Barışı İstemenin Bedeli: 1 Eylül'de Onuncu Yıl
Dünya Barış Günü'nde İhraç Edilen Barış Akademisyenleri, On Yıl Sonra Hâlâ Kapıda Bekliyor

Dünya Barış Günü'nde ihraç edilen barış akademisyenleri, on yıl sonra hâlâ kapıda bekliyorlar. "Silahlar sussun" diyene kapalı, silah bırakana açılan bir kapı, hangi barışın kapısıdır?
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bugün 1 Eylül. Dünya Barış Günü.
Aziz Çelik'in bir paylaşımı düştü zaman tüneline. Şöyle diyordu: "10 yıl önce, 1 Eylül 2016'da, aralarında hocalarımın, arkadaşlarımın ve meslektaşlarımın da bulunduğu Barış Bildirisi'ni imzalayan akademisyenleri, hukuksuz bir KHK ile üniversitelerden atmaya başlamıştınız. 1 Eylül 2016'da ilk ihraç KHK'si yayımlanmıştı. Bugün o zulmün 10. yılı."
Bu cümledeki tarihe iyi bakın. Rastlantı olabilir, ama tarihin rastlantıları da bir şey anlatır: barış isteyenler, Dünya Barış Günü'nde işlerinden edildiler.
On yıl geçti. Anayasa Mahkemesi haklarını teslim etti. Ceza mahkemeleri beraat verdi. Ve buna rağmen 406 akademisyenden yalnızca 18'i üniversiteye kesin olarak dönebildi. Yüzde dörttür.
Bu yazıda üç şeyi konuşacağız: 1 Eylül'ün nereden geldiğini, bu ülkede barış istemenin neden hep suç sayıldığını ve barışa sınıf gözüyle bakmanın ne demek olduğunu.
Sonda da şu soruyu soracağız: silah bırakanın hukuki durumunu çözen bir "barış" düzenlemesi, on yıl önce "silahlar sussun" diye imza atanları nasıl olur da kapsam dışında bırakır?
Birinci Bölüm: 1 Eylül Nereden Çıktı?
Bir zafer günü değil, bir felaket günü
1 Eylül 1939. Nazi Almanyası Polonya'yı işgal etti. İkinci Dünya Savaşı başladı. Altı yıl sonra geriye 70–80 milyon ölü, yerle bir olmuş şehirler, kamplar ve iki atom bombası kaldı.
Şimdi dikkat edin, çünkü bu ayrıntı çok önemli: dünya barış hareketi, barış gününü ilan ederken savaşın kazanıldığı günü değil, savaşın başladığı günü seçti.
Bu bilinçli bir tercihtir. Zafer günleri, orduların günüdür; bayrak sallanır, geçit töreni yapılır, savaşın kendisi yüceltilir. Savaşın başladığı gün ise felaketin günüdür. Onu anmak, "kazandık" demek değil, "bir daha asla" demektir. 1 Eylül, bir kutlama değil, bir uyarıdır.
Gün ilk kez 1946'da anıldı. Sonra Soğuk Savaş boyunca sosyalist ülkelerde, işçi hareketinde, sendikalarda ve dünya barış hareketinde yaygınlaştı. 1949'da kurulan Dünya Barış Konseyi bu geleneğin merkezi oldu; 1950 Stockholm Çağrısı ile nükleer silahların yasaklanması için dünya çapında yüz milyonlarca imza toplandı.
Not düşelim: Birleşmiş Milletler'in resmî barış günü 1 Eylül değil, 21 Eylül'dür. Aradaki fark politiktir. 21 Eylül devletlerin takvimidir; 1 Eylül halkların ve emekçilerin takvimidir. Bu yüzden Türkiye'de 1 Eylül'ü sendikalar, meslek örgütleri, sol ve emek hareketi sahiplenir. Bu bir tercih meselesi değildir, bir gelenek meselesidir.
Peki savaş neden çıkar?
Barış gününü anlamlandırmak için asıl soru bu. Ve yanıtı, egemenlerin verdiği yanıt değildir.
Bize savaşların "kötü liderler", "eski husumetler", "din farkları", "insan doğasındaki saldırganlık" yüzünden çıktığı öğretilir. Bunların hepsi savaşın biçimidir, nedeni değildir.
Marksistler için savaşın maddi bir zemini vardır. Clausewitz'in ünlü sözünü hatırlayın: savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir. Lenin buna ekler: peki o siyaset kimin siyasetidir? Emperyalizm çağında savaş, tekellerin pazar, hammadde, ucuz iş gücü ve nüfuz alanı için giriştiği paylaşım kavgasının silahlı biçimidir. Petrol, boru hattı, maden, ticaret yolu, liman.
Bugüne bakın: dünyanın hangi savaşı, altında yatan bir kaynak, güzergâh veya pazar kavgası olmadan sürüyor? Ve her savaşta iki şey kesindir: ölenler emekçilerin çocuklarıdır, kazananlar hisse senedi sahipleridir.
1914'te, İkinci Enternasyonal'in büyük partileri kendi hükümetlerinin savaş bütçelerine oy verdiğinde, Karl Liebknecht Alman parlamentosunda tek başına "hayır" dedi ve o meşhur cümleyi kurdu: "Asıl düşman kendi ülkemizdedir."
Bu cümle, barışa sınıfsal bakışın özetidir. İşçinin düşmanı, sınırın öbür tarafındaki işçi değildir. İkisinin de düşmanı, onları birbirine kırdıranlardır.
İkinci Bölüm: Bu Ülkede Barış İstemek
Şimdi kendi tarihimize gelelim. Ve göreceğiz ki barış talebi Türkiye'de üç kuşaktır suç sayılıyor — üstelik hep aynı yöntemle: barış isteyeni, savaşın karşı tarafıyla "iltisaklı" ilan ederek.
1950: Kore'ye asker gönderilmesine karşı çıkanlar
Türkiye 25 Temmuz 1950'de Kore'ye asker gönderme kararı aldı. Meclis'e sorulmadan, NATO'ya girmenin bedeli olarak.
O yıl kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti, buna karşı çıktı ve bir bildiri dağıttı: Türkiyeli gençler, bizden binlerce kilometre uzakta, bizi ilgilendirmeyen bir savaşta ölmesin.
Sonuç: Cemiyet başkanı Behice Boran ve arkadaşları tutuklandı, on beşer ay hapis cezası aldılar. Suçları, savaşa hayır demekti.
Ve tarih onları haklı çıkardı: Kore'de yaklaşık 750 Türkiyeli asker öldü. Kimse bugün o savaşın Türkiye'ye ne kazandırdığını söyleyemiyor. NATO üyeliği dışında.
1977–1991: Barış Derneği
1977'de İstanbul'da, emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem'in başkanlığında Türkiye Barış Derneği kuruldu. Aydınlar, yazarlar, avukatlar, sanatçılar — aralarında Tarık Akan da vardı. Talepleri basitti: nükleer silahsızlanma, NATO'ya mesafe, bölgede savaşa karşı durmak.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra dernek kapatıldı. 27 Şubat 1982'de 44 yöneticisi tutuklandı. İddianame, derneğin "Sovyet yanlısı" olduğunu ve Türkiye'yi Marksist bir düzene geçirmeyi amaçladığını iddia ediyordu. Yargılandıkları maddeler, dönemin meşhur TCK 141 ve 142'siydi.
Dava dokuz yıl sürdü. Askeri Yargıtay kararları "eksik inceleme" gerekçesiyle defalarca bozdu. Sanıklar 1984'te Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. Ve 21 Nisan 1991'de hepsi beraat etti.
Dokuz yıl. Beraat için dokuz yıl. Bu ülkede barış istemenin gecikmeli bedeli budur: sonunda haklı çıkarsınız, ama hayatınızın dokuz yılını geri alamazsınız.
2016: Barış Akademisyenleri
Ve üçüncü kuşak.
10–11 Ocak 2016. Sokağa çıkma yasakları altındaki Kürt illerinde yaşananlara karşı 1128 akademisyen bir bildiri imzaladı: "Bu suça ortak olmayacağız." İmzacı sayısı kısa sürede 2212'ye çıktı.
Bildiri ne istiyordu? Çatışmaların durmasını, sivillerin korunmasını, müzakere masasının kurulmasını. Yani tam olarak on yıl sonra bugün resmî politika hâline gelen şeyi.
Ne oldu?
- Cumhurbaşkanı düzeyinde hedef gösterildiler.
- Gözaltılar, ev baskınları başladı. 822 akademisyen hakkında soruşturma açıldı, 722'si yargılandı.
- 204 akademisyene "terör örgütü propagandası"ndan 1 yıl 3 aydan 3 yıla kadar hapis cezası verildi.
- Cezaevine giren ilk isim Prof. Dr. Füsun Üstel oldu.
- 406 akademisyen OHAL KHK'leriyle üniversitelerden ihraç edildi. İlk ihraç KHK'si: 1 Eylül 2016.
- İhraç edilenlerin pasaportları iptal edildi. Kamuda çalışmaları ömür boyu yasaklandı. Yurt dışına çıkamadılar, içeride iş bulamadılar.
Sonra, 26 Temmuz 2019'da Anayasa Mahkemesi kararını verdi: bildiriyi imzalamak nedeniyle cezalandırmak ifade özgürlüğünün ihlalidir. Ceza mahkemeleri bu karara dayanarak beraat kararları vermeye başladı.
Ama işte tam burada, Türkiye'nin hukuk garabeti devreye girdi.
Ceza yargısı akladı; idare iade etmedi.
İhraçlar KHK ile yapılmıştı; KHK ihraçlarını inceleyecek "OHAL Komisyonu" ise atanmış bir kuruldu. Komisyon, barış akademisyenlerinin başvurularını matbu gerekçelerle reddetti. Aziz Çelik'in verdiği rakama göre 406 ihraçtan 385'inin başvurusu reddedildi.
Bugün geldiğimiz nokta: on yılda yalnızca 18 akademisyen kesin olarak görevine dönebildi.
Geçtiğimiz temmuz ayında Kocaeli Üniversitesi'nden Hülya Kendir ve Cengiz Erçin, Ankara 15. Bölge İdare Mahkemesi'nin kararıyla görevlerine iade edildi. İhraç tarihleri 1 Eylül 2016'ydı; iade tarihleri 26 Temmuz 2026. Arada tam on yıl vardır.
On yıl ne demek? Aziz Çelik'in sorduğu gibi: on yıl gelirsiz kalmak, on yıl sosyal güvencesiz kalmak, on yıl "aklandım" belgesiyle kapıda beklemek ne demek? Bu süre içinde intihar edenler oldu, kahrından ölenler oldu, ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar oldu. Doktora öğrencileri danışmansız kaldı, kürsüler dağıldı, bir kuşak akademisyen yetişemedi.
Ve bir ayrıntı daha, ki hikâyenin en acı yeri burasıdır: o ihraç listelerini hazırlayan rektörlerin bir kısmı bugün milletvekili, bir kısmı YÖK üyesi.
Üçüncü Bölüm: Riyanın Adı — Çerçeve Yasa
Şimdi bugüne gelelim, çünkü tabloyu asıl tamamlayan şey bu.
Türkiye 2024 sonundan bu yana bir "çözüm/barış süreci" yaşıyor. 5 Ağustos 2026'da, resmî adı "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" olan çerçeve yasa, aralarında Meclis Başkanı'nın, MHP Genel Başkanı'nın, DEM Parti eş başkanlarının ve AKP temsilcilerinin de bulunduğu 360 milletvekilinin imzasıyla TBMM'ye sunuldu. 11 Ağustos 2026'da Genel Kurul'dan geçti.
Yasa ne yapıyor? Kabaca: örgütün feshedilmiş sayılması hâlinde örgüt üyeliği suçunun düşmesini, kimi suçlarda soruşturma ve kovuşturmanın 5–10 yıl ertelenmesini, infazın ertelenmesini düzenliyor. Kasten öldürme suçları ve belli tarihten önceki müebbetler kapsam dışıdır.
Şunu peşinen ve açıkça söyleyelim: silahların susması iyidir. Barış iyidir. Kırk yılı aşkın bir çatışmanın, on binlerce ölünün, boşaltılmış köylerin, faili meçhullerin, ana dilinde ağlayan annelerin ardından silahların susması, tartışmasız bir kazanımdır. Bunun karşısına dikilmek, savaş partisine yazılmaktır. Biz orada değiliz.
Ama tam da barışı savunduğumuz için soruyoruz.
Yasanın kendi mantığından doğan çelişki
Diyelim ki kabul ettik: başka örgütlerden siyasi mahkûmlar, sürece taraf olmadıkları için kapsam dışında kaldı. Bu, kendi içinde tartışılır ama en azından bir "usul mantığı"na dayanıyor: yasa, silah bırakma sürecine taraf olanları düzenliyor.
Peki barış akademisyenleri?
Onlar sürecin karşı tarafı değildir. Onlar sürecin öncüsüdür. On yıl önce, bugün 360 milletvekilinin imzaladığı şeyi — "silahlar sussun, müzakere masası kurulsun" — bir bildiriyle söyledikleri için ihraç edildiler.
Ve burada mantık büsbütün çöküyor. Dikkat edin:
Barış akademisyenlerinin ihraç gerekçesi neydi? Bir terör örgütüyle "iltisaklı" olmak. Yani mahkûmiyet değil, üyelik değil, eylem değildir — "irtibat ve iltisak" denen o muğlak, hukuk dışı formül.
Şimdi ne oluyor? Aynı devlet, "iltisaklı" sayıldıkları o örgütle müzakere ediyor, feshini kabul ediyor, üyeliğini suç olmaktan çıkaran bir yasa yapıyor.
Yani: İltisak iddiasının dayandığı zemin hukuken ortadan kalkıyor, ama iltisak cezası duruyor.
Bir örgüte üye olmak artık kovuşturulmuyor; o örgütle "iltisaklı" sayıldığı için atılan akademisyen ise hâlâ üniversiteye giremiyor. Silah taşımış olanın hukuki durumu çözülüyor; imza atmış olanınki çözülmüyor.
Bunun adı hukuk değildir. Bunun adı, Aziz Çelik'in koyduğu adla, riyadır.
Üstelik iş, iki satırlık bir düzenleme
Bu insanlar için yeni bir hukuk icat etmeye gerek yok. Üstelik:
- Anayasa Mahkemesi onları haklı buldu.
- Ceza mahkemeleri beraat verdi.
- Yani hukuk sistemi zaten "suçsuz" demiş durumdadır.
Geriye kalan tek şey, idari bir işlemin iptali. Yani AYM kararlarının uygulanması ve iki satırlık bir yasal düzenleme. 360 imzanın toplandığı bir Meclis'te, barış için imza atmış 400 kişiyi üniversiteye döndürecek iki satır için imza bulunamıyor.
Ve YÖK, bu tabloyla, çerçeve yasa süreci hakkında "bilimsel çalışmalar yapılmasını" istiyor. Kim yapacak o çalışmayı? Konuyu on yıl önce yazdıkları için üniversiteden atılanlar, kapının önünde bekliyor.
Bir barış süreci, barış isteyenlere kapalıysa, orada bir sorun var demektir.
Dördüncü Bölüm: Barışa Sınıf Gözüyle Bakmak
Şimdi meselenin özüne gelelim. Çünkü buraya kadar anlattığımız haksızlık, tek başına bir hukuk sorunu gibi görünebilir. Değildir.
Barış bir duygu değil, bir toplumsal ilişkidir
Egemenlerin barış tanımı basittir: silahların susması. Çatışmasızlık. İstikrar.
Bu tanım eksik olduğu için değil, yetersiz olduğu için tehlikelidir. Çünkü silahların sustuğu ama sömürünün, yoksulluğun, baskının sürdüğü bir düzene de "barış" denebilir. Buna literatürde negatif barış denir: savaşın yokluğu. Ama barış, savaşın yokluğu değildir; adaletin varlığıdır.
Bir işçi iş cinayetinde ölüyorsa; bir çocuk mevsimlik tarım işçisi olarak traktör kasasında can veriyorsa; bir kadın öldürülüyorsa; bir aile kirasını ödeyemediği için evinden çıkarılıyorsa — orada silah patlamıyor olabilir, ama barış da yoktur. Orada başka araçlarla sürdürülen bir savaş vardır.
Savaş, içeride sınıfa karşı kullanılır
Bunu iyi anlamalıyız: savaş yalnızca dışarıya karşı değildir. Savaş hâli ve savaş söylemi, içeride sınıf mücadelesini bastırmanın en etkili aracıdır.
Nasıl işlediğini biliyoruz:
- "Milli birlik" çağrısı, grevi bölücülük ilan eder. Türkiye'de grevler yıllardır "milli güvenlik" gerekçesiyle erteleniyor — yani fiilen yasaklanıyor.
- "Beka" söylemi, zam talebini nankörlük yapar.
- Olağanüstü hal, terörle mücadele adına ilan edilir; ama KHK'lerle atılanların içinde sendikacılar, öğretmenler, akademisyenler, gazeteciler olur.
- Ve barış isteyen, "hain" ilan edilerek işinden edilir.
Barış akademisyenlerinin hikâyesi tam olarak budur. Onlar yalnızca Kürt meselesinde bir şey söyledikleri için değil, üniversitenin eleştirel düşünme kapasitesini yok etmek için atıldılar. 406 kişilik ihraç, aynı zamanda geride kalan on binlerce akademisyene verilmiş bir mesajdı: konuşursan bu olur.
Yani savaş, yalnızca Kürt illerinde değil, ülkenin bütün emekçilerinin özgürlük alanı üzerinde yürütüldü. Bu yüzden barış talebi bir "Kürt talebi" değildir, sınıfın talebidir.
Savaşın da barışın da bir muhasebesi vardır
Bir de rakamlara bakalım, çünkü sınıfsal bakış somut bakıştır.
Kırk yıllık çatışmanın maliyeti, farklı hesaplarla yüz milyarlarca dolar olarak konuşuluyor. Boşaltılan binlerce köy, göç ettirilen milyonlarca insan, tahrip olan bir bölge ekonomisi. Bu para nereye gitmedi? Okula, hastaneye, konuta, ücretlere.
Ama şunu da soralım: bu para tam olarak nereye gitti? Savunma sanayii şirketlerine, müteahhitlere, güvenlik ihalelerine. Yani savaşın maliyeti topluma, kârı sermayeye yazıldı. Savaş, bir yeniden bölüşüm mekanizmasıdır — aşağıdan yukarıya doğru.
İşte tam bu yüzden barışın da bir sınıfsal muhasebesi olmalıdır. Silahlar susarsa o kaynak nereye gidecek? Yine aynı şirketlere yeni "bölgesel kalkınma" ihaleleri olarak mı? Yoksa emekçinin ücretine, bölgenin okuluna, hastanesine mi?
Barışın sınıfsal içeriği, işte bu soruda düğümlenir.
Bizim barışımız hangisi?
| Sermayenin barışı | Emeğin barışı | |
|---|---|---|
| Tanımı | Silahların susması, "istikrar" | Sömürünün ve baskının sona ermesi |
| Amacı | Yatırım ortamı, risk primi, güvenli sınır | İnsanca yaşam, eşit yurttaşlık, özgürlük |
| Kimin talebiyle? | Yukarıdan, kapalı kapı ardında, pazarlıkla | Aşağıdan, halkın örgütlü iradesiyle |
| Kürt emekçisine ne verir? | Aynı işte, aynı ücretle, ama artık "sorunsuz" çalışmak | Ana dil, eşit hak, güvenceli iş, örgütlenme özgürlüğü |
| Türk emekçisine ne verir? | Oğlu askerden sağ dönebilir; geri kalanı aynı | Savaş bütçesinin kamuya dönmesi, özgürlük alanının genişlemesi |
| Ölçütü | Çatışma raporlarındaki sayının sıfırlanması | İhraçların iadesi, grev hakkı, ifade özgürlüğü, yoksulluğun azalması |
| İhraçlar | Konu dışı, "başka bir mesele" | Barışın ilk ve en ucuz sınavı |
| Kalıcılığı | Konjonktüreldir; dengeler değişince biter | Toplumsaldır; kazanım kurumlaşır |
Bu tablo, süreci reddetmek için değil, ölçmek içindir. Elimizde bir cetvel olsun diye.
Ve o cetvelin ilk çentiği şudur: 406 akademisyen üniversiteye dönebiliyor mu?
Çünkü bu, ekonomik olarak devlete neredeyse hiçbir şeye mal olmayan, hukuken zaten çözülmüş, siyaseten yalnızca irade gerektiren bir adımdır. Bir barış süreci, kendisine en ucuza mal olacak adalet adımını atamıyorsa, pahalı olanları hiç atamaz.
10 Ekim'i unutmadan
Bir şeyi daha hatırlatmadan geçmeyelim. 10 Ekim 2015'te Ankara Garı önünde, "Emek, Barış, Demokrasi" mitingi için toplananların üzerinde bombalar patladı. 103 insan öldü. Sendikacılar, öğretmenler, gençler, emekçiler.
Türkiye'nin en büyük katliamı, bir barış mitinginde yaşandı.
Bunu neden hatırlatıyorum? Çünkü bu ülkede barış talebinin bedelini ödeyenler her zaman aynı insanlar oldu: imza atan akademisyen, otobüs tutup mitinge giden işçi, pankart taşıyan öğretmen. Barış, hiçbir zaman yukarıdan bir lütuf olarak gelmedi; hep aşağıdan, bedeli ödenerek istendi.
O yüzden barış süreci ne kadar yukarıdan yürütülürse yürütülsün, o talebin asıl sahibi aşağıdakilerdir. Bugün masada olmayabilirler; ama on yıl önce o masayı isteyenler onlardı.
Somut Görevler
- Barış akademisyenlerinin iadesini bir "geçmiş meselesi" değil, bugünkü sürecin sınavı olarak gündemde tutun. AYM kararları uygulansın, ihraçlar iade edilsin, KHK damgası kalksın.
- "Silahların susması"nı savunurken barışın içeriğini boşaltmaya izin vermeyin. Barış iyidir demek yetmez; kimin barışı, hangi bedelle, kime ne kazandıracak diye sormak zorundayız. Sormak, karşı çıkmak değildir; sahiplenmektir.
- 1 Eylül'ü sendikanızda, odanızda, derneğinizde anın. Bu gün devletlerin değil, emekçilerin günüdür; onu 21 Eylül'ün resmî diline devretmeyin.
- Barış talebinin tarihini öğrenin ve öğretin. 1950 Barışseverler, 1977 Barış Derneği, 2016 Barış Akademisyenleri — bu üç kuşak aynı zincirin halkalarıdır. Behice Boran'ın on beş ayı ile bugünkü on yıl arasında bir süreklilik vardır.
- İhraç edilmiş akademisyenlerle bağ kurun. Söyleşi yapın, dersini dinleyin, yazısını yayın, kitabını okuyun. Bir insanı kürsüsünden edebilirsiniz, ama bilgisinden edemezsiniz — yeter ki dinleyecek biri olsun.
- Savaş bütçesinin nereye gittiğini takip edin. Barış, kaynakların yer değiştirmesi demektir. O yer değiştirme olmuyorsa, barış henüz yarımdır.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
1 Eylül 1939'da bir savaş başladı ve insanlık, o günü barış günü ilan ederek yıkımdan bir bayrak çıkardı.
1 Eylül 2016'da bu ülkede barış isteyenler işlerinden edildi. Ve tam on yıldır kapıda bekliyorlar.
Behice Boran, Kore'ye asker gönderilmesine karşı çıktığı için hapis yattı; sonra tarih onu haklı çıkardı. Barış Derneği'nin yöneticileri dokuz yıl yargılandı; sonra beraat ettiler. Barış akademisyenleri "terörist" ilan edildi; on yıl sonra devlet onların on yıl önce söylediğini söylüyor.
Bu ülkede barış isteyenler hep haklı çıktı. Ama hep geç haklı çıktı. Ve o gecikmenin bedelini her seferinde onlar ödedi — devlet değil, listeleri hazırlayan rektörler değil, imzayı atanlar.
Bugün istenen şey büyük bir şey değildir. Ne tazminat, ne intikam, ne hesap sorma. Yalnızca sınıfa geri dönmek. Tahtanın önüne geçmek, öğrencisiyle buluşmak, ders vermek.
Barış, silahların susmasıyla başlar ama orada bitmez. Barış, atılanın işine, sürgünün memleketine, susturulanın sözüne döndüğü gün başlar.
Bir ülke, barış isteyenlerini kapıda bekleterek barış yapamaz.
Barış akademisyenleri üniversiteye dönsün. On yıl yeter.
Ve unutmayalım: barış, bize verilecek bir armağan değildir, bizim örgütlü irademizle kuracağımız bir düzendir. Onu isteyen her kuşak bedel ödedi; ama her kuşak biraz daha ileri taşıdı.
Sıra bizde.
Kaynaklar
- Aziz Çelik'in 31 Ağustos 2026 tarihli paylaşımı — @Emegin_Halleri
- Barış İçin Akademisyenler
- Barış Bildirisinin 4. Yılı: Beraat Var; Göreve İade Yok — bianet
- İki Barış Akademisyeni görevine döndü — BirGün
- İşte Meclis'e Sunulan "Terörsüz Türkiye" Çerçeve Yasası Metni ve Gerekçesi — Yetkin Report
- Çerçeve yasa Meclis'ten geçti — bianet
- 'Terörsüz Türkiye' süreci: Çerçeve yasada hangi düzenlemeler var? — Euronews Türkçe
- 1 Eylül Dünya Barış Günü: Bir savaşın başladığı tarih nasıl barış gününe dönüştü? — Medyascope
- 27 Şubat 1982: Barış Derneği'nin 44 yöneticisi tutuklandı — marksist.org
- Kore Savaşı ve Türkiye'de Savaş Karşıtı Bir Örgütlenme: Türk Barışseverler Cemiyeti — ÇTTAD
- Barış için Akademisyenlere Yönelik Yargısal Taciz — Front Line Defenders







