Barış Sürecine Dair Açık Sorular
Bilmediğimiz Neler Oluyor?

Bilmediğimiz Neler Oluyor? Barış Sürecine Dair Açık Sorular
Silahlar sustu, yasa çıktı, kongre yapıldı. Ama barış isteyen akademisyen kapıda, saçını ören hemşire işsiz, Demirtaş içeride. Sürecin masasında kim oturuyor, kim dışarıda bekliyor ve biz bu tabloya nasıl güveneceğiz?
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu yazı, bu sitede çerçeve yasa üzerine yazdığımız üçüncü metin. 11 Ağustos'ta, yasa Meclis'ten geçtiği gün, "Çerçeve Yasa'nın Sınıfsal Analizi ve Sosyalist Strateji" başlığıyla yasanın kendisini ele almıştık: Gramsci'nin kavramıyla bir pasif devrim stratejisi, yani egemen sınıfın aşağıdan gelen huzursuzluğu emmek için yukarıdan yürüttüğü bir reform; Poulantzas'ın kavramıyla devletin göreli özerkliği, yani sermayenin uzun vadeli çıkarını tekil sermayelerin ve tekil siyasetçilerin gündelik çıkarına karşı koruması; ve uygulamanın yasama yerine yürütmeye, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine ve MGK'ya devredilmesi. O yazıda sol partilerin tutumlarını da sınıfsal derinlikleri açısından tartışmıştık: TİP'te devleti "suç örgütü" olarak gören ahlakçı söylemin sermaye birikim rejimini gözden kaçırma riski, EMEP'te ekonomizm zaafı, DEM'de pragmatizmin burjuva uzlaşmasına eklemlenme riski. 28 Ağustos'ta "Kapalı Kapı, Sızdırılan Metin, Kiralık Akıl" başlığıyla sürecin gizlilik rejimini ve aydınlara biçilen rolü yazmış, üç ölçüt koymuştuk: kayyumların kaldırılması, KHK'lıların iadesi, mahkeme kararlarının uygulanması. Bir hafta önce de 1 Eylül yazısında barış akademisyenlerinin onuncu yılını konuşmuştuk ve bir cetvel önermiştik: emeğin barışı ile sermayenin barışını ayıran bir cetvel. Bu yazıda o cetveli elimize alıp bir haftanın olaylarını ölçeceğiz. Ve göreceğiz ki cetvel, olayları ölçmeye yetmiyor; çünkü ölçülmesi gereken şeylerin önemli bir kısmı görünmüyor.
Bu yazı bir yanıt yazısı değil, bir soru yazısı. Elimizde kesin bilgiden çok işaret var; bu işaretleri yan yana koyup "burada ne oluyor?" diye soracağız. Bir marksist için soru sormak zayıflık değildir; tersine, eldeki verinin sınırını dürüstçe kabul etmek, komplo teorisine kaçmadan düşünmenin tek yoludur. Bilmediğimizi bilmek, bilmediğimizi biliyormuş gibi yapmaktan daha güçlü bir konumdur.
Önce olguları sıralayacağız. Sonra soruları. En sonda da bu sorulara sınıfsal bir çerçeve önereceğiz.
Birinci Bölüm: Bir Haftanın Olguları
1. Mızraklı çıkıyor — ama yasayla değil, cezasını doldurarak
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, 2019'da seçildiği Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanlığı görevini dört ay yapabilmişti. Ardından tutuklandı; 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası aldı. Yaklaşık yedi yıl Edirne Cezaevi'nde kaldı. Avukatı Mehmet Emin Aktar, BirGün'e yaptığı açıklamada tahliye tarihinin 8 Eylül 2026 olduğunu, bunun Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı belgede açıkça yazdığını söyledi.
Dikkat edilmesi gereken ayrıntı şu: Mızraklı koşullu salıverilme için bir yıl önce başvurmuş, reddedilmişti. İnfaz hâkimliği itirazı kabul etmiş, savcılığın itirazı üzerine bu karar da bozulmuştu. Yani Mızraklı çerçeve yasa sayesinde çıkmıyor; süreç sayesinde çıkmıyor; hatta yasal hakkı olan koşullu salıverilme sayesinde de çıkmıyor. Cezasını gün gün doldurarak çıkıyor.
Bir "barış süreci"nin ortasında, seçilmiş bir belediye başkanı, sürecin kendisine sağladığı hiçbir kolaylık olmadan, infaz takvimi neyi gösteriyorsa o gün tahliye oluyor. Bu, sürecin niteliğine dair birinci işaret.
2. Demirtaş'ın mektubu: sevinç ile kaygı bir arada
Tahliyeyi kamuoyuna duyuran, Mızraklı ile aynı koğuşta beş yıl kalan Selahattin Demirtaş oldu. "Sakızcı Memo" başlıklı 5 Eylül tarihli yazı, Mızraklı'yı "Diyarbakır'ın yüreği sevgiyle dolu genel cerrahı" diye anıyor ve "Salı sabahı buradan çıkacak, artık size emanettir" diye bitiyor. Ama yalnızca bir sevinç yazısı değil. Metin, koğuşta çözülen bir bulmaca üzerine kurulu ve bulmacanın çerçeve cümlesi şu: "Sorusu cevabından daha zor." Dört soru var. Kardeşlik, dokuz harf: "MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış kollektif duygu durumu." Adalet, altı harf: "Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü." Özgürlük, sekiz harf: yalnızca yönü verilmiş, "içeriden dışarıya." Ve irade, beş harf: "Bunun sorusu yok, sadece cevabı var."
Bu satırları iki kez okuyun. Demirtaş, çerçeve yasanın anahtarı olan MGK kararını alıp kardeşlik ve adalet gibi kavramların tanımına yerleştiriyor ve saçmalığı görünür kılıyor: kardeşlik bir güvenlik kurulunun kararıyla yürürlüğe girmez; adalet o karardan gelmez, "geç olsa bile gelmeyen" bir şeye dönüşür. "Zannedilen" sözcüğünün öznesi belirsiz; kimin zannettiğini söylemiyor, kendi tarafını da dışında bırakmıyor. İrade sorusuna tanım vermemesi ise yazının en ağır cümlesi: "Öcalan irademizdir" sloganını bilen bir okur için, "sorusu olmayan, yalnızca cevabı olan" bir kavram, sorgulanmasına izin verilmeyen bir kavramdır. Demirtaş sloganı anmıyor; anmadan söylüyor. Yazının bir de Melih Gökçek bölümü var: "Ankara'nın parsel parsel günah yüklü şahsiyeti" adliyeye sakız çiğneyerek giriyor; Mızraklı yedi yılda "bir defa bile çiğnemedi." Belediyeyi sermaye birikiminin kanalı yapmış olan dışarıda, dört ay görev yapmış seçilmiş doktor içeride: adaletin kime geç, kime hiç gelmediğinin özeti.
Bu tonun önemini kavramak için bir ay geriye gitmemiz gerekiyor. 10 Ağustos'ta, çerçeve yasa Meclis'te oylanırken, Demirtaş ve Mızraklı ortak bir mesaj yayımlamışlardı: "El ele geleceğe yürümek zorundayız." Mesajda Erdoğan'dan Bahçeli'ye, süreci destekleyen bütün liderlere teşekkür ediliyor, demokrasi ve adalet reformlarının barışla birlikte yürümesi gerektiği vurgulanıyordu. Yapıcı, kucaklayıcı, kapı açık bırakan bir metin.
Bir ay sonra ton değişti. Neden?
3. Demirtaş hâlâ içeride — AİHM kararı kesinleşmiş olmasına rağmen
Demirtaş Kasım 2016'dan bu yana cezaevinde. Kobani davasından 42 yıl ceza aldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hakkındaki yargılamanın "çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışmayı daraltma" amacı taşıdığını, yani Sözleşme'nin 18. maddesinin ihlal edildiğini saptadı. Bu karar kesinleşti ve tahliye başvurusu yapıldı. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen'in ifadesiyle: "Devletin yükümlülüğü kesinleşmiş kararı uygulamak ve Demirtaş'ı tahliye etmektir."
Devlet bunu yapmıyor. Öcalan'la görüşen, PKK'nın feshini kabul eden, örgüt üyeliğini erteleme kapsamına alan aynı devlet, bir zamanlar bu ülkenin en yüksek oyu alan üçüncü partisinin eş genel başkanını, Avrupa'nın en yüksek mahkemesinin kesinleşmiş kararına rağmen içeride tutuyor.
Şunu da hatırlatmak gerekir: Demirtaş, 2015–2016 hendek sürecine sonradan açıkça karşı çıkmış, o dönemin siyasi hatasını kendi tarafı adına da eleştirmiş bir isim. Yani silahlı mücadeleye en mesafeli, meşru siyasete en bağlı Kürt siyasetçilerinden biri, silahı bırakanların önünü açan bir süreçte içeride kalıyor. Bu çelişkiyi bir kenara yazın; ileride geri döneceğiz.
4. İkra Avcı: beraat etti, ihraç edildi
Diyarbakır'da hemşire İkra Avcı, Ocak 2026'da sosyal medyada saçını ördüğü bir video paylaştı. Kampanya, Suriye'de öldürülen bir Kürt kadının saç örgülerinin kesilmesine tepki olarak başlamıştı; Kürt kültüründe saç kesmenin ağır bir hakaret sayılması nedeniyle dünyanın dört bir yanında kadınlar saçlarını örerek fotoğraf paylaşıyordu. Avcı 26 Ocak'ta gözaltına alındı, "terör örgütü propagandası" iddiasıyla yargılandı. 21 Mayıs'ta mahkeme, paylaşımın propaganda suçu oluşturmadığına karar verip beraat verdi.
Ama ondan altı gün önce, 15 Mayıs'ta, Sağlık Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu'nun devlet memurluğundan çıkarma kararı tebliğ edilmişti. Bakanlık kararın hukuki gerekçesini açıklamadı. Avcı durumu 19 Ağustos'ta kamuoyuna duyurdu.
Bu vakayı bir haftanın gündemine sıkıştırıp geçmeyelim. Çünkü bu, barış akademisyenlerinin on yıllık hikâyesinin aynısının, 2026'da, sürecin ortasında yeniden yaşanmasıdır. Ceza yargısı akladı; idare ihraç etti. Aynı formül, aynı makas. Yalnızca aradaki süre on yıldan altı güne inmiş.
5. Barış akademisyenleri: on yılda hiçbir somut adım yok
Geçen hafta yazdık, tekrar etmek zorundayız: 406 ihraçtan yalnızca 18'i üniversiteye kesin olarak dönebildi. Çerçeve yasa 360 imzayla Meclis'e sunuldu, 468 oyla kabul edildi; ama içinde barış akademisyenleri için tek satır yok. Ulaş Bayraktar'ın Turkey recap'e söylediği cümle sürecin akademik tarafı için özet niteliğinde: "Barış hakkındaki bu konuşmalara çok da inanmıyorum çünkü ekosistem doğru değil." Ve ekliyor: "Belki de savaşın karşıtı barış değil, adalettir zaten."
6. Kavala, Atalay ve Gezi: burjuva hukuku bile askıda
Barışı bir "hukuk devletine dönüş" olarak sunanların önce şu tabloya bakması gerekir. Osman Kavala bugün 3.232 gündür tutuklu. 18 Şubat 2020'de Gezi davasından beraat etti, aynı gün yeniden tutuklandı; 25 Nisan 2022'de ağırlaştırılmış müebbet aldı. AİHM 2019'da 18. madde ihlali (hakların ilan edilenden başka bir amaçla sınırlandırılması) saptadı; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye tarihinde ilk kez ihlal prosedürü başlattı; ve 25 Ağustos 2026'da Büyük Daire, 15'e 2 oyla, işkence yasağı dahil altı maddeden ihlal bulup "en kısa sürede serbest bırakılmalı" dedi. Ertesi gün Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM kararlarında "esastan kesin bağlayıcılık" olmadığını yazdı ve Türkiye'nin Sözleşme'ye taraflığını ve bireysel başvuru hakkını gözden geçirmeye "zorlandığını" söyledi. Bu dosyayı iki hafta önce ayrıntılı yazdık: Kavala'yı sınıfsal olarak eleştiriyoruz, hukuksal olarak koşulsuz savunuyoruz; çünkü beraat etmiş bir insanın dokuz yıl içeride tutulabildiği bir düzende kimsenin güvencesi yoktur.
Aynı dosyada Can Atalay var: Soma'nın, Ermenek'in, Çorlu'nun avukatı; 18 yıl ceza aldı, 2023'te Hatay'dan milletvekili seçildi, yemin ettirilmedi. Anayasa Mahkemesi iki kez hak ihlali kararı verdi; Yargıtay 3. Ceza Dairesi AYM kararını uygulamamakla kalmadı, AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu; Ocak 2024'te vekilliği düşürüldü. Bugün 1.596 gündür içeride ve Anayasa'nın 153. maddesi, AYM kararlarının "yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar" dediği hâlde bağlamıyor. Bunu da Mayıs'ta yazmıştık: bir alt mahkemenin AYM kararını tanımadığı yerde anayasal düzen fiilen yoktur. Atalay, yasa oylanırken 10 Ağustos'ta cezaevinden bir açıklama gönderdi. Açılışı ağırdı: "Bir an için Anayasa'nın askıda olduğunu unutalım." Sonra 4 Mart 2025'teki sözünü yineledi: "şiddetsiz siyaset" için atılan her adım önemlidir, Kürt sorunu silahların gölgesi olmadan diyalogla çözülmelidir; ama silahların susması tek başına yetmez, "kayyumluk vesayeti" bitmeli, KHK'lılar işlerine dönmeli, Meclis sürecin merkezi olmalı. Bu açıklamaya diyalektik bir yanıt yazmıştık: haklar yasayla verilmez, alanlarda, fabrikalarda ve sokaklarda kazanılır; "şiddetsiz siyaset" vurgusu, kapitalizmin gündelik yapısal şiddetini (iş cinayetleri, ücret yoksulluğu, barınma krizi) görünmez kılma riski taşır. Eleştirimiz duruyor. Ama bir ay sonra Atalay'ın "askıda" dediği Anayasa'nın askıda kalmaya devam etmesi ve eleştirdiğimiz açıklamanın sahibinin hâlâ içeride olması, eleştirimizin değil onun tespitinin doğrulanması demektir. Eleştirdiğimiz bir açıklamanın sahibinin içeride tutulmasını kabul etmiyoruz; bu ikisi ayrı şeylerdir.
Ve Gezi'nin öteki hükümlüleri: Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden, 18'er yıl; Kısa Dalga'nın yeni adli yıl tablosuna göre Gezi'den beş kişi, Kobani'den Demirtaş ve Yüksekdağ dahil on iki siyasetçi, otuz bir seçilmiş CHP'li belediye yöneticisi, on üç gazeteci içeride.
Bu tablonun sürecimizle ilgisi şu. Marksistler burjuva hukukunu bir ideal olarak savunmaz; onu sınıf mücadelesinin geçici bir dengesi, korunmazsa elden giden bir mevzi olarak görür. Ama burada mesele burjuva hukukunun yetersizliği değil, askıya alınmış olması. AİHM kararı uygulanmıyor, AYM kararı uygulanmıyor, beraat kararı uygulanmıyor. Bir devlet kendi Anayasası'nın 90. ve 153. maddelerini tanımıyorsa, çıkardığı çerçeve yasanın maddelerini tanıyacağının garantisi nedir? Bayhan'ın "rehine siyaseti" dediği şey tam da bu: on yıllık ertelemeyle tahliye edilen insanlar, hukuku tanımayan bir devletin insafına bırakılıyor. Kavala'nın ve Atalay'ın durumu, sürecin dışında bir "başka mesele" değil; sürecin vaatlerinin hangi zeminde durduğunun ölçüsü. AİHM kararıyla çıkmayan Kavala, AYM kararıyla çıkmayan Atalay, AİHM kararıyla çıkmayan Demirtaş: üçü de aynı şeyi söylüyor. Bu devlet, mahkeme kararıyla kapı açmıyor; kapıyı yalnızca kendi takvimi ve kendi pazarlığı açıyor. Ve pazarlıkla açılan kapı, pazarlık bozulduğunda kapanır.
7. Çerçeve yasa: yürürlükte ama işlemiyor
Yasa 10–11 Ağustos'ta Meclis'ten 468 evet, 88 hayır oyuyla geçti; 18 Ağustos'ta Resmî Gazete'de yayımlandı. Ama yasanın işlemesi bir koşula bağlı: Millî Güvenlik Kurulu'nun, örgütün feshinin ve silah bırakmanın tamamlandığını tespit eden kararının Resmî Gazete'de yayımlanması. Bu karar bekleniyor; iyimser takvim Eylül sonunu, uygulamanın başlamasını ise Ekim'i işaret ediyor. Uygulama başladığında altı aylık bir başvuru dönemi açılacak; ilk etapta 3.500 civarında kişinin yararlanacağı konuşuluyor.
Yasanın mantığını bir kez daha hatırlayalım: bu bir af değil, koşullu erteleme. Üst sınırı 15 yıla kadar hapis gerektiren suçlarda 5 yıl, daha ağır suçlarda 10 yıl erteleme. Kasten öldürme ve 1 Haziran 2005 öncesi müebbetler kapsam dışı. Yalnızca PKK/KCK için geçerli; başka örgütlerden siyasi mahkûmlar kapsam dışı.
Yani uygulamanın anahtarı, seçilmiş Meclis'in değil, atanmış bir güvenlik kurulunun elinde. Bu, sürecin niteliğine dair ikinci işaret.
8. Sızdırılan notlar: "MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız"
17 Ağustos'ta, Fransa merkezli Utopia TV Ari adlı bir yayın organı, Öcalan'ın DEM Parti heyetiyle 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli İmralı görüşmelerine ait olduğunu iddia ettiği notları yayımladı. soL'un aktardığına göre notlarda Öcalan'a atfedilen ifadeler arasında şunlar var: sürecin "MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı" olmayı gerektirdiği; "Anayasada yerimizi alacağız"; Kürtlerin ve Türklerin İslam tarihini birlikte şekillendirdiği; Kemalist tarih tezlerinin gözden geçirilebileceği; "iki ayaklı cumhuriyet" fikri.
DEM Parti İmralı Heyeti, 23 Ağustos'ta yaptığı açıklamada metinlere müdahale edildiğini, eklemeler ve çıkarmalar yapıldığını, kişilere dair kimi cümlelerin sonradan eklendiğini söyledi. Heyetten, aileden ve avukatlardan gelmeyen hiçbir belgeye itibar edilmemesi çağrısı yaptı. Ancak açıklama, notların hangi bölümlerinin sahte hangilerinin gerçek olduğunu söylemedi.
Burada dürüst olmalıyız: elimizde doğrulanmamış bir belge ve onu yalanlayan ama içeriğini tümüyle reddetmeyen bir açıklama var. Bu belgeyi olgu diye kullanmayacağız. Ama şunu söyleyeceğiz: bir barış sürecinde, tarafların ne konuştuğunu kamuoyunun sızıntılardan öğrenmesi, sürecin kendisine dair bir olgudur. Sızıntı gerçek de olsa sahte de olsa, ortada bir kapalı kapı var ve arkasında ne konuşulduğunu bilmiyoruz. 28 Ağustos'ta yazdığımız gibi, halk süreci "kaynağı belirsiz sızıntılar ve onların tekzipleri" üzerinden izliyor; sızıntı, gizlilik rejiminin bir arızası değil, işleyen bir parçası.
Kapalı kapının arkasında kimin oturduğunu da bilmiyoruz. Ağustos sonunda Rastinews, Öcalan ile bir "Kandil heyeti" arasında 1–2 Şubat 2026'da yapıldığını iddia ettiği bir görüşmenin notlarını üç bölüm hâlinde yayımladı; katılımcılar olarak Helin Ümit, Duran Kalkan ve Sabri Ok'un adları geçiyor. 7 Eylül'de bir başka site, Cemil Bayık'ın Ağustos başında Süleymaniye'den uçakla gelip İmralı'da iki gün kaldığını, Duran Kalkan'ın Şubat 2025'te ve çerçeve yasa oylamasından hemen önce Temmuz'da adaya gittiğini, Mazlum Abdi'nin de ziyaretçiler arasında olduğunu iddia etti. Güvenlik kaynakları 26 Ağustos'ta bu tür içerikleri "dezenformasyon içeren, hayal mahsulü" diye niteledi ve süreci sabote etmek isteyen mihraklara bağladı. Bunların hiçbirini doğrulayamıyoruz ve doğrulanmış gibi yazmayacağız. Ama iddiaların üzerine kurulduğu zemin gerçek: Kandil, 20 Temmuz'da yayımladığı açıklamada Öcalan'ın ve örgüt yönetiminin yasa kapsamı dışında bırakılmasının "açıkça sürecin sabote edilmesi anlamına geleceğini" söyledi; yani Kandil ile İmralı arasında, DEM heyetinin ötesinde bir eşgüdüm olduğu, sürecin kendi işleyişinden belli. Fesih kararının bir kongreyle alınması, silahların Süleymaniye'de yakılması, "kadro tahliyesi" takviminin konuşulması: bunların hiçbiri Kandil ile İmralı konuşmadan olmaz. Peki nasıl konuşuyorlar? Bu soru, sızıntı iddialarından bağımsız olarak yanıtsız.
9. Kongre, "Demokratik Cumhuriyet Hareketi" ve Mart 2027
DEM Parti, 20 Eylül'e planladığı 5. Olağan Kongresi'ni öne çekip 6 Eylül'de Ankara'da yaptı. Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, kullanılan 535 geçerli oyun tamamını alarak yeniden eş genel başkan seçildi. Parti Meclisi'nin 80 üyesinden 33'ü yenilendi.
Bakırhan kongre konuşmasında "Demokratik Cumhuriyet Hareketi'ni başlatıyoruz" dedi ve üç kez tekrarladı: "Türkiye'yi yönetmeye talibiz." Konuşmada "sermaye ve rantiyeci sınıf yedi, faturayı halk ödedi" gibi sınıfsal tınılı cümleler de vardı. Parti kaynakları kongre öncesinde Kısa Dalga'ya bunun "yeniden yapılanma sürecinin başlangıcı" olduğunu, isim ve tüzük değişikliğinin ise MGK kararı ve yasa uygulaması netleşince gündeme geleceğini söyledi. Gazeteci Sedat Bozkurt'un Diken'deki yazısına ve Yeniçağ'ın kulis haberine göre asıl dönüşüm Mart 2027 kongresinde gelecek: partinin adı "Demokratik Cumhuriyet Partisi" olabilir, programın bizzat Öcalan tarafından yazıldığı söyleniyor, Pervin Buldan'ın eş genel başkanlığı ve Osman Baydemir'in yönetime dönüşü konuşuluyor. Demirtaş'ın bu tabloda yeri ise belirsiz.
Bunlar kulis. Kulis, olgu değildir. Ama kulisin yönü, olguyla örtüşüyor: parti, Kürt siyasi hareketinin partisi olmaktan çıkıp "Türkiye partisi" olmaya, sosyalistleri ve sosyal demokratları kapsayan bir "demokratik ulus" çatısına doğru evriliyor. Ve bu evrimin takvimini belirleyen şey, partinin kendi iradesi değil, MGK'nın karar tarihi.
10. Bakırhan ve "sokaktan alıp milletvekili yaptıklarımız"
Kongre öncesinde bir de dil sürçmesinden büyük bir hata yaşandı. Sızdırılan notlarda Öcalan'a atfedilen, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî ittifakına dair sözlere karşı 53 imzalı bir "Alevi Aydınlar Bildirgesi" yayımlandı. Bildirge, o ittifakı "arkaik ve kanlı" diye niteliyor ve bunun bir model olarak sunulmasına itiraz ediyordu.
Bakırhan'ın 2 Eylül'de televizyonda verdiği yanıt şuydu: "Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler var. Hangi aydın kimliği var onu da bilmiyorum." İmzacılardan eski HDP milletvekili ve eski Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan'a "vicdansız herif" dedi; "kimse bizi Alevilikle test edemez" diye ekledi. Doğan'ın yanıtı sakin ve yerindeydi: "Bakırhan doğru söylemiş. Ankara Yenidoğan ve Tuzluçayır'da büyüdüm. Sokak mücadelesinden geldim." Bakırhan ertesi gün "maksadımı tam karşılamayan bir ifade kullandım" diyerek geri adım attı; "sokaktan getirmek" sözünün siyasette alan açmak anlamında olduğunu söyledi.
Bu vakayı bir gaf olarak geçiştirmek mümkün. Ama biz geçiştirmeyeceğiz, çünkü içinde üç ayrı şey var ve üçü de yalnızca Alevi aydınlarını değil, bu hareketin çatısı altında yıllarca mücadele etmiş sosyalistleri de ilgilendiriyor. Birincisi, "sokaktan alıp milletvekili yaptık" cümlesi, ağızdan kaçmış olsa bile, bir vesayet dilidir: milletvekilliğini bir halkın verdiği yetki değil, bir merkezin dağıttığı lütuf gibi anlatır. Kendisini "halkçı, demokratik" diye tanımlayan bir hareketin genel başkanının ağzından bu cümlenin çıkması, hareketin iç işleyişine dair bir şey söyler. İkincisi, "hangi aydın kimliği var bilmiyorum" cümlesi, aydına, yani eleştiren kişiye duyulan sabrın sınırını gösterir. Bir hareket kendi aydınlarını "aydın mı ki" diye sorgulamaya başladığında, eleştirinin kapısını kapatmaya başlamıştır. Üçüncüsü ve en önemlisi, bütün bu öfke, doğrulanmamış bir belgedeki bir cümleye itiraz eden Alevi aydınlara yöneldi; ama o belgeyi sızdıranlara, ya da o belgedeki "MHP kadar sağlam ayak" cümlesine aynı öfke gösterilmedi. Öfkenin yönü, sürecin hassasiyetinin nerede olduğunu gösterir.
Bakırhan'ın sözleri bir de daha geniş bir tartışmanın içine düştü. Ağustos sonunda İmralı Heyeti üyesi avukat Faik Özgür Erol, çatışmanın sona ermesi gibi tarihsel bir gelişmenin "az entelektüel destekle" karşılandığından yakındı. Yanıtlar gecikmedi. Anayasa hukukçusu Murat Sevinç, sürecin çerçevesinin başından beri "barış ve demokrasi" değil "terörü sona erdirmek" olarak kurulduğunu hatırlattı; Mete Kaan Kaynar akademinin sessizliğinin "yıllar içinde öğretilmiş bir davranış" olduğunu yazdı; ve barış akademisyenleri, entelektüel desteğin bedelinin ne olduğunu on yıl önce herkese göstermiş olanlar olarak, kapının önünde durmaya devam etti. Erol sonradan tek tek aydınları değil sürecin kuramsal çerçevesindeki eksikliği eleştirdiğini söyledi. Ama yakınmanın kendisi anlamlı: aydınlardan destek isteniyor, katılım değil; alkış isteniyor, soru değil. 28 Ağustos'ta buna "kiralık akıl" demiştik: aydından beklenen analiz değil imza, devletin programına kavramsal cila; soru soran ise "provokasyon"la suçlanıyor. Prof. Kenan Engin'in Medyascope'taki yazısı bu iklimi "eleştirinin daralan alanı" diye adlandırıyor: eleştiriye karşı eleştiri değil kişisel saldırı geliyor, eleştirenler "dijital bekçiler" diye etiketleniyor, kimin konuşma meşruiyetine sahip olduğuna iktidar karar veriyor. Ve Engin'in en ağır cümlesi: sömürge karşıtı bir hareket, kendi toplumu içinde hegemonik bir güce dönüşebilir.
Somut örnekler ortada. Alevi aydınlarına "hangi aydın kimliği var bilmiyorum"; Müslüm Doğan'a "vicdansız herif"; Haziran'da Ahmet Türk'ten Erkan Baş'a "sosyalist ve devrimci birine yakışmaz." Bunların her birinde eleştirilen içerik değil, eleştirme hakkı hedef alınıyor. Süreci desteklemek bir zorunluluk, sorgulamak bir ihanet biçimi olarak kodlandığında, ortaya çıkan şey bir barış tartışması değil bir sadakat testi olur; ve testten geçemeyenin adı, Kürt siyasi kültürünün eski sözcüğüyle, "tasfiyeci", "provokatör", ya da kısaca dışarıda kalan olur. Bir barış sürecinin ilk ürünü aforoz oluyorsa, o sürecin ne kadar barış olduğunu sormak, aforozu hak etmenin en kısa yolu olsa bile, sorulmalı.
11. "Türkiye solu" ve lütfedilen mebusluk
Bakırhan'ın cümlesini asıl ağırlaştıran şey, tek başına söylenmiş olmaması; bir iklimin dile gelmesi olmasıdır. HDP'den bu yana bu çatı, "Türklerin ve Kürtlerin ortak partisi" iddiasıyla kuruldu. Sosyalist partiler, emek örgütleri, ekoloji ve kadın hareketleri bu çatının kurucu bileşenleriydi; Meclis'e gönderdikleri vekiller de bu kuruculuğun temsilcileri olarak gitti, birilerinin lütfuyla değil. Ama zamanla, Kürt siyasetinin kimi çevrelerinde bu bileşenlere "Türkiye solu" diye, hafif bir küçümsemeyle söylenen bir ad takıldı: sanki Kürt hareketinin dışında, ona misafir gelen, oyu ve gücü olmayan, kontenjanla taşınan bir topluluk. Ruşen Çakır'ın Haziran 2026'daki yorumu bu iklimi iki cümleyle özetliyor: sosyalist solda "Kürt hareketi bizi kullanıyor" kaygısı, Kürt çevrelerinde ise "bunlar bize ne katıyor?" sorusu büyüyor. Çakır'ın uyarısı önemli: hareket, devletle müzakerede sosyalistleri bir yük olarak görmeye başlarsa, ilişkiyi arka plana atacaktır.
"Sokaktan alıp milletvekili yaptık" cümlesi işte bu iklimde patladı. Cümle Alevi aydınlarına söylendi; ama aynı cümlenin gölgesi, HDP-DEM listelerinden seçilmiş her sosyalist vekilin üzerine düştü. Çünkü mantık aynı: mebusluk, bir merkezin dağıttığı bir lütuftur; alan kişi minnettar olmalı, eleştirmemelidir. Oysa bu vekiller "sokaktan" geldiyse, bu onların onurudur; sokak, bir işçi partisinin utanacağı bir yer değil, kaynağıdır. Bakırhan'ın geri adım açıklamasında "sokak bizim mücadele alanımızdır" demesi doğru; ama ilk cümle o alanın sahibinin kim olduğunu, kimin taşıyıp kimin taşındığını söyleyiveriyordu.
Marksist açıdan buradaki mesele bir nezaket sorunu değil, bir ittifak sorunu. Sınıf ittifakları eşitler arasında kurulur; "biz sizi taşıyoruz" diyen bir ittifak, ittifak değil, himayedir. Kürt hareketi ile sosyalist hareket arasındaki ilişki himayeye dönüştüğü anda, iki taraf da kaybeder: sosyalistler bağımsız sınıf siyaseti kapasitesini, Kürt hareketi ise Türkiye'nin batısına uzanan tek köprüsünü. Ve devletle iki merkez arasında yürüyen bir süreçte, en kolay gözden çıkarılacak taraf tam da bu "yük" sayılan bileşenlerdir. Bir hareket "Türkiye partisi" olmayı hedeflerken Türkiye'nin sosyalistlerini küçümsüyorsa, "Türkiye" sözcüğüyle neyi kastettiğini yeniden sormak gerekir.
12. TİP ve EMEP: masada olmayanların "evet"i
Sosyalist bileşenlerin tavrına da bakalım, çünkü tablo burada tamamlanıyor. Çerçeve yasa oylanırken hem TİP hem EMEP "evet" dedi; ama ikisi de bunu bir destek değil, bir koşullu açık kapı olarak tarif etti.
Erkan Baş, 10 Ağustos'ta yaptığı açıklamada yasanın bütün maddelerine içerik ve usul açısından itirazları olduğunu söyledi; barışın kapalı kapılar ardına sıkıştırılmasını, seçim takvimine bağlanmasını ve iktidarın tek derdinin koltuğunu korumak olmasını eleştirdi. Ama sonuç cümlesi şuydu: barış, Saray'ın insafına terk edilemeyecek kadar önemlidir; "bunca haksızlığa, yanlışa, ayıba rağmen bu teklife evet diyeceğiz." Koşulları da açıktı: hukuksuz tutulan siyasetçiler serbest kalmalı, süreç Saray rejimine ömür uzatmamalı.
EMEP'in tavrı Meclis'te de dile geldi. Milletvekili İskender Bayhan, yasa Meclis'e sunulduğunun ertesi günü, 6 Ağustos'ta, düzenlemenin kalıcı barış değil "rehine siyaseti" getirdiğini söyledi: yasa AYM ve AİHM kararlarını uygulamıyor, tahliye edilenlerin üzerinde on yıl boyunca Demokles'in kılıcını asılı bırakıyor, siyasete katılımı koşula bağlıyor, Demirtaş'ı ve Can Atalay'ı kapsam dışında tutuyor; "toplumsal hassasiyet" gerekçesine ise kayyumları örnek vererek karşı çıktı: halk seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanmasını gerçekten destekliyor mu? Dört talep sıraladı: geçmişin hesabının sorulması, kayyumların gitmesi, Kürtçe eğitim ve kimliğin anayasal güvencesi, siyasi tutsaklar için genel af ve mahkeme kararlarının uygulanması. 11 Ağustos'taki Genel Kurul konuşmasında ise partisinin oyunu şöyle tarif etti: "Uyarılarımızı, eleştirilerimizi, itirazlarımızı da yaparak bu desteği veriyoruz." Ve bir uyarıyla bitirdi: uygulama, yasanın kimin çıkarına olduğunu gösterecek; ekmek, barış ve özgürlük etrafında bir işçi hareketine ihtiyaç artacak.
TİP adına Meclis'te konuşan Ahmet Şık'ın 10 Ağustos'taki konuşması ise partisinin "evet"inin sınırlarını en açık çizen metin oldu. Şık, yasanın içeriğinin ve kapsamının gizlendiğini, sorunun siyasi ve tarihsel muhasebesinden kaçınıldığını söyledi; Kürt sorununu düzenleyen yasada "Kürt" sözcüğünün geçmediğini hatırlattı; savcıların emirle çalıştığı bir ülkede yasanın tek başına güvence olamayacağını, "gerçek barışın güvencesinin herkese eşit uygulanan bir hukuk düzeni" olduğunu söyledi. Ertesi günlerde T24'e verdiği söyleşide daha da netti: bu bir barış değil "ateşkes metni"; 2010'un "yetmez ama evet"inden farkı, içinde hiçbir demokratikleşme vaadinin olmaması; "savaşan taraflar bu metne evet diyorsa benim hayır demeye hakkım yok" ama "bedelini ve riskini küçümsemiyoruz"; ve "Türkiye bu iktidar altında demokratikleşmeyecek; demokrasi, somut hak talepleri etrafında örgütlü toplumsal basınçla gelir." Şık iki şey daha söyledi ki bu yazının sorularıyla doğrudan ilgili: DEM'in İmralı görüşmelerine dair iletişimini eleştirdi ve sızdırılan belgelerin doğru olduğunu düşündüğünü söyledi; Demirtaş'ın ve Kavala'nın demokratikleşme tartışmasına dahil edilmesi gerektiğini savundu. Yani ittifak ortağı bir partinin milletvekili, İmralı notlarının gerçek olduğuna inanıyor ve bunu kamuoyu önünde söylüyor; DEM'in yanıtı ise notların "müdahale görmüş" olduğu. İki ortak, aynı belgenin gerçekliği konusunda kamuoyu önünde ayrı düşüyorsa, ittifakın içinde bilgi akışının nasıl işlediği sorusu bir kez daha karşımızda.
Seyit Aslan ise Diyarbakır'da konuştu: "Bizim evetimiz mücadeleye yol açmak için." EMEP'in itirazları daha da somuttu: yasanın antidemokratik biçimde hazırlanması; Şubat'taki komisyon raporunda Kürtçeye ve Kürtlerin taleplerine dair tek satır olmaması; 7. maddenin uygulamayı güvenlik organlarının takdirine bırakması. Aslan Demirtaş ve Kavala'nın tahliyesini, faili meçhullerin hesabının sorulmasını, ana dilde eğitimi istedi; bölgesel asgari ücret önerisini "ucuz emek cenneti" diye niteledi ve gerçek çözümün "Türk ve Kürt işçi sınıfının birleşik mücadelesinden" geçtiğini söyledi.
İki tavır da kendi içinde tutarlı ve sınıfsal ölçütlerle savunulabilir. Sorun tavırda değil, konumda. Şu soruyu soralım: TİP ve EMEP, "evet" oyu verdikleri yasanın arkasındaki görüşmelerin içeriğini biliyor muydu? 20 Temmuz ve 2 Ağustos İmralı görüşmelerinde ne konuşulduğunu, "MHP kadar sağlam ayak" ya da "anayasada yerimizi alacağız" gibi cümlelerin geçip geçmediğini, geçtiyse hangi bağlamda geçtiğini bu partilere kim, ne zaman anlattı? Elimizdeki bütün işaretler tek bir yanıta çıkıyor: kimse, hiçbir zaman. Sosyalist partiler, tıpkı kamuoyu gibi, görüşmelerin içeriğini 17 Ağustos'ta bir sızıntıdan öğrendi. Yani "evet" oyu, içeriği bilinmeyen bir pazarlığın sonucuna verildi; koşullar da o pazarlığın masasına değil, kamuoyuna ilan edildi. Masaya oturmadan koşul koymak, koşulun yerine gelmesini değil, yalnızca kayda geçmesini sağlar.
Bir de Haziran'ı hatırlayalım. Erkan Baş'ın "ana dili Kürtçe olan bir adayda ortaklaşmayabiliriz" sözü, doğru bir eleştiriyle karşılandı; Baş sözünü düzeltti ve incinenlere üzüntüsünü ifade etti. Bakırhan o gün "yaralı kendi yarasını bilir" diyerek eleştirdi ama ittifakın seçim hesaplarıyla zedelenmemesi gerektiğini de söyledi: "Bu tartışma bizim için kapanmıştır." Doğru sözler. Ama aynı Bakırhan'ın üç ay sonra Alevi aydınlarına "sokaktan alıp milletvekili yaptık" demesi, iki ölçünün varlığını gösteriyor: sosyalist bir liderin dil sürçmesi ittifakın yarası sayılıyor; hareketin kendi liderinin dil sürçmesi "maksadımı aşan ifade" ile kapanıyor. Sosyalist partiler bir yandan eleştiriyi kendilerine dönük hissediyor, öte yandan görüşmelerden haberdar edilmiyor; yine de "evet" diyor. Bu konumun adı ittifak değil; bilgisiz sorumluluktur. Ve bilgisiz sorumluluk, sürecin faturası kesildiğinde imzası olan ama masası olmayan taraf olmak demektir.
13. Karaburun'da bir soru, bir yanıt
Geçen hafta Karaburun Bilim Kongresi'nde, barış sürecinin konuşulduğu bir oturumda DEM Parti milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit'e şu soru yöneltildi: süreç, Erdoğan'ın yeniden aday olmasını mümkün kılacak bir anayasa değişikliğine bağlanırsa ne olacak? Yanıt netti: böyle bir oylama olursa hayır deriz. Koçyiğit bunu ilk kez söylemiyor; Mayıs 2025'te de "AKP'nin istikbali için mücadele etmedik" demiş, yalnızca Erdoğan'ın yeniden seçilmesine hizmet eden bir anayasaya evet demelerinin "temel ilkelerine aykırı" olduğunu söylemişti.
Koçyiğit'in samimiyetinden şüphe etmiyoruz. Sorumuz başka: Meclis'teki DEM Parti vekilleri, İmralı'da ne konuşulduğunu biliyor mu? Sızdırılan notlar sahte bile olsa, İmralı Heyeti'nin açıklaması notların tamamını reddetmiyor. Kısa Dalga'ya konuşan parti kaynakları, Öcalan'ın "uzun tutsaklığı nedeniyle güncel bilgiye erişiminin sınırlı" olduğunu ve kadro kararlarının bir "istişare süreci" gerektirdiğini söylüyor. Yani parti kendi liderinin ne bildiğini tam bilmiyor; lider de partinin ne yaptığını tam bilmiyor. Bu tabloda bir milletvekilinin "hayır deriz" sözü, kendi vicdanının sesi olabilir; ama partinin bağlayıcı taahhüdü olduğunu kim garanti ediyor?
14. Londra: Kürt siyasetçiler, İsrailli akademisyenler ve bir ödül
Ve son olgu, coğrafyanın dışından. 6–7 Eylül'de Londra'da, Tel Aviv merkezli Jewish-Kurdish Network ile Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Merkezi'nin düzenlediği Uluslararası Yahudi-Kürt Konferansı toplandı. Bir öncekisi Eylül 2025'te Berlin'de yapılmıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar video mesajıyla katıldı ve Kürtlerin "dört ülkede yaşayan, henüz siyasi bağımsızlığını kazanamamış bir halk" olduğunu söyledi. Oturum başlıkları arasında "Siyonizm ve Kürt milliyetçiliği" vardı. Ve eski Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Gazze'ye yönelik saldırıları savunan, 7 Ekim'i "pogrom" diye niteleyen Prof. Ofra Bengio'ya ödül verirken ona "Kürtlerin anası" dedi.
Bunu Türkiye'deki süreçle doğrudan bağlamak için elimizde kanıt yok. Ama İsrail'in, Gazze'de soykırım yürüttüğü bir dönemde, Ortadoğu'nun bütün Kürt siyasetlerini kapsayacak bir "Yahudi-Kürt yakınlaşması" kurumsallaştırmaya çalışması, bir olgudur. Ve Türkiye'deki Kürt siyasetinin bir kanadının bu masaya oturmayı seçmesi de bir olgudur. Bu iki olgu, "Kürt sorununun çözümü"nün yalnızca Ankara-İmralı hattında değil, bölgesel bir yeniden paylaşım masasında da konuşulduğunu gösterir.
İkinci Bölüm: Açık Sorular
Şimdi olguları bir kenara koyup soruları soralım. Bunlar retorik soru değil; yanıtını bilmediğimiz, bilmek istediğimiz sorular.
Sürecin adı ne?
Bir sürecin adını, kimin ne kazandığına bakarak koyarsınız. Bugüne kadar somut olarak ne oldu? Örgüt feshedildi, silahlar yakıldı, bir yasa çıktı ama henüz işlemiyor. Karşılığında ne verildi? Kayyum azaldı, o kadar. Demirtaş içeride, Mızraklı cezasını doldurarak çıkıyor, İkra Avcı işsiz, 388 akademisyen kapıda. Bu tabloya "barış süreci" mi demeliyiz, yoksa Demirtaş'ın örtük sorusuyla, silahlı bir hareketin güvenlikçi tasfiyesi mi? İkisi aynı anda da doğru olabilir; ama hangisinin ağır bastığını, kimin ne aldığına bakarak ölçmek zorundayız.
Masada kim oturuyor?
Resmî tablo: devlet ve Öcalan; arada DEM Parti heyeti. Peki Demirtaş bu masada mı? Kobani davasının öteki tutukluları bu masada mı? Barış akademisyenleri, İkra Avcı, KHK'lı öğretmenler, sürgün edilen Eğitim Sen üyeleri, kayyumla görevden alınan belediye meclisleri bu masada mı? Yanıt açık: değil. Masa, iki merkez arasında kurulmuş. Bütün diğerleri, masanın kararlarını bekleyen nesneler. Bir barış sürecinin öznesi olması gerekenler, onun konusu bile değil.
Öcalan ile devlet arasında bilmediğimiz bir mutabakat var mı?
Bunu komplo teorisi olarak değil, siyasal analiz olarak soruyoruz. Elimizdeki işaretler şunlar: sızdırılan ve tümüyle yalanlanmayan notlar; DEM'in bir "Türkiye partisi"ne dönüşümünün MGK takvimine bağlanması; anayasa tartışmasının hiç kapanmaması; ve İlhami Işık gibi süreci içeriden bilen gazetecilerin "Erdoğan 'görüşmüyoruz' dese bile görüşmeler yapılıyordur" demesi. Bir mutabakat varsa, içeriği ne? Kürt kimliğinin anayasal tanınması karşılığında rejimin ömrünün uzatılması mı? "MHP kadar sağlam bir ayak" olmak, yani Kürt siyasi hareketinin rejimin bir bileşenine dönüşmesi mi? Bilmiyoruz. Ama bilmediğimizi biliyoruz ve bu, "her şey yolunda" demekten daha dürüst bir konum.
Demirtaş neden içeride?
Bu sorunun bir hukuki yanıtı yok; çünkü hukuk çoktan konuştu. Yanıt siyasi. İki hipotez var. Birincisi: devlet, Demirtaş'ı "hendek karşıtı, meşru siyaset yanlısı, Türkiye'nin batısında da oy alabilen" bir figür olarak görüyor ve tam da bu yüzden tehlikeli buluyor; çünkü Demirtaş, sürecin tek merkezden yönetilmesine alternatif bir meşruiyet kaynağı. İkincisi: Demirtaş'ın içeride kalması, yalnızca devletin değil, sürecin öteki tarafının da işine geliyor; çünkü Mart 2027'de kurulacak partide "Demirtaş'ın yeri belirsiz." Hangisi doğru? Belki ikisi de. Ama şunu net söyleyebiliriz: Silahı bırakanın önünü açan, silahı hiç eline almamış olanı içeride tutan bir süreçte, ödüllendirilen şey barışseverlik değildir.
Erdoğan ile Öcalan arasında uzun soluklu bir denge ilişkisi mi var?
Bu soruyu sormak gerekiyor, çünkü Kürt olmayan muhalif kesimlerde giderek yaygınlaşan bir okuma var: Erdoğan ile Öcalan arasında, belirli dönemlerde tırmandırılan ve belirli dönemlerde yatıştırılan, her iki tarafın da kendi dengelerini kurmak için kullandığı uzun soluklu bir ilişki olduğu; savaş ve barışın bu ilişkinin iki ayarı gibi işlediği. Bunu bir komplo teorisi olarak değil, bir hipotez olarak ele alıp olgularla sınayalım.
Olgular şunlar. 2009–2011 Oslo görüşmeleri: devlet ile PKK ilk kez doğrudan masaya oturdu, görüşmeler sızdırıldı, süreç çöktü, ardından 2011–2012 en kanlı yıllardan biri oldu. 2013: Newroz'da Öcalan'ın mektubu okundu, "çözüm süreci" başladı, iki yıl silahlar sustu. 28 Şubat 2015: Dolmabahçe'de HDP heyeti ile hükümet ortak bir mutabakat açıkladı; Öcalan silah bırakma kongresi çağrısı yaptı. 17 Mart 2015: Demirtaş Meclis kürsüsünden üç cümle söyledi: "Seni başkan yaptırmayacağız." Mart sonu: Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını tanımadığını, "izleme heyeti"ni kabul etmediğini açıkladı. 7 Haziran 2015: HDP yüzde 13 ile barajı aştı, AKP on üç yıl sonra ilk kez tek başına çoğunluğu kaybetti. Temmuz: Suruç, Ceylanpınar, hendekler, operasyonlar; savaş geri geldi. 1 Kasım 2015: AKP çoğunluğu geri aldı. Kasım 2016: Demirtaş tutuklandı. 2017: başkanlık referandumu. Ekim 2024: Bahçeli Meclis'te DEM sıralarına el uzattı, İmralı'ya çağrı yaptı; süreç yeniden açıldı. 2026: fesih, yasa, kongre.
Bu takvimde bir düzen var mı? Var: süreç, Kürt siyasetinin İmralı dışında bağımsız bir güç merkezi olarak yükseldiği her noktada kesildi; İmralı'nın tek muhatap olduğu her noktada yeniden açıldı. 2015'te bağımsız güç merkezi HDP'ydi; Demirtaş'ın cümlesi, Kürt oyunun Erdoğan'ın rejim projesini tek başına durdurabildiğini gösterdi ve HDP'yi Türkiye'nin batısında sosyalistlerin, Alevilerin, laik kesimlerin oy verdiği bir Türkiye partisine dönüştürdü. Bu, iki merkezin de kabul edemeyeceği bir şeydi: Erdoğan için başkanlığın önündeki engel, İmralı için ise kendisini aşan bir meşruiyet kaynağıydı. Dolmabahçe'nin Erdoğan tarafından reddi Demirtaş'ın cümlesinden günler sonra geldi; Öcalan'ın o mutabakata verdiği ağırlığın Demirtaş'ın seçim stratejisiyle örtüşmediği de, o dönemin İmralı görüşmelerine dair sonradan yayımlanan aktarımlarda öne sürülüyor. Yani "seni başkan yaptırmayacağız" cümlesi bir planı bozdu mu? Hipotez şu: bozdu, ama yalnızca Erdoğan'ın planını değil; iki merkezin, meşru Kürt siyasetini İmralı-Ankara hattına tabi tutan ortak varsayımını bozdu. Demirtaş'ı düşman ilan ettiren şey de bu olabilir: Erdoğan için başkanlığa, İmralı için tek muhataplığa itiraz.
Şimdi bu hipotezin sınırını da çizelim, çünkü marksist analiz kişiler arası gizli anlaşma aramaz; yapısal örtüşme arar. Erdoğan ile Öcalan'ın bir odada oturup plan yaptıklarını düşünmek gerekmiyor. Gerekli olan şu tespit: bir devlet, kendisine karşı silahlı mücadele yürüten bir hareketle uzlaşmak istediğinde, tek bir muhatap ister; o muhatabın denetlenebilir olması gerekir; ve yirmi yedi yıldır bir adada tutulan bir lider, denetlenebilir muhatabın ideal biçimidir. Aynı şekilde, silahlı bir hareketin lideri, siyasi ağırlığını korumak için kendi dışında büyüyen meşru bir siyasetin kendisini aşmasını istemez. İki tarafın çıkarı, bağımsız ve seçilmiş bir Kürt siyasetinin zayıf tutulmasında kendiliğinden örtüşür. Buna komplo demek gereksizdir; buna yapı denir. Ve savaş-barış döngüsü bu yapının içinde, her iki merkezin kendi iç dengelerini kurmak için kullandığı bir ayar düğmesi gibi çalışır: 2015'te savaş Erdoğan'a çoğunluğu, 2026'da barış Erdoğan'a anayasa umudunu, İmralı'ya ise partiyi getiriyor.
Peki bu hipotez doğruysa ne değişir? Şu değişir: bugünkü sürecin en zayıf halkası, silahların yeniden patlama olasılığı değil, sürecin iki merkez dışında hiçbir güce hesap vermemesidir. 2015'te süreci kesen şey, aşağıdan gelen bir güçtü: 7 Haziran'da sandığa giden altı milyon seçmen. 2026'da böyle bir güç görünmüyor; DEM kongresi 535'e 0, sosyalist bileşenler habersiz, Demirtaş içeride. Süreç bu kez kesilmezse, bu onun daha sağlam olduğunu değil, ona itiraz edebilecek bağımsız bir merkezin kalmadığını gösterebilir. Biz bu hipotezi kanıtlanmış saymıyoruz; ama onu yalanlamak isteyenlerin yapması gereken şey belli: Demirtaş'ı tahliye edin, kongreyi tek oyla değil tartışmayla yapın, görüşme notlarını kamuoyuna açın. Bunlar yapılmadığı sürece hipotez, bir komplo teorisi olarak değil, açıklanmamış bir düzenlilik olarak ortada duracak.
DEM vekilleri ne biliyor?
Koçyiğit "hayır deriz" dedi. Bakırhan "Türkiye'yi yönetmeye talibiz" dedi. Kongre 535 oyun tamamıyla mevcut yönetimi onayladı; tek bir muhalif oy yok. Bu birlik gerçek bir mutabakatın mı, yoksa henüz konuşulmamış bir dönüşüm öncesindeki bekleyişin mi ürünü? Parti kaynakları, Öcalan'ın güncel bilgiye erişiminin sınırlı olduğunu söylüyor. O hâlde programı kim yazıyor? Yazılan program, Meclis'teki vekillere ne zaman gösterilecek? Ve vekiller, kendilerine gösterilen programa "hayır" deme özgürlüğüne sahip mi? Bakırhan'ın "sokaktan alıp milletvekili yaptık" cümlesi, bu sorunun yanıtına dair kötü bir işaret.
Aydınla ne yapılacak?
Bakırhan'ın Alevi aydınlara yönelik sözleri münferit bir öfke patlaması mı, yoksa sürecin eleştiriye tahammülünün ölçüsü mü? Bir barış süreci, eğer gerçekten toplumsal bir barışsa, tam da aydınların, akademisyenlerin, sendikacıların, yani eleştiri üretenlerin alanını genişletmelidir. Bu süreçte ise barış akademisyenleri kapıda, Alevi aydınları "aydın mı ki" sorgusunda, Demirtaş'ın mektupları metaforla konuşmak zorunda. Eleştirinin bu kadar pahalı olduğu bir sürece "barış" demek için acele etmemeliyiz.
Ve "entelektüel destek" çağrısına bir karşı soru: destek neye verilecek? İçeriğini bilmediğimiz bir görüşmeye mi, sızıntılardan öğrendiğimiz bir mutabakata mı, MGK kararını bekleyen bir yasaya mı? Bir aydından desteklemesi istenen şeyin ne olduğu ona söylenmiyorsa, istenen destek değil, itaattir. Barış akademisyenleri 2016'da tam da bunu yapmadılar: devletin çerçevesini beklemeden, kendi kavramlarıyla konuştular ve bedelini ödediler. Bugün aynı bağımsızlığı sürece karşı gösteren aydınlar aforoz ediliyorsa, sürecin aydından beklediği şey 2016'da devletin beklediği şeyle aynıdır: susmak ya da alkışlamak.
Kandil'den gelenler kimin garantörlüğünde geliyor?
İmralı'ya Kandil'den ziyaretçi gittiği iddialarını doğrulayamıyoruz; güvenlik kaynakları yalanladı. Ama iddialar doğru olmasa bile ortada yanıtlanması gereken bir soru var: fesih kararını alan, silahları yaktıran, tahliye takvimini konuşan Kandil ile İmralı arasındaki eşgüdüm nasıl sağlanıyor? Üç olasılık var. Birincisi, DEM heyeti aracılığıyla; ama heyetin her görüşmesi kayıt altında ve her görüşmeden sonra kamuoyuna kısa bir not veriliyor, notlar da sızıyor; Kandil'in bu kadar dar bir kanala razı olması zor. İkincisi, MİT aracılığıyla; 2009 Oslo'dan bu yana bu kanalın var olduğu bilinen bir sır. Üçüncüsü, iddia edildiği gibi doğrudan; bu durumda aranan kişiler bir devlet uçağıyla ya da bir devlet garantisiyle Türkiye'ye giriyor ve çıkıyor demektir. Üç olasılıkta da soru aynı: kimin garantörlüğünde? Kandil'den gelen birinin İmralı'da iki gün kalıp geri dönebilmesi için, ona dokunulmayacağını garanti eden bir makam gerekir; o makam MİT ise süreç MİT'in sürecidir, Cumhurbaşkanlığı ise Cumhurbaşkanlığı'nın, Meclis değil. Ve ne konuşuyorlar? Fesih ve silah takvimini mi, yalnızca bu bile olsa kamuoyu bunu bilmeli; anayasayı mı, o zaman Meclis bilmeli; bölgesel dizilimi, Suriye'yi, İran'ı mı, o zaman bu artık bir iç barış süreci değil, bir bölgesel güvenlik pazarlığıdır. Devlet bu iddiaları yalanlarken eşgüdümün nasıl sağlandığını açıklamıyor; DEM de açıklamıyor. İkisinin birden susması, iddiaların doğru olduğunu göstermez; ama kamuoyunun bilmemesi gerektiğine ikisinin de karar verdiğini gösterir.
Sosyalistler bu sürecin neresinde?
Bileşenlerin yeni partide yeri var mı, varsa hangi statüde: kurucu mu, konuk mu? Kulis haberleri Mart 2027 kongresini "Öcalan'ın partisi" diye anıyor ve sol bileşenlerin dağılabileceğini yazıyor. Bu doğruysa, yirmi yıllık bir ittifak, sürecin bir yan ürünü olarak tasfiye ediliyor demektir; üstelik masaya oturmadan, hatta masadan haberi olmadan. TİP ve EMEP çerçeve yasaya "evet" derken, o yasanın arkasındaki görüşmelerin içeriğini kamuoyuyla aynı anda, aynı sızıntıdan öğrendiler. Koşullu bir "evet"in koşullarını duyacak bir muhatap yoksa, "evet" koşulsuz kalır. Sosyalist hareketin bu tabloda kendine sorması gereken soru da açık: Kürt hareketinin çatısı altında görünürlük kazanmakla, bağımsız bir sınıf siyaseti kurmak arasındaki gerilim yirmi yıldır erteleniyor. Erteleme dönemi bitiyor gibi görünüyor. "Türkiye solu" diye küçümsenen o blok, kendi adını kendisi koyacak mı, yoksa konulan adla mı anılmaya devam edecek?
Avrupa solu ne soruyor?
Sürece dışarıdan bakanların soruları da kayda değer; çünkü içeriden görünmeyen şeyi bazen dışarıdan bakan görür. Avrupa'nın ana akım sol basını süreçle şaşırtıcı derecede az ilgilendi; ilgi büyük ölçüde Rojava ve İran savaşı üzerinden geçti. Ama ilgilenenlerin sorduğu sorular bizimkilerle örtüşüyor. Almanya'da taz, yasa Meclis'e sunulduğu hafta üç soru sordu: Öcalan'ın hukuki durumu neden belirsiz; Erdoğan bir önceki sürecin ardından neden bu kadar tereddütlü; ve muhalefet siyasetçileri tutuklanmaya devam ederken bu nasıl bir "demokratikleşme"? Alman devrimci solunun platformu Perspektive ise iki yazıyla daha sert sordu. 18 Ağustos'ta "Etap zaferi mi, uyarı işareti mi?": Öcalan içeride, yönetim kapsam dışı, yasa Kürt sorununu değil yalnızca silahsızlanmayı düzenliyor; hareketin içinden bakanlar bunu "tarihsel öneme sahip ilk adım", dışından bakan devrimciler ise "hareketin tasfiyesi ve kadın devriminden geri adım" olarak okuyor. 27 Ağustos'ta "Haklar olmadan barış": kolektif hakların anayasal tanınması çerçevede hiç yer almıyor; bir ulusal kurtuluş mücadelesi bir "terör sorunu"na, ceza hukukuna ve bireysel yeniden entegrasyona indirgeniyor; af değil erteleme olduğu için devlet disiplin gücünü elinde tutuyor; yazarın formülüyle, "egemenlik ilişkilerinin değişmiş koşullar altında yeniden üretimi."
Bu soruları aktarıyoruz ama bir farkla. Avrupa solunun bir kanadı, silah bırakmanın kendisini bir kayıp, "silahlı direniş hakkından vazgeçiş" olarak okuyor. Biz orada değiliz; silahların susmasını tereddütsüz iyi buluyoruz ve yazının başında söyledik, bunun karşısına dikilmek savaş partisine yazılmaktır. Bizim sorumuz silahın neden bırakıldığı değil, karşılığında neyin alındığı ve kimin sorduğu. Avrupa solunun bu yazıya kattığı asıl şey ise şu gözlem: süreci içeriden izleyenler ile dışarıdan izleyenler aynı boşluğu görüyor. Hakların olmadığı yerde barış, egemenliğin yeni biçimidir. Bu tespit Berlin'den de Diyarbakır'dan da aynı görünüyor.
Londra masasında ne konuşuluyor?
Bölgesel bağlamı görmezden gelmek, Kürt sorununu yalnızca bir iç mesele olarak görmek olur; bu da bir hatadır. ABD'nin Suriye'den çekilme tartışmaları, İran'ın zayıflaması, İsrail'in bölgeyi yeniden dizayn etme çabası ve Türkiye'nin bölgesel güç iddiası, hepsi aynı masada. Türkiye'deki süreç, bir bakıma, Kürt siyasi hareketinin İsrail-ABD ekseninden koparılıp Ankara eksenine bağlanma çabası olarak da okunabilir. Londra'daki konferans, bu çabanın karşı hamlesi mi? Yoksa Kürt siyasetinin farklı kanatlarının farklı emperyalist merkezlere yaslanmasının doğal sonucu mu? Bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: bir halkın kurtuluşu, Gazze'de soykırım yürüten bir devletin dışişleri bakanının video mesajından geçmez.
Kürt hareketi ödünü aldı da Türkiye'nin demokrasi mücadelesini bıraktı mı?
Bu soruyu açıkça yazmak gerekiyor, çünkü HDP'ye ve DEM'e yıllarca oy vermiş, Kürt olmayan geniş bir kesimde artık yüksek sesle soruluyor. Şöyle formüle ediliyor: Kürt hareketi, bölgeyi yeniden dizayn eden büyük bir NATO-ABD-İsrail planında küçük bir parça bile olsa, kendi payına bir ödün aldı; Rojava'da statü, Türkiye'de fesih karşılığı yasa ve anayasada yer vaadi. Bu ödünü alınca, Türkiye'deki demokrasi mücadelesini, yani kayyumları, tutuklu gazetecileri, grev yasaklarını, Saraçhane'yi, Kavala'yı, İmamoğlu'nu, Demirtaş'ı bile, ikincil bir mesele saymaya başladı mı? 2015'te "seni başkan yaptırmayacağız" diyen hareket, 2026'da "MHP kadar sağlam bir ayak" olmayı mı hedefliyor?
Bu soruya Kürt hareketinin ve DEM'lilerin vereceği yanıtları da dürüstçe yazmalıyız; çünkü bir soru, karşı tarafın en güçlü yanıtını dinlemeden sorulmuş sayılmaz. Tahmin ettiğimiz yanıtlar şunlar. Birincisi: "Kırk yıl silahla sonuç alınamayan bir sorunu silahsız çözme fırsatı doğdu; bu fırsatı Türkiye muhalefetinin takvimine kurban edemeyiz. Kürtler kendi kanlarıyla ödedikleri bir barışı, başkalarının seçim hesabına ertelemek zorunda değil." İkincisi: "Demokrasi mücadelesini bırakan biz değiliz; Türkiye muhalefeti Kürt sorununu hiçbir zaman kendi meselesi olarak görmedi. Kayyumlar atanırken, Demirtaş içeri alınırken, hendek şehirleri yıkılırken CHP nerede duruyordu? Şimdi biz masaya oturduk diye 'demokrasiyi sattınız' demek, bizden bir kez daha bedelsiz sadakat istemektir." Üçüncüsü: "Demokratik Cumhuriyet Hareketi tam da bu eleştiriye yanıttır; Kürt partisi olmaktan çıkıp Türkiye'nin bütün ezilenlerini kapsamaya çalışıyoruz. Bakırhan 'Türkiye'yi yönetmeye talibiz' derken bunu söylüyor." Dördüncüsü, en sert olanı: "Kürtler kendi ulusal sorununu çözerken Türkiye solunun ve muhalefetinin onayını almak zorunda değildir; bunu istemek, Türk solunun eski vesayet refleksidir."
Bu yanıtların her birinde haklı bir çekirdek var ve bunu görmezden gelen bir eleştiri, tam da suçladığı şeyi, yani Kürt meselesini kendi gündemine araç yapmayı, yeniden üretir. Kürt hareketinin bedelsiz sadakat borcu yok; Türkiye muhalefetinin Kürt sorunundaki sicili de savunulur gibi değil. Ama yanıtların hiçbiri asıl soruyu karşılamıyor. Asıl soru şu: alınan ödün kimden alındı ve karşılığında kime ne verildi? Ödün, Türkiye'deki rejimden alındıysa ve karşılığında o rejimin ömrünü uzatan bir anayasa, "sağlam bir ayak" olma vaadi veriliyorsa, bu bir ulusal sorunun çözümü değil, rejimle bir sınıf uzlaşmasıdır; ve o uzlaşmanın faturası, Kürt ve Türk emekçilerine birlikte kesilir. Kürt hareketinin bir demokrasi mücadelesine borcu yok; ama kendi emekçi tabanına borcu var. "Türkiye'yi yönetmeye talibiz" cümlesi, Demirtaş'ın AİHM kararına rağmen içeride tutulduğu, İkra Avcı'nın işsiz kaldığı, akademisyenlerin kapıda beklediği bir haftada söyleniyorsa, Türkiye'nin hangi yönetimine talip olunduğu sorusu meşrudur.
Ve şunu da ekleyelim: bu soruyu soran seçmen kesimi de kendine bir soru borçlu. Kürt hareketine "demokrasi mücadelesini bıraktın" demek için, o mücadelenin Kürt hareketi dışında bir gövdesinin olması gerekir. Kayyumlara karşı sokağa çıkan, Demirtaş için imza toplayan, grev yasağına direnen bir Türkiye muhalefeti var mı ki Kürt hareketi onu "bırakmış" olsun? Demokrasi mücadelesi bir hareketin sırtına yüklenip sonra o hareket masaya oturunca ihanete uğramış sayılıyorsa, sorun yalnızca masaya oturanda değil, yükü bir başkasının sırtına bırakanda da aranmalı. Bu, Kürt hareketini aklamak için değil; sorunun iki ucunun da aynı boşluğa, örgütlü ve bağımsız bir emek hareketinin yokluğuna işaret ettiğini görmek için söyleniyor.
İran savaşında Kürt hareketine ve Türkiye'ye bir rol mü biçildi?
Bu soruyu "olası bir savaş" diye sormak artık mümkün değil; savaş sürüyor. ABD ve İsrail 28 Şubat 2026'da İran'a saldırdı; ilk dalgada Hamaney öldürüldü, Hürmüz kapandı, Nisan'daki ateşkes çöktü, Haziran'daki mutabakat Temmuz'da bozuldu. Ve bu savaşın Kürt ayağı, sürecimizle doğrudan ilişkili. Savaştan altı gün önce, 22 Şubat'ta, İran Kürdistanı'nın beş silahlı partisi bir koalisyon kurdu: KDP-İ, PAK, Komala, Hebat ve PJAK. PJAK, PKK'nın İran kolu; Öcalan'ın ideolojik ailesinin bir üyesi. Trump'ın bu koalisyona "geniş hava desteği" vaat ettiği, 2025'ten bu yana batı İran'a silah sokulduğu ve CIA-Mossad eşgüdümü iddiaları basına yansıdı. Yani PKK Türkiye'de silah yakarken, aynı ideolojik ailenin İran kolu ABD-İsrail koalisyonunun yanında savaşa girdi. Bu iki olgunun aynı yılda gerçekleşmesi rastlantı olabilir; ama sorulmadan geçilecek bir rastlantı değil.
Türkiye'nin rolüne de bakalım. İran Dışişleri Bakanı Arakçi Temmuz'da, "İran'ı bölmeyi hedefleyen ABD-İsrail planının başarısız olmasında Türkiye etkin rol oynadı" dedi; Fidan'ın Washington'a "etnik ve mezhepsel bölünmeyle İran'da iç savaş çıkarmak büyük bir hata olur" uyarısını aktardı. Aynı haftalarda Ankara, Tahran'a tam tersi yönde bir uyarı gönderiyordu: "Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail'e yaklaştırır." Ve Manara dergisinin Nisan analizine göre Erdoğan Trump'a şunu söyledi: "Suriye'de ne olduğunu gördünüz. Tepki hızlı olur."
Bu üç olguyu yan yana koyun ve Türkiye'nin oynadığı rolü okuyun: Ankara, İran'daki Kürt kartının ABD-İsrail eline geçmesini engellemeye çalışıyor; bunu hem Washington'a hem Tahran'a baskı yaparak, hem de içeride PKK'yı feshederek yapıyor. Bu açıdan "Terörsüz Türkiye" bir iç barış projesi olduğu kadar, bölgesel bir önalma hamlesi: Kürt siyasi hareketini, İsrail-ABD ekseni onu bir kez daha piyon olarak kullanmadan önce kendi eksenine bağlamak. Süreçteki güvenlik ağırlığının, MGK'nın anahtar rolünün, reformların hep ertelenmesinin bir açıklaması da burada: Ankara için sürecin asıl işlevi, Kürt hareketinin bölgesel konumunu sabitlemek; iç demokratikleşme bu işlevin yanında ikincil. Manara'nın tespitiyle, savaş başladığında Ankara "reform önce, silah sonra" formülünü tersine çevirdi.
Peki Kürt hareketine biçilen rol ne? Burada iki senaryo var ve ikisi de hareketin dışında yazılıyor. ABD-İsrail senaryosunda Kürtler, İran'ı parçalamanın kara gücü; Londra'daki konferansta Sa'ar'ın "dört ülkede yaşayan, bağımsızlığını kazanamamış halk" cümlesi bunun ideolojik hazırlığı. Ankara senaryosunda Kürtler, Türkiye'nin bölgesel güç iddiasının "iki ayaklı cumhuriyet" içindeki ortağı; sızdırılan notlardaki "MHP kadar sağlam ayak" cümlesi de bunun. İki senaryoda da Kürt emekçisine sorulmuyor; iki senaryoda da Kürt hareketi bir başkasının planında bir parça. Ve PJAK'ın İran'da ABD yanında savaşırken PKK'nın Türkiye'de silah yakması, hareketin bu iki senaryo arasında tek bir tercih yapmamış olabileceğini, iki kapıyı da açık tutuyor olabileceğini düşündürüyor. Manara'nın "stratejik belirsizlik" dediği şey bu olsa gerek.
Bunlar planlanıyor mu? Emperyalist merkezlerde bu tür planların yapılmadığını düşünmek saflık olur; CIA-Mossad iddialarının bir kısmı basına yansımış, Trump'ın hava desteği vaadi kayıtlı. Ama plan yapılması, planın tutması demek değil; Arakçi'nin teşekkürü, İran'ı parçalama planının en azından bu turda tutmadığını gösteriyor. Bizim için asıl soru şu: Türkiye'deki barış süreci, bu bölgesel satrançta Ankara'nın bir hamlesi ise, hamle amacına ulaştığında (yani Kürt kartı ABD-İsrail'in elinden alındığında) sürecin içeriye dönük vaatleri ne olacak? Bir devlet, dışarıdaki tehdit azalınca içerideki ödünü geri alma eğilimindedir; bunu 2015'te gördük. Ve tersi de geçerli: savaş genişler, Türkiye doğrudan içine çekilirse, "millî güvenlik" gerekçesi en önce kimin üzerine iner? Grev yasağı, gösteri yasağı, KHK: hepsinin adresi biliniyor. Savaşın faturası, barışın faturası gibi, her koşulda aşağıya kesilir.
Üçüncü Bölüm: Sınıfsal Çerçeve
Şimdi bu soruları bir çerçeveye oturtalım. Çünkü sorular tek tek bakıldığında bir "kötü niyet" hikâyesine dönüşebilir; oysa mesele niyet değil, yapı.
Devlet, sınıfın aygıtıdır; barış da ona göre yapılır
Marksist devlet kuramının en temel önermesini hatırlayalım: devlet, toplumun üzerinde tarafsız bir hakem değil, egemen sınıfın örgütlü gücüdür. 11 Ağustos yazısında bunu Poulantzas'ın göreli özerklik kavramıyla açmıştık: devlet, tekil sermayelerin ve tekil siyasetçilerin gündelik çıkarına karşı sermayenin kolektif ve uzun vadeli çıkarını korur; bu yüzden bir barış süreci, Erdoğan'ın kişisel hesabına indirgenemez, ama o hesaptan da bağımsız değildir. Ve yine o yazıdaki kavramla, süreç bir pasif devrimdir: aşağıdan gelebilecek radikal dinamikleri ehlileştirip sisteme çeken, Gramsci'nin diliyle bir moleküler restorasyon. Bu önerme, barış süreçleri için de geçerlidir. Bir devlet, kendisini tehdit eden silahlı bir hareketle barış yaparken, bunu kendi sınıfsal çıkarlarının gerektirdiği ölçüde ve biçimde yapar. Silahların susması sermayenin çıkarınadır: yatırım ortamı, risk primi, bölgesel pazar, sınır güvenliği. Ama akademisyenin işine dönmesi, hemşirenin görevine iadesi, Demirtaş'ın tahliyesi, grev hakkının genişlemesi, bunlar sermayenin çıkarına değildir; tersine, eleştirinin ve örgütlenmenin alanını genişlettikleri için sermayenin denetim kapasitesini daraltır.
İşte bu yüzden süreç, silahla ilgili her şeyde hızlı, özgürlükle ilgili her şeyde yavaştır. Bu bir tutarsızlık değil; sınıfsal tutarlılıktır.
Yukarıdan barış, aşağıdakileri nesneleştirir
İki merkez arasında yapılan bir barış, tanımı gereği, iki merkezin dışındaki herkesi nesneleştirir. Kürt emekçisi, Türk emekçisi, akademisyen, hemşire, öğretmen: hepsi sürecin sonucunu bekleyen izleyiciler. Sürecin dili de bunu yansıtır. "Sokaktan alıp milletvekili yaptık" cümlesi, tam da bu nesneleştirmenin diliyle konuşur: halk, yetki veren değil, yetki dağıtılan bir kitledir.
Bu nesneleştirme, sürecin en zayıf noktasıdır. Çünkü bir barış ancak aşağıdan sahiplenildiği ölçüde kalıcı olur. Yukarıdan yapılan barış, yukarıdaki dengeler değiştiğinde çöker. 2013–2015 sürecinin nasıl çöktüğünü unutmadık.
"Türkiye partisi" olmak, kimin Türkiye'si?
DEM'in Kürt partisinden Türkiye partisine dönüşümü, kendi başına kötü bir şey değil. Kürt sorununun çözümünün Türkiye'nin bütün emekçilerinin sorunu olduğunu biz de savunuyoruz. Ama soru şu: hangi Türkiye? Bakırhan konuşmasında "sermaye ve rantiyeci sınıf yedi, faturayı halk ödedi" diyor. Güzel. Ama aynı hareket, sızdırılan notlar doğruysa, "MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı" olmayı hedefliyor. Bu iki cümle aynı programda duramaz. Rejimin bir ayağı olmak ile rejimin sınıfsal karakterini değiştirmek, birbirini dışlayan iki yoldur. Mart 2027'de kurulacak parti, bu ikisinden hangisini seçeceğini açıkça söylemek zorunda kalacak.
Kürt burjuvazisi ve Kürt emekçisi
Bir de şunu sormalıyız: bu sürecin sınıfsal tarafları yalnızca "devlet" ve "hareket" değil. Kürt toplumunun kendi içinde de sınıflar var. Silahların susması, bölgedeki inşaat, enerji, madencilik ve tarım sermayesi için yeni bir birikim dönemi demek. "Bölgesel kalkınma" ihalelerinin kime gideceği, boşaltılmış köylerin arazilerinin kimin eline geçeceği, sınır ticaretinin kimin tekelinde olacağı, bunlar sürecin konuşulmayan gündemi. Bir barış süreci, Kürt emekçisine ana dilini verirken Kürt burjuvazisine ihaleyi veriyorsa, bu barışın da bir sınıfsal içeriği vardır ve o içerik emekçinin lehine değildir.
Bölgesel yeniden paylaşım
Ve nihayet emperyalizm. Kürt sorunu, dört devletin sınırları içinde yaşayan bir halkın sorunu olduğu kadar, o dört devletin üzerinde nüfuz kavgası yürüten emperyalist merkezlerin de meselesi. Londra'daki konferans bunun kanıtı. İsrail'in Kürtlere "bağımsızlık" vaadi, Kürtlerin kurtuluşuna duyduğu sevgiden değil, Türkiye'yi, İran'ı ve Irak'ı zayıflatma stratejisinden gelir. Aynı biçimde Ankara'nın Kürtlere "demokratik cumhuriyet" vaadi de, Kürt siyasetini İsrail-ABD ekseninden koparıp kendi bölgesel güç projesine eklemleme stratejisidir. Kürt emekçisi, bu iki strateji arasında seçim yapmak zorunda değildir. Üçüncü bir yol, bölgenin bütün emekçilerinin ortak mücadelesidir; ama o yolun masası henüz kurulmadı.
Cetveli Yeniden Okumak
| Görünen | Görünmeyen | |
|---|---|---|
| Masada kim var? | Devlet ve Öcalan; arada DEM heyeti | Demirtaş, Kobani tutukluları, akademisyenler, ihraçlılar, emekçiler |
| Ne konuşuluyor? | Fesih, silah bırakma, erteleme | Anayasa, rejimin geleceği, bölgesel dizilim |
| Takvimi kim belirliyor? | Meclis yasa çıkardı | MGK kararı; Mart 2027 kongresi |
| Kim çıktı? | Mızraklı (cezasını doldurarak) | Demirtaş (AİHM kararına rağmen içeride) |
| Savaş-barış döngüsü | 2013 süreç, 2024 el uzatma | 2015'te süreci kesen şey: İmralı dışında yükselen bağımsız Kürt siyaseti |
| Kim döndü? | 18 akademisyen (on yılda) | 388 akademisyen; İkra Avcı |
| Mahkeme kararları | "Hukuk devleti" söylemi | Kavala (AİHM, 3.232 gün), Atalay (AYM, 1.596 gün), Demirtaş (AİHM) içeride |
| Eleştiriye yanıt | "Maksadımı aşan ifade"; "entelektüel destek" çağrısı | "Sokaktan alıp milletvekili yaptık"; aforoz, sadakat testi |
| Kandil–İmralı hattı | DEM heyeti notları | Eşgüdüm kanalı ve garantör açıklanmıyor |
| Sosyalist bileşenler | Koşullu "evet" (TİP, EMEP) | Görüşmelerden habersiz; "Türkiye solu" küçümsemesi; yeni partide yerleri belirsiz |
| Avrupa solunun sorusu | "Tarihsel ilk adım" | "Haklar olmadan barış": egemenliğin değişmiş koşullarda yeniden üretimi |
| Bölgesel bağlam | "Terörsüz Türkiye" | İran savaşında PJAK ABD koalisyonunda; Londra'da Siyonizm ve Kürt milliyetçiliği oturumu |
| Seçmenin sorusu | "Türkiye partisi", "Türkiye'yi yönetmeye talibiz" | Ödün kimden alındı, karşılığında kime ne verildi? |
| Sınıfsal içerik | "Rantiyeci sınıf yedi" | Bölgesel kalkınma ihaleleri kime? |
Bu tablo, süreci reddetmek için değil. Silahların susması iyidir; bunu bir kez daha, tereddütsüz söylüyoruz. Tablo, görünen ile görünmeyen arasındaki makası göstermek için. Ve makas büyüdükçe, güven küçülür.
Somut Görevler
-
Soruları kamusal hâle getirin. "Bilmiyoruz" demek bir zayıflık değil; bir talep. Her toplantıda, her sendika kurulunda, her panelde şu soruyu sorun: masada kim var, ne konuşuluyor, biz nereden bileceğiz? Süreci şeffaflığa zorlamak, onu sahiplenmenin bir biçimidir.
-
Demirtaş'ın, Kavala'nın, Atalay'ın ve Gezi hükümlülerinin tahliyesini tek bir talep olarak, mahkeme kararlarının uygulanması talebi olarak gündemde tutun. AİHM kararı kesinleşmiş bir siyasetçinin içeride tutulması, bütün muhalefetin sorunudur; yarın aynı formül CHP'li bir belediye başkanı için de kullanılır. Bugün kullanılıyor zaten.
-
İkra Avcı vakasını barış akademisyenleri vakasıyla birlikte anlatın. Aynı makas, aynı formül: ceza yargısı aklar, idare ihraç eder. Bu formül kırılmadan, çerçeve yasa ne kadar kişiyi tahliye ederse etsin, memur olan, öğretmen olan, hemşire olan herkes tehdit altındadır.
-
DEM Parti'nin dönüşümünü sınıfsal ölçütlerle izleyin. Mart 2027'deki programda şu soruların yanıtını arayın: grev hakkı var mı, asgari ücret var mı, kayyum yasağı var mı, ihraçların iadesi var mı, "bölgesel kalkınma" kaynaklarının kime gideceği var mı? "Demokratik cumhuriyet" bu soruları yanıtlamıyorsa, bir sıfat değişikliğinden fazlası değildir.
-
Bölgesel bağlamı okuyun. Londra'da ne konuşulduğunu, Berlin'de ne konuşulduğunu takip edin. Kürt sorununun çözümünü Ankara-İmralı hattına indirgemek, sürecin emperyalist boyutunu görmemek demektir. Ve İsrail'in "Kürt dostluğu"nun Gazze'yle aynı elden çıktığını hiç unutmayın.
-
İttifakı himayeye çevirmeye izin vermeyin. Sosyalist hareket, Kürt hareketiyle ilişkisini "taşınan" değil "kuran" taraf olarak yeniden tarif etmelidir. Bu, ayrılık çağrısı değil; eşitlik çağrısıdır. Kendi programı, kendi sınıf tabanı ve kendi sözü olmayan bir bileşen, her süreçte ilk gözden çıkarılan olur.
-
"Destek olun" çağrısına "katılım isteriz" diye yanıt verin. Görüşme notlarının açıklanmasını, Kandil–İmralı eşgüdümünün hangi kanaldan ve kimin garantörlüğünde yürüdüğünün Meclis'e bildirilmesini talep edin. Barış Vakfı'nın önerdiği türden, barış ve demokrasi güçlerine açık bir izleme mekanizması bu talebin somut biçimidir.
-
Aydınlara sabır isteyin, aydın olarak sabırsız olun. Eleştiren herkese "hangi aydın kimliği var" diye soran bir dil, kimin dilinden çıkarsa çıksın, vesayetin dilidir. Ona karşı durmak, sürecin karşısında durmak değil; sürecin toplumsallaşması için durmaktır.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu yazıyı okuyan biri, "iyi de sen ne öneriyorsun?" diye sorabilir. Yanıtımız açık: görmeyi öneriyoruz. Bir barış süreci, ancak kamuoyunun onu görebildiği ölçüde bir barış sürecidir. Görmediğimiz şeyi savunamayız; görmediğimiz şeye de karşı çıkamayız. Bu yüzden ilk talep şeffaflıktır: masada kim var, ne konuşuluyor, karşılığında ne veriliyor?
Demirtaş bir mektup yazdı ve mektubunu metaforla yazmak zorunda kaldı. Mızraklı yedi yıl sonra çıkıyor ve kimseye teşekkür borçlu değil; günlerini kendi doldurdu. İkra Avcı saçını ördü ve işini kaybetti. 388 akademisyen on yıldır kapıda. Alevi aydınları bir bildiri yazdı ve "aydın mı ki" sorgusuyla karşılandı. Yirmi yıllık ittifakın sosyalist bileşenleri, "Türkiye solu" diye anılıp yeni partideki yerlerini kulislerden öğreniyor. Ve Londra'da, Gazze'yi savunan bir akademisyene "Kürtlerin anası" dendi.
Bu tabloya bakıp "her şey yolunda" demek için ya çok şey bilmek gerekir ya da hiçbir şey. Biz ikisi de değiliz. Biz, bilmediğimizi bilenler olarak, sormaya devam edeceğiz.
Çünkü barış, bize bildirilecek bir karar değil, bizim de içinde olacağımız bir süreçtir. İçinde olmadığımız bir barışın adı başka bir şeydir. O adı koymak için acele etmiyoruz; ama koymamak için de kör olmayı kabul etmiyoruz.
Ve son bir söz, çünkü soru sormak yetmez; soruların hangi zeminden sorulduğunu da söylemek gerekir.
Bu yazıda konuştuğumuz her masa, halkları ayıran bir masaydı: Ankara ile İmralı, Londra'da Tel Aviv ile Kürt siyasetçiler, Süleymaniye'de ABD ile İran Kürtleri, Washington ile Tahran arasında Türkiye. Bu masaların hepsinde emekçiler yok; onlar ya asker olarak cepheye, ya seçmen olarak sandığa, ya işçi olarak "bölgesel kalkınma" ihalelerinin şantiyesine çağrılıyor. Kırk yıl boyunca Türk emekçisinin oğlu ile Kürt emekçisinin oğlu birbirine kırdırıldı; şimdi İran savaşında Kürt gençleri ABD'nin kara gücü olarak öne sürülüyor, Arap emekçileri Gazze'de soykırımın altında, Suriye'de ve Irak'ta on beş yıllık savaşın enkazında. Ve bütün bu savaşların kârı aynı adreslere yazılıyor: silah şirketlerine, enerji tekellerine, müteahhitlere, savaş sonrası "yeniden yapılanma" ihalelerinin sahiplerine.
Seyit Aslan Diyarbakır'da doğru söyledi: gerçek çözüm Türk ve Kürt işçi sınıfının birleşik mücadelesinden geçer. Biz bu cümleyi bir adım daha ileri götürüyoruz, çünkü bölge bunu zorunlu kılıyor: Türk, Kürt ve Arap emekçilerinin ortak birliği. Bu bir slogan değil, bir tespit. Kürt sorunu dört devletin sınırları içinde yaşanıyor ve bu dört devletin üçünde Kürt emekçisi Arap ve Türk emekçisiyle aynı fabrikada, aynı tarlada, aynı şantiyede, aynı göç yolunda. Onları ayıran şey dil değil, dilin üzerine kurulan egemenlik. İsrail Kürtlere "bağımsızlık" vaat ederken Gazze'yi yıkıyor; Ankara Kürtlere "kardeşlik" vaat ederken Kürt emekçisini bölgesel asgari ücretle ucuz emek cennetine çağırıyor; Washington Kürtlere "hava desteği" vaat ederken İran'da Kürt gencini cepheye sürüyor. Üçünün de ortak noktası, Kürt'ü komşusundan ayırarak kullanmaktır.
Bu yüzden barış, silahların susmasıyla başlar ama Türk işçisinin, Kürt köylüsünün ve Arap mültecinin aynı masaya, kendi masalarına oturduğu gün gerçek olur. O masa henüz kurulmadı. Kurulacaksa, onu yukarıdan kimse kurmayacak; Liebknecht'in yüz yıl önce söylediği gibi, asıl düşmanın kendi ülkemizde olduğunu bilen emekçiler kuracak. Bizim işimiz o masanın kurulmasına omuz vermek; sorularımız da o masaya aittir.
Sorular açık. Yanıtları bekliyoruz.
Kaynaklar
- Avukatı duyurdu: Selçuk Mızraklı 8 Eylül'de tahliye olacak — BirGün
- Demirtaş, Mızraklı'nın tahliyesini yazdı: "MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen…" — Kısa Dalga
- Demirtaş: "Salı sabahı buradan çıkacak, artık size emanettir" — T24
- 2026 Kurdish–Iranian crisis — Wikipedia · 2026 Iran war — Wikipedia
- The US-Israel-Iran War and the Reorientation of the Kurdish-Turkish Peace Process — Manara
- Arakçi: Türkiye, İran'ı bölme planının başarısız olmasında etkin rol oynadı — Euronews Türkçe
- Türkiye'den İran'a: Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail'e yaklaştırır — Serbestiyet
- Demirtaş ve Mızraklı'dan çerçeve yasa açıklaması: El ele geleceğe yürümek zorundayız — bianet
- Demirtaş hakkında AİHM kararı kesinleşti, tahliye başvurusu yapıldı — T24
- Hemşire İkra Avcı, saçını örerek protesto etti, yargılandı, beraat etti ve memuriyetten çıkarıldı — bianet
- Barış Akademisyenleri 'Kürt Açılımı'na temkinli — Turkey recap
- Çerçeve yasa Resmî Gazete'de yayımlandı — Euronews Türkçe
- Yürürlüğe giren 'Çerçeve Yasa'nın tüm detayları — BirGün
- 'Terörsüz Türkiye'de kritik dönemeç: Gözler MGK'ya çevrilecek — Gerçek Gündem
- Öcalan'ın çerçeve yasa öncesi görüşme notları — soL
- DEM Parti'den Öcalan'a atfedilen görüşme notlarına açıklama: Metinlere müdahale edildi — T24
- DEM Parti ertelenen kongresini yaptı — Euronews Türkçe
- Bakırhan: Demokratik Cumhuriyet Hareketini başlatıyoruz — DEM Parti
- DEM Parti: Büyük değişimden önceki son kongre — Kısa Dalga
- Sedat Bozkurt: Öcalan verdi PKK'yı, aldı DEM'i — Diken
- Kulis: DEM'in yeni programı Öcalan imzalı — Yeniçağ
- Bakırhan'dan "Alevi Bildirgesi"ne tepki — Serbestiyet
- Bakırhan'ın "sokaktan alıp milletvekili yaptık" sözlerine tepki yağdı — Halk TV
- Bakırhan'dan açıklama: Maksadımı tam karşılamayan bir ifade kullandım — T24
- Kapalı Kapı, Sızdırılan Metin, Kiralık Akıl — Bilgi Müşterekleri, 28 Ağustos 2026
- Yoldaş, Osman Kavala Kimdir ve Neden Hâlâ İçeride? — Bilgi Müşterekleri, 26 Ağustos 2026
- Bir Hukuk Rejiminin Tasfiyesi ve Halkın Aydını: Can Atalay — Bilgi Müşterekleri, 14 Mayıs 2026
- Can Atalay'ın "Çerçeve Yasa" Açıklaması Üzerine Diyalektik Bir Değerlendirme — Bilgi Müşterekleri, 10 Ağustos 2026
- Yeni adli yılın cezaevi tablosu — Kısa Dalga
- Çerçeve Yasa'nın Sınıfsal Analizi ve Sosyalist Strateji — Bilgi Müşterekleri, 11 Ağustos 2026
- İskender Bayhan: 'Çerçeve yasa' kalıcı barış değil, rehine siyaseti getiriyor — EMEP
- İskender Bayhan: Eleştiri ve itirazlarımızla destek veriyoruz — EMEP
- Barışa destek mi, sürece güven mi? "Entelektüeller" tartışması büyüyor — Kısa Dalga
- Kenan Engin: Kürt siyaseti ve eleştirinin daralan alanı — Medyascope
- Kandil'den çerçeve yasa açıklaması: Süreci sabote etmek anlamına gelir — Kısa Dalga
- Öcalan ile Kandil heyetinin görüşme notları (doğrulanmamış) — Rastinews
- PKK yöneticilerinin İmralı'yı ziyaret ettiği iddiası — TR Haberleri · Güvenlik kaynakları: iddialar hayal mahsulü — Medyafaresi
- Ahmet Şık'tan çerçeve yasa yorumu — Medyascope, 10 Ağustos 2026 · Cansu Çamlıbel söyleşisi — T24 · Kısa Dalga
- Can Atalay'dan çerçeve yasa açıklaması — BirGün · Manşet Haber
- Friedensprozess in der Türkei: „PKK-Gesetz" ist jetzt im Parlament — taz
- Gesetz zur Auflösung der PKK – Etappensieg oder Warnsignal? — Perspektive · Frieden ohne Rechte — Perspektive
- TİP lideri Erkan Baş'ın çerçeve yasa açıklaması: Sorumluluktan kaçmayız — Halk TV
- Seyit Aslan: "Bizim evetimiz mücadeleye yol açmak için" — EMEP
- Seyit Aslan: Gerçek çözüm Türk ve Kürt işçi sınıfının birleşik mücadelesinden geçer — EMEP
- Erkan Baş'ın çıkışına DEM Parti'den tepkiler — Serbestiyet
- Bakırhan'dan Erkan Baş açıklaması — Hakkari İl Sesi
- Ruşen Çakır: Kürt hareketiyle sosyalist sol arasında makas açılıyor — Medyascope
- DEM Parti'li Koçyiğit anayasa tartışmalarına yanıt verdi — Kısa Dalga
- İlhami Işık: Erdoğan "görüşmüyoruz" dese bile Öcalan ile görüşmeler yapılıyordur — Turkey recap
- Londra'da Yahudi-Kürt Konferansı toplandı — soL
- Londra'da Yahudi-Kürt Konferansı — Cumhuriyet
- Barışı İstemenin Bedeli: 1 Eylül'de Onuncu Yıl — Bilgi Müşterekleri







