19 Mayıs’ın Sosyolojik Ufku: Burjuva Uzlaşısının Ötesinde Bir Halkçı Cumhuriyet İhtimali

Geleceğin özgürleşmiş, mülkiyet sınırlarını aşmış ve üretimi ortaklaşa örgütlemiş insanının —yani Homo Commonans’ın— dingin ufkundan geriye dönüp baktığımızda, tarihsel kırılma noktalarını çok daha berrak bir zihinle görebiliyoruz. Bizim çağımızdan bakıldığında, takvimlerin 19 Mayıs 1919’u gösterdiği o kesit, Anadolu topraklarında feodal skolastisizmin, tebaacılığın ve sömürgeci kuşatmanın donmuş zamanını kıran görkemli bir toplumsal praksis hamlesidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini esir alan dine dayalı, ezberci, cemaatçi ve sanayi devriminin getirdiği maddi üretim ilişkilerinden tamamen kopuk içe dönük düşünce yapısı, toplumu yapısal bir felce sürüklemişti. Eski rejimin ilim yuvaları, nesnel gerçekliği ıskalayan ve despotik bir yönetim biçimine ideolojik meşruiyet üretmekten başka işlevi kalmayan birer fildişi kule haline gelmişti. Genç Cumhuriyet’in bu köhne üstyapı kurumlarını tasfiye ederek bilimi, beşeri aklı ve anti-emperyalist bağımsızlık hattını merkeze alması, insanlığın evrensel ilerleme tarihinde devasa bir sıçrayıştır.
Ancak rasyonel aklın merceğinden baktığımızda, bu muazzam ilerici hamlenin tarihsel süreçte hangi sınıfsal uzlaşmalarla malul kaldığını görmek, bugün müşterekler dünyasını kuran bizlere eşsiz dersler sunmaktadır. Bu analiz, geçmişi sığ bir şekilde yargılamak için değil; o harika temellerin üzerine çok daha kusursuz, sömürüsüz ve yabancılaşmadan arınmış bir toplumsal mimariyi nasıl inşa edebileceğimizi ve Homo Commonans fikrinin bu topraklarda nasıl kök salabileceğini göstermek için kaleme alınmıştır.
Kaçırılan Devrimci Makas: "Politeknik Eğitim" ve "Pragmatizm" İkilemi
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, eski köhne sistemin yerine neyin konulacağı tartışılırken genç devletin bürokratik kadroları yönünü pragmatist eğitim modellerine dönmüştü. Bu doğrultuda benimsenen "iş eğitimi" nosyonu, kuru ve soyut bilginin yerine pratik dünyayı koysa da felsefi planda ciddi bir sınırlılığı beraberinde getirdi:
- Pragmatizmin Sınırı: Benimsenen modelde "iş", çocukların pratik mesleki bilgiler edinerek gelişmekte olan kapitalist piyasanın taleplerini karşılayacak temel formasyonu edinmesi üzerine kuruldu. Bir şeyin doğruluğu, piyasadaki "ekonomik yararı" ile ölçülür hale geldi.
- Politeknik Eğitimin Potansiyeli: Oysa dönemin ilerici materyalistlerinin savunduğu politeknik eğitim; bedensel, zihinsel ve estetik eğitimin maddi üretim süreçleri içinde diyalektik bir bağla bütünleşmesini hedefliyordu. Bu modelde üretim ile eğitim birbirini ezmeyecek, insanı üretim aracının kölesi yapmayacak, aksine toplumsal bilinci kolektif kurtuluşa yöneltecekti.
Nasıl Daha İyi Olabilirdik? Eğer o dönem iş eğitimi kaba bir pragmatist yaklaşımla piyasa parametrelerine ve sermayenin işgücü ihtiyacına feda edilmeseydi, Köy Enstitüleri gibi harika halkçı filizler üreticileri sadece kırsala bağlayan lokal odaklar olarak kalmayacaktı. Eğitim, piyasada satılan bir meta haline gelmekten tamamen kurtarılacak; kol emeği ile kafa emeği arasındaki o kadim sınıfsal uçurum henüz yolun başında sönümlendirilebilecekti.
Sınıfsal Uzlaşma ve Sermaye Egemenliğinin Yapay İnşası
1923 İzmir İktisat Kongresi, sömürgecilere karşı canıyla ve emeğiyle direnen yoksul halkın iradesinin, ekonomi politikte yerli sermayeyi ihya etme tercihiyle uzlaştığı dönüm noktası oldu. Bu sınıfsal tercihin arkasında, feodal karanlığa karşı beşeri aklı, bilimi ve maddi üretimi savunan erken dönem burjuva aydınlanmasının ilerici mirasına duyulan tarihsel bir hayranlık yatıyordu. Ancak bu kaba pozitivist ittifak, ilerleyen yıllarda halkçı politikaların özel mülkiyetin tahakkümü altında ezilmesine yol açtı.
Nasıl Daha İyi Olabilirdik? Devlet eliyle suni bir sermaye sınıfı palazlandırmak yerine, üretim araçlarının özel mülkiyet sınırlarına girmesine izin vermeyen, doğrudan üreticilerin ortak planlamasına dayalı kolektif bir kalkınma modeli benimsenebilirdi. Artı-değerin şahsi servetlere dönüşmesi engellenerek, üretilen tüm zenginlik kamusal bir fona aktarılabilir; fabrikaların, toprağın ve bilim merkezlerinin toplumsal mülkiyeti sağlanabilirdi. Siyaset, mülkiyetçi odakların idare meclisine evrilmek yerine, doğrudan demokrasinin ve ortak yaşamın işletim sistemi haline getirilebilirdi.
Akıl ve Sınıf Bilinci Arasındaki Entegrasyon Kopukluğu
Cumhuriyet’in ilk on yıllarında rasyonalizmi kitlelere aktarmada sosyal bilimlerden ziyadesiyle yararlanıldı. Ancak bu alanlarda üretim yapan Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Muzaffer Şerif gibi dönemin organik aydınları, toplumun nesnel sınıfsal gerçekliğini yakalamaya ve mülkiyet ilişkilerini sorgulamaya başlayınca sistem dışına itildiler. Bu durum, kurucu devrimci vizyon ile bilimsel materyalist felsefe arasında kurulabilecek harika bir entegrasyonun yarıda kalmasına neden oldu.
Nasıl Daha İyi Olabilirdik? Eğer bu aydınların sınıfsal analizleri toplumsal planlama mekanizmalarına dahil edilseydi; bilim ve teknoloji, sadece egemenlerin statükosunu meşrulaştıran sığ bir ampirizme indirgenmeyecekti. Toplumsal bilincin kaynak kodu ile teknik akıl arasındaki bu muazzam evlilik, insanlığın zorunluluklar alanından özgürlükler alanına geçişini sağlayan en rafine üretici güç haline getirilebilirdi.
Tarihsel Gerileme Sarmalı ve Evrensel Direniş Kodları
Erken dönemde mülkiyetçi yapıyla kurulan o ilk sınıfsal uzlaşma, zamanla toplumsal mekanizmaları çökerten bir gerileme sarmalına yol açtı. Menderes dönemiyle birlikte bağımsızlık kazanımları ipotek altına alınarak ülkenin kapıları küresel tekelci ağlara açıldı. Ardından gelen Demirel ve Özal hattı ise neoliberal yapısal uyum programlarıyla insanlığın en temel ortak hakları olan eğitimi, sağlığı ve müşterek altyapıları birer piyasa metasına dönüştürdü.
Bu tarihsel gerilemenin bugünkü nihai çıktısı, sömürüyü gizlemek adına dogmatizm ve gericilikle beslenen küresel bir tahakküm modelidir. Egemen güçler, insanın düşüncesini ve zaman bütçesini tamamen metalaştırmak için bu gerici ideolojileri birer perde olarak kullanmaktadır. Tarih boyunca egemenlerin kitleleri nesneleştirmek için kullandığı araçlar —ister Nazi Almanyası’nın delikli kart lojistiği olsun ister bugünün küresel finans tekellerinin veri operasyonları— her zaman insanı birer veri noktasına indirgemeyi hedeflemiştir.
Ancak bu teslimiyet dalgasına karşı Anadolu’nun bağrından yükselen devrimci itirazlar da tarihin hafızasına silinmez kodlarla kazınmıştır. 1960’ların ve 70’lerin o en boğucu karanlığında; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşları, 19 Mayıs’ın o tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist özünü sınıfsal bir bilinçle yeniden kuşanarak ayağa kalkmışlardır. Onların mülkiyetçi odaklara ve küresel tekellere karşı yürüttüğü militan mücadele; teoriyi hayatın gerçekliğiyle buluşturan görkemli bir toplumsal praksis hamlesidir.
Homo Commonans'ın Ufku: Bugün Şimdi Ne Yapmalıyız?
Geleceğin özgürleşmiş, mülkiyet sınırlarını aşmış ve üretimi ortaklaşa örgütlemiş insanının —yani Homo Commonans’ın— dingin ufkundan geriye dönüp baktığımızda, bugünün Türkiye düzlemindeki toplumsal tıkanıklığı çok net bir şekilde teşhis edebiliyoruz. Karşımızdaki tablo, basit bir yönetim zafiyeti veya geçici bir ekonomik kriz değildir. Bu durum; sistemin ilk tasarım aşamasında (erken Cumhuriyet döneminde) sınıfsal çelişkilerin çözümü yerine burjuvaziyle uzlaşmayı seçen o ilk yapısal "tasarım hatasının" (architectural bug), zamanla tüm savunma mekanizmalarını çökerten bir gerileme sarmalına (legacy regression) dönüşmesidir.
Menderes’lerin kapılarını küresel emperyalizme açmasıyla başlayan, Demirel ve Özal’ın neoliberal hamleleriyle kamusal müşterekleri piyasaya peşkeş çeken bu sarmal; bugün sömürüyü gizlemek adına gericilik ve dogmatizmle beslenen kontrolsüz bir tekno-faşizm modeline evrilmiştir. Egemen sınıflar, kitlelerin sınıfsal sömürüye karşı uyanmasını engellemek, onları edilgen ve kadere razı birer nesne olarak tutmak için gericiliği ideolojik bir firewall (güvenlik duvarı) olarak kullanmaktadır.
Ancak Homo Commonans, mülkiyeti kutsayan bu karanlık döngü karşısında asla teslim olmaz. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun sahilinde başlattığı o bağımsızlıkçı, rasyonel ve bilimsel devrimci modeli; Deniz Gezmiş’lerin anti-emperyalist, militan praksis (praxis) mirasıyla harmanlayarak çok daha ileriye taşıma iradesine sahiptir. Müştereklerin insanı için, geçmişte kaçırılan tüm halkçı fırsatları bugün gerçeğe dönüştürmenin rasyonel yol haritası ve somut adımları şunlardır:
I. Gericiliğin Radikal Tasfiyesi ve Aklın Özgürleşmesi
Önerilen tüm insani ve toplumsal dönüşümlerin ön koşulu, egemenlerin sömürüyü örtbas etmek için besleyip büyüttüğü gericiliğin ve dogmatizmin tavizsiz bir şekilde yok edilmesidir.
- İdeolojik Firewall'u Çökertmek: Kitleleri kaderciliğe, biata ve edilgenliğe mahkum eden her türlü gerici üstyapı kurumu tasfiye edilmelidir.
- Rasyonel Aydınlanma: Toplumsal bilincin merkezine kaba pozitivizmin sığ sularını değil; dogmaları yıkan, sorgulayan, diyalektik ve bilimsel materyalist felsefeyi yerleştirmeliyiz. Gericilik yok edilmeden, insanın kendi emeğinin ve evrenin hakiki öznesi olması imkansızdır.
II. Gerçek Anlamda Halkçı Bir Cumhuriyet’in Kuruluşu
Sermayenin ve mülkiyetçi odakların genel müdürlüğüne indirgenmiş köhne devlet mekanizması yerine; üretimi, bölüşümü ve yaşamı doğrudan üreticilerin ortak iradesiyle planlayan Halkçı bir Cumhuriyet kurulmalıdır.
- Siyasal İşletim Sistemi: Bu cumhuriyet, burjuva bürokrasisinin kapalı kapılarını paramparça eden, doğrudan demokrasiyi ve kolektif kararları işleten Homo Commonans’ın siyasal işletim sistemi olacaktır.
- Müştereklerin Güvencesi: Halkçı cumhuriyet; şahsi servet birikimini ve sınıfsal tahakkümü yasal olarak imkansız kılacak, toplumun tüm enerjisini ortak refaha yönlendirecektir.
III. Üretim Araçlarının ve Ortak Alanların Tamamen Metadan Arındırılması
Toplumsal yaşamı ayakta tutan tüm üretici güçleri, altyapıyı, toprağı ve üretim teknolojilerini şahsi kâr hırsının elinden söküp almak ancak kurulacak bu Halkçı Cumhuriyet’in kurucu iradesiyle mümkündür.
- Mülkiyetsiz Altyapı: Birkaç tekelci odağın mülkiyetine bırakılan fabrikalar, laboratuvarlar, sunucular ve veri merkezleri metalaşmaktan tamamen kurtarılmalıdır.
- Kolektif Mülkiyet: Tüm bu altyapı, insanlığın ortak mirası olan Toplumsal Müşterekler (Commons) olarak örgütlenmeli ve insanlığın evrensel gelişimine hizmet etmelidir.
IV. Bilişsel Taylorizm’in Tasfiyesi ve Zamanın Özgürleşmesi
İnsanın zihinsel ve fiziksel emeğini saniyelerle ölçerek onu makineleştiren, sömürüyü insanın bilinçaltına kadar yayan Taylorist sistem tamamen ortadan kaldırılmalıdır.
- Zaman Bütçesinin Hakimi Olmak: Gericiliğin sömürüyü "kader" diye sunan ideolojik prangaları kırıldığında, insanlık kendi zaman bütçesinin yegane hakimi haline gelecektir.
- Zorunluluktan Özgürlüğe: Gelişmiş teknolojiler, insanı mülksüzleştirmek ve yedek sanayi ordusu yaratmak için değil; haftalık zorunlu çalışma sürelerini net 15 saatin altına indirerek Homo Commonans’a felsefe yapma, sanat üretme ve yaşamı zarafetle anlamlandırma coşkusu sunmak için koordine edilecektir.
V. Bilginin ve Planlama Modellerinin Radikal Şeffaflığı
Toplumu, üretimi ve bölüşümü yöneten tüm bilimsel süreçler, toplumsal algoritmalar ve planlama modelleri "kapalı kutu" (black box) olmaktan çıkarılmalıdır.
- Açık Kaynak Kodlu Toplum: İnsanlığın kolektif zekasının ürünü olan hiçbir bilgi, patent duvarları veya ticari sır maskeleri arkasına saklanamaz.
- Doğrudan Denetim: Halkçı cumhuriyetin şeffaflık protokolleri sayesinde, üretimin her aşaması ve toplumsal yaşamı koordine eden her rasyonel model, istisnasız her bir bireyin denetimine, katkısına ve ortak onayına açık olmak zorundadır.
Müştereklerin Epik Şafağı 19 Mayıs, içindeki tüm sınıfsal çelişkilere ve burjuva uzlaşılarına rağmen, bize donmuş zamanı kırmanın, teslimiyetçiliği reddetmenin ve etken bir özne olmanın kadim iradesini miras bırakmıştır. Bizler, geçmişin tüm tarihsel geri adımlarından ders çıkararak; gericiliği kökünden temizleyecek devrimci aklı ve mülkiyet duvarlarını paramparça edecek Halkçı Cumhuriyet iradesini kuşanıyoruz. Homo Commonans’ın dünyası gökten inen bir mucize değil, tam şu an bastığımız topraktaki mülkiyetçi ve gerici ilişkilere karşı verdiğimiz bu rasyonel ve örgütlü mücadelenin kaçınılmaz çıktısıdır. Aynalar kırılacak, şafak sökecek; insanlık kendi ürettiği değerlerin ve zamanın gerçek sahibi olacaktır. Gelecek bizimdir, emek bizimdir!



