Termometredeki Artı Değer - İklim Felaketi Değil, Sermayenin Katliamı!
Avrupa'da Termal Eşitsizlik, İmparatorluğun İkiyüzlülüğü ve Ekosyalist Alternatif

Ah, o şanlı, o vizyoner, o insan haklarının ve medeniyetin beşiği canım Avrupa! Bugünlerde ne kadar da sıcak, değil mi? Ama endişelenmeyin, Brüksel’deki klimalı odalarında serin serin "Karbon Nötr 2050" hedefleri üzerine felsefe yapan takım elbiseli bürokratlarımız, insanlık için yine çok endişeli. Televizyonlara çıkıp, "Lütfen bol su tüketin ve güneşin dik geldiği saatlerde dışarı çıkmayın" buyuruyorlar. Sanki sokaktaki adam keyfinden asfalt döküyor, çatıda kiremit döşüyor ya da klimasız fabrikalarda eritme potasının başında ter döküyor gibi!
Gelin, şu her yıl binlerce insanın canını alan "büyük, gizemli, sınıflar üstü doğa olayı" iklim krizine bir de bizim gözlüğümüzle, yani gerçeklerin gözlüğüyle bakalım. Çünkü Lancet Geri Sayım Raporları ve akademik çalışmalar önümüze öyle bir tablo koyuyor ki, insan bu kibar Avrupa kültürünün altındaki o barbar bencil yüzü görmeden edemiyor.
Termometre Herkese Aynı Dereceyi Gösterir Ama Fatura Herkese Aynı Gelmez!
Kapitalizmin liberal ideologları, doğa felaketlerini ve ekolojik krizleri pazarlarken bayılırlar o meşhur tekerlemeye: "Doğa karşısında hepimiz eşitiz, virüs de sıcaklık da zengin-fakir ayırt etmez." İşte bu, burjuva rasyonalizminin en büyük, en rafine yalanıdır! Termometrenin cıvası dürüsttür, fizik yasalarına itaat eder ve o an havada kaç santigrat derece ısı varsa onu gösterir. Ama o cıvanın vurduğu bedenlerin, o ısıyı göğüsleyen sınıfların toplumsal gerçekliği taban tabana zıttır. Fizik yasaları sınıfsal değildir belki ama o yasaların insan hayatı üzerindeki yıkıcı sonuçlarını belirleyen şey, bütünüyle üretim ilişkileri ve sermaye düzeninin ta kendisidir.
Gelin, Avrupa genelinde yürütülen ve kapitalist düzenin makyajını aşağı indiren o meşhur bilimsel verilere marksist bir mercekle bakalım. Yapılan son epidemiyolojik ve sosyoekonomik araştırmalar, ekonomik eşitsizlik ile sıcaklığa bağlı ölümler arasında nasıl amansız, nasıl kusursuz bir sınıfsal korelasyon olduğunu açıkça belgeliyor: Avrupa'da yapısal eşitsizlikler ve sosyal yoksunluk yüzünden her yıl fazladan 100.000'den fazla insan aşırı sıcaklar ve soğuklar neticesinde hayatını kaybediyor.
Burada karşımıza çıkan şey, marksist ekolojinin tam kalbindeki "metabolik yarılma" kavramının gündelik hayattaki faturasıdır. Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi sadece kâr odaklı bir sömürüye indirgeyen kapitalizm, ekolojik yıkımın faturasını da toplumsal piramidin en altına keser. Lancet Geri Sayım 2024 Avrupa Raporu’nun verileri bu trajedinin koordinatlarını netleştiriyor: Çoğunluğu Güney Avrupa’da olmak üzere sıcaklığa bağlı ölümlerde %9, sıcak hava dalgası yaşanan gün sayısında ise %41’lik muazzam bir artış var.
Peki, bu istatistiklerin içindeki canlar kimler? Soruyu tersten soralım: Termometre 40 dereceyi aştığında, Paris’in lüks banliyölerindeki akıllı iklimlendirme sistemli malikanelerinde yapay zekâ yatırımlarını yöneten burjuvalar mı ölüyor? Ya da Côte d'Azur’da yatında şampanyasını yudumlayan asalak elitler mi kalp krizi geçiriyor? Elbette hayır. Ölenler; tarım işçileri, güvencesiz inşaat emekçileri, yoksul mahallelerin beton bloklarına sıkışmış emekli işçiler, kronik hastalar ve bu krizin faturasını hem evde hem işte en ağır şekilde ödeyen kadınlardır. Avrupa'nın göbeğinden yükselen "Kendimizi orta çağdaki serfler, köylüler gibi hissediyoruz" çığlığı, Avrupa işçi sınıfının iklim kriziyle nasıl kelimenin tam anlamıyla "biyolojik bir kuşatma" altına alındığının kanıtıdır.
Sermaye, kâr oranlarını yüksek tutmak ve üretim çarklarını kesintisiz döndürmek adına, gezegenin ekolojik sınırlarıyla birlikte işçi sınıfının fiziksel dayanma sınırlarını da vahşice sömürür. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) gibi örgütlerin "İşçiler iklim krizinin ön saflarında, acil çalışma sıcaklığı yasası çıkarın" çağrılarına, Avrupa Komisyonu'nun ve hükümetlerin kulak tıkaması tesadüf değildir. Çünkü kapitalist devlet için öncelik halk sağlığı değil, sermaye birikiminin sürekliliğidir. Hava sıcaklığı kaç derece olursa olsun, artı-değer üretimi duramaz! İşçinin vücut ısısının 42 dereceye çıkıp organlarının iflas etmesi, piyasaların "ateşinin çıkmasından" çok daha kabul edilebilirdir burjuvazi için.
İşte bu yüzden, o lanet olası termometre zengin mahallesindeki lüks rezidans ile banliyödeki yoksul toplu konutu ölçerken aynı rakamı yazabilir. Ancak zengin o rakamı lüks bir konforun arkasından "bu yaz da çok sıcak geçiyor" aristokratik sıkıntısıyla izlerken; işçi ve yoksul için o rakam, ödenemeyen elektrik faturaları, klimasız evlerde nemle boğulma, tarlada veya fabrikada sıcak çarpmasından canlı canlı erime anlamına gelir. Kısacası arkadaşım; termometre nesnel bir fizik aracı olabilir ama o termometrenin kestiği fatura bütünüyle sınıfsaldır, politiktir ve kapitalizmin insanlığı gözden çıkaran ikiyüzlü tercihidir
Avrupa genelinde yapılan büyük çaplı araştırmalar, sosyoekonomik adaletsizlik ile sıcaklığa bağlı ölümler arasındaki o doğrusal, o kusursuz bağı ilk kez bu kadar net ortaya koyuyor: Avrupa'da eşitsizlik yüzünden her yıl fazladan 100.000 insan aşırı sıcaklar ve soğuklar yüzünden can veriyor! Lancet 2024 Avrupa raporuna göre, özellikle Güney Avrupa başta olmak üzere sıcaklığa bağlı ölümlerde %9, sıcak hava dalgası yaşanan gün sayısında ise %41 artış var.
Peki, kim bu ölenler? Monaco’da yatında şampanya yudumlayanlar mı? Paris’in lüks banliyölerindeki malikanelerinde akıllı iklimlendirme sistemiyle yaşayanlar mı? Tabii ki hayır! Ölenler, tam da o şanlı Avrupa medeniyetinin görünmez kıldığı köleler. Alt gelir grubundan aileler, göçmenler, temizlik işçileri ve kadınlar. Bir kadının "Kendimizi orta çağdaki serfler, köylüler gibi hissediyoruz" çığlığı, Avrupa’nın göbeğindeki o ışıltılı vitrinin arkasındaki feodal kapitalist barbarlığı özetliyor.
"Yaz Enerji Yoksulluğu": Klimanın Tuşu Sınıfsaldır
Gelin şimdi kapitalizmin en steril, en kibar yalanlarından birinin daha perdesini yırtalım: "Yaz Enerji Yoksulluğu". Ah, ne kadar da felsefi, ne kadar da sosyolojik bir terim değil mi? Akademi dünyasının ve AB bürokrasisinin bayıldığı bu steril kavram, aslında açık bir sınıf savaşının gizlenme çabasıdır. Bilinçli bir ekolog olarak bu ambalajı söker atarım: Bunun adı enerji yoksulluğu falan değil, sermaye düzeninin yoksul kitleleri evlerinde canlı canlı fırınlamasıdır!
Kapitalizmin mekânsal üretimi ve kent politikaları, bu cinayeti daha da katmerli hale getiriyor. Zenginlerin oturduğu muhitler, asfalttan arındırılmış, ağaçlandırılmış, parklarla donatılmış ve kentteki ısı adası etkisinden kaçabilen vahalar olarak kurgulanırken; işçi sınıfının, göçmenlerin ve alt gelir gruplarının sıkıştığı varoşlar bütünüyle beton, asfalt ve yeşilsiz yoksunluk bölgeleridir. Buna literatürde termal adaletsizlik deniyor. Yani parası olan burjuva sadece klimanın elektriğini satın almıyor; yaşadığı mahallenin coğrafi serinliğini de satın alıyor.
Peki, yoksul mahallelerde ne oluyor? Doğa ve sermaye tarafından çifte sömürüye maruz kalan bu insanlara "Klimayı açmayın, Karbon ayak izinizi büyütüyorsunuz" ya da "Duş sürenizi kısaltın" diyen burjuva ikiyüzlülüğü, o insanların fatura korkusundan klimanın tuşuna dokunamadığını gayet iyi biliyor. Evini yalıtacak parası olmayan, enerji tekellerinin insafına bırakılmış kitleler, o beton blokların içinde, adeta birer toplama kampı hücresindeymiş gibi pişerek ölüyor. Lancet Geri Sayım raporunun açıkça ortaya koyduğu gibi, düşük gelirli hanelerin bu iklimsel krizlerde gıda güvencesizliği ve enerji kıtlığı yaşama olasılığı çok daha yüksektir.
Burjuva dünyası ise bu yapısal krizi çözmek yerine yeni bir kâr kapısı bulmuştur: İklim Soylulaştırması (Climate Gentrification). Kentlerin serin kalabilen yerlerini, yeşil alanlarını ve park çevrelerini fahiş fiyatlarla kapatıp yoksulları buralardan sürüyorlar. Eğer cüzdanın boşsa, payına düşen şey serinlemek için bir vantilatör bile açamadan, 40 derece nemin altında kalbinin durmasını beklemektir. Marksist ekolojinin bize öğrettiği gerçek tam olarak budur: Kapitalizmde hava bile bedava değildir; serin hava, sermayenin sadece kendi sınıfına sunduğu bir ayrıcalıktır!
İşçiler Sıcakta Kavrulurken "Piyasa" Serin Kalmalı
Sermaye düzeninin en büyük alametifarikası, insan emeğini ve doğayı durmaksızın paraya tahvil edilecek birer "girdi" olarak görmesidir. Bugün Avrupa’da termometreler rekor kırıp sokaklar, fabrikalar ve tarlalar birer açık hava fırınına dönüşürken, kapitalist devletlerin ve patronların tek bir derdi var: Artı değer üretimi aksamasın, tedarik zincirleri kırılmasın, yani "piyasa" ne pahasına olursa olsun serin ve tıkır tıkır işler vaziyette kalsın! İşçinin kanı, teri ve canı pahasına sağlanan bu piyasa serinliği, kapitalizmin biyolojik sömürüsünün en çıplak halidir.
Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) verilerine göre, kıtadaki aktif çalışanların %23’ü yaz aylarının en az dörtte birinde aşırı sıcaklara maruz kalarak çalışıyor. Ancak bu oran sınıfsal kompozisyona göre korkunç bir kutuplaşma gösteriyor: Tarım ve sanayi sektörlerinde çalışan emekçilerin %36’sı, inşaat işçilerinin ise %38’i bu ölümcül fırının tam ortasında, güneşin altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu işçiler, iklim krizinin ve sermaye vahşetinin en ön saflarında yer alıyorlar. Hava sıcaklığı 30°C'nin üzerine çıktığında iş kazası riski %5 ila %7 artarken, sıcaklık 38°C'yi aştığında kaza ve ölüm olasılığı %10 ila %15 gibi muazzam oranlara fırlıyor. Buna rağmen, fabrikalarda, montaj hatlarında ve tarlalarda çarklar bir saniye bile durmuyor. Fransa'da sadece 2020 yılında resmi kayıtlara geçen 12 iş cinayetinin doğrudan yüksek sıcaklık kaynaklı olması, bu düzenin işçi sınıfına açtığı biyolojik savaşın tescilidir.
Burada karşımıza çıkan şey, tam anlamıyla bir "klimalı ofis tiranlığıdır." ETUC Genel Sekreter Yardımcısı Claes Mikael Stahl’ın da haklı olarak isyan ettiği gibi, siyasetçiler ve teknokratlar kendi ultra lüks, merkezi iklimlendirmeli steril ofislerinin rahatlığında otururken, en savunmasız emekçilerin kafalarına inen bu ölümcül tehlikeyi görmezden geliyorlar. İşçiler, sendikalar aracılığıyla Avrupa çapında bağlayıcı bir "maksimum çalışma sıcaklığı yasası" talep ediyor, insan biyolojisine uygun ideal koşulların 16°C ile 24°C arasında olduğunu hatırlatıyorlar. Ama burjuva hükümetler bu taleplere kulak tıkıyor. Çünkü işçiyi koruyacak bir yasa, üretimin yavaşlaması, kâr oranlarının düşmesi, sermayenin "ateşinin çıkması" demektir.
Daha da vahşisi, güncel tartışmalarda gördüğümüz üzere, üretim biçimimizin önceliği asla çevresel kaosla ya da bunun öldürücü etkileriyle mücadele etmek değildir. Bugün Avrupa nefes almakta zorlanırken, hastaneler sıcak dalgası yüzünden kırılma noktasına gelmişken hükümetlerin önceliği nedir biliyor musunuz? Birer ekolojik canavar olan, devasa enerji ve su tüketen yapay zekâ (AI) veri merkezlerinin geliştirilmesi! Hatta teknoloji lobileri, yapay zekâ yatırımları aksamasın diye AB’den zaten kuşa çevrilmiş olan iklim hedeflerini daha da gevşetmesini talep edecek kadar cüretkârdır. Batılı hükümetler kârları artırmak için çevre ve işçi koruma kurallarını askıya alırken, kapitalizmin yapısal krizi bu felaketleri tamamen görünmez kılmaktadır.
Piyasa rasyonalizmi işçiye şunu dayatır: "Hava kaç derece olursa olsun, o artı değer üretilecek." Güvencesiz göçmen işçiler tarlalarda, kuryeler asfaltın üstünde, sanayi işçileri eritme ocaklarının başında can verirken; sermaye sınıfı borsa ekranlarındaki yeşil grafiklerin serinliğinde viskisini yudumlamaya devam eder. Biz marksist ekologlar haykırıyoruz: İşçilerin sıcaktan kavrulduğu, piyasaların ise serin tutulduğu bu barbarlık düzeni reformlarla düzelemez. Bu, insanlığın ve doğanın hayatta kalma mücadelesidir; ya sermayenin kâr mekanizması tamamen durdurulacak ya da bu sistem işçi sınıfını canlı canlı yakarak yok edecek!
Burjuva İkiyüzlülüğünün Anatomisi: Steril Kelimeler, Kanlı Gerçekler
Burjuvazinin iklim krizine ve bunun yarattığı kitlesel ölümlere yaklaşımı, kendi sınıfsal karakterine yaraşır bir ikiyüzlülük tiyatrosudur. Avrupa sokaklarında termometreler rekorlar kırarken, burjuva medyası ve siyasetçileri bu durumu sınıfsal içeriğinden arındırılmış steril bir "halk sağlığı sorunu" veya kaçınılmaz bir "doğa olayı" olarak ambalajlamaya bayılır. Medyada aşırı sıcak haberlerinin yanına neşeli plaj fotoğrafları, dondurma yiyen çocuk görselleri koyarak krizi estetize ederler. Sanki yaşanan şey kapitalizmin gezegeni ve insanlığı fırınlaması değil de, keyifli bir Akdeniz yazından ibaretmiş gibi davranırlar. Termometre her 30 dereceyi aştığında sağduyu çağrısı yapan muhafazakar elitler, metroda susayan işçiye "yanında su taşı" gibi üstenci ve absürt tavsiyeler vererek yapısal cinayeti bireysel önlemlere indirger. İşte burjuva ikiyüzlülüğünün ilk anatomik kesiti burasıdır: Sistemsel katliamı, bireysel yaşam tarzı tercihine indirgemek.
Ancak bu ikiyüzlülük sadece kıta Avrupası'nın sınırlarıyla malul değildir; emperyalist merkezin küresel ölçekte sergilediği o bypass edilemez ahlaki çöküşün doğrudan bir uzantısıdır. Avrupa egemenleri, kendi sınırları içinde iklim değişikliğinin "insan haklarını" tehdit ettiğinden süslü nutuklarla bahsederken, dünyanın geri kalanında sermayenin bekası için yürütülen en vahşi katliamların doğrudan hamiliğini üstlenir. Bugün İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım karşısında Avrupa demokrasilerinin takındığı tutum, bu ikiyüzlülüğün en kanlı vesikasıdır.
Gazze'de on binlerce insan bombalarla, abluka altındaki susuzlukla ve ekokırım silahlarıyla yok edilirken "insan hakları" ve "uluslararası hukuk" sakızını çiğnemeyi bırakan burjuva devletleri; konu kendi tekellerinin kâr marjları olduğunda birden "yeşil ve insani" kesiliverirler. Tüketime dayalı emisyonlarını Küresel Güney’e yıkarak kendi çevresel kirliliklerini ve sosyal baskılarını Üçüncü Dünya ülkelerine ithal eden Avrupa, Gazze’deki bombaların yarattığı muazzam karbon salınımını ve insani yıkımı ise askeri-endüstriyel kompleksin kâr hanesine yazar. Gazze'de en temel yaşam hakkını, temiz suyu ve serinliği füzelerle yok eden emperyalist barbarlık ile Avrupa'nın varoşlarında faturasını ödeyemediği için evinde sıcaktan boğularak ölen işçiyi yaratan mantık bütünüyle aynıdır: Sermayenin çıkarları, insanlığın ve doğanın hayatta kalma hakkından daha kutsaldır!
Sosyal Demokrasinin Çıkmazı ve Burjuva Demokrasisinin Sınırları
Bu ikiyüzlülük tiyatrosunun en sadık rejisörleri ise kendilerini "sol liberal" ya da "sosyal demokrat" olarak pazarlayan yapılardır. Sosyal demokrasinin ve burjuva demokrasisinin en büyük illüzyonu, kapitalizmin sınırları ve yasaları dahilinde ekolojik ve sosyal bir adaletin sağlanabileceği yalanıdır. Bu yapılar iklim krizini radikal bir sistem değişikliğiyle çözmek yerine, sistemi makyajlayarak kurtarmaya çalışırlar.
- Teknolojik İllüzyonlar ve Emisyon Yalanı: Sosyal demokrat ve liberal yönetimler, son 15 yılda Avrupa'da hava kirliliğinin (PM2.5) azaldığını söyleyerek övünürler. Oysa Lancet raporlarının da açıkça ortaya koyduğu gibi, bu azalış fosil yakıtların terk edilmesinden değil, sadece sera gazı emisyonlarını azaltmayan, kirliliği maskeleyen gelişmiş kontrol teknolojilerinden kaynaklanmaktadır. Yani bacaya filtre takarak burjuva vicdanını temizlerken, gezegeni ısıtmaya aynen devam ederler.
- "Ya Klimalı Ofis Ya Doğal Yaşam" Sahte Karşıtlığı: Burjuva siyaseti toplumu sahte ikilemlerle kutuplaştırır. Radikal sağ tüm ülkeyi betonlaştırıp klimalarla donatmak isterken, sosyal demokrat ve liberal sol ise sadece "ağaç dikelim, samanla inşa edelim" gibi romantik ve yapısal sömürüyü çözmeyen palyatif çözümler üretir. Oysa asıl sorun, kentlerin yeşil alanlarının ve serinliğinin bile "iklim soylulaştırması" yoluyla sadece zenginlere satılması, işçi sınıfının ise bu ekolojik planlamadan tamamen dışlanmasıdır.
- Fosil Yakıtlara Sübvansiyon ve Enerji Tekelleri: Sözde net sıfır karbon hedefleri koyan Avrupa devletlerinin (DSÖ Avrupa bölgesindeki 53 ülkeden 29'u) hâlâ enerji devlerine ve fosil yakıtlara milyarlarca avro net sübvansiyon sağlamaya devam etmesi, burjuva demokrasisinin sınırlarını çizer. Mevcut patikada Avrupa'nın net sıfır hedeflerine ancak 2100 yılında ulaşabileceği gerçeği, kapitalist devlet aygıtının enerji tekellerinin elinde bir oyuncak olduğunu kanıtlar.
Burjuva demokrasisi, kapitalist üretim tarzının mülkiyet ilişkilerine dokunmadığı müddetçe sadece bir kriz yönetimi aparatıdır. Sosyal demokratlar termometreler yükseldiğinde okulları kapatıp, sınavları erteleyerek "acil durum frenini" çekerler. Ancak bu bir çözüm değil, ülkeyi gönüllü bir kapanma moduna alarak yapısal krizi erteleme taktiğidir. Modern bir toplumun her yaz haftalarca durması imkansızdır ve mülkiyet ilişkilerini tasfiye etmeyen hiçbir "uyum yasası", işçiyi o kızgın beton blokların içinde ölmekten kurtaramaz.
Karşımızdaki bu tiranlık, kuvvetler ayrılığının bittiği, ifade özgürlüğünün gasbedildiği ve hegemonyanın sadece kâr odaklı kurulduğu bir çağdaş barbarlıktır. Sosyal demokrasi bu barbarlığın yüzüne sürülen pudradan başka bir şey değildir. Ekolojik ve sosyal yıkım karşısında tek çıkış yolu, burjuva demokrasisinin çizdiği o steril sınırları ve parlamenter illüzyonları paramparça ederek sokağa çıkmak, mülkiyet düzenini doğrudan hedef alan antikapitalist bir direnişi örgütlemektir.
Peki, burjuva demokrasisinin ve sosyal demokrasinin iklim krizini "sürdürülebilir kalkınma" yalanıyla sistem içinde eritme çabasına karşı, kitlelerin bu yeşil kapitalist aldatmacayı fark edip radikal bir ekolojik bilince ulaşmasını sence en çok hangi ideolojik aygıtlar engelliyor?
Sonuç: İklim Krizi Değil, Sınıf Savaşı!
Gözlerimizin önünde sergilenen bu küresel trajediye artık doğru adı koymanın zamanı geldi: Karşımızdaki tablo soyut, felsefi, insandan bağımsız bir "iklim krizi" değil; sermayenin işçi sınıfına, yoksullara ve doğanın bütününe karşı açtığı vahşi ve sınır tanımaz bir sınıf savaşıdır!
Burjuvazi, kendi kâr oranlarını ve piyasanın sahte serinliğini koruyabilmek için milyonlarca insanı evlerinde, fabrikalarında ve tarlalarında canlı canlı fırınlamayı göze almıştır. Bu, doğanın insanlıktan aldığı bir öç değildir; bu, kapitalist üretim tarzının yeryüzünü devasa bir mezarlığa dönüştürme pahasına sürdürdüğü amansız artı değer avıdır.
Slovenya gibi gelir adaletsizliğinin görece düşük olduğu bölgelerle kıyaslandığında, Avrupa’daki sosyo ekonomik eşitsizliklerin her yıl tek başına 100.000’den fazla fazladan ölüme yol açması bir doğa yasası mıdır? Ya da gıda güvencesizliği yaşayan 60 milyona yakın insanın acısının, kuraklık faturası ödemeyen tekelci şirketlerin kâr hırsıyla kesişmesi bir tesadüf müdür? Elbette hayır! İsviçre'nin korunaklı, zengin ve izole vahalarda yaşayan burjuvaları serin hava satın alırken, Romanya'nın güneydoğusundaki yoksun bırakılmış kitlelerin ya da Akdeniz sıcağının altında güvencesizce çalışan göçmen tarım işçilerinin payına ölümün düşmesi, kapitalizmin mekânsal ve biyolojik sömürüsünün açık bir kanıtıdır. Biz marksist ekologlar için bu tablo, doğanın bir krizi değil, sermayenin yapısal barbarlığıdır. Siyasetçilerin klimalı odalarından fırlattığı "yeşil dönüşüm" yalanları ve hava kirliliğini azaltıp sera gazı salınımını aynen sürdüren o sahte temiz teknolojiler, bu kanlı savaşı gizlemeye yetmeyecektir.
Gökyüzünü Paylaşacağız: Örgütlü Bir Geleceğin Şafağı
Fakat bu yangın yerinden yılgınlık, çaresizlik ya da kadercilik çıkmayacak! Burjuvazi bizi hapsettiği o kızgın beton blokların içinde sessizce can vermemizi bekliyorsa, yanılıyor. İklim inkârcılarının bariz aptallığına ve sosyal demokrasinin sistemi kurtarma çabalarına karşı, işçi sınıfı iklim krizinin en ön saflarında kendi örgütlü gücünü kuşanmaktadır. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) maksimum çalışma sıcaklıklarına karşı yasa talebiyle yükselttiği ses, sadece bir mevzuat arayışı değil; emeğin kendi biyolojik varlığını ve yaşam hakkını savunmak için sermayenin kutsal kâr mekanizmasına indirmeye hazırlandığı o büyük darbenin ilk habercisidir.
Fabrikalardan tarlalara, göçmen işçilerden kent varoşlarına kadar uzanan bu öfke dalgası, kapitalizmin yapısal krizini aşacak olan yegâne güçtür. Bizler, güneşin altında korunmasızca çalıştırılarak katledilen her bir yoldaşımızın hesabını sormak için, doğayı ve emeği eş zamanlı sömüren bu asalak düzeni ortadan kaldıracak ekolojik bir genel grevin ve örgütlü geleceğin tohumlarını ekiyoruz. Sermayenin korunaklı kalelerine karşı, işçi sınıfının örgütlü iradesi yükselecek; çünkü fizik yasaları burjuvazinin sahte tartışmalarından etkilenmediği gibi, tarihin diyalektik yasaları da kitlelerin örgütlü öfkesi karşısında duramayacaktır!
Başka Bir Dünya Mümkün: İnsanlığın ve Doğanın Ortak Baharı
Kapitalizmin yıkıntılarının üzerinde, kârın değil insanlığın ve doğanın ortak çıkarlarının merkeze alındığı yepyeni bir dünyayı kuracağız! Üretim biçimimizin önceliğinin yapay zekâ veri merkezlerini ya da askeri endüstriyel kompleksleri beslemek değil, tüm canlıların termal konforunu, gıda güvencesini ve yaşam hakkını savunmak olduğu bir dünya mümkündür.
Sermayenin "iklim soylulaştırması" ile parası olana sattığı o serin mahalleler, ağaçlandırılmış parklar ve temiz hava, lüks birer tüketim nesnesi olmaktan çıkarılacak; tüm insanlığın ortak mülkü haline gelecektir. Kentlerimizi asfalttan ve betondan arındırarak, doğanın can çekişen ekosistemleriyle uyumlu, kolektif ve planlı bir yaşamı hep birlikte inşa edeceğiz. Klimaların açılma tuşunun sınıfsal bir bütçe korkusu olmaktan çıktığı, nehirlerin ve göllerin ticari birer meta değil yaşamın pınarları olarak özgürce aktığı o özgür dünyada, insan doğaya yabancılaşmaktan kurtulacak.
Sermayenin kör kâr hırsı yüzünden fırınlanan bu gezegeni, işçi sınıfının nasırlı elleri ve örgütlü aklı kurtaracak! Gökyüzünü de, serin havayı da, güneşi de zincirlerinden kurtaracağız ve o ortak dünyada, insanlık doğanın efendisi değil, onun sevgi dolu, koruyucu ve ayrılmaz bir parçası olarak yeniden doğacak. Kurtuluş kendi ellerimizdedir; ya sermayenin kâr düzeni bizi canlı canlı yakacak ya da biz o düzeni tarihin çöplüğüne gömerek insanlığın ve doğanın ortak baharını başlatacağız!







