Sandalyeyi Kim Kaldırdı?
Kasada Tek Kişi Bırakmanın Sınıfsal Tasarımı ve "Nobranlık" Dediğimiz Şeyin Gerçek Adresi

Sandalyeyi Kim Kaldırdı?
Kasada Tek Kişi Bırakmanın Sınıfsal Tasarımı — ve "Nobranlık" Dediğimiz Şeyin Gerçek Adresi
Yazının vesilesi olan video: Arıza mı tasarım mı: Kasada tek kişi bırakma stratejisi / İzel Sezer ile Deşifre — alan kanalı, 10 Eylül 2026, 17 dakika. Yazıyı okumadan önce ya da okuduktan sonra izleyin. Bu yazı videonun yerine geçmiyor; onun açtığı dosyayı sınıf perspektifinden bir adım ileri taşımayı deniyor.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bir videoyu hepiniz görmüşsünüzdür. Kasada bir kadın, karşısında bir müşteri. Ses yükseliyor. Telefon çıkıyor. Kayıt yüz binlerce, bazen milyonlarca kez izleniyor. Altında yorumlar: "İşini yapmıyor." "Böyle çalışan mı olur?" "Hak etti."
alan kanalında İzel Sezer'in hazırladığı Deşifre bölümü, o videoyu göstermeyi reddederek başlıyor. Yerine ekrana iki sayı koyuyor: videoyu kaç kişinin izlediğini herkes gördü, ama o mağazada kaç kişinin çalıştığını kimse sormadı.
Bu, doğru sorunun ta kendisidir. Ve bu yazı, o sorunun peşine sınıf çözümlemesiyle düşmek için yazıldı.
Çünkü bu tabloyu açıklamanın kolay, rahatlatıcı ve tamamen yanlış bir yolu var: "Toplum kabalaştı." "Sosyal medya insanları canavarlaştırdı." "Eskiden böyle değildi." Videonun en keskin cümlelerinden biri bu açıklamayı tek hamlede yıkıyor: 2015'te de sinirli insan vardı, kaba müşteri vardı, kötü gün geçirmiş insan vardı. 2015'te bir şey daha vardı — kasadaki işçinin arkasında birkaç kişi daha.
Nobranlık bir karakter sorunu değil. Bir yapı etkisidir. Ve o yapının adı var.
"Sert indirim" bir mağaza tipi değil, bir hesap yöntemidir
Sokakta gördüğünüz o dar, penceresiz, koli yığınlı mağazaların teknik adı sert indirim. Video bunu çok net tarif ediyor ve tarif Marksist iktisatla birebir örtüşüyor:
- Ürün çeşidini daraltırsın.
- Ağırlığı kendi markana verirsin.
- Dekorasyona para harcamazsın.
- Ürünü rafa değil, kolinin içinde satarsın.
- Kâr marjını olabildiğince düşük tutarsın.
Peki kâr nereden gelir? Devir hızından ve operasyondan. Yani ürünün üzerinden neredeyse hiç kazanmazsınız; aynı ciroyu daha az kişiyle, daha az metrekareyle, daha az saatle döndürmekten kazanırsınız.
Marx'ın diliyle söyleyelim: sert indirim modeli, kâr oranını birim başına artı-değer oranını yükselterek değil, sermayenin devir hızını olağanüstü artırarak ve canlı emeğin yoğunluğunu azami seviyeye çıkararak kurar. Bu modelde en büyük değişken maliyet kalemi kiradan da, elektrikten de, soğutmadan da büyüktür: personeldir.
Ve bir iş modelinde en büyük kalem hangisiyse, sıkılacak yer de orasıdır.
Şirketin kendi ağzından
Bu cümleyi kanıtlamak için yorumumuza gerek yok. Türkiye'nin en büyük indirim zinciri BİM, 2025 entegre faaliyet raporunda maliyet yönetimini hangi ilkelerle yürüttüğünü madde madde yazmış:
- Mağazaları genel olarak kiralama yöntemiyle açarız.
- Ana caddelerde yüksek maliyetli mağaza açmak yerine, aynı bölgedeki ara sokaklarda hizmet sunarak kira tasarrufu sağlarız.
- Mağazalarda hizmeti aksatmayacak yeterlilikte eleman çalıştırırız.
- Mağazaları olabildiğince sade dekore eder, minimum raf sistemi kullanırız.
Üçüncü maddeyi bir daha okuyun. Ve nerede durduğuna bakın: kira tasarrufuyla sade dekorasyonun arasında.
Yani şirketin kendi tasnifinde, mağazada kaç kişinin çalışacağı bir insan kaynakları meselesi değildir. Bir tasarruf kalemidir. Kirayla, raf sistemiyle, boyayla aynı listede.
Sermaye sınıfının nadiren dürüst olduğu yerlerden biri, kendi tanıtım metinleridir. Bu yazının tezi için başka hiçbir belgeye ihtiyacımız yok — ama yine de rakamlara bakalım.
Bölme işlemi: Mağaza başına kaç kişi?
BİM'in 2025 yıl sonu rakamları (şirketin kendi raporlarından ve kamuya açık derlemelerden):
| Gösterge | 2025 |
|---|---|
| Toplam mağaza sayısı | 14.473 |
| Bir yıl önce | 13.583 |
| Yıl içinde açılan yeni mağaza | ~890 |
| Toplam çalışan sayısı | 101.663 |
| Lojistik merkezi | 83 |
| Fas mağazaları | 933 |
| Mısır mağazaları | 445 |
| Günlük ortalama müşteri ziyareti | 6,5 milyon |
| Net satış geliri | ~721 milyar TL |
| Net kâr (ana ortaklık payı) | ~18,6 milyar TL |
| Türkiye operasyonunda çalışan devir oranı | %54 |
Bölme işlemini yapalım: 101.663 ÷ 14.473 = mağaza başına 7 kişi.
Ama durun. Bu 7 kişinin içinde genel müdürlük var. 83 lojistik merkezi var. Bölge müdürlükleri var. Fas'taki 933, Mısır'daki 445 mağazanın operasyonu var. Bunları çıkardığınızda mağazada kalan işçi sayısı daha da düşüyor.
Şimdi o kalan sayıyı alın ve:
- Haftanın 7 gününe bölün.
- Günde 13-14 saat açık kalan bir mağazanın vardiyalarına bölün.
- Yıllık izne, raporlu güne, doğum iznine, istifa edip yerine kimse alınmamış boş kadroya bölün.
Kasada bir kişi kalıyor. Ve o bir kişi hem kasada, hem reyonda, hem depoda, hem de paspasın ucunda kalıyor.
Yan yana koyun: günde 6,5 milyon insan bu ekiplerin karşısına geçiyor. Her gün, Türkiye nüfusunun yaklaşık %7'si. Aksaklık olmaması mucize olur. Ve aksaklık olduğunda faturayı kesecek adres hazır: kasadaki kişi.
%54: Bir sistemin kendi hakkındaki itirafı
Aynı raporda kolayca gözden kaçabilecek tek bir satır daha var: çalışan devir oranı %54.
Yüz bin kişilik bir iş gücünün yarısından fazlası bir yıl içinde değişiyor. Bugün kasada gördüğünüz kişinin gelecek yıl bu zamanlarda orada olma ihtimali yazı-turadan düşük.
Şimdi bunu "hizmeti aksatmayacak yeterlilikte eleman" maddesinin yanına koyun. Yeterlilik sağlanıyor — ama insanlar dayanamıyor. Her yıl iş gücünün yarısı tükeniyorsa, bu bir performans sorunu değildir; sistemin normal işleyişidir.
Marx'ın yedek sanayi ordusu kavramı tam burada devreye girer. %54'lük devir hızı, ancak kapıda bekleyen devasa bir işsizler ordusu varsa sürdürülebilir bir modeldir. İşçinin yerine konabilirliği ne kadar yüksekse, sermayenin işçiyle pazarlık masasına oturma zorunluluğu o kadar düşüktür. Türkiye'nin geniş tanımlı işsizlik verilerini TÜİK işgücü yazımızda tartışmıştık: kasadaki tek kişiyi ayakta tutan şey, dışarıdaki milyonlardır.
Yasaklar listesi: Bir işletmenin en dürüst belgesi
Bir iş yerinin nasıl tasarlandığını anlamak istiyorsanız, çalışanın yapabildiklerine değil, yapamadıklarına bakın.
1. Oturmak yasak
Türkiye'de zincir marketlerde kasada oturmak çoğu yerde fiilen mümkün değil. Ve dikkat edin: duvarda "oturmak yasaktır" yazan bir tabela yok. Yasak daha zarif işliyor:
- Sandalye konmuyor.
- Konuyorsa, kasa tezgâhı oturarak çalışmaya uygun yükseklikte tasarlanmıyor.
- Ya da "müşteri yoksa reyona geçeceksin" kuralı konuyor ve oturacak zaman diliminin kendisi ortadan kaldırılıyor.
Tıbbi karşılığı bellidir: uzun süreli ayakta çalışma bel-sırt ağrısı, varis, ödem, eklem sorunları ve dolaşım rahatsızlıklarıyla doğrudan ilişkilendirilir.
Ekonomik karşılığı da bellidir: sandalye ucuzdur. Sandalyenin maliyeti mühim değildir. Mühim olan, temponun düşmemesidir.
Burada Marx'ın Kapital'in birinci cildinde kullandığı bir kavrama ihtiyacımız var: iş gününün gözenekliliği (Porosität des Arbeitstages). Sermaye, iş gününü uzatmanın yasal sınırına çarptığında, artı-değeri iş gününün içindeki boşlukları kapatarak artırmaya yönelir. Nefes alınan saniyeler, iki müşteri arasındaki otuz saniye, bir kolinin taşınmasıyla diğeri arasındaki an — bunların hepsi "gözenek"tir.
Sandalye, gözenektir. Sandalyeyi kaldırmak, iş gününü uzatmadan emek yoğunluğunu artırmanın en ucuz yöntemidir. Nispi artı-değer üretiminin, hiçbir teknolojik yatırım gerektirmeyen en ilkel ve en saf biçimi.
2. Mola bölünebilir
Türkiye'de mola hakkı yazılıdır (4857 sayılı İş Kanunu md. 68): 4 saate kadar en az 15 dakika, 4-7,5 saat arası yarım saat, 7,5 saatin üzerinde 1 saat.
Kâğıt üstünde net. Ama aynı düzenleme, "işin ve iş yerinin niteliğine göre" bu aranın bölünerek kullandırılmasına izin veriyor. Yani bir saatlik öğle arası, dört ayrı 15 dakikaya bölünebiliyor.
Kasada tek kişi çalışan bir mağazada 15 dakikalık aranın pratikte ne anlama geldiğini tahmin etmek zor değil: yerine bakacak kimse yoksa, hak vardır ama kullanım yoktur. Hukukun burjuva biçimselliği tam olarak budur — hakkı tanır, hakkın kullanım koşulunu tanımaz.
3. Görev tanımı kâğıt üstünde kalır
Sözleşmede "kasiyer" yazar. Fiilen yapılan iş kasiyerlik değildir: depodan mal getirmek, koli taşımak, raf düzenlemek, etiket değiştirmek, zemin paspaslamak, cam silmek, çöp çıkarmak.
Bunun hukuki karşılığı vardır. Hizmet sözleşmesi kurulurken tarif edilen işin kapsamı fiilen değiştirilmektedir; görev tanımı dışında çalıştırılan işçinin haklı nedenle fesih dâhil tazminat hakları doğar.
Ama bunu dava konusu yapmak için işçinin iki şeye ihtiyacı var: bir işe daha ve bir avukata. Örgütsüz işçi için karşılanması imkânsıza yakın bir maliyet. Hak vardır; hakka erişim yoktur.
4. Yanıt vermek yasak
En görünmez yasak bu. Kasadaki işçinin, kendisine bağıran müşteriye yanıt verme hakkı yoktur. Sesini yükseltemez, tartışamaz. "Haklısınız ama bu benim elimde değil" diyemez. Diyebilir tabii — o gün işini kaybeder.
Ve bu da yine şirketin kendi belgesinde yazılıdır. Halka açık bir şirketin faaliyet raporunda, hizmet felsefesi ara başlığı altında: BİM müşterileri, memnun kalmadıkları ürünleri tartışmasız iade edebilirler.
Cümledeki kilit kelimeye dikkat: tartışmasız.
Bu güzel bir müşteri hakkıdır. Peki bu hak kimin üzerinden kullanılıyor? Tartışmayacak olan kim? Genel müdür değil. Yönetim kurulu başkanı değil. Tartışmama yükümlülüğü kasadaki kişinin üzerindedir.
Şirket, müşterisine bir hak tanırken aynı cümleyle işçisine bir yasak koyar. Ve bunu gizli bir genelgede değil, halka açık bir şirketin faaliyet raporunda ilke olarak yazar.
5. Yorgun görünmek yasak
İşçinin yorgun görünmesi yasak. Sinirli görünmesi yasak. Somurtması yasak.
Güler yüz bu sektörde bir nezaket değildir; bir çalışma kriteridir. Performans değerlendirmesine girer, gizli müşteri raporuna işlenir, prime yansır.
Bunun adı duygusal emektir (Arlie Hochschild). İşçinin sattığı şey artık yalnızca kol gücü değildir: sabrı, ses tonu, yüz ifadesi de şirketin malı olmuştur. Emek gücünün metalaşması, işçinin ruh halini de kapsayacak biçimde derinleşmiştir. Bu, YZ çağında emek tartışmalarında ele aldığımız "zihinsel Taylorizm"in düşük teknolojili, yüksek yoğunluklu kardeşidir.
Şimdi listeyi bir arada okuyun: 8 saat ayakta duracaksınız. Molanız dörde bölünecek. Sözleşmenizde yazmayan beş işi daha yapacaksınız. Size bağırıldığında yanıt vermeyeceksiniz. Ve bütün bunları yaparken gülümseyeceksiniz.
Bu listeye bakıp hâlâ "işini yapmıyor" diyebiliyorsanız, listeyi bir daha okuyun.
Denetimin tarihi, bir maliyet düşürme tarihidir
Yazının en can alıcı bölümü burası — ve "nobranlık" dediğimiz şeyin gerçek mekaniği burada.
Bir mağazayı denetlemenin tarihine bakın:
| Aşama | Denetim aracı | Sermayeye maliyeti | Denetimin şiddeti |
|---|---|---|---|
| 1 | Müdür | Maaş + SGK + tazminat | Rapor genel müdürlüğe gider |
| 2 | Kamera | Bir kereye mahsus donanım | Kayıt tutulur, sonradan izlenir |
| 3 | Gizli müşteri | Hizmet alımı bedeli | Rapor puana dönüşür |
| 4 | Memnuniyet anketi (fişteki QR kod) | ≈ Sıfır | Puanı düşük mağazanın müdürü aranır |
| 5 | Müşterinin telefonu | Sıfır | Kayıt milyonlarca kişiye gider |
Bugün her müşterinin cebinde, şirketin işe almadığı, maaş ödemediği, sigortasını yatırmadığı bir denetmen var. Üstelik bu denetmen müdürden çok daha etkilidir: müdürün raporu genel müdürlüğe gider, müşterininki milyonlara.
İşin en soğukkanlı tarafı şu: şirket bu sistemi kurmak için hiçbir şey yapmadı. Sadece mağazada tek kişi bıraktı ve bekledi.
Denetim maliyeti sıfıra indi. Denetim şiddeti tavan yaptı. Arada kalan ise, milyonlarca kişinin önünde kişiliği tartışmaya açılan bir insan oldu.
Bu, dijital panoptikonun kitleselleşmesidir
Bu blogda dijital panoptikon kavramını hep yukarıdan aşağı kuruluyor gibi tartıştık: şirketin, devletin, platformun gözü. Kasa videoları bize kavramın ikinci ve daha sinsi katmanını gösteriyor: gözetim emeğinin kitleye dışsallaştırılması.
Platform kapitalizminin kullanıcıyı ücretsiz veri üreticisine çevirmesini gig ekonomisi dosyamızda tartışmıştık. Burada bir adım daha ileri gidiliyor: kullanıcı artık yalnızca veri üretmiyor, başka bir işçinin üzerinde disiplin uyguluyor. Bentham'ın kulesindeki gardiyan artık bir memur değil; sıradaki müşteridir. Ve bu gardiyan ücretsiz çalışıyor.
Foucault'nun panoptikonu, gözetleyenin görünmez olmasına dayanıyordu. Buradaki düzenek daha da verimli: gözetleyen görünürdür, hatta gözetlediğini ilan eder, çünkü gözetleme eyleminin kendisi bir tatmin kaynağına dönüştürülmüştür. Sömürüye uğrayan bir insanın, başka bir sömürülene karşı duyduğu haklılık duygusuna.
"Nobranlık" nedir, kimin karakteridir?
Şimdi kullanıcının, izleyicinin, yorumcunun kendisine gelelim. Çünkü mesele yalnızca şirketin tasarımı değil; o tasarımın bizde ürettiği duygu.
Yaygın açıklama şudur: "İnsanlar kabalaştı." Bu açıklama ahlakidir ve tam da bu yüzden işe yarar — çünkü ahlaki açıklama, sınıfsal açıklamanın yerine geçer. "Toplum bozuldu" dediğiniz anda, sorumluluğu failsiz bir soyutlamaya yıkmış olursunuz. Kimse hesap vermez.
Sınıfsal açıklama ise şudur:
Kasadaki kadın fiyatı belirlemiyor. Raf düzenleyen işçi ücretleri belirlemiyor. Depodaki işçi para politikasını belirlemiyor. Müşteri de belirlemiyor. İkisi de aynı düzenin içinde geçinmeye çalışıyor. Ama biri diğerini görüyor, ikisi de asıl adresi görmüyor.
Türk-İş'in Ağustos 2026 verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37.388 TL, yoksulluk sınırı 121.786 TL. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 48.305 TL. 2026 net asgari ücret ise 28.075 TL. Yani kasadaki işçi de, ona bağıran müşteri de, aynı makasın iki ayrı yerinde sıkışmış durumda.
Öfke gerçektir. Yanlış olan öfke değil, öfkenin adresidir. Ve bu adres tesadüfen yanlış değildir; yanlış adres, sistemin bir çıktısıdır.
"Vahşi kapitalizm" derken dikkat
Burada bir kavram düzeltmesi yapmamız gerekiyor, çünkü bu tabloyu tarif ederken en sık başvurulan ifade "vahşi kapitalizm"dir.
"Vahşi kapitalizm" kavramı, kulağa radikal gelir ama sosyal-demokrat bir kavramdır. Zımnen şunu varsayar: evcil bir kapitalizm mümkündür. Yani vahşet, sistemin bir sapması, bir aşırılığı, bir terbiye edilebilir kusurudur.
Marksist çözümleme bunu kabul etmez. Sandalyenin kaldırılması bir aşırılık değildir; sert indirim modelinin matematiksel zorunluluğudur. Marj düşükse, kâr yoğunluktan çıkar. Yoğunluk istiyorsanız gözeneği kapatırsınız. Gözeneği kapatmak istiyorsanız sandalyeyi kaldırırsınız. Vahşet, sistemin ateşi değil, sistemin sağlığıdır.
Peki sandalyeyi geri getiren nedir? Videodaki tek bir ayrıntı bütün tartışmayı bitiriyor:
Aldi, Almanya'da çalışanlarının kasada oturmasına izin veriyor. Aynı şirket ABD'de sandalyeyi kaldırıyor. Aynı şirket. Aynı yönetim. Aynı kasa. Farklı ülke.
Demek ki mesele "sektörün doğası" değil. Mesele, o ülkede işçinin ne kadar direnebildiği. Sandalyeyi getiren şey sermayenin nezaketi değil, örgütlü emeğin basıncıdır. Kapitalizm nerede evcil görünüyorsa, orada birileri onu tasmalamak için bedel ödemiştir — ve tasma gevşediği anda hayvan aynı hayvandır.
Yüz yıllık bir sınıf kavgası: Sandalye
Kasadaki sandalye meselesi bu yaz sosyal medyaya düşmüş yeni bir tartışma değil. Yüz yılı aşkın bir sınıf kavgası — ve bu kavgayı hep aynı kesim, kadın işçiler başlatıyor.
| Yıl | Yer | Ne oldu |
|---|---|---|
| 1912 | İspanya | 27 Şubat: "Sandalye Yasası" (Ley de la silla). Mağaza, büro ve fabrika dışı iş yerlerinde her kadın çalışana oturak sağlama zorunluluğu; ihlalde 25-250 peseta para cezası. Erkek işçilerin aynı hakka kavuşması yıllar aldı. |
| 1914 | Şili | 7 Aralık: 2.951 sayılı yasa. Mağaza, kafe ve barlarda "yeterli sayıda oturak veya sandalye" + en az 90 dakika öğle arası. Latin Amerika emek hareketinin erken kazanımlarından. 1931'de İş Kanunu'na, oradan bugünkü 193. maddeye taşındı. |
| 1964 | Cenevre | ILO 120 sayılı Ticaret ve Bürolarda Hijyen Sözleşmesi. Madde 14 tek cümledir: "İşçilere yeterli ve uygun oturma yeri sağlanacak ve işçilere bunları kullanma imkânı tanınacaktır." |
| 2014 | Kerala (Hindistan) | Tekstil ve satış görevlisi kadınlar oturma grevi başlattı. Sabah 9'dan akşam 7.30'a ayakta, yarım saat öğle ve 10 dakika çay dışında dinlenme yok; oturan cezalandırılıyor, üstelik müşterinin gözü önünde. Mücadele sonunda eyalet hükümeti oturma hakkını güvenceye aldı. |
| 2018 | Kaliforniya (ABD) | Walmart, kasiyerlerine oturma imkânı tanımadığı için açılan PAGA davasında yaklaşık 100 bin kasiyere 65 milyon dolar ödemeye mahkûm oldu. |
| 2024-2025 | Meksika | 19 Aralık 2024'te Resmî Gazete'de yayımlanan "Ley Silla", 17 Haziran 2025'te yürürlüğe girdi. Süpermarket, mağaza, hızlı servis zinciri, AVM ve müşteri hizmetleri çalışanlarını kapsıyor; sırtlıklı sandalye zorunlu, tüm gün ayakta çalıştırma yasak. |
Walmart hesabı: Bir sandalyenin fiyatı
O 65 milyon doları bağlama oturtalım. 100 bin kişiye bölündüğünde kişi başı yaklaşık 650 dolar.
Yani bir şirket, on yıllar boyunca yüz bin insanı ayakta çalıştırmanın bedelini, kişi başına bir sandalye fiyatına kapatmıştır. Burjuva hukukunun caydırıcılık iddiası budur: ihlal, cezadan ucuzdur. Ceza bir maliyet kalemine dönüştüğü anda, hukuk bir fiyat listesine dönüşür.
Türkiye nerede duruyor?
Türkiye'de çalışırken oturma hakkını doğrudan düzenleyen özel bir hüküm yok.
Bunun anlamı "işveren ne isterse yapar" değildir. İş hukukunda işverenin koruma ve gözetme borcu vardır; bu borç işçinin bedensel bütünlüğünü, kişilik haklarını ve sağlığını kapsar ve geniş yorumlanması gereken bir yükümlülük olarak tanımlanır. İşverenin, işçi sağlığını ve insan haysiyetini gözeten önlemleri alması zorunludur. Yani hukuken bir zemin vardır.
Ama şunu da not edin: ILO 120 sayılı sözleşme Türkiye'nin onayladığı sözleşmeler arasında değildir. Türkiye bugüne dek 59 ILO sözleşmesi onaylamıştır; 120 onların arasında yok.
62 yıllık, tek cümlelik, "işçiye oturacak yer verin" diyen bir metin. Ve biz onu imzalamamışız.
Bu arada mesele Meclis gündemine de girdi: CHP'li Deniz Demir, 11 Eylül 2026'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na, kasa çalışanlarının uzun süre oturmadan çalıştırılması, görev tanımı dışı iş yükü ve fazla mesai uygulamaları hakkında soru önergesi verdi. Bu iyi bir şeydir — ama tek başına yeterli olmadığını birazdan göreceğiz.
Kadın işçi: İki ilişkinin kesiştiği yer
Bu videolarda kasada oturan kişinin genellikle bir kadın olması tesadüf değil. Perakende, kadın istihdamının yoğun olduğu sektörlerden biri. Ama mesele yalnızca sayı değil.
Kadın işçi bu mağazada iki ayrı ilişkinin içinde çalışıyor:
- Sınıfsal ilişki: ücret, vardiya, güvencesizlik, iş yükü.
- Patriyarkal ilişki: kadının daha kolay susturulabileceği, itiraz etmeyeceği, karşılık veremeyeceği varsayımı.
İkinci varsayım, hedef seçimini belirliyor. Müdürün baskısı, müşterinin hakareti, mobbing, tehdit ve fiziksel şiddet birbirinden kopuk olaylar değildir; hepsi aynı güç ilişkisinin farklı yüzleridir.
Ve vardiya bittiğinde iş bitmiyor. Mağazada gün boyu ayakta duran kadın, eve gittiğinde bakım emeğine devam ediyor. Ne patron evdeki emeği görüyor, ne ev marketteki sömürüyü. Ücretli emek ile karşılıksız yeniden üretim emeği arasındaki bu kapalı devre, kadın işçinin iş gününü fiilen hiç bitmeyen bir gün haline getiriyor.
Sektörde çalışan ve DİSK'e bağlı Sosyal-İş Mağaza ve Market İşçileri Komisyonu'nda örgütlü Gülbin Demirel'in tarifi tam da bu: "Fiyatı yüksek ya da etiketi yanlış bir ürün görüldüğünde, tarihi geçmiş bir ürüne denk gelindiğinde ya da kasa yoğun olduğunda hemen kameralar çıkıyor... Sermayenin yarattığı sömürü görünmezleşirken müşteri ile işçi karşı karşıya getiriliyor."
Asıl yasak mağazanın dışında: Baraj
Şimdiye kadar saydığımız yasaklar mağazanın içindeydi: sandalye, mola, görev tanımı, yanıt verme hakkı. Şimdi mağazanın dışına çıkalım — çünkü asıl yasak orada.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Temmuz 2026 işkolu istatistiklerini 28 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımladı:
| Gösterge | Temmuz 2026 |
|---|---|
| Toplam işçi sayısı | 17.630.475 |
| Sendikalı işçi | 2.432.789 |
| Sendikasız işçi | 15.197.686 |
| Sendikalaşma oranı | %13,79 (Ocak 2026: %14,45) |
| En kalabalık işkolu (10 No'lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar) | 4.508.122 işçi |
Her 100 işçiden yaklaşık 14'ü sendikalı, 86'sı örgütsüz. Üstelik oran düşüyor: Ocak 2021'den beri %14'ün üzerinde seyreden oran, Temmuz 2026 itibarıyla 2020 seviyesine geriledi.
Ve bu %13,79 bile yanıltıcıdır. Prof. Dr. Aziz Çelik'in hatırlattığı gibi, kamu istihdamını ayıkladığınızda özel sektörde sendikalaşma oranı %6,7'dir. Market işçisi tam da burada, bu %6,7'nin içinde duruyor.
Ve en kalabalık işkolu, market işçisinin, mağaza işçisinin, kasiyerin bulunduğu 10 numaralı işkolu. Türkiye'nin en kalabalık işçi ordusu burada ve tam da burası örgütlenmenin en zayıf olduğu yer.
%1 barajı: Matematiksel bir yasak
Türkiye'de bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yetkisi alabilmesi için, kendi işkolundaki işçilerin en az %1'ini üye yapmış olması gerekiyor. Buna işkolu barajı deniyor.
Hesabı yapın: 10 numaralı işkolunda 4,5 milyondan fazla işçi var. %1 demek, 45 binden fazla üye demek.
Marketlerde, mağazalarda, AVM'lerde, üç kişilik şubelerde, sürekli işçi değişen (hatırlayın: %54 devir), sendika adı geçtiğinde işten çıkarılan bir sektörde 45 bin üye.
Sonuç ortada: Temmuz 2026 istatistiğinde Bakanlığa kayıtlı 246 sendikadan 190'ı %1'lik barajın altında kaldı — yani sendikaların yaklaşık %77'si. Barajı aşamayan bu sendikalardaki toplam üye sayısı 95 bine yakın. Bu insanlar sendikaya üye oldukları hâlde en az altı ay boyunca toplu sözleşme hakkını kullanamayacak.
Şimdi tabloyu bir kez daha kurun:
- Kasada oturmak, sandalye olmadığı için mümkün değil.
- Molayı kullanmak, yerine bakacak kimse olmadığı için mümkün değil.
- Yanıt vermek, işini kaybedeceği için mümkün değil.
- Bunların hiçbirini toplu sözleşmeyle değiştirmek, baraj yüzünden mümkün değil.
Yasaklar zinciri mağazanın kapısında bitmiyor; Resmî Gazete'ye kadar uzanıyor.
Ve bir sistem itirazın her katmanını ayrı ayrı kapatıyorsa, buna arıza denmez.
Buna tasarım denir.
İki açıklama, yan yana
| "Toplum kabalaştı" açıklaması | Sınıfsal açıklama |
|---|---|
| Sorun bireyin ahlakında | Sorun iş modelinin matematiğinde |
| Kasadaki işçi "işini yapmıyor" | Kasadaki işçi beş kişinin işini tek başına yapıyor |
| Müşteri "canavarlaştı" | Müşterinin öfkesi gerçek, adresi yanlış |
| Sosyal medya öfkeyi üretti | Sosyal medya, sıfır maliyetli denetim aygıtına dönüştürüldü |
| Sandalye "önemsiz bir ayrıntı" | Sandalye, iş gününün gözeneğidir; kaldırılması nispi artı-değer üretimidir |
| Çözüm: nezaket kampanyası, "empati" | Çözüm: kadro, sözleşme, baraj kaldırma, örgütlenme |
| Fail: belirsiz bir "toplum" | Fail: adı, unvanı, faaliyet raporu ve kâr rakamı olan şirketler |
| Sonuç: kimse hesap vermez | Sonuç: hesap sorulacak masa bellidir |
Bu tabloyu ezberleyin. Karşınıza çıkan hemen her "toplumsal çöküş" anlatısını bu şablonla sökebilirsiniz. Yöntem Evrim Ağacı'nın muhalefet videosuna verdiğimiz yanıtta kullandığımızın aynısı: failsiz anlatının failini bulmak.
Çatlaklar: Ne oldu, ne olabilir?
Tablo ağır. Ama tabloda çatlaklar da var.
Ağustos 2026'da o videolar gündeme düştükten sonra, DİSK'e bağlı Sosyal-İş Sendikası'nın Mağaza ve Market İşçileri Komisyonu Kadıköy'de bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan komisyon üyesi Gülbin Demirel, kendisi de sektörde çalışan bir işçi. Anlattığı tablo, bu yazıda saydığımız her maddeyi tek tek doğruluyor: sabah 8'den akşam 10'a çalışıp yoksulluk sınırının altında yaşamak, rapor almanın lüks sayılması, sendika denildiğinde fişlenmek.
Sonrasında olan şey daha ilginç. Aynı açıklamada aktarılana göre, WhatsApp gruplarından sendikalı olmak isteyen işçi mesajları gelmeye başlamış. Nasıl üye olacağını soran çok sayıda mağaza çalışanı çıkmış.
Sahada şirketlerin verdiği yanıt ise şu oldu: bazı küçük mağazalarda kasaya sandalye kondu. Kimi yerde sandalye siparişleri verildi.
Yani şirketler, yüz yıllık bir yasağı kamuoyu baskısıyla birkaç haftada gevşetebildiler.
Demek ki yapılabiliyormuş.
Ama o açıklamaya eklenen not önemli: bu yetmez. Çünkü mesele hiçbir zaman tek bir sandalye değildi.
Baraj yerinde duruyor. İş güvencesi yerinde durmuyor. Kasada hâlâ çoğunlukla tek kişi çalışıyor. Ama bir şey değişti: bu yaz milyonlarca insan ilk kez o kasanın arkasına baktı.
Somut görevler
Sevgili genç yoldaşlar, bu yazının bir "farkındalık metni" olarak kalmasını istemiyoruz. Şu maddeler yapılabilir olanlardır.
Müşteri olarak — yani bu düzenin öbür ucundaki işçi olarak
- Kamerayı çıkarmayın. Bir işçinin görüntüsünü paylaşıp onu hedef hâline getiren kişi, ertesi gün kendi iş yerinde aynı düzenin öbür ucunda durabilir. Bu düzen işçiyi işçiyle karşı karşıya getirmek üzere tasarlanmıştır; tasarıma alet olmayın.
- Soruyu değiştirin. "Bu insan neden bu kadar yavaş?" yerine "Bu mağazada kaç kişi çalışıyor?" diye sorun. Sorunun yönü, öfkenin yönünü değiştirir.
- Şikâyetinizi adresine gönderin. Etiket yanlışsa, raf boşsa, sıra uzunsa bunların hiçbiri kasadaki kişinin kararı değildir. İşçi fiyatı belirlemez, kadroyu belirlemez, vardiyayı belirlemez, sandalyeyi belirlemez. Şikâyet şirkete, bakanlığa, milletvekiline gider.
- Bir videonun altına yorum yazmak yerine bir sendikanın kampanyasına imza atın. Biri sıfır maliyetli öfke, diğeri örgütlü basınçtır — ve şirketlerin birkaç hafta içinde sandalye sipariş etmesini sağlayan, ikincisiydi.
Sektörde çalışan yoldaşlar için
- Görev tanımınızı yazılı isteyin. İş sözleşmenizin bir kopyası, görev tanımınız ve vardiya çizelgeniz sizde bulunsun. Fiilen yaptığınız işlerin tarih-saat notunu tutun; bu, ileride hem hukuki hem örgütsel bir dayanaktır.
- Mola kaydı tutun. Molanın bölündüğü, kullandırılmadığı günleri not edin. Tek başına delil değil, toplu belge olduğunda güçlüdür.
- Sendikaya üyelik, barajdan bağımsız olarak anlamlıdır. Baraj toplu sözleşme yetkisini engelliyor; işten çıkarmaya karşı hukuki korumayı, dayanışmayı, örgütlü temsili engellemiyor. 95 bin kişilik "baraj altı" kütle, barajın kendisine karşı kampanyanın da tabanıdır.
- İşkolu komisyonlarına katılın. DİSK/Sosyal-İş Mağaza ve Market İşçileri Komisyonu bu sektörde bugün en somut adrestir. Tez-Koop-İş'in mağaza örgütlenmeleri de sürüyor.
Örgütlü hareket için
- "Sandalye Hakkı" kampanyası tek bir yasa maddesine indirgenebilir bir taleptir ve tam da bu yüzden güçlüdür. İş Kanunu'na veya İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatına ILO 120/madde 14'ün tek cümlesi eklenebilir: "İşçilere yeterli ve uygun oturma yeri sağlanır ve bunları kullanma imkânı tanınır."
- ILO 120 sayılı sözleşmenin onaylanması somut, ölçülebilir ve kamuoyu desteği kolay toplanabilir bir taleptir. Meclis'e verilen soru önergeleri bu talebe bağlanmalıdır.
- İşkolu barajının kaldırılması, market-mağaza işçilerinin örgütlenmesinin anahtarıdır. Baraj, örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle ILO denetim organlarında yıllardır tartışma konusudur. Sandalye kampanyası, baraj kampanyasının kapısı olarak kurulmalıdır.
- Mağaza-depo-kurye hattını birlikte örgütleyin. Aynı sermaye grubunun mağazasında, deposunda ve dağıtım zincirinde çalışanlar ayrı işkollarına bölünmüş durumda. Gig ekonomisi dosyamızda tartıştığımız gibi, bu bölünme hukuki bir gerçeklik değil, örgütlenmeyi parçalamanın aracıdır.
Sevgili genç yoldaşlar,
Bu yazının çıkış noktası bir sandalyeydi. Ama gördünüz: sandalye hiçbir zaman sandalye değildi.
Sandalye, iş gününün içinde nefes alınan saniyelerdir. Sandalye, bir insanın kendi bedeni üzerindeki son söz hakkıdır. Sandalye, sermayenin "hizmeti aksatmayacak yeterlilikte eleman" cümlesiyle kira ve boya arasına sıkıştırdığı canlı insandır.
Ve sandalyeyi geri almanın bugüne kadar bulunmuş tek yolu var. Dava değil. Dilekçe değil. Viral video hiç değil.
Örgütlenmek.
1912'de İspanya'da, 1914'te Şili'de, 2014'te Kerala'da, 2018'de Kaliforniya'da, 2025'te Meksika'da hep aynı şey oldu: önce kadın işçiler ayağa kalktı, sonra sandalye geldi.
Bir işçiyi ayakta tutabilirsiniz. Ama ayakta duran işçiler, genellikle son sözü söyleyen olur.
Ve unutmayın: bir sonraki videoyu izlerken sorulacak soru "bu insan neden işini yapmıyor" değildir.
Sorulacak soru şudur: O mağazada kaç kişi çalışıyor?
Kaynaklar
Videonun kendisi
- Arıza mı tasarım mı: Kasada tek kişi bırakma stratejisi / İzel Sezer ile Deşifre — alan, 10 Eylül 2026
Şirket belgeleri ve sektör verileri
- BİM Birleşik Mağazalar — Faaliyet Raporları
- BİM 2025 3. Çeyrek Faaliyet Raporu (PDF)
- BİM Birleşik Mağazalar (BIMAS) — Şirket İnceleme Notları, Ekonomudi, 19 Mart 2026
- Türkiye'de Marketler Zinciri 2026 — Dr. İlhami Pektaş
- ŞOK Marketler 2025 sonuçları — Yıldız Holding
İşçi anlatıları ve sendikal kaynaklar
- Mağaza ve market emekçileri psikolojik, dijital ve fiziksel şiddetten şikâyetçi: Zammın öfkesi yanlış adrese — Cumhuriyet, 17 Ağustos 2026
- Gülbin Demirel, "Öfkenin Yanlış Adresi: Marketlerde Kadın İşçiye Yönelik Şiddet ve Linç Kültürü" — El Yazmaları, 12 Ağustos 2026
- DİSK/Sosyal-İş Sendikası
- Market işçileri anlatıyor: A101 sömür sömür bitmez — soL Haber
- A101, ŞOK ve BİM'i de kapsayan rapor — Cumhuriyet
Mevzuat, sözleşmeler, istatistikler
- ILO 120 sayılı Ticaret ve Bürolarda Hijyen Sözleşmesi (1964), madde 14
- Türkiye'nin onayladığı ILO sözleşmeleri — Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (PDF)
- Temmuz 2026 sendika istatistikleri: 17,6 milyon işçiden 15,2 milyonunun sendika üyeliği yok — bianet
- Temmuz 2026 sendika istatistikleri: İşçi sınıfı daha geniş, daha örgütsüz, "barajlarla" kuşatılmış — sendika.org
- Prof. Dr. Aziz Çelik: "Yüzde 13,8 sendikalaşma yanıltıcı, esas olan özel sektördeki orandır" — Tez-Koop-İş
- 2026 Yılı Temmuz Ayı İşkolu İstatistikleri — ÇSGB, 28 Temmuz 2026
- TÜRK-İŞ Ağustos 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı
- 2026 yılı asgari ücreti — EY Türkiye
- Zincir marketlerde "ayakta çalışma" tartışması Meclis gündeminde (CHP'li Deniz Demir'in soru önergesi, 11 Eylül 2026)
Sandalye yasalarının tarihi
- Eduardo Montagut, "La Ley de la Silla de 1912" (İspanya)
- Ley de la silla — Wikipedia (Şili, 1914)
- Chair law — Wikipedia
- Ley Silla (Ley Federal del Trabajo reformu) — Meksika, DOF 19 Aralık 2024 / yürürlük 17 Haziran 2025, KPMG özeti
- Walmart, kasiyer oturma davasında 65 milyon dolar ödedi — Fortune, 14 Ekim 2018
Bu blogdaki ilgili yazılar







