Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Üç Yüz Mitingin Kadını: Gülsen Tuncer'i Genç Yoldaşlara Anlatmak

Huzur İçinde Kal Gülsen Abla

Yazar: Oğuz Demirkapı
Üç Yüz Mitingin Kadını: Gülsen Tuncer'i Genç Yoldaşlara Anlatmak

Üç Yüz Mitingin Kadını: Gülsen Tuncer'i Genç Yoldaşlara Anlatmak

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu sayıya iyi bakın: üç yüz.

Üç yüzden fazla miting, yürüyüş ve kitle gösterisi. Sahnesini kuran, akışını yazan, mikrofonu tutan aynı kadın. Otuz yedi filmde yönetmen yardımcılığı. Seksene yakın film ve dizide rol. Ve bunların hepsinin üstünü örten tek bir rol: Aşk-ı Memnu'nun Arsen Hanım'ı.

Gülsen Tuncer 17 Eylül 2026 Perşembe günü, İstinye'de, seksen bir yaşında öldü. Haberi veren gazetelerin neredeyse tamamı başlığa "Arsen Hala" yazdı. Yanlış değil; ama eksik. Sanki bir ömür 2008'de başlamış ve bir dizi setinde geçmiş gibi. Oysa o setlere geldiğinde altmış üç yaşındaydı ve arkasında kırk yıllık bir başka sicil vardı: Dolmabahçe, Kanlı Pazar, İlerici Kadınlar Derneği, meydanlar, 12 Eylül sabahı kapıya dayanan dosya.

Bu yazı o sicili anlatmak için yazıldı. Sevgili genç yoldaşlar, Gülsen Tuncer'i tanımıyor olabilirsiniz; tanıdıysanız da büyük olasılıkla bir konağın halası olarak tanıdınız. Onu size bir de şöyle tanıtalım: Türkiye'de sınıf hareketinin sahnesini kuran kadın olarak.

Yazının sorusu üç tane:

  1. Bu kadın kimdi ve neyi seçti?
  2. "Aydın" dediğimiz kişi sınıfın safında nasıl durur; sanatçı olmak bunu kolaylaştırır mı, zorlaştırır mı?
  3. Onun ömründen bugüne ne kalır — ve ne kalmamalı?

Kronoloji: Adana'dan Şişli Camii'ne Bir Ömür

Önce tarihleri yan yana koyalım. Bir insanın nerede durduğunu en iyi tarihler anlatır.

YılNe oldu
20 Ekim 1945Adana'da doğdu.
1960'larİstanbul Kız Lisesi, ardından İstanbul Tarhan Koleji; Yıldız Kenter ve Melih Cevdet Anday'dan ders aldı. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde okudu; hocaları arasında Ayla ve Beklan Algan vardı.
1960'larTMTF (Türkiye Millî Talebe Federasyonu) içinde öğrenci hareketine katıldı.
1968Profesyonel sahneye çıktı: Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatrosu'nda Zilli Zarife. Aynı yıl, Ferit İlsever'in aktarımına göre, 6. Filo'ya karşı Dolmabahçe eylemindeydi.
196916 Şubat Kanlı Pazar: Taksim'de "emperyalizme karşı" yürüyüşe saldıranların karşısında yürüyenlerdendi.
Konservatuvar yıllarıErtuğ Koruyan, Deniz Türkali, Mustafa Alabora ile Grup 6 Tiyatrosu'nu kurdu.
1970'lerİlerici Kadınlar Derneği (İKD) üyesi. Miting ve kitle gösterilerinin sahne yönetmenliğine ve sunuculuğuna başladı; bu sayı ömrünün sonunda üç yüzü aşacaktı. Türkiye'de miting sahnesinde senaryolu akış ve slayt kullanımının öncüsü sayılır.
1973–1977İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan'ın kültür danışmanı.
12 Eylül 1980Darbenin ardından hakkında dava açıldı, gözaltı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Uzun süredir birlikte olduğu yönetmen Engin Ayça ile bu tehdit altında evlendi: cezaevine girerse görüşe gelebilecek tek kişi "resmî eş" olacaktı.
1980'ler–90'larSinemanın en verimli yılları: At (1982, Ali Özgentürk), Dağınık Yatak (1984), Asılacak Kadın (1986), Fatmagül'ün Suçu Ne? (1986), Gramofon Avrat (1987), Afife Jale (1987), Karartma Geceleri (1990, Yusuf Kurçenli), Berdel (1990, Atıf Yılmaz), Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (1990, Engin Ayça), Cadı Ağacı (1994), Solgun Bir Sarı Gül (1996).
1989 / 1991Ankara Film Festivali ve Antalya Altın Portakal'da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülleri.
1980'ler–2000'lerSODER, TODER ve SİNE-SEN'de ikişer dönem yönetim kurulu üyeliği; FİLM-SAN Vakfı'nda iki dönem yönetim kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı. İTÜ Konservatuvarı, TÜRSAK ve Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde oyunculuk ve sahne estetiği dersleri.
2008–2010Aşk-ı Memnu'da Arsen Hanım. 2008 Sadri Alışık Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu.
2010Tekel işçilerinin Ankara direnişini konu alan belgesel çalışmasında yer aldı.
2010'larBağımsız milletvekili ve Beyoğlu belediye başkanı adaylıkları; İstanbul Film Festivali Onur Ödülü; Uçan Süpürge Bilge Olgaç Başarı Ödülü.
17 Eylül 2026Beyin kanseri tedavisi görürken aramızdan ayrıldı. 20 Eylül'de Şişli Camii'nden kaldırılıp Merkez Efendi Kozlu Mezarlığı'na defnedildi. Ailesi çelenk yerine eğitim ve yardım kuruluşlarına bağış istedi.

Tabloya bir kez daha bakın. Sahne 1968'de başlıyor; miting sahnesi de 1968'de başlıyor. Bu iki çizgi hiç ayrılmadı. Meselenin özü budur.


Aydın Kimdir: Sınıfın Safında Durmanın Üç Koşulu

"Aydın" sözcüğünü kolay harcıyoruz. Diplomalı herkese, televizyonda konuşan herkese, kitap yazan herkese aydın diyoruz. Marksist gelenek bu sözcüğü daha dar ve daha ağır kullanır.

Gramsci'nin ayrımını hatırlayın: Her sınıf kendi aydınını üretir. Burjuvazinin aydını vardır; sınıfın düzenini akla uygun gösteren, meşrulaştıran, "başka yolu yok" diyen. İşçi sınıfının aydını da vardır: Sınıfın kendi deneyimini dile getiren, o deneyime biçim veren, onu örgütleyen. Gramsci'nin "organik aydın" dediği kişi bir üniversite kürsüsünden değil, sınıfın kendi hareketinin içinden konuşur. Konuştuğu yer bir meydan olabilir, bir sahne olabilir, bir sendika salonu olabilir.

Bu ölçüyle bakınca aydın olmanın üç koşulu görünür:

Birincisi, bilgi. Aydın önce işini bilecek. Gülsen Tuncer'in işi sahneydi. Kenter, Algan, Sururi–Cezzar okulundan geçmiş; otuz yedi filmde yönetmen yardımcılığı yapmış; kırk yıl oyunculuk, sahne estetiği ve iletişim dersi vermiş bir zanaatkârdı. Miting sahnesine senaryo ve slayt taşıması, bir "fikir" değil, bir zanaatın meydana taşınmasıydı. Sahneyi bilen biri, meydanın da bir sahne olduğunu ve o sahnenin kötü kurulursa kitlenin dağılacağını bilir.

İkincisi, saf. Bilgi tek başına aydın yapmaz; bilgiyi kimin için kullandığınız yapar. 1968'de Dolmabahçe'de 6. Filo'ya karşı durmak, 1969'da Kanlı Pazar'da yürümek, 1970'lerde İKD'ye üye olmak, üç yüz mitingin sahnesini kurmak: Bunlar sanatçının "duyarlılığı" değil, safıdır. Saf seçilir ve bedeli ödenir. 12 Eylül'de o bedelin kapıya dayandığını yukarıda anlattık.

Üçüncüsü, süreklilik. Türkiye'de 1980 öncesi solda durup 1980 sonrası "olgunlaşan" pek çok insan tanırız. 12 Eylül'ün en büyük başarısı işkence değil, işkencenin ardından gelen sessiz dönüşümdür: Dünkü devrimcinin bugünkü reklamcıya, dünkü sendikacının bugünkü danışmana dönüşmesi. Gülsen Tuncer 1990'da Karartma Geceleri'nde, 2010'da Tekel direnişi belgeselinde, sonraki yıllarda yine meydanlardaydı. Sürekliliğin kendisi bir tutumdur.

Aydın, bilgisini sınıfın hizmetine veren ve bunu bir mevsim değil bir ömür boyunca yapan kişidir. Gerisi meslek sahibidir.


Sanatçı ve Sınıf: Kolaylaştırır mı, Zorlaştırır mı?

Şimdi ikinci soruya gelelim. Sanatçı olmak sınıfın safında durmayı kolaylaştırır mı?

Yaygın kanı "kolaylaştırır" der: Sanatçı duyarlıdır, sesi duyulur, kitleyi etkiler. Bu kanı yanlıştır. Sanatçı olmak sınıfın safında durmayı zorlaştırır; çünkü sanatçının ürünü piyasada satılır ve piyasa, safı olan sanatçıyı cezalandırır.

Türkiye sinemasının 1970'lerdeki tarihi bunun kanıtıdır. Yeşilçam bir fabrikaydı; yılda üç yüz film çeken, yapımcının parasıyla dönen, oyuncuyu "yıldız" diye pazarlayan bir fabrika. O fabrikanın içinde sınıf sinemasını kuranlar, Yılmaz Güney başta olmak üzere, hep bedel ödediler. Bunu Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak yazısında ve Tatar Ramazan’dan Sınıf Sinemasına - Kadir İnanır’ın Sınıfsal ve Diyalektik Mirası yazısında anlattık. Gülsen Tuncer aynı fabrikanın içinde, aynı yıllarda, başrol olmayan bir konumdan bu bedeli ödedi. Başrol olmamak önemlidir: Yıldızın gücü vardır, pazarlık edebilir. Yardımcı oyuncunun gücü yoktur; setten sete, yapımcıdan yapımcıya geçer; "siyasi" diye bilinmesi doğrudan işsizlik demektir.

Gülsen Tuncer'in Yeşilçam'da tutunmak için yaptığı şey öğreticidir: Yalnızca oyuncu olmadı. Yönetmen yardımcısı oldu, diyalog yazdı, söz yazdı, dekor ve yapım işlerinde çalıştı. Seksene yakın rol; ama arkasında otuz yedi filmlik bir set emeği. Bir sinema işçisiydi ve kendine öyle bakıyordu. Söyleşilerinde sanatçıyı işçiden ayıran o ünlü perdeyi kabul etmediği aktarılır: Sigortası olan bir çalışan olarak tarif ediyordu kendini. SİNE-SEN'de, SODER'de, TODER'de, FİLM-SAN'da yönetim kurulu üyeliği yapması bunun kurumsal karşılığıdır: Sanatçı olarak örgütlenmek değil, sanat işçisi olarak örgütlenmek.

Sınıfsal okuma

Buradan genç yoldaşlara bir ders çıkar. Sanat alanında sınıf tavrı iki biçimde ortaya çıkar:

Birincisi, ürünün içeriğinde: Sınıfı anlatan film, işçiyi anlatan oyun, meydanı anlatan şarkı. Bu gerekli ama yetersizdir. İçeriği sınıfsal olan bir film, seti sınıf sömürüsüyle çalışıyorsa, sınıf sinemasının değil sınıf temasının örneğidir.

İkincisi, üretimin ilişkisinde: Setin işçisi kimdir, kaç saat çalışır, sigortası var mıdır, sendikası var mıdır? Gülsen Tuncer'in ömrü bu ikinci alandaki bir mücadelenin ömrüdür. Türkiye'de dizi setlerinde günde on altı saat çalışmanın hâlâ "normal" sayıldığı, set işçisinin ölümünün hâlâ "kaza" denip geçildiği bir ortamda, 1980'lerde sinema sendikasında yönetim kurulu üyeliği yapmış bir kadının değerini böyle ölçün.

Yaygın anlatıSınıfsal okuma
"Duyarlı sanatçıydı, toplumsal olaylara kayıtsız kalmazdı."Sanatçı değil, sanat işçisiydi; saf tuttu ve bedelini ödedi.
"Aşk-ı Memnu'nun Arsen Halası'nı kaybettik."Arsen Hanım altmış üç yaşında gelen bir roldü; ömrün kırk yılı meydanlarda geçti.
"Siyasete de ilgi duyardı."Üç yüz mitingin sahne yönetmeni ve sunucusuydu; siyaset "ilgi" değil, ana işlerinden biriydi.
"12 Eylül'de zor günler geçirdi."Darbe kapıya dayandı; evliliğini bile cezaevi görüş hakkına göre planlamak zorunda kaldı.
"Cumhuriyet değerlerine bağlıydı."Doğru; ama o değerleri 1968'de 6. Filo'ya, 1969'da Kanlı Pazar'ın saldırganlarına, 1977'de meydanlarda sermayeye karşı savundu. Değerin adı değil, kime karşı savunulduğu belirleyicidir.

Meydanın Sahnesi: Üç Yüz Mitingin Anlamı

Üç yüz miting sözünün üstünde biraz daha duralım. Çünkü bu sayı bir anekdot değil, bir emek biçimidir.

Bir miting kendiliğinden olmaz. Kürsü kurulur, ses düzeni gelir, konuşmacı sırası yazılır, kitlenin ne zaman yürüyüp ne zaman duracağı belirlenir, sloganın ne zaman atılıp ne zaman kesileceği hesaplanır. Bu bir sahne işidir ve kötü yapılırsa kitle yorulur, dağılır, ertesi mitinge gelmez. 1970'lerin Türkiye'sinde bu iş çoğunlukla "elden geldiğince" yapılıyordu. Gülsen Tuncer'in yaptığı, sahne zanaatını meydana taşımak oldu: Senaryolu akış, zamanlama, görsel malzeme, slayt. Bugün her mitingde gördüğünüz LED ekranın, önceden hazırlanmış görsel akışın, sunucunun elindeki dakikalık programın Türkiye'deki öncülerinden biridir.

Bunu neden anlatıyoruz? Çünkü "Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık" kılavuzumuzda tam da bunu söylemiştik: Amatörlük özensizlik değildir; özen göstermenin profesyoneli amatörü olmaz. Gülsen Tuncer bu ilkenin 1970'lerdeki cisimleşmiş hâlidir. Sahneyi bilen bir kadın, bildiğini sınıfın meydanına taşıdı ve o meydanı özenle kurdu. Sevgili genç yoldaşlar, bir kitle gösterisinin sahnesini kurmak "geri hizmet" değildir; sınıfın kendini kamuya gösterme biçimidir. Bu işi küçümseyen, sınıfın görünürlüğünü küçümser.

Meydan bir sahnedir; onu kim kurarsa kitleyi o konuşturur. Sahneyi kurmayı bilenler sınıfın yanında olmazsa, sahneyi başkaları kurar.


12 Eylül ve Bir Evlilik Kararı

Şükran Soner'in Cumhuriyet'teki yazısında aktardığı bir ayrıntı, 12 Eylül'ün gündelik hayata nasıl işlediğini her istatistikten iyi anlatır.

Gülsen Tuncer ile Engin Ayça yıllardır birlikteydi. İkisi de soldaydı ama farklı damarlardan: Tuncer İKD üyesiydi, dönemin Sovyetler'e yakın çizgisindeydi; Ayça ise Çin devrimine ve Maocu düşünceye yakın duruyordu. Soner'in yazdığına göre Tuncer, Ayça'nın evlilik teklifini uzun süre geri çevirdi; nedeni sevgi eksikliği değil, İKD'deki yoldaşlarının bir "Maocu"yla evlenmesini nasıl karşılayacağı kaygısıydı. 1970'lerin solunda bu kaygı gerçekti; bölünmüşlüğün insanların evine kadar girdiğini gösterir.

Sonra 12 Eylül geldi. Tuncer hakkında dava açıldı, tutuklanma gündeme geldi. Ayça bir şeyi fark etti: Resmî eş olmazsa cezaevinde görüşe giremeyecekti. Bunu söyledi. Ve iki insan, yıllarca "hangi çizgidensin" diye erteledikleri evliliği, darbe kapıya dayanınca yaptılar.

Sınıfsal okuma

Bu hikâyede iki ders var.

Birincisi, 12 Eylül'ün mekaniğine dairdir. Darbe yalnızca insanları tutuklamadı; hayatlarını tutuklanma ihtimaline göre kurmalarını sağladı. Evliliğin zamanı, çocuğun zamanı, evin yeri, mesleğin seçimi: Hepsi "ya içeri alınırsam" sorusuna göre yeniden düzenlendi. 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü yazısında bunu "hesaplaşılmamışlık" diye adlandırmıştık; işte hesaplaşılmamışlığın bir evin içindeki hâli.

İkincisi, solun bölünmüşlüğüne dairdir. Bir kadının evlilik kararını yıllarca "yoldaşlar ne der" diye ertelemesi, 1970'lerin solunun birbirine ne kadar uzak durduğunu gösterir. Darbe geldiğinde bu mesafeyi kapatan, bir teori değil, cezaevi görüş listesiydi. Sevgili genç yoldaşlar, bugünkü bölünmüşlüklerinizi bu hikâyeyle tartın. Sizi ayıran çizgi, darbenin cezaevi listesinde de ayıracak kadar kalın mı?


Yeşilçam'ın Kadın Emekçisi: Roller Ne Anlatır?

Filmografisine sınıf gözüyle bakalım; çünkü bir oyuncunun hangi filmlerde yer aldığı, hangi yönetmenlerin onu çağırdığı, bir tercihin göstergesidir.

At (1982, Ali Özgentürk): 12 Eylül'ün hemen ertesinde, İstanbul'a göçen bir babayla oğlun hikâyesi; sokakta satıcılık, evsizlik, kentin yoksulu. Dağınık Yatak (1984) ve Asılacak Kadın (1986): Kadın bedeninin ve emeğinin erkek egemen düzende nasıl alınıp satıldığını anlatan, dönemin "kadın filmleri" diye küçümsenen ama aslında sınıf ve cinsiyetin kesişimini sorgulayan yapımlar. Fatmagül'ün Suçu Ne? (1986): Tecavüze uğrayan bir köylü kadının hukuk karşısındaki çaresizliği. Gramofon Avrat (1987): Sabahattin Ali'nin hikâyesinden, Anadolu'da bir kadının bedeli. Karartma Geceleri (1990, Yusuf Kurçenli): Rıfat Ilgaz'ın romanından, İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul'da bir şairin sıkıyönetim altında kaçak hayatı; yani sansür, baskı, aydın. Berdel (1990, Atıf Yılmaz): Kadının takas edildiği bir gelenek. Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (1990, Engin Ayça).

Bu listede tesadüf yoktur. Türkiye sinemasının 1980'ler ve 1990'lardaki toplumcu damarı, Özgentürk, Kurçenli, Yılmaz, Duru, Akad çizgisi, Gülsen Tuncer'i defalarca çağırdı. Bir yardımcı oyuncu için bu, "iş buldu" demek değildir; "kim olduğu biliniyordu" demektir. Toplumcu sinema, kendi safında duran bir oyuncuyu setine aldı. Sahnede de setin dışında da aynı kişi olduğu için.

Aşk-ı Memnu'daki Arsen Hanım'a da bu gözle bakabilirsiniz. Halit Ziya'nın konağında, mülkün ve mirasın etrafında dönen bir aile dramında, ağırbaşlı, ölçülü, hiç yükselmeyen bir sesle sahneyi tutan bir kadın. Ekranı dolduran o ağırlık, altmış üç yaşındaki bir sahne işçisinin kırk yıllık zanaatıdır. Milyonların "hala" diye sevdiği kişi, aslında meydanlarda mikrofonu kırk yıl tutmuş bir sunucunun sesiydi. Hiç kimse bunu bilmiyordu; ve zaten mesele de tam olarak budur.


Son Yıllar: Açık Konuşmak Gerekir

Bir anma yazısında en kolay şey ölünün her yaptığını haklı çıkarmaktır. Bu blog bunu yapmaz; Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak yazısında ilkeyi koymuştuk: Sanatçı ne azizdir ne cani. Katkısı katkı, hatası hatadır; ikisi birlikte anlatılır.

Gülsen Tuncer'in son on beş yılında siyasi konumlanışı ulusalcı çizgiye yaklaştı. Ölümünün ardından yayımlanan Aydınlık yazısında, 2015 seçimleri öncesinde Vatan Partisi'nin seçim bildirgesine katkı sunduğu aktarılıyor; Doğu Perinçek ve Ferit İlsever onu kendi çevrelerinden bir isim olarak anıyor. 2010'larda askerî okulların kapatılmasına karşı eylemlerde ve tutuklu subaylarla dayanışma gösterilerinde yer aldığı da kayıtlarda var.

Bunu gizlemenin anlamı yok; tersine, anlaşılması gereken bir şey var. 1970'lerde TKP'ye yakın İKD saflarında duran bir kadının 2010'larda Vatan Partisi'ne yaklaşması bireysel bir "sapma" değil, Türkiye solunun bir kesiminin izlediği yolun tipik örneğidir: Emperyalizme karşıtlık doğru; ama sınıfı bu karşıtlığın öznesi olmaktan çıkarıp yerine "millet"i ve devlet aygıtının bir kanadını koyduğunuzda, anti-emperyalizm sınıf mücadelesinden kopar ve ordunun bir hizbinin siyasetine eklemlenir. Kanlı Pazar'da 6. Filo'ya karşı yürüyen kadının, kırk yıl sonra sınıfın değil devletin kadrolarını "millî" diye savunur konuma gelmesi, bu kopuşun kişideki izdüşümüdür.

Biz bu çizgiyi paylaşmıyoruz ve bunu açıkça yazıyoruz. Ama şunu da yazıyoruz: Bu tercih onun 1968'ini, 1969'unu, İKD'sini, üç yüz mitingini, sinema sendikasındaki emeğini silmez. Bir ömrü tek bir dönemiyle yargılamak, 12 Eylül'ün insanlara yaptığı şeyin tersinden tekrarıdır. Katkıyı teslim ederiz, eleştiriyi saklamayız. Sevgili genç yoldaşlar, "ustalarınızı" böyle sevin: Gözünüz açık.


Neyin Üstü Örtülüyor?

Ölüm haberlerine bir kez daha bakalım. Ne yazıldı, ne yazılmadı?

Yazılan: Arsen Hala, yaşı, beyin kanseri, cenaze programı, Aşk-ı Memnu'nun oyuncu kadrosunun taziyeleri.

Yazılmayan: İKD. Kanlı Pazar. 12 Eylül davası. SİNE-SEN. Üç yüz miting. Tekel direnişi belgeseli.

Bu bir tesadüf değil, bir işlemdir. Türkiye'de sanatçının ölümü, sanatçının sınıf sicilinin silinmesi için bir fırsattır. Ölen kişi "herkesin" olur; ve "herkesin" olmak için önce hiç kimsenin safında olmamış gibi anlatılır. Yılmaz Güney öldüğünde "Çirkin Kral" başlığıyla anıldı, Yol'un ve Sürü'nün sınıf içeriği bir kenara bırakıldı. Gülsen Tuncer öldüğünde "Arsen Hala" başlığıyla anıldı; 1968'i, 1980'i, 2010'u bir kenara bırakıldı. Aynı işlem, kırk yıl arayla.

İşlemin bir yüzü daha var. Ulusalcı basın da onu kendi safına yazdı: "Cumhuriyet değerleri", "millî kültür", "bağımsızlık". Bunlar yanlış sözcükler değil; ama bu sözcüklerin içinden İKD'yi, sendikayı, sınıfı çıkardığınızda geriye devletin bayrağını sallayan bir sanatçı kalıyor. O da sicilin bir başka biçimde silinmesidir. Bir yandan magazin "halayı" alıyor, öbür yandan ulusalcılık "vatanseveri" alıyor; ortada sınıfın sahnesini kuran kadın kalmıyor.

Biz o kadını alıyoruz. Bu yazı bunun için var.


Somut Görevler

Genç yoldaşlar, bir anma yazısı yalnızca hüzünle bitmez. Gülsen Tuncer'in ömründen size düşen işler şunlardır:

  1. Bir sanatçının ölüm haberini sınıf gözüyle oku. Haberde hangi dönem anlatılıyor, hangi dönem susuluyor? Susulan dönemi sen yaz; sosyal medyada, blogunda, sendika bülteninde. Sicil silinmesin.

  2. Sahneyi kurmayı öğren. Bir mitingin, bir basın açıklamasının, bir panelin sahnesini kurmak siyasi bir iştir. Ses düzeni, akış, zamanlama, görsel. Bunu "birileri hallediyor" diye bırakma; bu işi bilen yoldaş azaldıkça sahneyi başkaları kurar.

  3. Sanatçıysan sanat işçisi olarak örgütlen. Oyuncu, set işçisi, müzisyen, tasarımcı: Sendikanın adı ne olursa olsun, "sanatçı" kimliğini işçi kimliğinin önüne koyma. Gülsen Tuncer'in SİNE-SEN'deki yıllarını hatırla.

  4. Dizi setlerindeki çalışma koşullarını gündeme taşı. Günde on altı saat, sigortasız figüran, ölümle biten "kaza"lar. Arsen Hala'yı seven milyonlar, o setin işçisinin kaç saat çalıştığını bilmiyor. Bunu bilmelerini sağla.

  5. 12 Eylül'ün gündelik hayata işleyişini kaydet. Aile büyüklerine sor: Darbe evinizde neyi değiştirdi? Evlilik, iş, ev, çocuk. 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü yazısının sözlü tarih çağrısına bir tanıklık ekle.

  6. Toplumcu sinemayı izle, ama setine de bak. At, Karartma Geceleri, Asılacak Kadın, Berdel. Filmi izle; sonra kimlerin, hangi koşullarda çektiğini araştır.

  7. Ustalarını gözün açık sev. Bir sanatçının katkısını teslim etmek, sonraki tercihlerini onaylamak değildir. Eleştiriyi saklamak saygı değil, küçümsemedir.

  8. Solun bölünmüşlüğünü ciddiye al, ama abartma. Bir evlilik kararını yıllarca erteleten çizgi farkı, darbe gelince bir görüş listesinde eridi. Kendi bölünmüşlüklerinize bu ölçüyle bakın.

  9. Kadın örgütlenmesinin tarihini öğren. 1975'te kurulan İlerici Kadınlar Derneği dört yılda on binlerce kadını örgütledi ve daha 12 Eylül gelmeden, 1979'da sıkıyönetim eliyle kapatıldı. Bugünkü kadın örgütlenmesinin bu tarihle bağını kur.

  10. Kendi meydanının sunucusu ol. Mikrofonu tutmayı, kitleye seslenmeyi, sloganı zamanında kesmeyi öğren. Bu zanaat kaybolursa sınıf sessizleşir.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Gülsen Tuncer ömrünün son yıllarında konuşma ve yazma yetisini kaybetmişti; hastalık önce sesini aldı. Kırk yıl mikrofon tutmuş bir kadın için bunun ne demek olduğunu düşünün.

Ama ses yalnızca bir kişinin boğazında durmaz. Onun kurduğu sahnelerde bugün başkaları konuşuyor; onun öğrettiği sınıflarda bugün başkaları oynuyor; onun üye olduğu sendikalarda bugün başkaları örgütleniyor. Bir aydının değeri, öldüğünde geriye kaç rol bıraktığıyla değil, sınıfın sesine kaç kişinin katılmasını sağladığıyla ölçülür.

Sahneyi kuran kadın gitti; sahne duruyor. Sıra, mikrofonu tutacak olanlarda.

Güle güle Gülsen abla.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Bağlantılı Yazılarımız

Anma hattımızın tamamı için: bilgimusterekleri.org/tag/anma/ — sinema yazıları için: bilgimusterekleri.org/tag/sinema/

Sanatçı ve sınıf

Bir hayat nasıl yaşanır

12 Eylül ve hesaplaşılmamışlık

Meydanı kurmak

Kaynaklar

İlgili Başlıklar