Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaİletişim

"NATO'ya Hayır" Çığlığı: Zincirlenen Sokaklar, Sıvanan Yoksulluk ve Direnişin Hafızası

Emperyalist Savaş Makinesine Karşı Ülkenin Onurunu Savunanlar, Esaret Bilançosu ve Ayaklar Altına Alınan Anayasal Haklar

Yazar: Oğuz Demirkapı
"NATO'ya Hayır" Çığlığı: Zincirlenen Sokaklar, Sıvanan Yoksulluk ve Direnişin Hafızası

Barikatları Aşan Öfke - Türkiye "NATO’ya Hayır!" Diyor

Bak yoldaş, bugün sana ana akım medyanın parıltılı ekranlarında, devletin ve burjuva belediyelerinin süslü billboardlarında göremeyeceğin, üstü alelacele kapatılmak istenen bir Ankara ve Türkiye tablosunu anlatacağım. Egemenler aylardır kentin dört bir yanına "Ankara NATO'ya Hazır!" pankartları asıyor, bir uysallık ve teslimiyet korosu kuruyorlar. Ancak bu Temmuz günlerinde Ankara sokaklarında ve memleketin her karışında yankılanan gerçek ve asil ses, o sahte koroyu yırtıp atan "NATO'ya Hayır!" çığlığıdır.

Sermaye düzeni; elleri kanlı NATO generallerini, uluslararası finans kapitalin şeflerini ve emperyalizmin küresel zorbalarını başkentte ağırlamak için kendi halkına karşı adeta bir iç savaş hukuku işletiyor. Ancak hesap edemedikleri bir şey var yoldaş: Bu öfke Ankara’nın sınırlarına, protokol yollarına ya da o parıltılı zirve salonlarına sığmayacak kadar büyüktür. Bugün faşizme, savaşa ve sömürüye karşı yükselen barikatlar sadece başkentte değil; İstanbul’un işçi mahallelerinden İzmir’in meydanlarına, Adana İncirlik’in kapılarından Diyarbakır’ın sokaklarına kadar tüm Türkiye’de kuruluyor!

Küresel Çetenin Şefi Türkiye'de İstenmiyor: "Trump Defol!"

Bu Temmuz ayında sokakları ateşe veren, kitleleri polisin plastik mermisine ve gaz bombalarına karşı dimdik ayakta tutan asıl kırbaç, emperyalist barbarlığın somutlaşmış vizyonudur. Memleketin işçileri, gençleri ve kadınları sadece soyut bir "ittifaka" karşı yürümüyor; bu kanlı makinenin başındaki şeflerin, tekelci burjuvazinin en pervasız temsilcisi olan Donald Trump’ın ve onun savaş ortaklarının bu topraklara ayak basmasına karşı sokağa çıkıyor.

Sokağın Meşru İradesi: > İstanbul Boğazı’na demirli Amerikan savaş gemilerine karşı Dolmabahçe’de duran gençlik de, Adana’da üssün tel örgülerini zorlayan tarım işçileri de tek bir ortak pankartın altında birleşti: "Katil Trump Türkiye’den Defol!" Egemenlerin "stratejik ortaklık" ve "diplomatik başarı" diye pazarladığı bu zirve, halkın gözünde küresel bir suç örgütünün gövde gösterisinden başka bir şey değildir.

Gel yoldaş; bu kirli kuşatmanın arkasındaki çıplak devlet şiddetini, tüm Türkiye'de esir alınan yoldaşlarımızın isimlerini, yoksulluğu gizleyen o iki yüzlü makyaj operasyonunu ve emperyalizmin konforu için kendi yasalarını çiğneyen burjuva devletinin sefaletini tüm detaylarıyla, adım adım masaya yatıralım.

Şafak Baskınları ve Esaret Bilançosu: Hücrelerde Direnen Ankara

Yoldaş; bugün 6 Temmuz 2026. Ankara’daki NATO Kuşatması’na karşı yükselen halk öfkesini bastırmak amacıyla devreye sokulan devlet terörü, bugün itibarıyla en vahşi ve en kurumsallaşmış aşamasına ulaştı. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Ankara Şubesi, Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nin bugün (6 Temmuz 2026) saat 10.00’da yaptığı ortak basın açıklamasından ve kriz masasından derlediğimiz sıcak veriler, burjuva yargısının emperyalist şefleri memnun etmek için nasıl topyekûn bir "rehin alma" operasyonu yürüttüğünü belgeliyor.

Sokakları insansızlaştırmak, NATO'nun savaş aygıtına karşı çıkan iradeyi daha doğmadan boğmak amacıyla işletilen bu esaret bilançosunun anatomisini, teknik ve hukuki detaylarıyla, isim isim ortaya dökülim:

6 Temmuz 2026 İtibarıyla Sayısal Dağılım ve Gözaltı Merkezleri

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen 2026/14322 sayılı "Sözde NATO Zirvesi Güvenlik Soruşturması" kapsamında, kentin farklı hapishane ve nezarethanelerine dağıtılan mülksüzlerin ve devrimcilerin ampirik dökümü şu şekildedir:

Gözaltı / Tutuklama DurumuKişi SayısıTutulduğu / Sevk Edildiği MerkezHukuki Kılıf (Pretext)
Toplam Gözaltı İşlemi225Ankara Emniyet Md. Terörle Mücadele (TEM) ve Güvenlik Şube2911 Sayılı Kanun, Cumhurbaşkanına Hakaret, TMK 7/2
Resmen Tutuklananlar178Sincan 1 ve 2 No'lu F-Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri"Örgüt Üyeliği", "Kamu Malına Zarar", "Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik"
Ev Hapsi (Elektronik Kelepçe)34Bireylerin İkametgahlarıSokağa Çıkma ve Dijital Materyal Kullanma Yasakları
Adli Kontrol / Yurtdışı Yasağı13Serbest Bırakılanlar (İmza Şartıyla)Haftada 3 Gün Karakol İmzası
Hücrelerde Direnen Yoldaşlar: Detaylı İsim ve Kimlik Dosyası

6 Temmuz 2026 sabahı itibarıyla, emniyet ifadeleri tamamlanarak Sincan Cezaevi'ne sevk edilen veya TEM şubede 4. gününü dolduran, anti-emperyalist direnişin hafızasını oluşturan isimlerin hukuki durumları ve teknik detayları şu şekildedir:

1. Akademi Üzerindeki Baskı: Doç. Dr. Emel Memiş
  • Kimliği: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) İktisat Bölümü Öğretim Üyesi.
  • Maddi Gerekçe: 2026 yılı bütçe harcamalarında savunma ve NATO entegrasyonuna ayrılan payların halkın sırtındaki enflasyon yükünü nasıl artırdığına dair yazdığı bilimsel makale ve "Savaş Bütçesi Değil, Halk İçin Bütçe" başlıklı imza kampanyası.
  • Son Durum: 23 Haziran şafak baskınından bu yana tutuklu; Sincan Kadın Kapalı Cezaevi'nde tecrit altında tutuluyor.
2. Basın İnfazı ve Hak Savunuculuğu: Yıldız Tar
  • Kimliği: Gazeteci, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni.
  • Maddi Gerekçe: Ankara Valiliği'nin 13 günlük mutlak eylem yasağını delerek sokak ortasında polis işkencesine maruz kalan gençlerin görüntülerini ham veri olarak sosyal medya ve bağımsız ajanslar üzerinden yayması. "Dezenformasyon Yasası" ($Maddî: Sansür: Aparatı$) kılıfıyla suçlanıyor.
  • Son Durum: TEM Şubede gözaltı süresi 24 saat daha uzatıldı; darp raporu alması engellenmeye çalışılıyor.
3. Devlet Paranoyasının Zirvesi: Nevzat Özer ve TEMA Gönüllüleri
  • Kimliği: TEMA Vakfı Ankara İl Temsilcisi ve beraberindeki 42 vakıf gönüllüsü (Yaş aralıkları 50-80).
  • Maddi Gerekçe: Ankara yakınlarındaki Mogan Gölü havzasında önceden planlanmış "Kuş Gözlem Gezisi" düzenlemek. Güvenlik bürokrasisi, zirve güzergahına 4 kilometre yakınlıktaki bu açık hava etkinliğini "istihbari keşif faaliyeti ve potansiyel otonom eylem sivriltmesi" olarak kodladı.
  • Son Durum: Gelen kitlesel kamuoyu tepkisi üzerine 42 yaşlı gönüllü dün gece geç saatlerde adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı; ancak Nevzat Özer "örgüte lojistik zemin sağlamak" şüphesiyle hâlä gözaltında.
4. Siyasi Öncüler: Burcu Arıkan ve Elif Torun Öneren
  • Kimlikleri: Burcu Arıkan (Umut-Sen Sözcüsü), Elif Torun Öneren (Birleşik Devrimci Parti Genel Başkanı).
  • Maddi Gerekçe: Ostim ve İvedik organize sanayi bölgelerinde işçilere "Sermayenin Savaş Ayısı NATO'ya Hayır" bildirileri dağıtmak, işçi meclislerinde anti-emperyalist ajitasyon yürütmek.
  • Son Durum: Ev kapıları koçbaşlarıyla kırılarak gözaltına alındılar, 26 Haziran’dan beri Sincan Cezaevi’ndeler.
5. Savunma Hakkının Gaspı: Av. Semra Demir ve Av. Kürşat Bafra
  • Kimlikleri: Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Üyesi iki ceza avukatı.
  • Maddi Gerekçe: 23 Haziran'daki ilk gözaltı dalgasında müvekkillerinin yanına girmek için Ankara Emniyeti Güvenlik Şube koridorlarında barikatları zorlamak, polis şiddetini tutanak altına almak.
  • Son Durum: "Görevi yaptırmamak için direnme" ve "Örgüt adına faaliyet yürütme" iddialarıyla tutuklandılar. Savunma hakkı bizzat burjuva yargısı tarafından rehin alınmıştır.
6. Gençlik ve Kitle Hareketi: Hediye Yıldırım ve ODTÜ/Ankara Üni. Öğrencileri
  • Kimliği: Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu (GYK) Üyesi Hediye Yıldırım ve ODTÜ ile Ankara Üniversitesi'nden 14 öğrenci kolektifi temsilcisi.
  • Maddi Gerekçe: Yüksel Caddesi ve Kızılay Meydanı'nda ani (flash-mob) tarzda "Sınavlarımızı Erteleyen Katil NATO Defol" pankartı açmak.
  • Son Durum: Tamamı tutuklama istemiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi, 12 öğrenci ve Hediye Yıldırım tutuklandı.
6 Temmuz İtibarıyla Hukuki Hukuksuzluk ve Tecrit Koşulları

Hukukçu örgütlerinin bu sabah (6 Temmuz 2026) raporladığı en tehlikeli teknik detay, Gözaltı Giriş Kısıtlaması (Vekalet Sınırı) ve 24 Saatlik Avukat Görüş Yasağı kuralının mutlak surette uygulanmasıdır.

Hukukun Askıya Alınması: Ankara TEM Şube, gözaltındaki yoldaşlarımızın dış dünya ile bağını tamamen kesmek için Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi pratiklerini aratmayan bir idari şema işletmektedir. Hücrelerin havalandırma kapakları kapatılmış, ilaç ve temiz su erişimi kısıtlanmıştır. Burjuva devleti, elleri kanlı NATO generallerine kenti "pürüzsüz ve temiz" gösterebilmek adına, kendi hukuk metinlerini çöpe atmış, çıplak bir istisna hukuku ($State: of: Exception$) rejimi ilan etmiştir.

Direnişin Ortak Cephesi: Siyasi Partiler ve Kitle Örgütlerinin "NATO’ya Hayır" Manifestosu

Yoldaş; devletin polisi, savcısı ve Mansur Yavaş gibi düzen aktörleri el ele verip sokakları insansızlaştırmaya çalışırken, Türkiye devrimci hareketi ve işçi sınıfının demokratik kitle örgütleri bu ablukaya muazzam bir ideolojik barikatla yanıt verdi. Burjuva medyasının tamamen sansürlediği, adeta yok saydığı bu açıklamalar; emperyalizme, yerli işbirlikçilerine ve Donald Trump’ın şahsında kristalize olan tekelci savaş çetesine karşı çekilen sınıfsal bir resttir.

Gelin, memleketin dört bir yanından yükselen ve bu kuşatmayı parçalayan siyasi partilerin ve anti-emperyalist organizasyonların ortak mesajlarını ekonomi-politik özleriyle derleyelim:

Sosyalist ve Komünist Partilerin Sınıfsal Resti
Emek Partisi (EMEP): "Savaş Bütçesine Değil, İşçiye Bütçe!"

EMEP, NATO kuşatmasının ekonomik ve sendikal faturasına odaklanarak, işçi sınıfının gasp edilen Temmuz zamları ile emperyalizmin askeri harcamaları arasındaki doğrudan bağı teşhir etti:

“Milyonlarca işçiye, memura ve emekliye 'bütçe yok' diyerek sefalet ücreti reva gören akıl, NATO generallerinin konforu için kentin tüm kaynaklarını seferber etmektedir. Trump ve onun savaş ortakları için dökülen her ton asfalt, vurulan her sahte sıva, işçinin boğazından kesilen ekmektir. Emperyalistlerin savaşına feda edilecek tek bir kuruşumuz, cepheye sürülecek tek bir evladımız yoktur!”

Türkiye İşçi Partisi (TİP): "Yargılanması Gerekenler Sokaktakiler Değil, Katillerdir!"

TİP, Ankara’daki kitlesel tutuklama terörüne ve ayaklar altına alınan anayasal haklara dikkat çekerek, burjuva yargısının sefaletini ortaya koydu:

“Anayasal protesto hakkını kullanan 178 yoldaşımızı tutuklayan, hocalarımızı ve avukatlarımızı hücrelere atan bu diktatörlük hukuku hükümsüzdür. Bu ülkede birileri yargılanacaksa, o sokağa çıkan 'NATO’ya Hayır' diyen onurlu insanlar değil; Ortadoğu’yu ve dünyayı kana bulayan katil Donald Trump ve onun yerli işbirlikçileridir.”

Sol Parti: "Bağımsız Türkiye, NATO Defol!"
  1. Filo’ya karşı duran devrimci geleneğin izini süren Sol Parti, düzen partilerinin ikiyüzlülüğünü hedef alarak kitlesel bir anti-emperyalist cephe çağrısı yaptı:

“İktidarıyla ve muhalefetiyle burjuva siyasetinin tüm aktörleri, Trump’ın önünde hizaya geçme yarışına girmiştir. Ankara’yı halka kapatıp katillere açanlar, bu memleketin bağımsızlık harcını tasfiye etmek istemektedir. Ama unuttukları bir şey var: Bu ülkenin sokakları emperyalizme hiçbir zaman boyun eğmedi, bugün de eğmeyecek. Tek yol bağımsız, devrimci bir Türkiye’dir!”

Türkiye Komünist Partisi (TKP): "NATO Bir Katliam Şebekesidir, Üsler Kapatılsın!"

TKP, Ankara’daki zirveye karşı yayınladığı bildiride meseleyi doğrudan tarihsel kökleriyle kavradı. Açıklamada, NATO’nun işçi sınıfının kazanımlarına karşı kurulmuş bir karşı-devrim aygıtı olduğu vurgulandı:

“Ankara’da toplanan suç örgütü, dünya halklarının kanı ve gözyaşı üzerinden yükselen mali sermayenin yürütme kuruludur. Ülkemizi bu kanlı şebekenin lojistik üssü haline getirenler, halkın ekmeğini çalıp emperyalistlerin bombalarına yatıranlardır. İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere tüm yabancı üsler derhal kamulaştırılmalı, NATO askerleri bu topraklardan kovulmalıdır!”

Demokratik Kitle Örgütleri ve Sendikal Cephenin Çığlığı
Halkevleri: "Geleceğimiz Katillerin Lojistiği Olamaz!"

Sokakta militan bir direniş gösteren ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleri tutuklanan Halkevleri, sınavları iptal edilen gençliğin öfkesini kürsüye taşıdı:

“Gençlerimizin geleceğini belirleyen AGS ve ÖABT sınavlarını bir kalemde silip atanlar, emperyalizmin uşaklığına soyunmuştur. Bizim şehirlerimiz, bizim üniversitelerimiz katillerin lojistik üssü değildir. Bu ülkenin gençliği, NATO’nun paralı asker siparişlerine de, kentleri insansızlaştıran faşizan yasaklara da teslim olmayacaktır.”

KESK, DİSK ve TMMOB Ortak Deklarasyonu: "Barış ve Ekmek Mücadelesi Ortaktır"

Emek ve meslek örgütleri, yaptıkları ortak açıklamada kentin fiziki olarak yağmalanmasını ve idari sıkıyönetimi protesto etti:

“Ankara’da kamu emekçilerine zorunlu izin dayatarak, ulaşımı felç ederek ve kentin yoksul binalarını sahte boyalarla sıvayarak bir suç ortaklığını gizleyemezsiniz. Mühendislerin, mimarların, işçilerin ve tüm kamu çalışanlarının ortak iradesi barıştan yanadır. NATO ittifakı, emeğin düşmanıdır. Sınıfın bütçesini savaşa gömen bu anlayışa karşı barış ve ekmek mücadelesini büyüteceğiz.”

Mesajların Ekonomi Politik Ortak Paydası

Yoldaş; tüm bu farklı örgütlerden yükselen sesleri yan yana koyduğumuzda, burjuva devletinin ve onun Mansur Yavaş gibi yerel uygulayıcılarının ezmeye çalıştığı o ortak ideolojik hat kristalize olmaktadır:

  • Emperyalist Bağımlılık Reddi: Hiçbir sol/sosyalist yapı NATO’yu bir "savunma ittifakı" olarak görmemekte; onu doğrudan finans-kapitalin sömürgeci kırbacı olarak kodlamaktadır.
  • Trump Simgesi: ABD emperyalizminin şefi Trump, sadece askeri bir figür değil, dünya işçi sınıfının can düşmanı olan tekelci burjuvazinin en pervasız barbarlık simgesi olarak ortak hedef tahtasındadır.
  • Bütçe Sentezi: Tüm yapılar, kentin kozmetik olarak süslenmesi ile halkın mutlak yoksullaşması ($Pauperization$) arasındaki organik bağı kurmuş, sömürüyü ifşa etmiştir.

İşte bu ortak manifesto, egemenlerin en çok korktuğu şeydir yoldaş. Rakamların ve yasakların arkasına gizlenmeye çalışılan o büyük hakikat, bu kolektif iradeyle sokak sokak örülmektedir.

Sınıfsal Utancın Makyajı: Yoksulluğu Boyamak, Çıplaklığı Sıvamak

Bak yoldaş, burjuva ideolojisi sadece mahkeme salonlarında, emniyet nezarethanelerinde ya da televizyon stüdyolarında işlemez; kendini en somut, en mekânsal haliyle kentin mimarisinde, taşında ve betonunda da dışa vurur. Karl Marx, kapitalist üretim tarzının mekanı nasıl kendi suretinde ve kendi ihtiyaçlarına göre yeniden yarattığını anlatırken mekansal yabancılaşmaya dikkat çeker. Ankara’da yaşanan bu son "makyaj operasyonu", sermaye sınıfının kendi yarattığı toplumsal sefaletten duyduğu ahlaki ve sınıfsal utancın en sefil, en çıplak göstergesidir.

Normal zamanda bu halkın dökülen kaldırımlarına, köstebek yuvasına dönmüş yollarına, akmayan sularına ve harabeyi andıran mahallelerine "bütçe yetersizliği" veya "tasarruf tedbirleri" bahanesini sunan devlet ve belediye bürokrasisi; elleri kanlı NATO şeflerinin uçakları Esenboğa’ya teker koyduğu an mucizevi bir biçimde devasa bir bütçeyi fırçalara, boyalara ve sıvalara ayırdı.

Protokol Yolunun İkiyüzlülüğü: Tek Yüzlü Badana Siyaseti

Bu kozmetik sansürün en çarpıcı ve diyalektik örneği, Esenboğa Havalimanı’ndan şehir merkezine uzanan o meşhur Protokol Yolu ve zirve merkezlerinin çevresindeki işçi mahallelerinde yaşandı. Burjuvazi, kentin gerçek çehresini emperyalist efendilerinden gizlemek için adeta modern bir Potemkin Köyü (sahte dış cepheler) inşa etti.

  • Önü Boyalı, Arkası Yıkık Evler: Güzergah üzerindeki eski konutların, gecekonduların ve emekçi apartmanlarının sadece yola bakan ön cepheleri alelacele sıvandı ve lüks, steril renklerle boyandı. Sırf o lüks, siyah camlı, kurşun geçirmez konvoyların içindeki generallerin ve diplomatların göz zevki bozulmasın diye! Evlerin arkasına, yani işçi ailelerinin yaşadığı, dökülen, çatlayan ve rutubet kokan gerçek yaşam alanlarına ise tek bir fırça darbesi bile vurulmadı.
  • Panellerle Örtülen Yaşamlar: Boyanın ve sıvanın bile kurtaramayacağı kadar derin olan sefalet odakları, üzerlerine çekilen devasa, parıltılı NATO reklam panolarıyla, "Güçlü İttifak" afişleriyle fiziksel olarak perdelendi. İşçi sınıfının gerçeği, emperyalist savaş örgütünün propagandasıyla kelimenin tam anlamıyla duvarların ve panoların arkasına gömüldü.
Bütçenin Sınıfsal Anatomisi: Halk vs. Emperyalizm

Buradaki bütçe ve mesai paradoksu, devlet aygıtının asıl kimin hizmetinde olduğunu gösteren harika bir ekonomi-politik turnusol kağıdıdır yoldaş. Durumu şu nesnel kontrastla özetleyelim:

"Yıllarca halkın çilesini çektiği altyapı sorunlarına, patlayan kanalizasyonlara 'ödenek yok' diyenler; yabancı bir generalin cam arkasından yapacağı 10 saniyelik bir seyir için kentin bütün sıva ve boya işçilerini gece yarılarına kadar fazla mesaiyle çalıştırma kudretine sahiptir."

Kentin Normal Hali (Halka Bakan Yüzü)NATO Kuşatması Hali (Efendilere Bakan Yüzü)
Aylarca onarılmayan, çukurlarla dolu mahalle yolları.48 saatte dökülen, pürüzsüz ve "hızlı kuruyan" özel asfaltlar.
Rutubetli, sıvası dökülmüş, yalıtımsız emekçi konutları.Sadece ön cephesi burjuva pastellerine boyanmış sahte vitrinler.
"Tasarruf" gerekçesiyle kesilen veya yanmayan sokak lambaları.Geceyi gündüze çeviren, zirve odaklı devasa projektörler ve güvenlik ışıkları.
Çıplaklığı Sıvamak Düzeni Kurtarır mı?

Bu boyama çılgınlığı aslında burjuvazinin psikolojik yarılmasını ve korkusunu gösteriyor yoldaş. Onlar yoksulluğu ortadan kaldırmak değil, yoksulluğun görünürlüğünü cezalandırmak ve sansürlemek istiyorlar. Kentin çıplaklığını, dökülen sıvalarını alelacele kapatarak kapitalizmin yarattığı o devasa sınıfsal uçurumu görünmez kılabileceklerini sanıyorlar.

Ama yanılıyorlar. O binaların ön cephesine sürdükleri ucuz boyalar ilk sert yağmurda akıp gidecek ve altındaki o derin, sömürülmüş gerçeklik yeniden tüm çıplaklığıyla ortada kalacak. İşçi mahallelerinin bağrından yükselen o gri, öfkeli ve nesnel gerçekliği hiçbir burjuva estetiği gizleyemez. Çünkü Ankara’nın gerçek çehresi, onların boyadığı sahte saraylar veya süslediği protokol yolları değil; o boyaları vuran sıva işçisinin nasırlı elleri ve o duvarların arkasından, hücrelerden sokaklara taşan "NATO'ya Hayır!" öfkesidir.

Kentin İnsansızlaştırılması: Ertelenen Gelecek, Kilitlenen Yaşamlar

Kulak ver yoldaş; burjuva devletinin emperyalist efendilerini hoşnut etmek için başvurduğu en sinsi yöntemlerden biri de mekânsal temizlik, yani kentin bütünüyle insansızlaştırılmasıdır. Bir devlet kendi başkentini, kendi meydanlarını neden insansızlaştırmak ister? Cevap diyalektiktir: Sınıfsal korku. Egemen sınıf; fabrikalardan, varoşlardan, üniversitelerden taşacak olan o devasa halk gücünün örgütlü öfkesinden dehşet duyuyor. Kalabalık bir şehir, onlar için kontrol edilemez bir anomali, her an patlamaya hazır bir dinamittir. İşte bu yüzden Temmuz 2026 NATO Zirvesi’nin siber-güvenlikli, steril atmosferini yaratabilmek için Ankara halkını kendi sokaklarından süpürdüler; kenti adeta yaşayan bir ölüye, devasa bir açık hava hapishanesine çevirdiler.

Sınıfsal Korkunun Mekânsal Çözümü: Sterilize Edilen Başkent

Kapitalist devlet aygıtı, işçi sınıfını kentsel mekandan yalıtmak için iki aşamalı bir "karantina" konsepti uyguluyor. Sokaklar, sadece fiziksel barikatlarla değil, idari ve hukuk dışı zorbalıklarla da halktan arındırılıyor.

  • "Yabancı Cisim" Olarak Halk: NATO generalleri, tekelci sermaye şefleri ve işbirlikçi bürokratlar Ankara semalarında helikopterlerle, zırhlı araç konvoylarıyla turlarken; bu kentin asıl sahibi olan işçiler, emekçiler ve öğrenciler adeta kenti kirleten birer "yabancı cisim" (güvenlik tehdidi) olarak kodlanmıştır. Kızılay, Sakarya, Yüksel Caddesi ve Tunalı gibi kentin can damarı olan meydanlar; halka kapatılmış, sadece polisin ve askeri personelin bot seslerinin yankılandığı gri koridorlara dönüştürülmüştür.
Zorunlu İdari İzin İllüzyonu: Ev Hapisleri ve Görünmez Barikatlar

Devlet bürokrasisi, zirve günleri boyunca kamu personeline ve birçok iş koluna zorunlu idari izin verildiğini büyük bir müjde gibi sundu. Burjuva medyası bunu "çalışanlara yaz jesti" olarak pazarladı. Oysa bu iznin arkasındaki çıplak gerçeklik, kitleleri mekânsal olarak hapsetme stratejisidir.

Görünmez Kelepçe: > Kamu emekçilerini ve beyaz yakalı çalışanları idari izinle evlerine kilitlemek; toplu taşıma hatlarını, metroları ve otobüs güzergahlarını bütünüyle iptal etmek, halkın seyahat ve dolaşım özgürlüğüne indirilmiş idari bir darbedir. Devlet, her bir emekçinin evini yumuşatılmış birer "ev hapsi" hücresine çevirmiştir. Sokakta işçi görmekten, emekçi görmekten korkan burjuvazi; kentin üreten ellerini kendi evlerinin duvarları arkasına iterek dikensiz bir emperyalist gül bahçesi yaratmaya çalışmaktadır.

Sınav Tırpanı: Gençliğin Emeğini Katillerin Konforuna Feda Etmek

Bu insansızlaştırma operasyonunun en vahşi, en can yakıcı darbesi ise bu memleketin yoksul, emekçi çocuklarının geleceğine indirilmiştir yoldaş. Binlerce genç insanın aylardır, yıllardır fahiş dershane masrafları, pahalı kitap fiyatları ve geleceksizlik kaygısıyla, yüksek enflasyon altında dişini tırnağına takarak hazırlandığı iki büyük ulusal sınav; AGS (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) ve ÖABT (Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi), NATO uğruna bir gecede tırpanlandı.

  • Emperyalizmin Takvimi: ÖSYM ve hükümet yetkilileri, "Güvenlik ve lojistik koordinasyonun aksamaması" gerekçesiyle bu sınavları ileri bir tarihe ertelediklerini pişkince ilan ettiler.
  • Konforun Bedeli: Bunun sınıfsal meali şudur: Dünyayı kana bulayan NATO şeflerinin eskortlu konvoyları Ankara caddelerinde pürüzsüzce aksın, katillerin konforu ve güvenlik illüzyonu bozulmasın diye bu ülkenin gençlerinin emeği, psikolojisi ve geleceği rehin alınmıştır.

Kendi gencini okul kapılarının önünde kilitleyen, sınavını iptal eden devlet mekanizması; emperyalist savaş makinesinin takvimi karşısında hazır ola geçmiş, halkın geleceğini savaş baronlarının masasına meze etmiştir.

Yoldaş; kentin bu şekilde insansızlaştırılması, kilitlenen bu yaşamlar ve ertelenen bu gelecek, bize kapitalizmin nihai mantığını gösteriyor. Onlar için insanlık, sadece artı-değer ürettiği sürece makbuldür; emperyalist efendilerin çıkarları söz konusu olduğunda ise bütün bir halk, kendi şehrinde "temizlenmesi gereken birer pürüzden" ibarettir. Ama unuttukları bir şey var: Sokakları boşaltarak, sınavları erteleyerek öfkeyi yok edemezler. Evlerine kilitledikleri, geleceklerini çaldıkları o milyonlarca gencin ve emekçinin bilincinde biriken o sessiz öfke, vurdukları tüm o sahte boyaları ve kurdukları tüm o barikatları yerle bir edecek olan asıl volkandır!

Sonuç: "NATO'ya Hayır" Demek Meşru Bir Haktır, Burjuva Siyasetinin İkiyüzlülüğü ve Satılık "Halkçılık"

Yoldaş; tüm bu yaşadıklarımız, burjuva hukukunun, liberal "demokrasi" masallarının ve hepsinden önemlisi düzen siyasetinin o iğrenç sınırlarını bir kez daha en çıplak haliyle çizmiştir. Dünyayı kan gölüne çeviren, Küresel Güney'in halklarını mülksüzleştiren emperyalist bir katliam şebekesine, yani NATO’ya karşı çıkmak; bu topraklarda yaşayan her onurlu insanın en doğal, nesnel ve tarihsel hakkıdır. Dahası bu hak, burjuva devletinin kendi elleriyle yazdığı anayasanın 34. maddesinde "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir" denilerek yasal güvence altına alınmıştır.

Ancak bugün Ankara’da bizzat devlet aygıtı ve yerel yönetim çarkları, yabancı generallerin gözüne şirin görünmek uğruna kendi yasalarını ayaklar altına almıştır. Sırf "NATO'ya Hayır" denmesin diye yürürlüğe konan mutlak eylem yasakları, uydurma şafak baskınları ve avukatların tutuklanması, hukukun emperyalizmin çıkarlarına nasıl pervasızca feda edildiğinin kanıtıdır.

Düzen Partilerinin İkiyüzlülüğü ve "Halkçı" Maskelerin Düşüşü

Fakat bu süreçte turnusol kağıdı işlevi gören asıl büyük ibret vesikası neydi biliyor musun yoldaş? Düzen partilerinin ve onların "halkçı" görünen figürlerinin takındığı o ezik, işbirlikçi tutumdur.

Partisinden ve ideolojik etiketlerinden bağımsız olarak, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın bu NATO kuşatmasında üstlendiği "gönüllü emre amadelik" rolü, burjuva siyasetinin ikiyüzlülüğünü tek bir karede özetlemiştir.

Vitrin Populizminin Sonu: Seçim meydanlarında "halkın parası", "kamu kaynakları", "şeffaflık" ve "halkçılık" edebiyatı yapanlar; emperyalist savaş makinesinin şefleri kente adım attığı an, belediyenin tüm imkanlarını, işçilerini ve bütçesini o katillerin altındaki yolları cilalamak için seferber ettiler.

  • Sessiz Suç Ortaklığı: Ankara halkının yaşamı kilitlenirken, binlerce yoksul emekçi çocuğunun geleceğini belirleyen AGS ve ÖABT sınavları bir kalemde iptal edilip ertelenirken, sözüm ona "halkın başkanı" olan Mansur Yavaş’tan tek bir çatlak ses, tek bir eleştiri duydun mu? Hayır!
  • Makyajın Mimarı olmak: Aksine, kentin gerçek çehresini, yoksulluğunu ve sömürülmüşlüğünü emperyalistlerin gözünden kaçırmak için sokakları sıvatıp boyatan, o kozmetik sansür operasyonunu belediye eliyle bizzat koordine eden kendisidir.
  • Sermaye Bloklarının Ortaklığı: Bu durum bize diyalektik bir gerçeği gösterir yoldaş: İktidarıyla muhalefetiyle tüm burjuva düzen partileri, konu küresel finans-kapitale, NATO'ya ve emperyalist bağımlılık ilişkilerine geldiğinde tek bir blok halinde hizaya geçerler. Aralarındaki tüm o kayıkçı kavgaları, sahte parlamanto didişmeleri bıçak gibi kesilir; hepsi tek bir ağızdan emperyalizmin sadık birer hizmetkarına dönüşürler.
Son Söz: O Sıva Tutmayacak, Ankara Teslim Olmayacak!

İşte bu yüzden yoldaş, halkçı maskeler takarak sistemin çarklarını döndürenlerin gerçek yüzünü teşhir etmek bizim sınıfsal görevimizdir. Onların "halkçılığı" sadece oy sandığına kadar, sömürü düzeninin efendileri kapıya dayanana kadardır.

Vurulan hiçbir sahte sıva, dökülen hiçbir acele asfalt, ertelenen hiçbir sınav ve demir parmaklıklar arkasına atılan tutuklu yoldaşlarımız bu tarihsel çürümüşlüğü gizleyemez. Kendi halkından utanan, onu kendi şehrinde zincirleyen ve geleceğini katillerin konforuna feda eden bu işbirlikçi burjuva düzenine karşı; ne iktidarın kırbacına ne de muhalefetin sahte boyalarına teslim olacağız.

Adliye koridorlarından, susturulmak istenen üniversite kampüslerinden, organize sanayinin bağrından ve işçi mahallelerinden o meşru, anayasal ve sarsılmaz çığlığı daha gür haykırmaya devam edeceğiz:

NATO Defol, Bu Memleket Bizim!

İlgili Başlıklar