Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Akbelen'de Danıştay Günü ve Bir Mülksüzleştirmenin Anatomisi

Akbelen'de Acele Kamulaştırma, Kapasite Ödemeleri ve Devlet Eliyle Özelleştirmenin On İki Yılı

Yazar: Oğuz Demirkapı
Akbelen'de Danıştay Günü ve Bir Mülksüzleştirmenin Anatomisi

Kamu Kimin?

Akbelen'de Danıştay günü ve bir mülksüzleştirmenin anatomisi

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Önce haber, sonra ders. Bugün Ankara'da ne olduğunu anlatacağım; sonra bu davanın neden yalnızca Milas'ın yedi köyünün değil, hepimizin davası olduğunu.


Son durum: 16 Eylül 2026, Danıştay 6. Dairesi

Bu sabah saat 09.30'da Danıştay 6. Dairesi'nde Akbelen davasının duruşması görüldü. Konu, Muğla'nın Milas ilçesinde İkizköy, Karacahisar, Çamköy, Bağdamları ve Çakıralan başta olmak üzere yedi köyün sınırlarındaki 679 parsel zeytinlik ve tarım arazisinin linyit madeni için "acele kamulaştırılmasına" ilişkin 9 Ocak 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararının iptali istemi.

Duruşma tamamlandı; karar açıklanmadı. Danıştay esasa ilişkin kararını daha sonra tebliğ edecek, tarih verilmedi. Yani bugün itibarıyla "kazanıldı" ya da "kaybedildi" denecek bir sonuç yok. Dosya karar aşamasında.

Sabah İkizköy muhtarı Nejla Işık, köylüler, avukatlar ve siyasi temsilciler Danıştay önünde açıklama yaptı: "Bugün burada verilecek emsal karar herkese umut olacak." Duruşmadan sonra ise köylüler Enerji Bakanlığı'na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün (MAPEG) önüne geçip "köylü kürsüsü" kurdu. Mahkeme salonundan bakanlık kapısına: bu yer değiştirmenin kendisi bir derstir, ona döneceğiz.

Sürecin bugüne kadarki hukukî hattı şu:

Danıştay 6. Dairesi 28 Nisan 2026'da (tebliğ 5 Mayıs) yürütmeyi durdurdu. Gerekçe önemli: "enerji arz güvenliği ve ekonomik gerekçeler olağan bir kamulaştırmaya dayanak olabilir; ama acele kamulaştırmanın gerektirdiği acelelik koşulu oluşmamıştır." Bunun üzerine Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Temmuz'da, şirket adına yürüyen 649 el koyma ve bedel tespiti davasını Danıştay kararı kesinleşene kadar bekletme kararı verdi. Tarlalara henüz el konmadı; kesinleşmiş bir karar yok.

Sonra Danıştay Başsavcılığı devreye girdi ve mütalaasında şunu yazdı: "Kamulaştırma yapılmazsa santraller 2027'de durabilir; bu, enerji arz güvenliğini tehdit eder." Davacı avukatları Arif Ali Cangı ve İpek Sarıca 13 sayfalık itirazla yanıt verdi: Türkiye'nin en yüksek elektrik tüketim günü olan 30 Haziran 2026'da bile Yeniköy ve Kemerköy santralleri toplam tüketimin yüzde 1,36'sını karşılamış. Elektrik ve Makina Mühendisleri Odaları'nın 10 Eylül tarihli ortak raporu da aynı yönde: bölgedeki üç santral Türkiye kurulu gücünün yüzde 1,43'ü; Ege Bölgesi tükettiğinden yüzde 24,8 daha fazla elektrik üretiyor.

Bir de bu dosyanın dışında yürüyen bir ceza davası var. Muhtar Nejla Işık'ın kızı Esra Işık, 30–31 Mart 2026'da tarlalara bilirkişi keşfi yapıldığı sırada gözaltına alınıp "görevi yaptırmamak için direnme" suçlamasıyla tutuklandı; 11 Mayıs'taki ilk duruşmada adlî kontrolle tahliye edildi, 6 Temmuz'da Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi 2 yıl 1 ay hapis ve 44 bin lira adlî para cezası verdi. O davayı Temmuz'da ayrıca yazmıştık; bugünkü yazı onun devamı sayılabilir. Tarlanın kamulaştırılmasına itiraz eden köylüye "devlete direnme" suçu yazılması bu hikâyenin küçük ama açıklayıcı bir parçasıdır.

Haber bu kadar. Şimdi bu tabloya iyi bakın.


Üç soru

Bu davanın adı "kamulaştırma davası." Bu sözcüğün içinde "kamu" var. Öyleyse üç soru soralım, aceleyle yanıt vermeyin.

  1. Kamulaştırılan toprak kimden alınıyor, kime veriliyor?
  2. Bu "kamu yararı" ise, kamu neden mahkeme kapısında ve bakanlık önünde?
  3. Devlet neden acele ediyor?

Yanıtlar için önce kronolojiye bakmak gerekiyor. Çünkü Akbelen bugün başlamadı; on iki yıllık bir sürecin son perdesindeyiz.


Kronoloji: On İki Yıl, Bir Hat

2014. Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri, 2 milyar 671 milyon dolara IC İçtaş–Limak ortaklığına özelleştirildi. Karar 27 Ağustos 2014'te Resmî Gazete'de yayımlandı. Hikâyenin başlangıç noktası burasıdır: kamunun malı, özel sermayeye devredildi.

2019. Milas Orman İşletme Şefliği, Akbelen Ormanı'nı "endüstriyel plantasyon sahası" ilan etti. Aralık ayında köylüler 800 imzalı dilekçeyle itiraz etti.

Kasım 2020. 740 hektarlık Akbelen Ormanı, dönemin Tarım ve Orman Bakanı'nın imzasıyla YK Enerji'ye tahsis edildi. Orman Genel Müdürlüğü alanın yüzde 93'ünü "endüstriyel fonksiyonlu" saymıştı.

Temmuz 2021. İkizköylüler Muğla 1. İdare Mahkemesi'nde dava açtı ve ormanda nöbet tutmaya başladı. İlk kesimde yüz kadar ağaç gitmişti; nöbet, kesimi iki yıl durdurdu.

24 Temmuz 2023. Jandarma eşliğinde kesim yeniden başladı. Mahkeme üçüncü kez yürütmeyi durdurma talebini reddetmişti. Gözaltılar, biber gazı, köylülerin ağaçlara sarılması: Türkiye'nin hafızasına Akbelen o hafta kazındı. 8 Ağustos'ta TBMM'de konuya ilişkin genel görüşme önergesi iktidar oylarıyla reddedildi.

12 Mart 2024. İlk acele kamulaştırma kararı: İkizköy, Çamköy ve Karacahisar'da 190 parsel, yaklaşık 2,6 milyon metrekare tarım arazisi. Orman gitmişti; sıra tarlalara gelmişti.

Haziran 2024. Bu hattın en açıklayıcı belgesi. YK Enerji, Özelleştirme İdaresi'ne bir mektup yazdı. Üç talep: direniş ve davalar yüzünden uğradığı "zararın" (1,9 milyar lira olarak hesaplamış) karşılanması, zeytinliklerin de proje kapsamına alınması, fiyat mekanizmasının şirket lehine güncellenmesi. Aynı haberde bir rakam daha var: şirketin yalnızca 2023'te devletten aldığı "kapasite mekanizması" ödemesi 455 milyon 780 bin lira; 2018–2024 arası toplam 1 milyar 364 milyon lira. Bu rakamı aklınızda tutun.

Temmuz 2025. 7554 sayılı kanunla zeytinliklerin madencilik için kullanımının önü açıldı. Şirketin bir yıl önce mektupla istediği şey, yasa oldu.

9 Ocak 2026. İkinci acele kamulaştırma kararı: yedi köyde 679 parsel. 10 Ocak'ta Resmî Gazete'de yayımlandı. Köylüler 93 ayrı dava açtı.

30–31 Mart 2026. Bilirkişi keşfi, gözaltılar, Esra Işık tutuklandı.

28 Nisan 2026. Danıştay yürütmeyi durdurdu.

6 Temmuz 2026. Esra Işık'a 2 yıl 1 ay hapis ve adlî para cezası. (Yazımız)

16 Eylül 2026. Duruşma. Karar bekleniyor.

Şimdi hattı görün: özelleştirme → orman tahsisi → kesim → tarla → zeytinlik → yasa → acele kamulaştırma. Her adımda alınan şeyin adı değişiyor; alan hep aynı. On iki yılda değişmeyen tek şey, mülkiyetin hangi yöne aktığıdır.


"Kamulaştırma" sözcüğüne iyi bakın

Genç yoldaşlar, sözcüklere dikkat etmeyi öğrenin; egemen sınıf en büyük işini sözcüklerle yapar.

Kamulaştırma, tanım gereği, özel mülkün kamu yararı için devlete geçirilmesidir. Bir okul, bir yol, bir hastane için tarlanız kamulaştırılırsa, tarlanız toplumun olur. Akbelen'de olan bu mu?

Hayır. Akbelen'de kamulaştırılan toprak, MAPEG üzerinden, 2014'te özelleştirilmiş iki santralin kömür ihtiyacını karşılamak için özel bir şirketin maden sahasına katılıyor. Toprak köylüden alınıyor; devletin elinde bir an duruyor; sonra Limak–IC İçtaş ortaklığının kazıcısının altına giriyor.

Yani buradaki işlemin doğru adı kamulaştırma değil. Bunun adı, devlet eliyle özelleştirmedir. Daha doğrusu: devletin zor aygıtıyla küçük mülkün büyük mülke devridir.

Yoldaş, buradaki hareketi iyi kavrayın. Devlet, 2014'te kendi malını şirkete sattı. Şirketin işi yürümeyince, bu kez köylünün malını alıp şirkete verdi. İki işlemin de adı farklı, yönü aynı.

Marx, Kapital'in birinci cildinin son bölümlerinde ilkel birikimi anlatırken İngiltere'de köylünün ortak arazilerden çitlemeyle nasıl koparıldığını yazar. Oradaki mekanizma iki parçalıydı: yasa ve zor. Parlamento çitleme yasalarını çıkarıyor, jandarma çiti kuruyordu. Akbelen'de yasa 7554, zor 24 Temmuz 2023'tür. Aradan iki yüz yıl geçmiş; yöntem değişmemiş.

Ama bir farkı iyi görün: Marx'ın anlattığı ilkel birikim, kapitalizmin doğuşunda oluyordu. Akbelen'de ise olgun, tekelleşmiş bir kapitalizmin içinde oluyor. Bu, birikimin "ilkel" evresinin bitmediğini gösteriyor; sermaye kâr oranı sıkıştıkça henüz metalaşmamış ne varsa (ormanı, zeytinliği, suyu, köylünün toprağını) hep yeniden çitliyor. David Harvey buna "mülksüzleştirme yoluyla birikim" adını verir. Türkçesi basit: çalınacak yeni bir şey bulmak.


"Kamu yararı" kimin yararı?

Danıştay Başsavcılığı'nın mütalaasına dönelim: "Kamulaştırma yapılmazsa santraller 2027'de durabilir; bu, arz güvenliğini tehdit eder."

Bu cümlenin öznesi kim? "Arz güvenliği" diyor; ama arz güvenliği bir soyutlamadır, kimsenin evine ışık taşımaz. Somut soru şudur: iki santral durursa kimin ne kaybı olur?

Rakam elimizde. Türkiye'nin en yüksek tüketim gününde bile bu iki santral toplam tüketimin yüzde 1,36'sını karşılamış. Kalan yüzde 98,64 başka yerden gelmiş. Ege, tükettiğinden dörtte bir fazla üretiyor. "Elektriksiz kalırız" savı, hesap makinesinin altında kalır.

Peki santraller durursa kim kaybeder? Şirket. Ve şirketin kaybının ne olduğunu şirketin kendisi Haziran 2024 mektubunda yazmış: kapasite mekanizmasından yılda yaklaşık yarım milyar lira. Kapasite mekanizması, santralin ürettiği elektrikten bağımsız olarak "hazırda beklediği" için devletten aldığı paradır. Yani bu iki santral, ürettiği elektrikle değil, var olmakla para kazanıyor. Ve var olmanın koşulu kömür; kömürün koşulu köylünün tarlası.

Şimdi "kamu yararı" cümlesini yeniden kurun: Devlet, kendi bütçesinden sübvansiyon ödediği bir özel santralin sübvansiyonu almaya devam edebilmesi için köylünün tarlasına el koyuyor; ve buna kamu yararı diyor.

"Kamu yararı", bu davada bir şirketin bilançosunun öteki adıdır.

Köylülerin bugün Danıştay önünde attığı sloganın anlamı bu: "Kamu biziz, Akbelen bizim." Bu bir duygu ifadesi değil; hukukî bir kavrama sınıfsal bir itirazdır. Kamu, bir bakanlığın kapısı değildir. Kamu, o tarlada zeytin toplayan, o suyu içen, o santralin dumanını soluyan insanlardır.

Ve dumanın da bir bilançosu var: avukatların itiraz dilekçesindeki rapora göre santraller yılda yaklaşık 140 erken ölüme yol açıyor. Yatağan'dan gelen Tayibe Demirel'in Danıştay önünde söylediği cümle bu rakamın insan hâlidir: "Termik santral dumanından kanser ve solunum hastalıkları yaşıyoruz." Bu bedeli kim ödüyor? Bilançoya girmeyen tek kalem budur. Sermaye, kârı özelleştirir, maliyeti toplumsallaştırır; Akbelen'de maliyetin adı akciğerdir.


Acele neyin acelesi?

Üçüncü soru: devlet neden acele ediyor?

Kamulaştırma Kanunu'nun 27. maddesi "acele kamulaştırma"yı istisnai bir araç olarak tanımlar: savaş hâli, olağanüstü durum, gecikmesinde sakınca bulunan işler. Normal kamulaştırmada mülk sahibi bedele itiraz eder, mahkeme değer biçer, sonra el konur. Acele kamulaştırmada sıra tersine döner: önce el konur, bedel sonra tartışılır.

Danıştay'ın 28 Nisan'da söylediği tam olarak şu: "Bir aciliyet yok." Yürütmeyi durdurma kararı, arz güvenliğinin olağan bir kamulaştırma gerekçesi olabileceğini reddetmiyor; ama "acele" sıfatının hukukî karşılığının olmadığını söylüyor.

Öyleyse acele kimin acelesi? Yanıt yine şirketin mektubunda. Direniş ve davalar yüzünden 1,9 milyar lira zarar ettiğini söyleyen bir şirket, her geçen ayı maliyet olarak yazan bir şirkettir. Acelesi olan devlet değil, sermayedir; devlet o aceleyi hukukî bir sıfata çevirmiştir. Bir savaş hukuku aracının bir şirketin nakit akışı için kullanılması: acele kamulaştırmanın Akbelen'deki anlamı budur.

Bunun bir de simgesel yanı var. 2023'te ağaçlar kesilirken jandarma "orada"ydı. 2026'da tarlaya bilirkişi keşfine giden heyet "görevli"ydi; itiraz eden köylü "görevi yaptırmamak için direnen." İHD raporunu değerlendirirken yazmıştık: devlet fabrikada yoktur, meydanda vardır. Akbelen'de de tarla sınırında yoktur, keşif heyetinin yanında vardır. Bu asimetri tesadüf değil, işlevdir.


Resmî anlatı / Sınıfsal okuma

Resmî anlatıSınıfsal okuma
"Kamulaştırma"Küçük mülkün devlet zoruyla tekelci sermayeye devri; kamulaştırma değil, dolaylı özelleştirme
"Kamu yararı"2014'te özelleştirilmiş iki santralin kömür ihtiyacı ve kapasite mekanizması geliri
"Enerji arz güvenliği"Zirve günde yüzde 1,36; Ege fazla üretiyor; sav hesap makinesine dayanmıyor
"Acele"Şirketin nakit akışı; savaş hukuku aracının bilanço için kullanılması
"Görevi yaptırmamak için direnme"Tarlasına el konan köylünün itirazının suç sayılması
"Enerji üretimi"Yılda ~140 erken ölüm; kâr özel, maliyet toplumsal
"Yatırım ortamı"Direnişin şirkete 1,9 milyar liraya mal olduğunun itirafı: yani direniş işe yarıyor

Neyin üstü örtülüyor?

Bu tartışmada bir taraf var ki adı hiç geçmiyor: santral ve maden işçileri.

Yeniköy ve Kemerköy'de, madende, bu iş için çalışan, maaşını bu şirketten alan işçiler var. Egemen anlatı onları köylülerin karşısına koyar: "Santral kapanırsa işçiler işsiz kalır." Bu, sermayenin en eski oyunudur; bölünmüş bir sınıf, kendi içindeki kavgayla meşgul olurken kimse patrona bakmaz.

Bizim yanıtımız açık olmalı: Santral işçisinin işi ile köylünün toprağı arasındaki karşıtlık doğal değil, kurulmuştur. Onu kuran, üretimin planını kârın belirlemesidir. Kömürün 2027'de biteceğini şirket de biliyor, bakanlık da. O tarihe kadar planlanmış hiçbir kamusal geçiş programı yok; ne işçi için, ne köylü için. İkisi de "kendi başının çaresine bakacak." Bir tarafın tarlasını kaybetmesi, öteki tarafın işini garanti etmiyor; yalnızca şirkete birkaç yıl daha kazandırıyor.

Bu yüzden Akbelen'in doğru talebi "santral kapansın" ile bitmez. Doğru talep şudur: santraller kamuya dönsün, kapanış takvimi işçilerle birlikte yapılsın, işçilere kamusal iş güvencesi ve yeniden istihdam sağlansın, köylünün toprağı köylüde kalsın. Bunun adı adil geçiştir ve bunun tek sahici öznesi örgütlü emektir. Ne bakanlık, ne şirket, ne de yalnız başına köylü bunu kuramaz.

İkinci örtülen şey: su. DSİ'nin 2005 tarihli raporu, kömür madenciliğinin bölgenin yeraltı su sistemini olumsuz etkileyeceğini söylüyor. Avukatların dilekçesi, madenin Bodrum'un içme suyu kaynaklarını tehdit ettiğini yazıyor. Zeytin bir yıllık ürün değildir; kesilen ağaç geri gelmez, tuzlanan su geri dönmez. "Bedel ödenir" diyen acele kamulaştırma mantığı, geri dönüşü olmayan şeye fiyat biçmeye çalışan bir muhasebedir.


Mahkeme salonundan bakanlık kapısına

Bugünün en önemli görüntüsü bence duruşma değil, duruşmadan sonra olandı: köylüler Danıştay'dan çıkıp MAPEG önüne yürüdü ve kürsü kurdu.

Bu bir yer değiştirmedir ve içinde bir sezgi vardır. Danıştay bugüne kadar iki kez köylüden yana karar verdi; 28 Nisan'da yürütmeyi durdurdu, bugün esası görüştü. Bunlar küçümsenecek kazanımlar değil. Ama on iki yıllık kronolojiyi yeniden okuyun: kesimi 2021'de iki yıl durduran şey mahkeme değil, nöbetti. Mahkeme üçüncü kez "hayır" dedikten sonra jandarma geldi. Şirket "zarar" olarak yazdığı 1,9 milyar liranın gerekçesini yazarken davaları değil, "direniş hareketlerini" saymış.

Yani hukukî mücadele gerekli ama yeterli değildir. Mahkeme, sokakta kurulan güç dengesini kâğıda geçirir; o gücü yaratmaz. Köylülerin Danıştay'ın kapısında değil MAPEG'in kapısında bitirmesi, kararın nerede verildiğini bildiklerini gösteriyor.

Hukuk, güç dengesinin tutanağıdır. Tutanağı değiştirmek için önce dengeyi değiştirmek gerekir.

Bir de şunu görün: bugün Danıştay'ın önünde yalnızca İkizköylüler yoktu. Yatağan'dan, Muğla'nın başka köylerinden, İzmir'den ekoloji platformları, mühendis odaları, siyasi partiler vardı. TMMOB'un iki odası teknik rapor yazdı. Bu, tek köyün davasının bir bölge davasına dönüştüğü anlamına geliyor. Sermayenin her yeni çitlemesi, çitin dışında kalanları da birbirine yaklaştırıyor. Bu bizim lehimize çalışan tek yasadır; ama kendiliğinden işlemez.


Bu sizin neyinize?

Genç yoldaşlar, "Milas'ta zeytinlik, benim ne işim var" diyebilirsiniz. Diyemezsiniz; nedenini yazayım.

Akbelen'deki mekanizma yalnızca zeytinliğe uygulanmıyor. Aynı devlet-sermaye bileşimi, aynı "kamu yararı" cümlesiyle, aynı acele araçlarıyla Kaz Dağları'nda altın için, Karadeniz'de HES için, kentte kentsel dönüşüm için, üniversitede kampüs arazisi için, hatta KVKK'ya bakarken yazdığımız gibi verinizde bile iş başında. Nesne değişiyor, yöntem değişmiyor: henüz meta olmayan şeyi, devlet eliyle, kamu yararı adıyla, metaya çevirmek.

Bugün Akbelen'de "acele" olan, yarın sizin mahallenizde "kentsel dönüşüm", işyerinizde "yeniden yapılanma", telefonunuzda "kullanıcı sözleşmesi" olacak. Kural aynıdır: kural herkesi bağlar, bir yerde delinen kural her yerde delinir. Akbelen'de acele kamulaştırmanın bir şirket için kullanılabildiği kesinleşirse, bu bir emsal olur; bir sonraki köy için, bir sonraki mahalle için.

Bu yüzden Nejla Işık "emsal karar herkese umut olacak" derken tam olarak hukukî bir şey söylüyordu. Ve bu yüzden bugün Danıştay'ın verdiği kararı beklerken, asıl kararın nerede verildiğini unutmamak gerekiyor.


Somut Görevler

Teşhis bir program değildir. Somut olalım.

  1. Kararı takip et. Danıştay 6. Dairesi'nin esasa ilişkin kararı tebliğ edildiğinde, gerekçesini oku; yalnızca sonucunu değil. Gerekçe, bir sonraki davanın silahıdır.

  2. Sözcüğü düzelt. Çevrende "kamulaştırma" dendiğinde sor: kimden alınıyor, kime veriliyor? Bu tek soru, tartışmanın zeminini ahlaktan mülkiyete taşır.

  3. Rakamı ezberle. Yüzde 1,36. "Elektriksiz kalırız" cümlesini duyduğunda bu rakamı söyle; kaynağını ver. Bir rakam, bir saatlik tartışmadan daha ikna edicidir.

  4. İşçiyi karşına alma. Santral ve maden işçileri bu mücadelenin rakibi değil, potansiyel ortağıdır. Adil geçiş talebini sahiplen; "santral kapansın" değil, "kamuya dönsün, işçisiyle birlikte planlansın" de.

  5. Yerelleştir. Kendi ilinde, ilçende son beş yılda kaç acele kamulaştırma kararı yayımlandı? Resmî Gazete'de ara, listele, kimin lehine olduğunu yaz. Yerel bir liste, ulusal bir haberden daha çok iş görür.

  6. Kapasite mekanizmasını öğren. Devletin hangi santrale, ne kadar, ne karşılığında ödediğini EPDK verilerinden çıkar. Kamu bütçesinin nereye aktığını bilmeden "kamu yararı" tartışılmaz.

  7. Bilişim emekçisiysen teknik yükü üstlen. Kamulaştırma kararlarını, kapasite ödemelerini, dava kronolojilerini bir araya getiren açık bir veri seti kur. Verinin dağınıklığı sermayenin lehinedir; toplanmış veri bizim.

  8. Nöbeti öğren. Akbelen nöbeti beş yılı aşkın süredir sürüyor. Bunun nasıl örgütlendiğini, kimin ne zaman gittiğini, lojistiğini, hukukî desteğini bilen birini bul ve dinle. Bir direnişin ömrü, coşkusuyla değil, örgütlenmesiyle ölçülür.

  9. Bağla. Akbelen'i Kaz Dağları'yla, HES'lerle, kentsel dönüşümle aynı cümlede an. Her birini ayrı "çevre sorunu" olarak konuşmak, sermayenin istediği bölünmedir.

  10. Örgütlen. Bir talebin muhatabı bulabilmesi için arkasında örgütlü güç olmalı. Sendika, dernek, ekoloji platformu, meclis; hangisi elinin altındaysa. Akbelen'in bugün Danıştay'da olmasının nedeni bir dilekçe değil, beş yıllık örgütlü bir nöbettir.


Sevgili Yoldaşlar,

Bugün Danıştay'da karar açıklanmadı. Birkaç hafta ya da birkaç ay içinde açıklanacak. Köylünün lehine çıkarsa, on iki yılın en büyük kazanımı olacak; ama tarlaya kazıcı yine gelmeye çalışacak, çünkü kömür orada ve kapasite ödemesi orada. Aleyhine çıkarsa, nöbet sürecek; çünkü nöbet mahkeme kararıyla başlamadı, onunla bitmeyecek.

Her iki durumda da öğrenilecek ders aynıdır: "kamu" sözcüğünü egemen sınıfa bırakmayın. Kamu bir bakanlığın adı değil, hepimizin ortak adıdır. Akbelen'de köylülerin kürsüye çıkıp söylediği tam olarak budur.

Kamulaştırmanın adı, toprağın hangi yöne aktığına göre konur. Yukarı akıyorsa özelleştirmedir; adı ne olursa olsun.

Karar açıklandığında yeniden yazacağız.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Bağlantılı yazılarımız

Akbelen hattı

Devlet ve sınıf

Hukuksuzluğun sınıfsal okunması


Kaynaklar

İlgili Başlıklar