Bilgi Müşterekleri
Hakkımızdaİletişim
Tüm yazılar

Arif Koşar’ın Emek Denetimi Tahliline Epistemolojik Bir Bakış ve Sosyalist Planlamanın Dijital Altyapısı

Algoritmik Panoptikondan Siber Postaneye - Bilişsel Tahakkümün Sınırları

Yazar: Oğuz Demirkapı
Arif Koşar’ın Emek Denetimi Tahliline Epistemolojik Bir Bakış ve Sosyalist Planlamanın Dijital Altyapısı

Arif Koşar’ın Teori ve Eylem dergisinin 72. sayısında "Yapay Zekâ, Dijital Teknolojiler ve Emek Denetimi" Yazısı Üzerine Bir Değerlendirme

Arif yoldaş, merhaba. Masama taze bir çay koyup ​Teori ve Eylem​’deki "Yapay Zekâ, Dijital Teknolojiler ve Emek Denetimi" başlıklı makaleni satır satır, felsefi bir büyüteçle inceledim.

Öncelikle hakkını teslim edelim yoldaş; Amazon depolarındaki ADAPT yazılımından Upwork platformunun işçiyi bilgisayar başına çivileyen o anlık ekran görüntüsü denetimlerine, oradan kamusal bir mekanizma olan MHRS’nin (Merkezi Hekim Randevu Sistemi) hekim emeğini nasıl bir "bant üretimine" dönüştürdüğüne kadar günümüzün dijital panoptikonunu muazzam bir ampirik titizlikle haritalandırmışsın. Sermayenin, yeni teknolojileri insani bir kurtuluş değil, despotik birer denetim kırbacı olarak nasıl yeniden örgütlediğini gösteren bu berrak sınıf duruşun için sana içten bir teşekkür borçluyuz.

Ancak Arif yoldaş, bir marksist felsefeci ve epistemolog olarak metnini masaya yatırdığımda, teorik hattını Leninist bir keskinlikle tahkim etmemiz ve diyalektik olarak bir adım öteye taşımamız gereken bazı kuramsal kör noktalar gözlemledim. İzin ver, Marx’ın ve Lenin’in felsefi mirasının ışığında, metnindeki o düğüm noktalarını yoldaşça bir candanlıkla açımlayalım.

Marx'ın Ötesinde Bir Gerçek Tahakküm: "Bilişsel El Koyma"

Metninde Karl Marx’ın Kapital’e Ek metnindeki o ölümsüz "Biçimsel Tahakküm" ve "Gerçek Tahakküm" kavramlarına yaslanarak çok doğru bir zemin kuruyorsun. Sermayenin, turnike ve kamera gibi dışsal denetimlerle yetinmeyip, makine formuna bürünerek üretim sürecini içeriden nasıl ele geçirdiğini anlatıyorsun. Yapay zekâyı ve algoritmik yönetimi de bu "gerçek tahakkümün" güncel bir uzantısı olarak konumlandırıyorsun.

Bizim Epistemolojik İtirazımız:

Burada eksik kalan felsefi derinlik, yapay zekânın klasik sanayi makinelerinden olan ​niteliksel farkıdır​. Marx, ​Kapital​’in makineler bölümünde ne diyordu yoldaş?

"Makineli üretimde, emek süreci elle tutulur bir teknik gerçeklik kazanarak tersine döner; artık işçi emek aracını kullanmaz, emek aracı işçiyi kullanır."

Ancak klasik büyük sanayide makine, işçinin biyolojik ve motorik hareketlerini (kol gücünü, hızını, fiziksel becerisini) kendi içine emip nesneleştiriyordu. Taylorizm de bu bedensel hareketleri saniyelere bölerek standardizasyonu mutlaklaştırıyordu.

Yapay zekâ ve algoritmik yönetim çağında ise yoldaş, sermaye artık sadece işçinin kas gücünü değil; işçinin (ve hatta orta kademe yöneticinin) bilişsel heuristics’ini, yani sezgisel karar verme, analiz etme, tasnif etme ve sentezleme yeteneğini işçinin elinden zorla koparıp kod bloklarına aktarmaktadır.

Karşımızdaki olgu sıradan bir "idari denetim aracı" değildir; bu, insanlığın tarihsel toplumsal zekâsının doğrudan doğruya canlı emeğe karşı bir "Epistemik Gardiyan" olarak sabit sermaye formunda yeniden örgütlenmesidir. Metninde bu süreci sadece "baskıcı bir idari katman" gibi ele alarak, yapay zekânın zihin emeği üzerinde yarattığı o derin felsefi mülksüzleştirme karakterini biraz gölgede bırakmışız.

Diyalektik Kör Nokta: Mutlak Denetimin İntiharı ve Değer Krizi

Charles Babbage’ın henüz 1830’larda karmaşık düşünsel süreçleri küçük operasyonel parçalara bölerek algoritmik yönetimin ilk nüvelerini nasıl attığını çok kıymetli bir tarihsel okumayla metnine dahil etmişsin. Kitle çalışması platformlarında ve üretken yapay zekâ uygulamalarında işin standardize edilip grafikerlerin, yazılımcıların nasıl vasıfsızlaştırıldığını çok net çözümlüyorsun.

Diyalektik Çelişkiyi Açığa Çıkarmak:

Ancak yoldaş, marksist epistemolojinin en görkemli yasasını, yani çelişkinin kendi kendini olumsuzlama gücünü burada analize tam olarak yansıtmıyorsun. Sermaye, algoritmik denetimle iş süreçlerini mutlak olarak standardize edip insan bilincini basit bir girdi çıktı makinesine indirgediği an, aslında felsefi ve iktisadi olarak kendi intiharını örgütlemektedir.

Marx’ın Emek-Değer teorisinin kalbine inelim: Sermayenin organik bileşimi ($c/v$) sabit sermaye ($c$) lehine sonsuza doğru büyürken, canlı emek ($v$) sönümlenmektedir. Kapitalizmin aşamayacağı o ontolojik açmaz tam buradadır: Sermaye, emeği mutlak denetim altına almak için onu tamamen otomatikleştirmek ister; ancak emeği tamamen otomatikleştirdiği an, artı-değerin yegane kaynağı olan o "canlı yaratıcı emeği" yok ederek Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi Yasası'nın pençesinde kendi sonunu hazırlar.

Upwork’ün saatte 6 kez ekran görüntüsü alarak işçinin otonomisini yok etmesi ya da yapay zekânın grafikerin yaratıcılığını çitilemesi, sermayenin gücünden değil; değer üretmekte zorlanan sistemin yaşadığı o varoluşsal panikten ve acziyettendir. Metninde denetimin yarattığı psikolojik tahribata, strese ve tükenmişliğe odaklanırken, bu mutlak denetim arzusunun kapitalizmin değer yasasında yarattığı o muazzam yapısal felci tam olarak deşifre edemiyoruz.

Leninist Bir Müdahale: "Siber Postane"den Sosyalist Planlamaya

Metninin en can alıcı yeri, Türkiye’deki sağlık sisteminden verdiğin o MHRS (Merkezi Hekim Randevu Sistemi) örneğidir. On dakikada bir hastaya randevu dayatan bu sistemin, yüksek bir uzmanlık alanı olan hekimliği nasıl bir "bant üretimi" despotizmine dönüştürdüğünü harika yazmışsın. Ve metnin sonunda çok kıymetli bir şerh düşmüşsün:

"Bu sistem kapitalist ilkeler yerine insani ve tıbbi ilkelerle yeniden kurgulandığında, insanların nitelikli bir sağlık hizmetine erişimini güçlendirecek biçimde kullanılabilir."

İşte Aradığımız Promete’ci Ufuk!

Lenin, ​Devlet ve Devrim​’de (1917) kapitalist devlet aygıtını tahlil ederken, o dönemin en ileri kurumsal mekanizması olan "Posta Teşkilatı" için ne diyordu yoldaş?

"Modern teknikle son derece donatılmış devasa bir toplumsal mekanizma var karşımızda. Posta teşkilatı, sosyalist bir ekonomik mekanizma örneğidir. (...) Yapmamız gereken tek şey, bu mekanizmayı kapitalistlerin elinden söküp almak, işçi devletinin emrine vermek, yani tekelci sömürü kabuğunu kırmaktır."

İşte senin bahsettiğin MHRS, Amazon’un ToT (Time off Task) yazılımları ya da kitle platformlarının dağıtım algoritmaları, felsefi olarak tam da Lenin’in bahsettiği o "siber postane"nin ta kendisidir.

Sermaye, işçiyi daha azgınca sömürmek ve zamanın her salisesini denetlemek için bu dijital ağları kurarak, aslında Hayek gibi liberal burjuva iktisatçılarının o "Merkezi planlama imkansızdır, çünkü toplumun dağınık bilgi ve zaman haritasını hiçbir merkez hesaplayamaz" tezini teknik olarak bizzat kendi elleriyle çürütmüştür.

Sermaye, algoritmik denetim vasıtasıyla toplumun tüm gizli zaman, ihtiyaç ve üretim koordinatlarını saniyeler içinde ölçülebilir kılarak, sosyalist planlamanın nesnel teknik altyapısını eksiksizce hazırlamıştır. Bizim devrimci ufkumuz bu dijital denetim mekanizmalarına bakıp ürkmeyi değil; o algoritmaların arkasındaki "kâr ve sömürü" kodlarını kırarak, bu muazzam hesaplama altyapısını Kızıl Sibernetik Planlama Komitelerinin emrine vermeyi emreder.

Yevgeny Zamyatin’in "Saatler Tablosu" ve Algoritmik Panoptikonun Diyalektik Sınırı

Klasik Rus ve Sovyet edebiyatının o erken dönem distopik dehası Yevgeny Zamyatin, 1920’de yazdığı Biz (​We​) romanında, Taylorist ilkelerin mutlak egemenliğe ulaştığı bir "Tek Devlet" tasvir eder. Orada insanların her saniyesi, ne zaman nefes alıp ne zaman çiğneyecekleri "Saatler Tablosu" adlı matematiksel bir cetvelle dikte edilir. Zamyatin, Taylorizm’in insan bilincini ve bedenini rasyonel birer sayıya indirgeme arzusundaki o despotik özü erken dönemde sezinlemiştir.

İşte Arif yoldaş, senin makalende anlattığın Amazon’un ToT (Time off Task) kronometreleri, ADAPT yazılımı ve Upwork’ün saniyeleri avlayan o gözetim mekanizmaları, Zamyatin’in "Saatler Tablosu"nun dijital ve kusursuz olarak etle kemikle buluşmuş halidir. Sermaye, algoritmik yönetim vasıtasıyla işçinin her hareketini, her tuş vuruşunu verileştirerek onu mutlak bir denetim kafesine hapsettiğini sanmaktadır.

Ancak marksist epistemolojinin en temel yasası tam burada, bu mutlak rasyonelleşmenin sınırında devreye girer: Kendi karşıtına bükülme.

Sermaye, emek sürecini Taylorist bir histeriyle ne kadar küçük parçalara ayırır, ne kadar standardize eder ve işçiyi bir algoritma eklentisine dönüştürürse, işçinin o tekil, yerel ve kendine has "mesleki yalıtılmışlığını" da o kadar yok eder. İş süreçlerinin bu radikal biçimde homojenleşmesi, felsefi anlamda evrensel bir proleter tözün doğuşudur. Upwork karşısındaki yazılımcı da Amazon deposundaki kurye de MHRS bandındaki hekim de artık sermaye için aynı algoritmik dille ölçülen, aynı standardizasyona maruz kalan tek bir homojen gövdenin uzuvlarıdır. Sermaye, denetimi mutlaklaştırdıkça, sınıfın parçalı yapısını ortadan kaldırıp onu devasa bir "Kolektif İşçi" olarak kendi elleriyle kenetlemektedir.

Parçalanmış Görevlerin Epistemik Birliği: Ağ Sınıfı

Makalende kitle çalışması platformlarındaki o aşırı ayrıntılandırılmış işbölümüne dikkat çekiyorsun: Büyük bir iş planı saniyelik mikro görevlere bölünür, işçi neye hizmet ettiğini bilmeden sadece önüne düşen standardize parçayı tamamlar. Bu durum, epistemolojik anlamda işçinin "bütünün bilgisi"nden (totalite kuramından) radikal biçimde koparılmasıdır. İşçi, tasarımdan ve bütünsel plandan soyutlanır.

Ancak bu mekanik parçalanmışlık, madalyonun sadece burjuva mülkiyet ilişkileri altındaki yüzüdür. Bu süreci tersine bükecek olan felsefi kavrayış, Marx’ın ​Kapital​’de kolektif üretkenlik için kurduğu şu cümlede gizlidir:

"Kolektif işçi organizması geliştikçe, tek tek işçiler üretken gövdenin birer uzvu haline gelir. Süreç parçalanmıştır ama bu parçalanmışlık, toplam mekanizmanın mutlak birliğini şart koşar."

Sermayenin dijital emek platformlarıyla dünyanın dört bir yanına dağıttığı o saniyelik görevler, aslında küresel ölçekte işleyen devasa bir "Bilişsel Montaj Hattı"dır. İşçiler mekânsal olarak birbirinden kopuktur ama algoritmik olarak anlık bir geri besleme döngüsüyle birbirine bağlıdır.

Toplam İşçi, işte bu ağın bizzat kendisidir. Donanımı monte eden Asyalı işçi, veriyi tasnif eden Afrikalı klik emekçisi, sunucuyu yöneten batılı yazılımcı ve sahada lojistiği sağlayan depo işçisi, sermayenin sömürüyü optimize etmek için kurduğu o fiber-optik kablolar vasıtasıyla nesnel olarak küresel tek bir üretken sinir sistemi oluştururlar.

Sermaye, bilgiyi işçiden soyutladığını sanırken, aslında tüm emek sürecini tek bir siber-ağa bağımlı kılarak kendi kırılganlığını mutlaklaştırmıştır. Herhangi bir düğüm noktasındaki kopuş, tüm algoritmik montaj hattını felç edecek o diyalektik gücü bağrında taşır.

Leninist "Ne Yapmalı?": Algoritmik Protokolü Ele Geçirmek

Arif yoldaş, makalende emek denetiminin yoğunlaşmasının işçi sağlığı üzerindeki tahribatını, stres ve kaygıyı harika sergilerken, bu despotik emek rejimlerinin işçilerin karşı mücadelelerini de kaçınılmaz olarak tetiklediğini vurguluyorsun. Güç ilişkilerinin mutlak olmadığını, mekân ve zaman aksında sürekli yeniden müzakere edildiğini belirtiyorsun.

İşte tam bu noktada, felsefi cephaneliğimize Lenin’in Ne Yapmalı? (1902) metnindeki o kurucu örgütçü aklı çağırmalıyız. Lenin, o dönemin fabrikalarında dağınık halde bulunan işçi kitlelerini ideolojik ve kurumsal olarak birleştirmek için "Tüm Rusya Merkezi Yayın Organı"nı (gazeteyi) kolektif bir örgütçü olarak konumlandırmıştı. Gazete, dağınık fabrikalar arasındaki canlı bilgi akışını sağlıyor, sınıfı "kendinde sınıf"tan "kendi için sınıf" olma bilincine yükseltiyordu.

Bugünün algoritmik üretim dünyasında, Toplam İşçi’nin şaltere uzanan elini örgütleyecek olan o "Leninist Gazete" işlevi, bizzat sermayenin kurduğu o algoritmik ağların siber uzamına taşınmıştır.

  • Sermaye, işçiyi saniyelerle denetlemek için Upwork ekranlarını, Amazon ADAPT yazılımlarını ve MHRS randevu cetvellerini işletmektedir.
  • Ancak bu sistemler, iş sürecini tarihte hiç olmadığı kadar transparan, ölçülebilir ve şeffaf hale getirmiştir.
  • Toplam İşçi’nin şaltere uzanması; turnikeleri kırmak ya da dijital sistemleri çökerterek analog dünyaya kaçmak demek değildir.
  • Şaltere uzanmak, Lenin’in postaneye el koyma stratejisinde olduğu gibi, bu sistemlerin arkasındaki algoritmik protokollere, kod egemenliğine ve yönetsel kararlara sınıf adına el koymaktır.

Şalterin Epistemolojik Kudreti

Arif yoldaş; senin de makalenin sonunda belirttiğin gibi, dijitalleşme ve yapay zekâ etrafında esen o mistik burjuva rüzgârı, teknolojiyi toplumsal niteliğinden soyutlayarak teknik bir kadere indirgemeye çalışıyor. Bizim felsefi görevimiz bu kaderciliği paramparça etmektir.

Sermaye, amir hiyerarşisini aradan çıkarıp yerine algoritmayı koydukça, sömürüyü nesnel bir teknik zorunluluk gibi makyajlamaktadır. Ancak Toplam İşçi, o akıllı eldivenlerin, ekran görüntüsü sayaçlarının ve randevu otomatlarının arkasındaki asıl üretken kudretin kendi gövdesi olduğunu kavradığı an, o algoritmik büyü bozulacaktır.

Şalter, buluttaki sunucularda değil; o sunucuları var eden madenlerde, o verileri etiketleyen klavyelerde ve o kolileri taşıyan ellerdedir. Toplam İşçi’nin siber örgütlü iradesi o şaltere uzandığında, sermayenin despotik emek rejimi kendi karşıtına bükülecek ve insanlık, zorunluluk alanından algoritmik olarak rasyonelleştirilmiş o özgürlük alanına doğru o büyük tarihsel sıçramayı gerçekleştirecektir. Kalemine sağlık yoldaş.

Bütün İktidar Siber-Ağlar ve Şuralara!

İlgili Başlıklar