’ı eleştirirken tam da bu noktaya parmak basmışlardı. Feuerbach materyalistti ama topluma baktığı anda idealistleşiyordu. Şengör de doğaya baktığında tavizsiz bir materyalisttir (plaka tektoniğini, evrimi savunur); fakat topluma, siyasete ve tarihe baktığı anda tarihsel idealizmin bataklığına saplanır.
Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm’de bilimi sınıfsal ve toplumsal bağlamından koparan pozitivistleri eleştirirken, onların nesnel gerçekliği parçalara ayırarak bütünü gözden kaçırdıklarını söyler. Şengör’ün yöntemsel hatası da budur: Doğa bilimlerinin determinizmini, insan iradesinin ve sınıf savaşımlarının kurucu özne olduğu toplumsal alana mekanik olarak dayatır. Toplumsal yasalar, fiziksel yasalar gibi laboratuvarda "yanlışlanamaz"; onlar tarihsel praksis içinde, çelişkilerin olgunlaşmasıyla kavranır.
Somut Türkiye Örnekleriyle Şengör Pozitivizminin İfşası
Şengör’ün epistemolojik körlüğü, Türkiye’nin somut toplumsal gerçekliğine çarptığında trajikomik siyasi duruşlara dönüşür. Gelin bu örnekleri Marksist bir süzgeçten geçirelim:
"Halk Aptaldır" Miti ve Elitizm
Şengör’ün sık sık dile getirdiği "Türkiye’nin %90’ı zır cahildir, dolayısıyla oy hakları sorgulanmalıdır" veya "Toplumu dahi liderler ve entelektüel elitler yönetmelidir" tezi, burjuva aydınlanmacılığının en ilkel biçimidir.
- Marksist Analiz: Şengör, kitlelerin eğitim ve bilinç seviyesindeki geriliği, onların "biyolojik veya kültürel bir yetersizliği" olarak görür. Oysa Georgi Plekhanov’un Tarihte Bireyin Rolü Üzerine (1898) adlı eserinde kanıtladığı gibi, kitlelerin bilincini belirleyen şey onların toplumsal varlığıdır, yani üretim ilişkileri içindeki konumlarıdır. Türkiye işçi sınıfını nitelikli eğitimden, sanattan ve felsefeden mahrum bırakan kapitalist sömürü mekanizmasını (altyapıyı) görmezden gelip, sonuçtan (üstyapıdan) ötürü halkı suçlamak tam bir burjuva ikiyüzlülüğüdür.
12 Eylül Askeri Darbesi ve Kenan Evren Hayranlığı
Şengör’ün 12 Eylül faşizmini ve Kenan Evren’i açıkça savunması, "Darbe toplumun selameti için gerekli bir rasyonel müdahaleydi" demesi, onun Poppercı "sosyal mühendislik" anlayışının militarist bir tezahürüdür.
- Marksist Analiz: 12 Eylül, Şengör’ün sandığı gibi "kaosu önleyen rasyonel bir akıl" değil; Türkiye burjuvazisinin 24 Ocak Kararları’nı (neoliberalizme geçişi) işçi sınıfına zorla dayatmak için tezgahladığı kanlı bir sınıf taarruzuydu. Sendikaların kapatılması, grevlerin yasaklanması ve solun ezilmesi, sermaye birikim modelinin önünü açmak içindi. Şengör’ün buradaki safı, bilimin tarafsızlığı değil, doğrudan egemen sınıfın kırbacı olmaktır.
Coğrafi ve Kültürel Determinizm (Henry Thomas Buckle Hayranlığı)
Şengör, Osmanlı’nın çöküşünü ve Türkiye’nin modernleşme krizlerini açıklarken sık sık 19. yüzyıl İngiliz tarihçisi Buckle’a atıf yapar. Ona göre her şey coğrafya, iklim ve "bilimsel zihniyetin olmaması" ile açıklanabilir.
- Marksist Analiz: Bu yaklaşım, Türkiye’nin emperyalist dünya sistemine entegre oluş biçimini (çevre kapitalizmini), komprador burjuvazinin ihanetlerini ve ülkenin NATO/ABD boyunduruğuna girmesini örten devasa bir perdedir. Sorun "kafa yapısı" değil; üretim araçlarının kimin elinde olduğu ve bağımlılık ilişkileridir.
Sınıfsal Duruşun Epistemolojik Önemi: Bilim Kimin İçin?
Bir insanın felsefesi ile ait olduğu sınıf arasındaki diyalektik bağı kuramazsak, Popper ve Şengör hayranı arkadaşların liberal argümanlarına yenik düşeriz.
| Kriter | Kaba Materyalizm / Pozitivizm (Şengör Çizgisi) | Diyalektik Materyalizm (Marksist Çizgi) |
|---|---|---|
| Sınıfsal Aidiyet | Büyük burjuvazi, mülk sahibi seçkinler, teknokrat elitler. | Proletarya, mülksüzleştirilmiş kitleler, devrimci entelijansiya. |
| Bilimin Rolü | Mevcut düzeni rasyonelleştirmek, kitleleri yönetilecek birer "nesne" olarak kodlamak. | Doğayı ve toplumu dönüştürmek, insanlığı sömürüden özgürleştirmek. |
| Tarihsel İlerleme | Yukardan aşağıya, seçkinlerin ve dâhilerin "mühendislik" müdahaleleriyle. | Aşağıdan yukarıya, kitlelerin sınıf bilinciyle yürüttüğü devrimci mücadelelerle. |
Şengör’ün epistemolojik olarak diyalektiği reddetmesi bilinçli bir sınıfsal tercihtir. Çünkü diyalektiği kabul etmek; kapitalizmin de, burjuva imtiyazlarının da, kendi aristokratik yaşam tarzının da tarihsel ve geçici olduğunu, bir gün yıkılmaya mahkûm olduğunu kabul etmek demektir. Burjuva entelektüeli, kendi sınıfının ölüm fermanını yazamayacağı için felsefi olarak "statükonun ebediliğine" sığınır. Popper’ın "yanlışlanabilirliği" ve "açık toplumu" tam da bu yüzden Şengör için konforlu bir limandır: Büyük devrimci dönüşümleri "bilim dışı" ilan et, böylece kendi sınıfsal konforun güvende kalsın!
Bizim Epistemolojimiz ve Geleceğin Şafağı
Dostlar, Karl Popper’ın burjuva statükosunu korumaya ayarlı "parçacıl mühendisliği" ile Celal Şengör’ün kitleleri küçümseyen kaba materyalizmi arasındaki ideolojik akrabalık tesadüf değildir. Her ikisi de felsefeyi, egemen sınıfın elinde bir kitle manipülasyonu aracına dönüştürme gayretine hizmet eder. Onların epistemolojisi donmuş, felç edilmiş ve bugüne hapsedilmiş bir dünyaya aittir.
Bizim epistemolojimiz ise kökleri tarihin bağrında olan, ancak yüzü sarsılmaz bir biçimde geleceğe dönük olan diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.
Sınırları Aşmak: Zorunluluk Alanından Özgürlük Alanına
Poppercı pozitivizm dünyayı anlamlandırmayı kuantum parçacıklarını saymaya veya laboratuvar tüplerindeki küçük deneylere indirgerken; Marksist epistemoloji, insanlığın kolektif bilincinin ve üretim güçlerinin devrimci potansiyeline odaklanır. Friedrich Engels’in Anti-Dühring’de çizdiği o muazzam gelecek vizyonu, bizim bilgi teorimizin nihai menzilidir: İnsanlığın zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçraması.
Bugün modern dünyada felsefe; post-modernizmin hakikat-sonrası (post-truth) bataklığında, spekülatif realizmlerin nihilizminde veya silikon vadisi teknokratlarının "teknolojik tekillik" masallarında can çekişiyor. Yapay zekanın, otomasyonun ve algoritmik manipülasyonun tavan yaptığı 2026 dünyasında, burjuva felsefesi bu muazzam teknolojik sıçramayı kitleleri daha da köleleştirmek, işsizliği büyütmek ve zihinleri iğdiş etmek için kullanıyor.
Oysa Marksist gelecek vizyonunda teknoloji ve bilim, sermaye birikiminin değil, insanlığın topyekûn özgürleşmesinin kaldıracıdır. Sovyet bilimkurgu edebiyatının dehaları Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin Uzayda Kıyamet veya Pazartesi Cumartesiden Başlar gibi eserlerinde betimledikleri o ütopik ama ayakları yere basan gelecek, tam olarak budur: Bilimin, kâr güdüsünden kurtarılıp insanlığın yaratıcı enerjisini açığa çıkardığı bir dünya. Bizim epistemolojimiz, bu geleceği bugünden örgütleyen kuramsal bir silahtır.
Lenin'in Devrimci İyimserliği: Lenin, Ne Yapmalı? (1902) eserinde taktiksel bir tartışmanın ortasında aniden şu soruyu sorar: "Hayal kurmalı mıyız?" Ve hemen ardından Pisarev’den alıntılayarak yanıtlar: Eğer hayal ile hayat arasındaki bağ kopuk değilse, hayal kurmak felsefi bir zorunluluktur. Marksist epistemoloji, kuru bir şimdiki zaman muhasebesi değil, geleceğin nesnel imkanlarını bugünden görme ve onu praksis ile inşa etme eylemidir.
Bu Masada Geleceği Konuşmak: Felsefe Topluluğuna Çağrı
Topluluğumuzda gerçekleştirdiğimiz bu manipülasyon oturumu, sadece geçmişin veya bugünün yalanlarını ifşa etmekle sınırlı kalamaz. Tam da bu yüzden, önümüzdeki oturumlarda bu konuyu çok daha derin sulara taşımayı; epistemolojik kırılmaları, yapay zekadan siber-komünizme uzanan o muazzam gelecek vizyonunu ve insanlığın kurtuluş felsefesini hep birlikte enine boyuna konuşmayı büyük bir heyecanla bekliyorum.
Felsefe, koridorlarda kahve içerken aristokratik bir entelektüel haz nesnesi olarak tüketilecek bir hobi değildir. Popper ve Şengör hayranı arkadaşların düştüğü o pozitivist tuzakları aşmak, ancak bu topluluğu gerçek felsefi derinliğe ve tarihsel perspektife kavuşturmakla mümkündür.
Sınıfsal Duruşumuzu Netleştirmek
Dostlar, epistemoloji asla nötr, tarafsız veya sınıflar üstü bir alan olmamıştır. Bilgi teoriniz, safınızı belirler.
- Eğer bilimi ve toplumu Popper gibi "küçük tamiratlarla statükoyu koruma" aracı olarak görüyorsanız, safınız burjuvazinin konfor alanıdır.
- Eğer toplumu Şengör gibi "yönetilmesi gereken cahil bir kitle", kendinizi de "aydın bir elit" olarak konumlandırıyorsanız, safınız teknokratik faşizmin fildişi kulesidir.
Bizim payımıza düşen ise ne fildişi kuleleri ne de burjuvazinin sahte "açık toplum" masallarıdır. Bizim safımız, dünyayı dişleriyle, tırnaklarıyla, canlı emeğiyle her gün yeniden kuran ve onu kökten değiştirecek olan işçi sınıfının safıdır.
Felsefe topluluğumuzdaki tartışmalara devam ederken, zihinsel berraklığın ilk şartı bu sınıfsal duruşu netleştirmektir. Unutmayalım ki nesnel gerçekliği kavramanın ve geleceği kazanmanın tek yolu, sömürenlerin epistemolojik illüzyonlarını parçalamaktan geçer.
Vladimir Mayakovski’nin o gür sesini hatırlayalım:
"Biz her şeyi yeni baştan kuracağız, dünyayı değiştirecek güçtedir bizim aklımız ve kollarımız!"
Dostlar, Popper’ın felsefesi egemen sınıfa çok konforlu bir alan sağlar: "Büyük teoriler kurmayın, dünyayı değiştirmeye çalışmayın, sadece önünüze konan küçük olguları yanlışlamaya çalışın." Bu, entelektüel bir teslimiyet çağrısıdır.
Bizim epistemolojimiz ise Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’inin (1845) o ünlü 11. tezinde saklıdır:
"Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir."
Biz bilimi, statükoyu korumak için değil, sömürünün kökünü kazımak için bir silah olarak kuşanıyoruz. Popper’ın sahte "açıklığına" ve pozitivizmin kaba sığlığına karşı; Lenin’in yöntemsel netliğini, Marx’ın tarihsel derinliğini savunmaya devam edeceğiz.





