Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

İoanna Kuçuradi'yi Genç Yoldaşlara Anlatmak

Doksan Yaşına İki Gün Kala Aramızdan Ayrılan Filozofun Mirası, Sınırları ve Bize Bıraktığı Soru

Yazar: Oğuz Demirkapı
İoanna Kuçuradi'yi Genç Yoldaşlara Anlatmak

İnsanı Ana Değer Bilen Bir Ömür

İoanna Kuçuradi'yi Genç Yoldaşlara Anlatmak

Türkiye'de felsefeyi bir kurum, bir disiplin ve bir kamusal ses hâline getiren Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, 2 Ekim 2026'da İstanbul'da, Maltepe Üniversitesi Hastanesi'nde aramızdan ayrıldı. 4 Ekim'de doksanına girecekti; 10 Ekim'de onun adına bir sempozyum ve akşamında ona ithaf edilmiş bir Antigone sahnelenecekti. Bu yazıda önce kim olduğunu, sonra neyi savunduğunu, ardından bir Marksist olarak ondan neyi miras aldığımızı ve nerede onun bıraktığı yerden yürümeye devam etmemiz gerektiğini anlatıyoruz. Tek cümleyle: Kuçuradi bize "insan kayıtsız şartsız ana değerdir" dedi; biz bu cümlenin hangi toplumsal koşullarda gerçek olabileceğini sormaya devam edeceğiz.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Üç gün önce, 29 Eylül'de, Ahlakı Kim Sayıyor? başlıklı yazımızda sizinle birlikte Kuçuradi okuyorduk. Doksan yaşına girmek üzere olan bir filozofun "ahlaklı sayılan" ile "etik olan" arasına çektiği çizgiyi, sadakat, fedakârlık ve namus kavramlarının sınıfsal kullanımına karşı bir alet olarak elimize almıştık. O yazıyı yazarken onun bir hafta sonra Boğaziçi'nde, öğrencilerinin ve meslektaşlarının arasında doksanını kutlayacağını düşünüyorduk.

Bugün Cumhuriyet'in duyurduğu haberle onu kaybettiğimizi öğrendik.

Bir düşünürü kaybettiğimizde iki kolay yol vardır. Birincisi onu bir ikona çevirip yaşarken söylediklerinin dikenlerini törpülemektir; ikincisi "ama Marksist değildi" deyip omuz silkmektir. İkisi de tembelliktir. Kuçuradi'nin kendisi bize başka bir yol öğretti: bir şeyin değerini ona ezbere yüklenmiş yargılardan değil, o şeyin kendisini bilerek kavramak. Biz de onu böyle anmaya çalışacağız: ne olduğunu bilerek, ne bıraktığını tartarak.


Bir Hayatın Sınavları

Kuçuradi'nin hayat hikâyesini Ahlakı Kim Sayıyor? yazısında ana hatlarıyla anlatmıştık. Burada aynı bilgileri tekrarlamak yerine o hayatı başka bir açıdan okumayı öneriyoruz: Türkiye'nin ardı ardına gelen kırılma anlarında bir düşünürün nerede durduğu üzerinden.

İstanbul, 1936–1959: Zapyon'dan felsefeye

4 Ekim 1936'da İstanbul'da, bir Rum ailenin çocuğu olarak doğdu. Wikipedia ve FISP'in biyografisi ortaöğrenimini 1954'te Zapyon Rum Kız Lisesi'nde tamamladığını kaydediyor. Hülya Durudoğan'ın bianet'teki yazısına göre felsefeyle orada, ortaokul ikinci sınıfta Platon'un Kriton ve Sokrates'in Savunması diyaloglarıyla tanıştı. Yani bir kentin ve bir devletin yasasına karşı vicdanının sesini savunarak ölen bir filozofun hikâyesiyle.

Bu ayrıntının üzerinde durmak gerekir. Zapyon'dan mezun olduğu yılın ertesi, 6–7 Eylül 1955'te İstanbul Rumlarının evleri, dükkânları, kiliseleri yağmalandı. On sekiz yaşındaydı. Ardından 1964 sürgünleri geldi. Kuçuradi'nin kuşağından pek çok Rum bu kenti terk etti; o kaldı, Türkçe yazdı ve bu ülkede felsefenin kurumlarını kurdu. Kendi deyişiyle "çelişkiler ülkesi" olan bir yerde, o çelişkinin tam ortasında yaşadı.

1959'da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi ve felsefi antropolojinin Türkiye'deki öncüsü Takiyettin Mengüşoğlu'nun asistanı oldu. "İnsan nedir?" sorusunu felsefenin merkezine koyan bu gelenek, onun bütün düşüncesine yön verecekti.

1960: 147'likler ve "Kişi" yazısı

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Milli Birlik Komitesi, aralarında ülkenin en tanınmış bilim insanlarının da bulunduğu 147 öğretim üyesini üniversiteden uzaklaştırdı. Genç bir asistan olarak Kuçuradi bu tasfiyeye karşı "Kişi" başlıklı bir yazı kaleme aldı ve orada ileride bütün felsefesinin özeti olacak cümleyi kurdu: Mesele, **"insanın kayıtsız şartsız ana değer olduğunu kavrayabilmek"**tir.

Bedelini ödedi. Asistanlık sınavında başarısız sayıldı ve İstanbul'dan Erzurum'a, Atatürk Üniversitesi'ne gitmek zorunda kaldı. 1965'te doktorasını İstanbul Üniversitesi'nde tamamladı; ama ilk akademik yılları "merkez"in dışında, Doğu'da geçti.

Bu, sevgili genç yoldaşlar, bir düşünürün düşüncesini bir kariyer hesabına değil bir ilkeye bağladığı ilk sınavdı. Darbe yönetimi kendisini "ilerici" olarak sunuyordu; Kuçuradi bir tasfiyenin, kimin elinden ve hangi gerekçeyle gelirse gelsin, insanın değerini çiğnediğini söyledi.

Ankara, 1968–2003: Bir bölüm kurmak

1968'de Hacettepe Üniversitesi'ne geçti, 1969'da Felsefe Bölümü'nü kurdu ve 2003'e kadar başkanlığını yürüttü. 1974'te kurulan Türkiye Felsefe Kurumu'nun kurucuları arasındaydı; 1974–1980 arasında genel sekreterliğini üstlendi, 1980'den ölümüne dek başkanıydı.

Tarihe dikkat edin: 12 Eylül yılı. Dernekler kapatılıyor, sendikalar susturuluyor, üniversiteler 1402'liklerle ve YÖK'le terbiye ediliyordu. Kuçuradi'nin başkanlığı tam bu yıl başladı ve kurum o karanlık on yılda kapanmadan, yayın yapmaya, toplantı düzenlemeye devam etti. Bunun bir uzlaşma mı, bir direniş mi olduğu üzerine tartışılabilir; ama bir şeyi kabul etmek gerekir: Türkiye'de felsefenin bir kurumsal sürekliliği varsa, bunun büyük kısmı onun inatçı emeğine borçludur.

Dünya sahnesi: FISP ve İstanbul 2003

Kuçuradi'nin adı Türkiye dışında, ülke içinde olduğundan daha çok bilinir. 1983'ten itibaren Uluslararası Felsefe Dernekleri Federasyonu'nun (FISP) yönetiminde yer aldı; 1988–1998 arasında genel sekreteri, 1998–2003 arasında başkanı oldu, 2008'den sonra onursal başkanıydı. 2014–2017 arasında Paris'teki Uluslararası Felsefe Enstitüsü'nün başkanlığını yaptı. 1998'den itibaren UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü'nü yürüttü.

Onun FISP başkanlığı döneminde, 2003'te, XXI. Dünya Felsefe Kongresi İstanbul'da "Dünya Sorunları Karşısında Felsefe" başlığıyla toplandı. Felsefenin dünya sorunlarına sırtını dönen bir akademik oyun değil, o sorunlarla yüz yüze gelen bir bilgi etkinliği olduğu fikri, onun ömür boyu savunduğu şeydi.

Devletle yakınlık ve onun sınırı

1994–1996 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu'na başkanlık etti; 2000'lerin başında Ulusal İnsan Hakları Danışma Kurulu'nda yer aldı ve BM İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi'ni yönetti.

Burada dürüst olmak zorundayız. 1994–1996, Kürt illerinde köy boşaltmalarının, faili meçhul cinayetlerin ve zorla kaybetmelerin en yoğun olduğu yıllardır. O yıllarda bir danışma kurulunun başında oturmak, devletin savaş aygıtını durduramazdı ve durdurmadı. Bunu Kuçuradi'nin kişisel kusuru olarak değil, onun insan hakları kuramının yapısal bir sınırı olarak okumak gerekir. Aşağıda bu sınıra döneceğiz.

Maltepe, 2006–2026: Son yirmi yıl

2006'dan sonra Maltepe Üniversitesi'nde ders verdi ve İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi'ni yönetti. Seksenlerinin sonunda bile kongre oturumlarını yönetiyor, kitap yayımlıyor, öğrenci yetiştiriyordu. 2023'te Antalya'daki "Cumhuriyet'in 100. Yılında Türkiye'de Felsefe" kongresini Cumhuriyet'in aktardığına göre bizzat yönetti.

Goethe Madalyası (1996), Türkiye Bilimler Akademisi Ödülü (1996), UNESCO Aristoteles Madalyası (2003) ve 2024'te verilen 28. Aydın Doğan Ödülü, aldığı ödüllerden yalnızca birkaçıdır.


Neyi Savundu? Dört Temel Fikir

Kuçuradi'nin felsefesini birkaç paragrafa sığdırmak haksızlık olur. Ama genç bir yoldaşın onun kitaplarını açmadan önce bilmesi gereken dört fikir var.

İnsan, değer yaratabilen varlıktır

Kuçuradi'nin her şeyin başına koyduğu soru budur: İnsanı öteki varlıklardan ayıran ne? Yanıtı, Mengüşoğlu'ndan devraldığı felsefi antropoloji geleneği içinde şekillendi: İnsan, kendine özgü olanaklara sahip, bu olanakları gerçekleştirerek değer yaratabilen tek varlıktır. Bilgi, sanat, etik eylem, teknik bu olanakların ürünüdür.

Bu yüzden ona göre insanın değeri bir "inanç" ya da "kabul" meselesi değil, bir bilgi meselesidir. İnsanın ne olduğunu bilen biri, onun bu olanaklarını engelleyen her şeyi bir değer yıkımı olarak görmek zorundadır. bianet'teki yazının aktardığı gibi: İnsan haklarını temellendirebilmek için insanın değerli bir varlık olduğunu kavramak gerekir, çünkü insan değer üreticisidir.

Değer bilgisi ile değer yargısı aynı şey değildir

İlk kitapları Schopenhauer ve İnsan ve Nietzsche ve İnsan'dan sonra yazdığı İnsan ve Değerleri ve Etik'te Kuçuradi bir ayrımı keskinleştirdi: Bir şeyin değerini bilmek başka, ona toplumun hazır normlarına göre bir değer biçmek başkadır. Birincisi bilgiye dayanır; ikincisi ezbere.

Ahlakı Kim Sayıyor? yazısında bu ayrımı "ahlaklı sayılan" ile "etik olan" çiftine bağlamıştık. Burada eklenecek şey şu: Kuçuradi'ye göre etik bir eylem, ancak içinde bulunulan tekil durumun bilgisine dayanabilir. Genel bir kuralı her duruma körü körüne uygulamak etik değil, mekaniktir. Doğru eylem, durumu oluşturan ilişkileri ve o durumda neyin insanın değerini koruyup neyin yıktığını bilmeyi gerektirir.

İnsan hakları bir ideal değil, bir ölçüttür

Kuçuradi'yi dünyada tanınır kılan, insan hakları felsefesidir. İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları başta olmak üzere birçok çalışmasında şunu savundu: İnsan hakları, insanın değerinin korunmasının gerektirdiklerini dile getiren etik ilkelerdir. Bunlar bir "talep listesi" ya da zamanla değişen bir uzlaşma değildir; devletlerin ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini ölçmenin ölçütüdür.

Bu yaklaşımın bir sonucu, Adaletin Gerektirdiği Hukuk kitabının başlığında saklıdır: Hukuk kendini meşrulaştırmaz; yürürlükteki bir yasa, insanın değerini çiğniyorsa, adaletin gerektirdiği hukuk değildir. Pozitif hukukun üstünde bir ölçüt koymak, her türlü "yasa böyle" savunmasına karşı güçlü bir silahtır.

Sosyal adaletsizlik bir insan hakları sorunudur

Daha az bilinen ama bizim için en önemli fikri belki de budur. Maltepe Üniversitesi'nden Berfin Kart'ın 2016 tarihli çalışmasının özetlediği gibi Kuçuradi, sosyal adaletsizliği yalnızca bir ekonomik bölüşüm sorunu olarak değil, "felsefi, etik ve politik bir sorun" olarak ele alır. Adalet ona göre adaletsizlik vakalarından türetilen bir fikirdir, tıpkı insan hakları kavramının ihlallerin gözleminden doğması gibi. Ve sosyal adaletsizlik, "ancak doğrudan korunabilen bütün temel haklarla ilgili bir sorun"dur.

Yani açlık, barınmasızlık, sağlıksız çalışma koşulları, eğitimden dışlanma, Kuçuradi'nin dilinde birer "talihsizlik" değil, birer hak ihlalidir.


Marx'la Aynı Cümlenin İki Yarısı

Kuçuradi Marksist değildi; hatta "ideoloji" kavramını, kendi doğrularını sorgulamaya kapalı her norm sistemi için kullanır ve bu eleştirinin dışında Marksizmi de tutmazdı. Ama burada şaşırtıcı bir yakınlık var ki genç yoldaşların bilmesi gerekir.

Marx, 1844'te Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı'nın girişinde şunu yazmıştı: Eleştiri, insanın insan için en yüce varlık olduğu öğretisiyle son bulur; yani insanın aşağılanmış, köleleştirilmiş, terk edilmiş, hor görülen bir varlık olduğu bütün ilişkileri altüst etme kategorik buyruğuyla.

Kuçuradi 1960'ta, yirmi dört yaşında, "insanın kayıtsız şartsız ana değer olduğunu kavrayabilmek" gerektiğini yazdı.

Bu iki cümle aynı başlangıç noktasını paylaşır: insanın değeri, her türlü otoritenin, geleneğin, devletin, "milli çıkar"ın üstünde bir ölçüttür. Ayrıldıkları yer, cümlenin ikinci yarısıdır.

Kuçuradi için soru şudur: İnsanın değerini bilmek ve bu bilgiye göre eylemek nasıl mümkün? Marx için soru şudur: İnsanın değerini sistematik olarak çiğneyen ilişkiler nasıl altüst edilir?

Birincisi bilgiye ve eğitime yönelir; ikincisi üretim ilişkilerine ve sınıf mücadelesine.

"Acı çekmemizin nedeni bilgisizlik"

Bu farkı en açık gösteren cümle, Kuçuradi'nin 2016'da Sözcü'ye verdiği söyleşide geçer: "Neden acı çekiyoruz? Çok kestirme bir cevap verirsem 'bilgisizlikten' diyebilirim, ve bilgisizliğin yarattığı sonuçlardan."

Bu cümlede derin bir doğruluk payı var. Ezbere değerlendirme, hazır yargılar, durumu bilmeden eylemek gerçekten büyük acılar üretir. Ama bir Marksist olarak buraya bir soru eklemek zorundayız: Bilgisizliği kim, neden ve nasıl üretiyor?

Bir maden şirketi iş güvenliği önlemlerini bilmediği için değil, bu önlemler kâr oranını düşürdüğü için almaz. Bir hükümet açlık sınırını bilmediği için değil, asgari ücreti sermayenin rekabet gücüne göre belirlediği için işçiyi o sınırın altında yaşatır. Burada bilgi eksik değildir; bilgiyi uygulamayı engelleyen bir mülkiyet ilişkisi vardır. Ve bilgisizliğin kendisi de çoğu zaman üretilir: Eğitimin sınıfsal yapısı, zihinsel ve bedensel emeğin bölünmesi, medyanın ve bugün algoritmaların kime ait olduğu, kimin neyi bilip neyi bilemeyeceğini belirler.

Haklar ve devlet

Marx, 1843'te Yahudi Sorunu Üzerine'de, burjuva devrimlerinin ilan ettiği "insan hakları"nın aslında burjuva toplumunun üyesinin, yani kendi özel çıkarının peşindeki bencil insanın hakları olduğunu yazmıştı. Mülkiyet hakkı bu listenin başındaydı.

Kuçuradi bu eleştiriye kısmen yakındır: O da yasalara yazılmış "hakları" insan haklarıyla bir tutmaz, hukukun üstüne adaleti koyar. Ama bir noktada durur: İnsan haklarını korumanın birincil görevlisi olarak devleti görür. Devlete, olması gerekeni hatırlatan bir felsefe kurar.

Buradaki sınır, 1994–1996 yıllarının Başbakanlık kurulunda somut biçimde görünür. Devlet, sınıfların üstünde duran ve doğru bilgilendirildiğinde doğru davranacak tarafsız bir hakem değildir. Belirli bir mülkiyet düzeninin korunmasının aygıtıdır. Ona insan haklarının gereğini hatırlatmak değerlidir, gereklidir; ama yeterli değildir. Hakların gerçekten korunması, o hakları ihlal etmekten çıkarı olan toplumsal ilişkilerin değiştirilmesini gerektirir.

Kuçuradi'nin "sosyal adaletsizlik bir insan hakları sorunudur" tezi tam bu kapıya kadar gelir. Kapıyı açmak, yani bu adaletsizliğin kaynağına, üretim araçlarının özel mülkiyetine bakmak, bize kalan iştir. Yapay Zekâ ve İnsan Haklarının Sefaleti yazımızda Kuçuradi'nin "olanakları gerçekleştirme" fikrini tam bu yönde, dijital tekellerin insan olanaklarını nasıl gasp ettiği sorusuna bağlamaya çalışmıştık.


Mirastan Ne Alıyoruz, Nerede Yürümeye Devam Ediyoruz?

Bir ömrü ne putlaştırarak ne harcayarak anmanın yolu, onu bir tabloya dökmek değil elbette. Ama genç yoldaşlar için bir pusula işlevi görsün diye şöyle bir eşleştirme öneriyoruz:

Kuçuradi'den miras aldığımızOnun bıraktığı yerden yürüyeceğimiz yön
İnsan kayıtsız şartsız ana değerdir; hiçbir devlet, gelenek ya da "çıkar" bunun üstünde değildir.Bu değeri sistematik olarak çiğneyen ilişkilerin ortak kaynağı olan sömürü düzenini adıyla anmak.
Değer bir inanç değil, bir bilgi meselesidir; görecelik bir sığınak değildir.Bilginin kimin elinde toplandığını, kimden esirgendiğini sormak; bilgiyi bir müşterek olarak savunmak.
Etik eylem, tekil durumun bilgisini gerektirir; ezbere kural uygulamak etik değildir.Tekil durumu oluşturan ilişkiler arasında sınıf ilişkisini görmeden hiçbir durumun bilgisinin tam olamayacağını eklemek.
Adaletin gerektirdiği hukuk, yürürlükteki yasanın üstündedir.Hukukun üstündeki bu ölçütü, mahkeme salonunda değil örgütlü toplumsal güçle savunmak.
Sosyal adaletsizlik bir insan hakları ihlalidir.Sosyal adaletsizliği mülkiyet sorusundan ayırmamak; hakkı bir lütuf değil mücadele kazanımı olarak görmek.
Felsefe bir kurum, bir kongre, bir dergi, bir bölüm olarak örgütlenmelidir.Felsefeyi üniversitenin duvarlarından taşırıp işyerine, mahalleye, sendikaya taşımak.
"Dört ders verin, 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur."Felsefe dersini okullarda bir hak olarak talep etmek; ama okulun kendisinin kime hizmet ettiğini de sorgulamak.
Kurumların emeği

Tablonun son iki satırı üzerinde biraz durmak istiyoruz, çünkü Kuçuradi'nin belki de en çok gözden kaçan yanı budur.

Felsefe yalnızca kitap yazmak değildir. Bir bölüm kurmak, bir derneği kırk altı yıl ayakta tutmak, uluslararası bir federasyonu yönetmek, kongre düzenlemek, genç araştırmacıları yetiştirmek, yayın programı yürütmek: Bunların hepsi görünmez, yorucu, ödülsüz bir emektir. Kuçuradi bu emeği ömrü boyunca verdi.

Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık kılavuzumuzda "kendi aramızda örgütlenemeyen dünyayı nasıl değiştirir" diye sormuştuk. Kuçuradi'nin siyasi tercihleri bizden ne kadar farklı olursa olsun, bu soruya pratikte verdiği yanıt bizim için de bir derstir: Düşünce, ancak onu taşıyacak kurumlar örgütlendiğinde kuşaklar boyunca yaşar.


Kendimize Bir Not

Bu yaz, 7 Haziran'da, Yılgınlık Safsatalarına Karşı Akıl ve Praksis başlıklı yazımızda Kuçuradi'yi "çağdaş bir Antigone" olarak anlatmıştık. Benzetmenin arkasında duruyoruz: Devletin yasasına karşı insanın değerini savunan bir ses olarak bu ad ona yakışır. Ama o yazıda onu neredeyse devrimci bir praksis rehberi gibi sunduk ve kuramının sınırlarını yeterince göstermedik.

Bir düşünürü sevmek, onu kendimize benzetmek değildir. Kuçuradi'nin kendi ölçütüyle söylersek: Onun değerini bilmek, ona ezbere bir değer yüklemekten daha saygılıdır. 29 Eylül yazısında bu dengeyi kurmaya başlamıştık; bu yazıda sürdürmeye çalıştık.


Antigone Bu Kez Onsuz Sahnede

Kemal Demirel'in 1966'da yayımlanan ve Kuçuradi'ye ithaf ettiği Antigone'si, Cumhuriyet'in 1 Ekim'de duyurduğu programa göre 10 Ekim akşamı Sarıyer'deki Boğaziçi Kültür Sanat Merkezi'nde, onun doksanıncı yaş günü için düzenlenen sempozyumun kapanışında sahnelenecekti. Sahneden.net'in aktardığı program sabah etik ve değer görüşüyle başlayıp insan hakları eğitimiyle sürüyor ve akşam bu oyunla kapanıyordu.

Gün boyu felsefe, akşam Antigone. Bir doğum günü kutlaması olarak tasarlanan program, şimdi bir veda olacak.

Sofokles'in Antigone'si, Kreon'un yasasına karşı kardeşini gömme hakkını savunur ve bunu canıyla öder. Ama oyunun asıl trajedisi, Antigone'nin yalnız olmasıdır: Kardeşi İsmene korkar, Thebai halkı susar. Antigone'nin hakkı vardır ama gücü yoktur.

Kuçuradi bize hakkın ne olduğunu öğretti. Bize düşen, hakkı yalnız bir kadının vicdanına bırakmamak, onu örgütlü bir gücün meselesi hâline getirmektir. Antigone'yi trajediden kurtaracak olan, Thebai'nin susmayan halkıdır.


Somut Görevler

Bir anma yazısı yalnızca hüzünle bitmemeli. Kuçuradi'nin bıraktığı mirası canlı tutmak için genç yoldaşlara önerilerimiz şunlar:

  • Onu okuyun, onun hakkında okunanla yetinmeyin. Başlangıç için İnsan ve Değerleri, ardından Etik, sonra İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Daha yakın tarihli Ahlak, Etik ve Etikler kısa ve yoğun bir giriş sunar. Okurken her bölümün sonunda şu soruyu sorun: "Bu durumu oluşturan ilişkiler arasında sınıf nerede?"
  • 10 Ekim programını takip edin. Sempozyumun bir anma toplantısına dönüşüp dönüşmeyeceğini Türkiye Felsefe Kurumu'nun duyurularından izleyin; katılabilecek olanlar katılsın, dinlesin, soru sorsun.
  • Okuma halkaları kurun. Kuçuradi'nin "tekil durumun bilgisi" fikrini kendi işyerinizden, okulunuzdan bir vaka üzerinden tartışın: Bir işten çıkarma, bir disiplin soruşturması, bir sansür kararı. Neyi biliyoruz, neyi bilmiyoruz, bilmemizi kim engelliyor?
  • İhlalleri sınıfla birlikte belgeleyin. Bir hak ihlalini kaydederken yalnızca "ne oldu"yu değil, "kimin çıkarına oldu"yu da yazın. Kuçuradi'nin sosyal adaletsizlik fikrini bir sendika bülteninde, bir öğrenci dergisinde somut vakalara uygulayın.
  • Yapay zekâ etiği tartışmalarında onun ölçütünü kullanın. Bugün tekellerin "etik ilkeler" diye sunduğu metinler çoğu zaman ezbere yüklenmiş değerlerdir. Yapay Zekâ Etiğinin Sefaleti ve İnsan Onuru ve Makineye Ruh, İşçiye Fatura yazılarımızda yaptığımız gibi, "bu ilke kimin olanaklarını genişletiyor, kimin olanaklarını gasp ediyor?" diye sorun.
  • Okullarda felsefe dersini talep edin. Kuçuradi'nin "üniversite öncesi öğretimde dört ders verin bize, 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur" sözünü bir veli toplantısında, bir öğrenci meclisinde, bir eğitim sendikası toplantısında gündeme getirin.

İnsanı Ana Değer Bilmek

Sevgili genç yoldaşlar,

İoanna Kuçuradi, İstanbul'da bir Rum kızı olarak doğdu; pogromu, darbeleri, tasfiyeleri, sürgünleri gördü; kalmayı, yazmayı, kurmayı seçti. 1960'ta yirmi dört yaşında bir asistan olarak "insan kayıtsız şartsız ana değerdir" dedi ve bu cümlenin bedelini ödedi. Doksanına iki gün kala aramızdan ayrılana kadar bu cümleden geri adım atmadı.

Onunla her konuda aynı yerde durmadık. O, insanın değerini bilmenin yolunu bilgide ve eğitimde aradı; biz o bilginin ancak sömürüye dayalı ilişkiler altüst edildiğinde bütün insanlar için gerçek olabileceğini düşünüyoruz. Ama başladığımız yer aynı: İnsanın değerinden daha yüksek bir ölçüt yoktur.

Bu cümleyi ondan devralıyoruz. Onu sınıfın, emeğin ve örgütlülüğün diliyle tamamlamak ise bizim işimiz.

Işıklar içinde uyusun. Düşüncesi, onu tartışmayı sürdürenlerle yaşayacak.


Kaynaklar

Ölüm haberi ve 90. yıl programı

Biyografi

Söyleşi ve değerlendirmeler

Kuçuradi'nin eserlerinden

  • Schopenhauer ve İnsan
  • Nietzsche ve İnsan
  • İnsan ve Değerleri
  • Etik
  • İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları
  • Adaletin Gerektirdiği Hukuk
  • Ahlak, Etik ve Etikler

Marksist klasikler

  • Karl Marx, Yahudi Sorunu Üzerine (1843)
  • Karl Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı: Giriş (1844)

Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği