Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Ahlakı Kim Sayıyor?

Sadakat, Fedakârlık, Namus: Egemen Ahlakın Sınıfı Üzerine Genç Yoldaşlara Bir Kuçuradi Okuması

Yazar: Oğuz Demirkapı
Ahlakı Kim Sayıyor?

Ahlakı Kim Sayıyor?

Ahlaklı sayılan ama etik olmayan eylemler üzerine genç yoldaşlara bir Kuçuradi okuması

Bir asistan, hocası üniversiteden atıldığında susmadı ve bir bildiri yazdı. Susmak "ahlaklı" sayılırdı: sadakat, sabır, kariyer. Yazmak ise etikti. Bu yazı, o ikisi arasındaki farkın sınıfını soruyor.

1960 yazı. 27 Mayıs darbesinin ardından çıkarılan bir yasayla, "147'ler" diye anılacak öğretim üyeleri tek kalemde üniversiteden uzaklaştırılıyor. Aralarında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden Takiyettin Mengüşoğlu da var. Onun genç asistanı, henüz yirmi dört yaşında, Rum bir ailenin kızı, fakültenin koridorlarında "aklı başında" olmanın ne demek olduğunu herkesten iyi biliyor: başını eğmek, dönemin geçmesini beklemek, yeni yönetimle iyi geçinmek. Bunların hepsi o günün ahlakına göre makul, hatta erdemli davranışlardır. Genç asistan bunların hiçbirini yapmıyor; ihraçlara karşı tavır alıyor ve bir bildiri kaleme alıyor. Yıllar sonra aynı bölümde yeniden asistanlık sınavına girdiğinde bir hocadan tam not, birinden sıfır, birinden çekimser oy alacak ve "başarısız" sayılacak. O asistanın adı Ioanna Kuçuradi'dir. Ve bütün felsefesi, bir bakıma o yaz öğrendiği şeyin kavramlaştırılmasıdır: bir eylemin "ahlaklı sayılması" ile "etik olması" aynı şey değildir.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazının da doğrudan bir vesilesi var. Datça Felsefe ve Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET), Datça Belediyesi'nin desteğiyle, 30 Eylül Çarşamba akşamı saat 18.00'de Datça Demokrasi Evi'nde bir oturum düzenliyor: Ahmet Nohut'un sunumuyla "Ahlâklı Sayılan Ama Etik Olmayan Eylemler — Ioanna Kuçuradi'nin Etik Anlayışıyla".

Bu, bizim için bir dizinin üçüncü halkası. MARFET'in 4 Eylül'deki Nietzsche sunumu vesilesiyle Komün'e Ağlayan Adam yazımızda Nietzsche'yi düşmanın doğru gördükleri ekseninde okumuştuk; 18 Eylül'deki Fromm sunumu vesilesiyle de Sahip Olmaktan Olmaya: Erich Fromm'u Sınıfla Okumak yazımızda Fromm'u "yoldaş ama eksik" diye okumuştuk. Kuçuradi bu ikisinin arasında bir yerde duruyor: ne düşman ne de bizden. Kendi yolunu, kendi kavramlarıyla açmış, bu ülkenin en sert dönemlerinde ilkesinden şaşmamış bir filozof. Onu daha önce de Yılgınlık Safsatalarına Karşı Akıl ve Praksis: Çağdaş Antigone Ioanna Kuçuradi ile Dünyayı Yeniden Kurmak yazımızda yılgınlık safsatalarına karşı aklın ve praksisin yanında okumuştuk. Bu yazı o yazının üzerine kuruluyor, ama başka bir soruya odaklanıyor.

Üç ayrıntı bu oturumu ayrıca anlamlı kılıyor.

Birincisi, sunumu yapan arkadaşımız Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. O bölümü 1969'da kuran ve 2003'te emekli olana kadar yöneten kişi, Kuçuradi'nin ta kendisidir. Yani Datça'da bir öğrenci, kendi okulunun kurucusunun düşüncesini anlatacak; bu, bir düşünce geleneğinin taşrada, kendi ayakları üzerinde yaşadığının işaretidir.

İkincisi, tarih. Kuçuradi 4 Ekim 1936'da İstanbul'da doğdu. Yani oturumdan dört gün sonra doksan yaşına girecek. Doksan yaşında, hâlâ söyleşi veren, hâlâ Türkiye Felsefe Kurumu'nun başında duran, hâlâ yazan bir filozofun düşüncesini, o yaşarken tartışmak; ona saygının en iyi biçimi budur. Anma değil, tartışma.

Üçüncüsü, yer. Datça, antik Knidos'un yarımadasıdır; Platon'un Akademisi'nde ders görmüş, gökyüzünün hareketlerini geometriyle açıklamaya çalışmış matematikçi-gökbilimci Eudoksos'un memleketi. Mitos'tan Praksise: Ege Kıyılarında Materyalist Felsefe ve İnsanlığın Özgürleşme Yolu yazımızda Ege kıyılarında materyalist felsefenin izini sürerken ve Karya'nın Sarp Yamaçlarında İnsan Eylemi: Amos'a Materyalist Bir Yolculuk yazımızda Marmaris'in hemen yanındaki Amos'a giderken yazdığımız gibi, bu kıyılarda düşünce, emeğin ve ticaretin somut ilişkileriyle birlikte doğmuştur. Etik tartışmasının "Demokrasi Evi" adlı bir mekânda yapılması da bir rastlantı sayılmamalı: ahlak ile etik arasındaki fark, sonunda bir iktidar sorusudur.

Şimdi o soruya gelelim.


Neden Kuçuradi, neden şimdi?

"Etik" sözcüğü hiç bu kadar çok kullanılmamıştı. Bankaların "etik ilkeleri", holdinglerin "etik kurulları", yapay zekâ şirketlerinin "sorumlu yapay zekâ" bildirgeleri, hastanelerin "etik komiteleri", okullarda "değerler eğitimi"... Kuçuradi bu enflasyonu çoktan fark etti. Şubat 2026'da Cumhuriyet'e verdiği söyleşide etik kelimesinin moda olduğunu söylüyordu. 2019'da yayımlanan Ahlak, Etik ve Etikler kitabının tanıtımı da aynı tespitle açılır: sözcüğü kullananlar ondan birbirinden çok farklı şeyler anlıyor; aynı şeye farklı adlar, farklı şeylere aynı ad veriliyor; bu karışıklık da insanların yaşamdaki değer sorunlarını görmesini engelliyor.

Bu, masum bir terminoloji sorunu değildir. Kavram karışıklığı kimin işine yarıyorsa, onu yeniden üretmek de onun işine yarar. Bir şirketin "etik kodu" çalışanına sadakat, gizlilik ve itaat yükümlülüğü getirdiğinde, bu kod "etik" adını taşır ama Kuçuradi'nin kavramlarıyla bakınca bir ahlaktır: belirli bir kurumun, belirli bir zamanda, kendi düzeninin sürmesi için üyelerinden beklediği davranış kurallarının toplamı. Yapay Zekâda Tasmayı Kim Tutuyor? yazımızda yapay zekâ şirketlerinin "anayasalarını" ve davranış kurallarını tartışırken sorduğumuz soru tam da buydu: tasmayı kim tutuyor?

Aynı şey devletin dilinde de geçerlidir. "Aile" yeniden bir millî ahlak projesi olarak ilan edildiğinde, Kimin Ailesi Güvende? yazımızda kimin ailesinin güvende olduğunu sormuştuk. Ahlak sözcüğü, bu ülkede çoğu zaman bir disiplin aygıtının adıdır.

İşte Kuçuradi'nin ayrımı burada bize bir alet veriyor. Aletin sınırlarını da göreceğiz, ama önce aleti tanıyalım.


Bir yaşam: Zapyon'dan Hacettepe'ye

Kuçuradi'nin hayatını uzun uzun anlatmayacağız; kaynakçadaki yazılar bunu bizden iyi yapıyor. Ama birkaç ayrıntı, düşüncesini anlamak için gerekli.

Çorlulu bir annenin ve Sakız Adası göçmeni bir aileden gelen bir babanın kızı olarak İstanbul'da doğdu. Annesinin ailesi, o dört yaşındayken Çorlu'dan İstanbul'a göç etmek zorunda bırakılmıştı. Yani Kuçuradi, zorunlu göçün, azınlık olmanın ve "ötekileştirilmenin" ne olduğunu kitaplardan öğrenmedi.

1954'te Zapyon Rum Kız Lisesi'nden mezun oldu. Bir yıl sonra, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'un Rum mahallelerinde evler, dükkânlar, kiliseler, okullar yağmalandı. Bu olayın Kuçuradi'nin kişisel yaşamında nasıl bir iz bıraktığını onun ağzından bilmiyoruz; bilmediğimiz bir şeyi ona yakıştırmayacağız. Ama şunu söyleyebiliriz: genç bir felsefe öğrencisinin çevresindeki toplum, o yıllarda "ahlaklı sayılan ama etik olmayan eylemlerin" en çıplak örneklerini yaşıyordu. Buna aşağıda döneceğiz.

1959'da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi, Mengüşoğlu'nun asistanı oldu. Açılıştaki 1960 sahnesi bu yıllara aittir. 1965'te "Schopenhauer ve Nietzsche'de İnsan Problemi" teziyle doktorasını verdi, 1965–1968 arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde çalıştı. 1969'da Hacettepe'de felsefe bölümünü kurdu. 1974'te bugünkü Türkiye Felsefe Kurumu'nun kuruluşuna öncülük etti ve 1980'den beri kurumun başkanı. Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu'nda (FISP) önce genel sekreter, 1998–2003 arasında başkan oldu; bu göreve seçilen ilk Türkiyeli ve ilk kadın olarak. 1998'den beri UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü'nün sahibi, 2006'dan beri Maltepe Üniversitesi'nde İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin yöneticisi.

Bir de takma adı var. Dostları, özellikle oyun yazarları Güngör Dilmen ve Kemal Demirel, ona "çağdaş Antigone" der: sözünü esirgemeyen, gereksiz konuşmayan, sabreden ama ilkesinden şaşmayan biri. Bu benzetmenin kendisi, bu yazının konusunun özetidir. Çünkü Antigone'nin trajedisi, tam olarak "ahlaklı sayılan" ile "etik olan"ın çatışmasıdır.


Antigone: ilk ahlak–etik çatışması

Hikâyeyi hatırlayalım. Thebai kralı Kreon, kente karşı savaşmış olan Polyneikes'in cesedinin gömülmesini yasaklar; ceset kurda kuşa bırakılacaktır. Kralın buyruğuna uymak, kent düzenini korumak, "vatan hainine" yas tutmamak, o kentin ahlakına göre doğru olandır. Polyneikes'in kız kardeşi Antigone ise kardeşini gömer ve cezaya çarptırılır.

Kuçuradi'nin öğrencileri ve dostları bu sahneyi sık sık anar. Bianet'te yayımlanan bir belgesel değerlendirmesinde aktarılan yorumun özü şudur: insanca yapılmış bir eylem aynı zamanda suç sayılıyorsa, asıl suç o çatışmayı doğuran yasayı yapanındır.

Genç yoldaşlar, bu cümleyi bir kenara yazın. Çünkü bu cümle, 12 Eylül'de işkenceye tanıklık edip susmayan hekimin, grev kırıcılığı yapmayı reddeden işçinin, şirketinin suçunu ifşa eden mühendisin, ihraç edilen hocasının yanında duran asistanın cümlesidir. Ve aynı zamanda bir soruyu açık bırakır: o yasayı yapan kimdir, neden yapmıştır, kimin çıkarını korumaktadır? Kuçuradi'nin felsefesi ilk iki soruda çok güçlüdür. Üçüncü soruda ise bizim sözümüze ihtiyaç vardır.


Kavram takımı: ahlak, ahlaklılık, etik

Kuçuradi'nin katkısının özü, günlük dilde birbirine karışan sözcükleri ayırmasıdır. Bu ayrımları kısaca, kendi sözcüklerimizle özetleyelim.

Ahlak: değer yargıları sistemleri

Kuçuradi'ye göre ahlak, belirli bir toplumda, belirli bir zamanda, insanlar arası ilişkilerde kişilerden uymaları beklenen, teşvik edilen ya da yasaklanan davranış normlarının, değer yargılarının sistemidir. Bu sistemler çağdan çağa, toplumdan topluma, hatta aynı toplumda kişiden kişiye değişir. O yüzden Kuçuradi tekil "ahlak"tan çok çoğul **"ahlaklar"**dan söz eder.

Harun Tepe'nin Kuçuradi'yi izleyerek verdiği örnekler öğreticidir: bir eylemi "ahlaklı" diye nitelediğimizde, bazen yalnızca o eylemin içinde bulunduğumuz grubun "bekaret namustur" ya da "büyüklerin yanında sigara içilmez" gibi değer yargılarına uyduğunu söylemiş oluruz. Bu yargılar bir yerde "iyi", başka bir yerde "kötü" sayılabilir. Görelilik buradadır ve bu görelilik gerçektir.

Ahlaklılık: evrensel normlar

İkinci bir anlamda "ahlak", belirli bir topluluğun ahlakından bağımsız olarak, ahlaklılık anlamına gelir: insanlara insan olarak eşit davranmak, işkence yapmamak, ırk ayrımı yapmamak, sözünde durmak gibi normlar. Bu normlar, doğrudan ya da dolaylı olarak "insanın değerinin bilgisine" dayanır. Kuçuradi'nin dikkat çektiği ince nokta şudur: bu normlara uyan biri, insanın değerine zarar verme olasılığını azaltır, ama bu bir güvence değildir. Norm, bilgi eksikken bir korkuluk işlevi görür.

Etik: bir bilgi alanı

Üçüncü ve Kuçuradi'nin asıl kullandığı anlamda etik, felsefenin bir dalıdır: doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir bilgi ortaya koyan, başta insanın değeri olmak üzere değer, değerlendirme ve anlam kavramlarını inceleyen bir bilgi alanı. Bu çok önemli bir iddiadır ve çağımızın moda göreciliğine karşı bir duruştur. Kuçuradi'ye göre "iyi" ve "kötü" konusunda söylenenlerin hepsi eşit derecede keyfî değildir; bir değerlendirme doğru ya da yanlış olabilir, çünkü bir değerlendirme bilgiye dayanır ya da dayanmaz.

Değer yargısı ile değerlendirme

Bu ayrımın pratik karşılığı, değer yargısı ile değerlendirme arasındaki farktır. Değer yargısı hazırdır, ezberdir: "kadının yeri evidir", "patron ekmek kapısıdır", "devlete karşı gelinmez". Değerlendirme ise her seferinde yapılır: bu durumda, bu eylemin, bu insanların olanakları bakımından ne anlama geldiğine bakılır. Kuçuradi'nin gözünde her eylem tek ve eşsizdir; onu genel değer yargılarıyla ölçmek, yani "ezbere değerlendirme", çoğu zaman yanlış değerlendirmedir ve insanın değerinin harcanmasına yol açar.

Norm ile etik değer arasındaki boşluk

Ve nihayet, sunumun başlığını doğrudan açıklayan cümle. Ahlak, Etik ve Etikler'den aktarılan bir pasajda Kuçuradi şöyle der: "Bir durumda bir norma uygun davranmak ve etik bakımdan değersiz davranmak da mümkündür." Aynı kitabın bir başka yerinde de insanların normlara uymaya zorlanabileceğini, ama etik eylemde bulunmaya zorlanamayacağını; bunun ancak kişinin kendi hesabına öğrenebileceği bir şey olduğunu söyler.

Bu iki cümle, Datça'daki oturumun iki ekseni olacaktır diye düşünüyoruz. Biz de yazının kalanını bu iki cümleye ayırıyoruz. Birincisini sonuna kadar izleyeceğiz; ikincisine ise yoldaşça bir itirazımız olacak.


"Ahlaklı sayılan": edilgen çatının sırrı

Sunumun başlığındaki en ilginç sözcük "ahlaklı" değil, **"sayılan"**dır. Edilgen çatı. Türkçenin bu inceliği bir soru saklar: kim tarafından sayılan?

Bir eylemin ahlaklı sayılması, bir yargının, bir topluluk içinde yaygınlaşmış ve yerleşmiş olmasıdır. Ama yargılar gökten inmez. Bir toplumda hangi değer yargılarının yaygınlaşacağı; hangilerinin okulda öğretileceği, minberden, ekrandan tekrarlanacağı, hangilerinin "ayıp", hangilerinin "şeref" sayılacağı, o toplumda kimin söz söyleme araçlarına sahip olduğuyla ilgilidir.

Marx ve Engels bunu Alman İdeolojisi'nde yalın bir biçimde söylemişti: her çağın egemen düşünceleri, o çağın egemen sınıfının düşünceleridir; maddi üretim araçlarını elinde tutan sınıf, zihinsel üretimin araçlarını da denetler. Engels ise Anti-Dühring'de ahlak konusunu açıkça ele alır: şimdiye kadarki bütün ahlaklar, özünde sınıf ahlakı olmuştur; ya egemen sınıfın egemenliğini ve çıkarlarını haklı gösterirler ya da ezilen sınıf güçlendiğinde bu egemenliğe karşı öfkeyi ve ezilenlerin gelecekteki çıkarlarını temsil ederler. Engels'in vurgusu ince bir noktadadır: ahlak alanında da bir ilerleme vardır, ama gerçekten insani, sınıfların üstünde bir ahlak, ancak sınıf karşıtlıklarının yalnızca aşılmakla kalmayıp gündelik yaşamda unutulduğu bir toplumda mümkün olacaktır.

Burada Kuçuradi ile Engels'in ilginç bir biçimde yan yana geldiğini görüyoruz. İkisi de "ahlak"ı tarihsel, değişken ve göreli bir fenomen olarak görür. İkisi de bu göreliliğin sonsuz bir görecelik olmadığını, bir ölçüt bulunabileceğini düşünür. Fark şuradadır: Kuçuradi ölçütü insanın değerinin bilgisinde arar; Engels ise o ölçütün gerçekleşmesinin tarihsel koşullarını sorar. Birincisi "neyin etik olduğunu" gösterir; ikincisi "etik olanın neden yaygınlaşmadığını ve neyin onu engellediğini" gösterir. Biz ikisine de ihtiyaç duyuyoruz.

Bertolt Brecht bu düğümü bir oyun sahnesinde, Üç Kuruşluk Opera'da (1928) çok daha kaba ama bir o kadar isabetli bir biçimde atmıştı: önce karın doyar, sonra ahlak gelir. Bu, ahlakı küçümsemek değildir. Açlığın, güvencesizliğin ve bağımlılığın insanların "ahlaklı" sayılmak için neleri kabullenmek zorunda kaldığını gösteren acı bir gözlemdir.


Ahlaklı sayılan ama etik olmayan: sınıfın gündelik ahlakı

Şimdi başlığın vaat ettiği şeyi yapalım ve somut eylemlere bakalım. Aşağıdaki tabloda sol sütunda, bugün Türkiye'de yaygın biçimde "ahlaklı", "doğru", hatta "erdemli" sayılan davranışları; sağ sütunda ise bu davranışlara Kuçuradi'nin sorusuyla ("bu eylem insanın değerini ve olanaklarını koruyor mu, harcıyor mu?") ve bizim sorumuzla ("bu değer yargısı kimin yararına yaygınlaşmış?") bakınca gördüklerimizi koyduk.

Ahlaklı sayılanEtik bilgiyle ve sınıfla bakınca
İşine bağlılık: Karşılıksız fazla mesaiye kalmak, izin kullanmamak, hastayken işe gitmek "özveri"dirİşçinin sağlığı ve dinlenme hakkı, yani insan olarak olanakları harcanıyor; "özveri" adıyla karşılığı ödenmeyen emek, patronun kasasına aktarılıyor
Patrona sadakat: "Ekmek yediğin kapıya ihanet edilmez"; iş kazasını, hileyi, ücret gaspını dışarı söylememekSadakat, burada sessizliğin adıdır. Ekmeği kapı vermez, emek verir; o kapının arkasındaki servet, sessiz kalanların emeğinden birikmiştir
Grev kırıcılığı: "Ben işimi yapıyorum, kimseye zararım yok"; greve katılmayıp çalışmayı sürdürmek "sorumluluk"turArkadaşlarının hakkını aramasının önünü kesen eylem, kendi kısa vadeli güvencesi uğruna ortak insan onurunu satmaktır; işverenin "bölerek yönet" stratejisinin gönüllü aracı olmaktır
Kadının fedakârlığı: Ev işini, çocuk ve yaşlı bakımını karşılıksız yüklenmek "anneliğin kutsallığı"dırKadının zamanı, eğitimi, üretkenliği, yani insansal olanakları harcanıyor; toplumun yeniden üretim maliyeti devletin ve sermayenin sırtından alınıp ücretsiz olarak evin içine yıkılıyor
Çocuğu erkenden çalıştırmak: "Meslek sahibi olsun", "ekmeğini taştan çıkarmayı öğrensin"Çocuğun oyun, eğitim, gelişim olanakları harcanıyor; ucuz ve itirazsız emek, "çıraklık" ve "mesleki eğitim" adlarıyla meşrulaştırılıyor
Hayırseverlik: Zenginin yoksula yardım etmesi "cömertlik", yardımı alanın minnet duyması "vefa"dırHak olarak talep edilmesi gereken şey, lütuf olarak sunuluyor; yoksulluğu üreten mülkiyet ilişkisi görünmez kalıyor, veren el yücelir, alan el küçülür
Borcunu ödemek: Kredi kartı borcunu, faizini, gecikme cezasını ne pahasına olursa olsun ödemek "namus"turBorç ilişkisi ahlaki bir yükümlülük gibi sunularak borçlandıran düzen aklanıyor; ücretlerin yetmediği gerçeği, bireyin "savurganlığı" diye yeniden yazılıyor
Devlete itaat: "Devletin bekası için" işkenceye, ihraçlara, kapatmalara ses çıkarmamak "vatanseverlik"tirSoyut bir "beka" uğruna somut insanların onuru harcanıyor; Kuçuradi'nin kendi kuşağı bu ahlakın bedelini 1960'ta da, 1980'de de ödedi
Platform uyumu: Kuryenin, serbest çalışanın uygulama puanını korumak için her görevi kabul etmesi "profesyonellik"tirAlgoritmik yönetimin disiplin normları "iş ahlakı" diye içselleştiriliyor; denetimi makine yapıyor, kârı platform alıyor, riski işçi taşıyor
Kurumsal "etik kod": Şirket içi yazışmaları dışarı sızdırmamak, "itibar"ı korumakBir kurumun kendi düzenini koruyan ahlakı, "etik" adıyla sunuluyor; kamu yararına ifşa, "etik ihlal" diye cezalandırılabiliyor

Bu tablodaki her satırda aynı mekanizma işliyor: bir değer yargısı, bir mülkiyet ilişkisinin sürmesini sağlıyor ve bunu, o ilişkinin bedelini ödeyenlerin kendi vicdanı üzerinden yapıyor. Egemen ahlakın en büyük başarısı, zoru gereksizleştirmesidir. Polis kapıda beklemez; insan, "ahlaklı" olmak için kendi kendini disipline eder.

Kuçuradi'nin "ezbere değerlendirme" dediği şey tam da budur. Ama biz bir adım ileri gidiyoruz: ezber, kendiliğinden oluşmaz. Onu ezberleten bir okul, tekrarlayan bir ekran, onaylayan bir kürsü vardır. Ve bu aygıtların sahipleri, ezberin içeriğinden bağımsız değildir.


Tarihten iki çıplak örnek

"Ahlaklı sayılan ama etik olmayan eylemler" söz konusu olduğunda, bu ülkenin yakın tarihinden iki örnek özellikle öğreticidir; ikisi de Kuçuradi'nin içinden geldiği topluluğun doğrudan yaşadığı olaylardır.

1942 Varlık Vergisi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında çıkarılan bu vergi, resmî söylemde bir "millî fedakârlık" çağrısıydı. Oysa uygulamada gayrimüslim tüccarlar ve esnaf, Müslüman meslektaşlarının katlarca üstünde vergilendirildi; ödeyemeyenlerin malları satıldı, kendileri Aşkale'ye çalışma kamplarına gönderildi. "Vatan için fedakârlık" ahlakının arkasında, sermayenin bir etnik-dinsel gruptan ötekine, büyük ölçüde yeni yeşeren "millî burjuvaziye" aktarılması vardı. Ahlakın dili millîydi; içeriği sınıfsaldı.

6-7 Eylül 1955. Selanik'te Atatürk'ün doğduğu eve bomba atıldığı yönündeki asılsız haberle kışkırtılan kalabalıklar, İstanbul'da Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşların evlerini, dükkânlarını, ibadethanelerini yağmaladı. Yağmacıların çoğu, o gece "millî bir duygu" ile hareket ettiğine inanıyordu; yani kendi gözlerinde ahlaklıydılar. Olayların ardından İstanbul'un ekonomik ve demografik haritası kalıcı biçimde değişti; kimin mülkünün kime geçtiği sorusu, o gecenin "duygusal" anlatısının içinde hep boğuldu.

Bu iki örnek, genç yoldaşların şunu görmesi için önemli: "ahlaklı sayılan ama etik olmayan eylem" yalnızca bireysel bir zaaf, bir kişinin yanlış değerlendirmesi değildir. Bazen bütün bir toplumsal kesim, örgütlü bir biçimde, yukarıdan kışkırtılarak, kendini haklı hissederek insanın değerini harcar. Ve bu harcamanın arkasında çoğu zaman bir mülk el değiştirir.

Aynı mekanizmayı 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü yazımızda da görmüştük: "anarşiye son" ahlakı, sendikaların kapatılması, grevlerin yasaklanması ve ücretlerin bastırılmasıyla aynı anda iş gördü. Ahlak konuşuyordu; sermaye kazanıyordu.


Ters yönden: ahlaksız sayılan ama etik olan

Başlığın bir de aynası var ve Kuçuradi'nin düşüncesi bu aynaya da ışık tutuyor. Tarih boyunca egemen ahlak tarafından "ahlaksız", "saygısız", "hain", "bölücü" diye damgalanan pek çok eylem, insanın değerini koruyan, hatta onu yücelten eylemlerdi.

İşçilerin 19. yüzyılda örgütlenmesi "mülkiyete saldırı" sayıldı. Grev, uzun süre "ekmek yediği kapıya ihanet" diye anlatıldı; hâlâ da anlatılıyor. Kadınların oy hakkı talebi "yuvayı yıkmak" diye karşılandı. Ruhi Su'nun türküleri radyodan yasaklandı; Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak yazımızda bu ülkenin ona reva gördüklerini anlatmıştık. Devletin savaş suçlarını ifşa eden askerler ve teknisyenler "hain" ilan edildi. Ve 1960'ta, ihraç edilen hocasının yanında duran genç bir asistan, sınavda bir hocadan sıfır aldı.

Buradan çıkan ders şudur: egemen ahlakın "ahlaksız" damgası, çoğu zaman, egemen düzenin sınırına dokunulduğunun işaretidir. Bu, her damgalananın haklı olduğu anlamına gelmez; Kuçuradi'nin ısrarla hatırlattığı gibi, her eylem tek tek, bilgiyle değerlendirilmelidir. Ama damganın kendisi bir kanıt değildir. Bir işçinin, bir öğrencinin, bir hekimin "ahlaksız" ilan edildiğini duyduğunuzda, ilk sorunuz "ne yapmış?" olmalı; ikinci sorunuz ise "bu damga kimin işine yarıyor?".


Kuçuradi'nin gördükleri, göremedikleri

Fromm yazısında yaptığımız gibi, burada da bir bilanço çıkaralım. Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak yazımızda dile getirdiğimiz ilkeyi burada da uyguluyoruz: ne aziz ne cani; ne kutsama ne karalama. Kuçuradi büyük bir filozoftur; tam da bu yüzden onunla tartışmak gerekir. Aşağıdaki tablo bir mahkûmiyet değil, yoldaşça bir okumanın özetidir.

Kuçuradi'nin gördükleriSınıf açısından eklenmesi gerekenler
Ahlak, yere ve zamana göre değişen değer yargıları sistemidir; ahlak ile etik karıştırılınca değer sorunları görünmez olurBu değer yargılarının hangilerinin yaygınlaşacağı, üretim ve söz araçlarının mülkiyetiyle ilgilidir; karışıklık rastlantı değil, çoğu zaman bir çıkarın sonucudur
Etik bir bilgi alanıdır; "iyi" ve "kötü" konusunda söylenenler eşit derecede keyfî değildir; postmodern göreliliğe teslim olmamak gerekirTamamen katılıyoruz. Etik bilginin bir de tarihsel koşulları vardır: insanın değerini sistematik olarak harcayan ilişkileri bilmeden, o değeri korumanın yolunu da bilemeyiz
Her eylem tek ve eşsizdir; ezbere değerlendirme insan değerini harcarEzberin öznesiz olmadığını eklemek gerekir: okul, medya, din kurumu ve iş yeri, ezberi üreten ve yeniden üreten aygıtlardır
İnsan, değer üreten bir varlık olduğu için değerlidir; bu değerin korunması için olanaklarının geliştirilmesi gerekirO olanakları kimin geliştirebildiği, kimin zamanının, bilgisinin, sağlığının başkasının kârına harcandığı sorusu, mülkiyet ilişkisinin sorusudur
İnsanlar normlara uymaya zorlanabilir ama etik eylemde bulunmaya zorlanamaz; bu, kişinin kendi hesabına öğreneceği bir şeydirDoğru, ama eksik: etik eylem bireysel olarak başlasa da çoğu zaman kolektif olarak öğrenilir. Grev çadırı, sendika toplantısı, dayanışma ağı, insanların "kendi hesabına" öğrenemeyeceği şeyleri birlikte öğrendiği okullardır
İnsan hakları, insanın değerinin bilgisinden türetilmelidir; devletlerin ve kurumların yükümlülükleri bu bilgiye göre belirlenmelidirHaklar tarihte hiçbir zaman yalnızca doğru bilgiyle verilmedi; sekiz saatlik iş günü, sendika hakkı, genel oy, bedelleri ödenerek kazanıldı. Bilgi zorunlu koşuldur, yeterli koşul değildir

Bu son iki satır üzerinde biraz daha durmak istiyoruz, çünkü Datça'daki tartışmanın en verimli yeri burası olabilir.

"Kendi hesabına" mı, birlikte mi?

Kuçuradi'nin etik eylemin zorlanamayacağına dair cümlesi derin bir gerçeği dile getirir: Kimseyi zorla dürüst, zorla cesur, zorla dayanışmacı yapamazsınız. Bir norm dayatılabilir, bir erdem dayatılamaz. Bu, her türlü otoriter "ahlak eğitimi" projesine karşı güçlü bir itirazdır ve bu itirazı biz de paylaşıyoruz.

Ama bu cümle, yalnız okunduğunda, etiği bireyin iç dünyasına kapatma riski taşır. Oysa insanlar etik eylemi çoğu zaman tek başına değil, başkalarıyla birlikte, bir mücadelenin içinde öğrenirler. Grev kırıcılığı yapmayı reddeden bir işçi, bunu çoğu zaman bir etik kitabı okuduğu için değil, yanındaki arkadaşının yüzüne bakabilmek istediği için yapar. Dayanışma, etik bilginin kolektif biçimidir. Örgüt, insanın kendi başına göremeyeceği şeyleri görmesini sağlayan bir bilgi aygıtıdır. Fromm'un Weimar işçileri üzerine yaptığı anketi anlatırken de aynı şeyi söylemiştik: karakter bireysel bir tercih değil, toplumsal ilişkilerin ürünüdür; onu değiştirecek olan da yine toplumsal bir eylemdir.

Bilgi ve güç

Kuçuradi'nin bütün çabası, doğru bilginin yaygınlaşmasının insanların daha az yanlış değerlendirme yapmasını, dolayısıyla insanın değerinin daha az harcanmasını sağlayacağı inancına dayanır. Bu, Aydınlanma'nın en soylu mirasıdır ve biz bu mirası sahipleniyoruz. Bilgi Teorisinde Nesnel Gerçeklik ve Dünyayı Dönüştürme Gücü yazımızda da söylediğimiz gibi, doğru bilgi olmadan doğru eylem olmaz.

Ama bilginin kendisi de bir mülkiyet konusudur. Hangi bilginin üretileceği, hangisinin okullarda öğretileceği, hangisinin ekranlarda dolaşacağı, bugün bir avuç şirketin ve devlet aygıtının denetimindedir. Kuçuradi'nin kendisi de bu tehlikeyi görmüş olmalı; bir söyleşisine verilen başlık bunu gösteriyor: "Korkarım, insan hakları tehlikeli bir kavram olmuştur bile." Bir kavramın tehlikeli hâle gelmesi, onun başka amaçlar için kullanılmasıdır; "insan hakları" adına bombalanan ülkeler, "demokrasi" adına kurulan cuntalar bu tehlikenin somut biçimleridir. Kavramın gaspı, bilginin gaspıdır. Ve gaspın öznesi, her zaman bir sınıftır.

Marx, Yahudi Sorunu Üzerine'de burjuva haklarının sınırını tam bu noktada göstermişti: soyut yurttaşın eşit hakları, somut insanın mülkiyet ilişkileri içindeki eşitsizliğine dokunmaz. Gotha Programının Eleştirisi'nde de eşit hakkın, eşit olmayan koşullardaki insanlara uygulandığında eşitsizliği yeniden ürettiğini yazmıştı. Kuçuradi'nin insan hakları anlayışı, burjuva hukukunun ötesine geçmeye çalışan, insanın değerini merkeze alan bir anlayıştır; bu yüzden ona saygı duyuyoruz. Ama o değerin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engelin mülkiyet ilişkileri olduğunu açıkça söylemedikçe, o anlayış da iyi niyetli bir öğüt olarak kalma riski taşır.


Bugün: "etik" şirketleşirken

Kuçuradi, Şubat 2026'daki söyleşisinde yapay zekâ üzerine de konuşuyordu ve söyleşinin başlığı olarak seçilen cümle şuydu: "Yapay zekâdan değil kendimizden korkmalıyız." Robotların insanlaştırıldığı, insanların robotlaştırıldığı bir çağda yaşadığımızı da daha önce söylemişti.

Bu tespite katılıyoruz, ama bir soruyla: "kendimiz" kimiz? Yapay zekâyı geliştiren, eğiten, satan ve ondan kâr eden birkaç tekelin yöneticileri ile o modellerin eğitim verisini ücretsiz olarak üretmiş milyonlarca insan aynı "biz"in parçası değildir. Yirminci Yılında Karaburun: Emeğin Haritası, Sermayenin Algoritması yazımızda genel zekânın gaspını tartışırken söylediğimiz gibi, korkulması gereken makine değil, makinenin mülkiyetidir. Makine Yeni, Zincir Eski.

Ve tam da bu şirketler, bugün "etik"in en büyük üreticileri hâline geldi. Her büyük yapay zekâ şirketinin bir "etik ilkeler" belgesi, bir "sorumlu yapay zekâ" ekibi, bir "anayasası" var. Kuçuradi'nin kavramlarıyla bakınca bunlar etik bilgi değil, onun "etikler" dediği şeydir: meslek ve kurum kodları, belirli bir düzenin içinde kalınarak uyulması beklenen davranış normları. "Hepsini Durdurduk": Bir Tekelin Kendini Aklama Grameri yazımızda bir yapay zekâ tekelinin kendi eylemlerini aklama dilini incelerken gördüğümüz gibi, bu belgeler çoğu zaman tekelin ne yaptığını değil, ne yaptığını nasıl anlatacağını düzenler.

Bir şirket etik kurulu, şirketin varlık nedenini, yani kârı sorgulayamaz. Sorgulayamadığı bir şeyin etrafında kurulmuş bir "etik", Kuçuradi'nin dilinde ahlaktır. Bizim dilimizde ise sermayenin ahlakıdır.


Genç yoldaşlara: bir düşünme alıştırması

Bu yazıyı okuyan genç yoldaşlardan bir kısmı 30 Eylül akşamı Datça'da olacak; çoğu olmayacak. Her iki durumda da aşağıdaki öneriler işe yarayabilir.

Dört soruyu bir arada sorun

Bilgi Müşterekleri'nde her konuya üç soruyla yaklaşıyoruz: Kimin elinde? Kimin denetiminde? Kimin yararına? Kuçuradi'yi okuduktan sonra bu üçlüye bir soru daha eklemeyi öneriyoruz: Kim tarafından "doğru" sayılıyor? Bir davranışın "ahlaklı" diye anlatıldığını her duyduğunuzda, bu dört soruyu art arda sorun. Çoğu zaman yanıt, sizi o davranışın arkasındaki mülkiyet ilişkisine götürecektir.

Değer yargısını değerlendirmeye çevirin

Bir hafta boyunca, iş yerinizde, okulunuzda, ailenizde duyduğunuz hazır değer yargılarını not edin: "Burası bir aile şirketi", "Fazla soru sorma", "Hocaya karşı gelinmez", "Kızlar böyle şeyler yapmaz". Sonra her birini Kuçuradi'nin sorusuyla sınayın: bu yargıya uyulduğunda, somut olarak hangi insanın hangi olanağı gelişiyor, hangisi harcanıyor? Ve bizim sorumuzla: bu yargı yaygınlaştığında kim kazanıyor?

Kuçuradi'yi kendisinden okuyun

Sunum bir kapıdır, kitap ise yoldur. Başlamak için Kuçuradi'nin Uludağ Konuşmaları (özgürlük, ahlak ve kültür kavramları üzerine kısa ve anlaşılır konuşmalar), İnsan ve Değerleri, Etik ve 2019 tarihli Ahlak, Etik ve Etikler kitaplarını öneriyoruz. Nietzsche üzerine olan çalışmaları da, Komün'e Ağlayan Adam yazımızı okuyanlar için ilginç bir karşılaştırma zemini sunar: Kuçuradi, Nietzsche'yi bir aristokratlık felsefesi olarak değil, insanın değeri sorusunun bir kaynağı olarak okur. Onun Nietzsche okumasıyla bizimkinin nerede ayrıştığını düşünmek, iyi bir alıştırmadır.

Tartışmanın etiğini kendimize de uygulayın

Kuçuradi'nin ayrımı, yalnızca egemenlerin ahlakına değil, bizim kendi aramızdaki ilişkilere de uygulanmalıdır. Sol hareketin de kendi "ahlakları" vardır: sorgulanmayan otoriteler, ezber sloganlar, "bizden olanı eleştirmemek" gibi değer yargıları. Yoldaşça Eleştirmek, Birlikte İlerlemek kitabımızda ve Eleştiriden Korkmayan Bir Sol İçin: Yeni Kitabımız Yayında yazımızda tam da bu sorunu ele almıştık: bir düşünceyi eleştirmek saldırı değildir; eleştiriden muaf tutulan düşünce ezberleşir. Kendi saflarımızdaki "ahlaklı sayılan ama etik olmayan" davranışları görmeyen bir hareket, egemenlerin ahlakını da inandırıcı biçimde eleştiremez.

Oturumda soru sorun

Datça'ya gidebilenler için, sunumun ardından tartışmayı zenginleştirebileceğini düşündüğümüz birkaç soru öneriyoruz. Bunları olduğu gibi sormak zorunda değilsiniz; kendi sözcüklerinizle, kendi merakınızla dönüştürün:

  • Bir toplumda hangi değer yargılarının yaygınlaşacağını belirleyen şey nedir? Etik bilgi bu yaygınlaşmanın koşullarını da incelemeli midir?
  • Etik eylemin zorlanamayacağını kabul edersek, insanların birlikte, bir dayanışma içinde etik eylemi öğrenmesi nasıl düşünülebilir?
  • Şirketlerin "etik kodları" Kuçuradi'nin ayrımında nereye düşer: etik mi, ahlak mı, yoksa "etikler" mi?
  • Kuçuradi'nin "insanın değeri" kavramı, emeğin değeri kavramıyla nasıl bir ilişki içindedir?

Sorulara yanıt beklemekten çok, sorunun kendisini ortaya koymak önemlidir. Bir felsefe oturumunun en değerli ürünü, çoğu zaman salondan çıkarken insanların aklında kalan sorudur.

Sunumun kendisini de değerlendirin

Son olarak, oturumun biçimine de bakın. "Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık" Kılavuzu Yayında yazımızda yazdığımız gibi, özen göstermek bir etik meseledir. Yerel bir felsefe topluluğunun bir yarımada kasabasında Kuçuradi konuşabilmesi, o topluluğu örgütleyenlerin karşılıksız emeğiyle mümkün oluyor. O emeği görmek, katılmak, katkıda bulunmak, bu yazının önerdiği etiğin en somut uygulamasıdır.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Kuçuradi'nin felsefesinin en güçlü yanı, bize "herkes böyle yapıyor" cümlesinin bir gerekçe olmadığını hatırlatmasıdır. Bir eylemin yaygın olması, onaylanması, alkışlanması, hatta yasal olması, onun insanın değerini koruduğunu göstermez. 1960'ta susan yüzlerce kişi "ahlaklı" sayıldı; bildiri yazan bir asistan ise etik davrandı.

Bizim bu felsefeye eklediğimiz tek şey, bir sorudur: "Ahlaklı sayılan"ı kim sayıyor? Bu soruyu sormadan Kuçuradi'nin ayrımı, doğru ama yalnız bir bilge sesine dönüşebilir. Bu soruyu sorduğumuzda ise ayrım bir mücadele aletine dönüşür: iş yerinde "sadakat", evde "fedakârlık", sokakta "vatanseverlik", ekranda "sorumluluk" diye anlatılan her şeyin arkasına bakmayı öğretir.

Antigone, kardeşini gömdüğünde yalnızdı. Bugün, o çatışmayı doğuran yasaların kimin çıkarına yazıldığını gören genç insanların yalnız kalması gerekmiyor. Etik, kendi hesabına öğrenilir; ama birlikte savunulur.

O hâlde 30 Eylül Çarşamba akşamı Datça Demokrasi Evi'ne giderseniz, Kuçuradi'yi iki elinizle birden tutun: bir elinizde onun titiz ayrımını, öbür elinizde bizim sorumuzu. Ve dört gün sonra doksan yaşına girecek olan o çağdaş Antigone'ye, en iyi doğum günü armağanının onun kavramlarını ezberlemek değil, onlarla düşünmeye devam etmek olduğunu unutmayın.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Etkinlik

Ahlâklı Sayılan Ama Etik Olmayan Eylemler — Ioanna Kuçuradi'nin Etik Anlayışıyla

Sunum: Ahmet Nohut (Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu)

30 Eylül 2026 Çarşamba, saat 18.00

Datça Demokrasi Evi

Düzenleyenler: Datça Felsefe ve Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET), Datça Belediyesi'nin desteğiyle


Bağlantılı yazılarımız

Bu yazı, blogun #felsefe etiketi altındaki dizinin bir halkasıdır.

Yerel felsefe toplulukları dizisi

Yöntem ve bilgi

Ahlak, aile, devlet

Yapay zekâ ve "etik"

Ege ve yerel felsefe

Kılavuzlar


Kaynaklar

Kuçuradi'nin eserleri ve kavramları

Yaşamı ve söyleşileri

Marksist klasikler

Bu yazıdaki Kuçuradi alıntıları ikincil kaynaklardan aktarılmıştır; Marx ve Engels'e yapılan atıflar özetlenerek verilmiştir. Kuçuradi'nin 6-7 Eylül 1955 olaylarına ilişkin kişisel tanıklığına dair elimizde bir kaynak bulunmadığından, metinde bu olaylar yalnızca dönemin toplumsal arka planı olarak anılmıştır.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği