Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Bedahet Tosun — Bir Hayat Nasıl Yaşanır?

Bedahet Tosun’u Ölümünün İkinci Yılında Anıyoruz

Yazar: Oğuz Demirkapı
Bedahet Tosun — Bir Hayat Nasıl Yaşanır?

Yoldaş, Hayat Neden Yaşanır?

Bedahet Tosun’un ardından, ölümünün ikinci yılında

Genç yoldaş, muhtemelen bu ismi hiç duymadın.

Bedahet Tosun, iki yıl önce bugün, 23 Ağustos 2024’te Ankara’da öldü. Gazetelerde birkaç satır çıktı. Bir vakfın kurucusuydu, bir platformun kurucularındandı, sekiz yıl hapis yatmıştı. Cenazesi iki gün sonra İstanbul’dan kaldırıldı.

Bu yazı bir övgü değil. Bir azizname hiç değil. Bir soruyu tartışmak için bir hayatı kullanacağız — çünkü o hayat, sorunun cevabını başka türlü anlatılamayacak biçimde içinde taşıyor.

Soru şu: Bir ömür neye göre kurulur?


Önce olgular

1955, Ceyhan. Babası köy enstitüsü mezunu bir öğretmen — yani cumhuriyetin kırsala okuma yazma taşımak için kurduğu ve on beş yıl sonra kapattığı o kurumun ürünü.

1973, ODTÜ. Ankara’da öğrenci hareketinin öne çıkan isimlerinden biri oldu. ’78 kuşağı dediğimiz kuşak: faşist saldırılara karşı mahalle mahalle direnen, üniversiteyi ve sokağı aynı anda tutmaya çalışan, ve 12 Eylül’de topluca ezilen kuşak.

12 Eylül 1980’den sonra sekiz yıl hapis. Yoldaşlarının ölümünün ardından yazdığı metinlerde en çok tekrarlanan cümle şuydu: cuntanın en ağır işkencelerinde ağzından tek kelime alınamadı.

Bu cümleyi hızlı okuma. Ne demek olduğunu bilerek oku. Türkiye’de 12 Eylül işkencesi, insanın konuşmasını sağlamak için tasarlanmış bir sistemdi ve çoğu zaman işe yaradı. Konuşmamak bir karakter özelliği değildir; her gün yeniden verilen bir karardır ve o kararı veren insan, o gün başkalarının hayatını da kurtarır.

Tahliyeden sonra. Gazetecilik yaptı, Evrensel’e yazdı. Sosyal Araştırmalar Vakfı’nı (SAV) kuranlardan biri oldu ve uzun yıllar başkanlığını yürüttü. Demokrasi İçin Birlik’in kurucuları arasındaydı; 2020 Demokrasi Konferansı’nın kilit isimlerindendi. İletişim Yayınları’nın İsmail Beşikçi derlemesine makale yazdı.

Evliydi, bir çocuğu vardı.

Hareket içinde ona "Bedo" derlerdi.


Ve anma metinlerinin yazmadığı kısım

Yoldaş, şimdi dikkat et. Çünkü asıl mesele burada.

Ölümünün ardından yazılan metinlerin hiçbiri hayatının bir kısmına değinmedi. Hepsi hapsi yazdı, vakfı yazdı, konferansı yazdı. Ama şunu yazmadı:

Bedahet Tosun uzun yıllar Bilkom’da çalıştı. Ve orada çok sevilen bir insandı.

Onu iş yerinden tanıyanların anlattığı adam, yoldaşlarının anlattığı adamla aynı: nazik, sabırlı, herkesle saygıyla konuşan, güler yüzünü kaybetmeyen biri. Toplantıda nasılsa mesaide de öyle. Kürsüde nasılsa koridorda da öyle.

Bu, küçük bir ayrıntı değil, yoldaş. Bu, yazının tezidir.

Türkiye solunda bir kadro anlatılırken hayatının kahramanlık anları anlatılır: gözaltı, direniş, kürsü, cenaze. Sabah servise binen, akşam eve dönen, maaş bekleyen, mesai arkadaşıyla çay içen adam anlatılmaz.

Oysa bir ömrün büyük çoğunluğu o kısımdır. İşkence üç gün sürer, hapis sekiz yıl. Ama kırk yıl mesai vardır.

Ve şu da doğrudur: işkencede susan adamla, mesaide iş arkadaşına iyi davranan adamın aynı adam olması tesadüf değildir. İkisi de aynı şeyin ürünüdür — insanın kendisiyle tutarlı olması. Biri olmadan öteki uzun sürmez.

(Bu bilgiyi kamuya açık hiçbir kaynakta bulamadık; bize onu tanıyanlar aktardı. Ve bu boşluğun kendisi, yazının anlatmak istediği şeyin kanıtı.)


Şimdi soruya gelelim: hayat neden yaşanır?

Genç yoldaş, bu soruya bugün sana verilen cevapları bir düşün.

"Kendini gerçekleştir." Yeteneklerini keşfet, potansiyelini açığa çıkar, en iyi versiyonun ol. Kulağa hoş gelir. Ama içinde bir varsayım gizlidir: hayatın anlamı, bireyin kendi içinde bulunabilecek bir şeydir. Sanki insan, dünyaya kapalı bir kutu olarak gelmiş de içini açıp bakması yetermiş gibi.

"Mutlu ol." Kendine iyi bak, seni yoran şeylerden uzak dur, huzuru bul. Bu da bir cevaptır ve bir sınıfın cevabıdır: huzuru satın alabilecek olanın cevabı. Kirası ödenmeyen, vardiyası bitmeyen, çocuğunun okul taksiti gelen insan için "kendine iyi bak" bir öğüt değil, bir alaydır.

"Bir iz bırak." Girişimci ol, marka ol, takipçi topla. Burada anlam, ölçülebilir bir çıktıya indirgenmiştir. Kaç kişi gördü, kaç kişi beğendi.

Üçünün ortak noktası şu: hayatın anlamını bireyin kendi hikâyesinin içine hapsederler. Ve bu tesadüf değildir. Bireyi kendi hikâyesine hapseden bir kültür, ondan kolektif bir talep gelmesini de engeller.

Marksist cevap başka bir yerden başlar

Marx, on yedi yaşında, lise bitirme sınavında bir kompozisyon yazdı: Bir Gencin Meslek Seçimi Üzerine Düşünceleri, 1835. Sonundaki paragraf şudur:

"Eğer hayatta insanlık için en çok çalışabileceğimiz konumu seçmişsek, hiçbir yük bizi eğemez — çünkü onlar herkesin yararına katlanılan fedakârlıklardır; o zaman yaşadığımız sevinç, cılız, sınırlı, bencil bir sevinç olmaz, mutluluğumuz milyonlara ait olur, eserlerimiz sessizce ama sürekli işlemeye devam eder ve küllerimizin üzerine soylu insanların sıcak gözyaşları dökülür."

Bu yazıyı yazan çocuk henüz Marksist değildi; Marksizm daha kurulmamıştı bile. Ama sorduğu soru doğruydu ve cevabın yönü doğruydu: bir hayatın anlamı, kendisinden büyük bir şeye eklendiği ölçüde vardır.

Marksizm bu sezgiyi sonradan bilime dönüştürdü. Şöyle:

KAVRAM: Birey ve tarihsel özne

Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’de yazdığı gibi, insanın özü "tek tek bireyde içkin bir soyutlama" değil, "toplumsal ilişkilerin bütünüdür."

Bunun pratik anlamı şudur: sen kendi başına bir "anlam" üretemezsin, çünkü kendi başına bir varlık değilsin. Kim olduğun, hangi ilişkiler içinde durduğunla belirlenir. Ve bu ilişkiler verili değildir — değiştirilebilirler.

Dolayısıyla "hayat neden yaşanır?" sorusunun Marksist cevabı bir duygu değil, bir konum bildirimidir: hayat, insanın kendisini var eden ilişkileri değiştirme mücadelesine katıldığı için yaşanır.

Bu, "fedakârlık yap" demek değildir. Bunun tam tersidir: kendi hayatının koşullarını kendin belirlemeye başladığın nokta neresiyse, hayatın oradan itibaren senindir.

Ve Nâzım bunu bir şiirde söyledi

Yaşamaya Dair’i ezberlemeni istemiyorum; anlamanı istiyorum.

Şiir şöyle başlar:

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yani önce hayatı sev. Öbür dünya için değil, ideal için değil, gelecek için bile değil — hayatın kendisi için.

Ve sonra, aynı şiirde:

insanlar için ölebileceksin, hatta yüzünü bile görmediğin insanlar için, hatta hiç kimse seni buna zorlamamışken, hatta en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Son iki satırı görüyor musun? Fedakârlığın değeri, hayatı küçümsemekten gelmiyor. Tam tersinden geliyor: en güzel şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Hayatı sevmeyen birinin fedakârlığı ucuzdur. Hayatı seven birinin fedakârlığı ise, o hayatın herkes için mümkün olmasını istediği anlamına gelir.


Peki nasıl yaşanır? Bedahet Tosun’un hayatından beş cümle

Şimdi ilk kısma dönelim ve o hayata bu gözle bakalım.

1. Ana anı değil, sürekliliği ölç

İşkencede susmak büyük bir şeydir. Ama bir insanı asıl ölçen şey, o üç günden sonraki kırk yıldır.

Çünkü kahramanlık anı geçicidir ve bazen kimliğin bir parçası hâline gelir — insan o anın üzerinde bir ömür geçirebilir, hiçbir şey daha yapmadan. Bedahet Tosun bunu yapmadı. Çıktı, gazeteci oldu, vakıf kurdu, toplantı örgütledi, işe gitti, otuz beş yıl daha çalıştı.

Yoldaş, bir hayatın ölçüsü zirvesi değil, ortalamasıdır.

2. Tutarlılık, kürsüden koridora taşınabildiği ölçüde gerçektir

Kürsüde "işçi sınıfı" diyen ama iş yerinde astına bağıran birini tanıdın mı? Ben çok tanıdım.

Bedahet Tosun’u tanıyanların anlattığı adam, iki yerde de aynı adamdı. Bu, siyasi bir mesele. Çünkü sosyalizm bir program değil yalnızca; bir ilişki biçimi iddiasıdır. O ilişkiyi kuramayan bir hareket, iktidara geldiğinde de kuramaz — Rusya Gerçeği dosyamızın tamamı bunun tarihidir.

3. Ücretli çalışmak, siyasetin dışı değildir

Bu ülkede kadroların çoğu profesyonel devrimci değil, ücretlidir. Sabah kalkar, işe gider, akşam toplantıya gelir.

Ve bu bir eksiklik değildir. Bilakis: sınıfın içinde durmanın en somut halidir. Bedahet Tosun bir iş yerinde çalıştı ve orada da sevildi. Yoldaşlık orada da kurulur — mesaide, kuyrukta, servis minibüsünde, hastane koridorunda.

Örgüt, toplantı salonunda başlamaz. Toplantı salonu, başka yerlerde kurulmuş güvenin toplandığı yerdir.

4. Kurum kur

Hayatının ikinci yarısında yaptığı şeye bak: bir vakıf kurdu ve otuz yıl ayakta tuttu. Bir platform kurdu. Bir konferans örgütledi.

Bunlar parlak işler değildir. Vakıf yönetmek, kira ödemek, dergi çıkarmak, arşiv tutmak, toplantı tarihi ayarlamak — hiçbiri sana alkış getirmez. Ama hareketin hafızası bu işlerle tutulur.

Ve bu, Rusya Gerçeği dosyamızın merkezî tezine bağlanıyor:

Sovyetler Birliği, kendisini savunacak insanları yetiştirdi ama kendisini savunacak kurumları kurmadı.

1941’de o insanlar Nazi ordusunu durdurdu. 1991’de aynı insanların çocukları, bir av köşkünde alınan kararı televizyondan öğrendi ve yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.

Aradaki fark cesaret değil, kurumdur.

Bedahet Tosun’un kuşağı yenildi. 12 Eylül onları ezdi. Ve o kuşağın bir kısmı yenilgiden sonra dağıldı, bir kısmı köşesine çekildi, bir kısmı taraf değiştirdi. O ise kurum kurdu. Yenilginin ardından yapılabilecek en zor ve en gerekli şey budur.

5. Güler yüz bir siyasi tutumdur

Son ve en kolay küçümsenen madde.

Anma metinlerinde en çok geçen kelimeler şunlardı: güler yüzlü, mütevazı, sabırlı, nazik. Ve şu cümle: "Bir insan hep mi güler."

Yoldaş, sosyalist hareket sert bir yerdir. İnsanlar yorgun, kaynak yok, tartışma çetin, yenilgi ağır. Böyle bir yerde nezaket, ihmal edilebilir bir süs değil, dayanıklılığın koşuludur. İnsanlar birbirine iyi davranmadığı bir örgütte kimse uzun kalmaz — ve uzun kalmayan insanlarla kurum kurulmaz.

Yoldaşça Eleştirmek kitabımızın tamamı bunun için yazıldı: eleştiri, birbirini yıpratmadan yapılabilirse hareket ilerler; yapılamazsa hareket eleştiriyi bastırır. Ve eleştirinin bastırıldığı yerde her şey biter.


Bir uyarı: anma, azizleştirme değildir

Genç yoldaş, bu yazının bir azizname olmadığını başta söyledik. Sözümüzü tutalım.

Bedahet Tosun’un ait olduğu kuşak yenildi. 12 Eylül’ü öngöremediler, karşısında birleşemediler, ezildiler. Sonraki kırk yılda Türkiye’de sosyalist hareket bir kitle gücü hâline gelemedi. Bu bir bilanço meselesidir ve o bilançoda o kuşağın da payı vardır.

Bir insanı anmak, onun kuşağının siyasetini eleştirmekten vazgeçmek demek değildir. Tersine: yoldaşça eleştiri, ölüye de yapılır — çünkü ölüyü koruyan değil, yaşayanı hazırlayan bir iştir.

Ama şu da doğrudur ve bu yazının söylediği şeydir: bir siyasetin yanlış çıkması, o siyaseti kuran insanın hayatını değersizleştirmez. Bedahet Tosun’un hayatı, sonucundan bağımsız olarak, doğru sorulara göre kurulmuş bir hayattı. Ve bize kalan şey, o soruları daha iyi cevaplamak.


Peki senden ne isteniyor?

Hiçbir şey. Ve her şey.

Kimse senden işkencede susmanı istemiyor — dilerim hiç o durumda kalmazsın. Kimse senden hayatını feda etmeni de istemiyor; Nâzım’ın söylediği gibi, en güzel ve en gerçek şey yaşamaktır.

Senden istenen şey çok daha sıradan ve çok daha zor:

Bir ömrü, kendinden büyük bir şeye bağlayabilmek. Ve sonra o bağı, kırk yıl boyunca, hiç kimse bakmıyorken de sürdürebilmek.

Çünkü bakan olduğunda herkes iyidir. Asıl mesele, kimsenin bakmadığı sabahlarda kim olduğundur.


Son söz

Bedahet Tosun 1955’te Ceyhan’da doğdu, 2024’te Ankara’da öldü. Arada sekiz yıl hapis, bir vakıf, bir platform, bir konferans, sayısız toplantı, bir eş, bir çocuk ve uzun yıllar süren bir mesai vardı.

Bugün, ölümünün ikinci yılında, adını genç yoldaşlara söylüyoruz. Bunu bir borç ödemek için değil, bir yöntem göstermek için yapıyoruz.

Çünkü sen bu hareketin içine gireceksen, sana anlatılan hikâyelerin çoğu kahramanlık hikâyesi olacak. Onlar da gerçektir. Ama gündelik hayatını onlara göre kuramazsın.

Kurabileceğin şey şudur: iyi bir insan olmak, tutarlı kalmak, kurum kurmak, ve kırk yıl dayanmak.

Yoldaş,

Hayat, insanın kendisini var eden ilişkileri değiştirme mücadelesine katıldığı için yaşanır.

Ve iyi yaşanmış bir hayatın kanıtı, cenazesine kaç kişi geldiği değil — arkasında kaç kurumun, kaç ilişkinin, kaç insanın ayakta kaldığıdır.

Bedo’yu saygıyla anıyoruz.

Etiketler:#bedahettosun#bedahet#tosun#anma#komünist#devrimci#sav#sosyalaraştırmalarvakfı

İlgili Başlıklar