Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaİletişim

Sınıf Mücadelesinin Pusulası: Enflasyonun Ekonomi Politiği ve İşçi Sınıfının Yağmalanması

İndeks Savaşları, Temmuz Zammı Tırpanı ve İki Farklı Hakikat

Yazar: Oğuz Demirkapı
Sınıf Mücadelesinin Pusulası: Enflasyonun Ekonomi Politiği ve İşçi Sınıfının Yağmalanması

Hoş geldin Yoldaş,

Eğer şu günlerde burjuva televizyonlarını açarsan, takım elbiseli teknokratların ve jargona boğulmuş iktisatçıların büyük bir tantaneyle Temmuz 2026 maaş zamlarını ve enflasyon grafiklerini tartıştığını görürsün. Sana paranın miktarından, piyasaların dengelenmesinden ve makroekonomik başarılardan bahsederler. Amaçları nettir: Seni teknik ayrıntılara boğarak, her gün cebinden çalınan ekmeğin ve emeğinin sınıfsal gerçeğini gizlemek.

İçinde bulunduğumuz bu Temmuz ayında, devletin resmî aygıtı ile bağımsız bilim insanlarının verileri arasında tam bir epistemolojik (bilgisel) savaş yaşanıyor. Bu savaş, senin mutfaktaki ekmeğinin boyutunu belirleyen cinsten bir savaştır.

Gelin, önümüze konulan bu taze Haziran ayı verilerini ve Temmuz zammı illüzyonunu tarihsel materyalist bir mercekle, parçalayarak inceleyelim:

  • TÜİK’in Resmî İllüzyonu: Devletin resmî kurumu olan TÜİK, Haziran ayı aylık enflasyonunu %0,99, yıllık enflasyonu ise %32,11 olarak ilan etti.

  • ENAG’ın Maddi Hakikati: Bağımsız iktisatçıların kurduğu ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) ise halkın çarşıda, pazarda, kirada çıplak gözle deneyimlediği gerçekliği hesapladı: Haziran ayında fiyatlar %1,94 arttı, yıllık gerçek enflasyon ise %51,49 seviyesinde!

  • Maaşlara Vurulan Temmuz Tırpanı: TÜİK’in bu yapay olarak bastırılmış, tırpanlanmış %0,99'luk aylık verisi baz alınarak milyonlarca memur ve emeklinin Temmuz ayı zam oranları netleşti. Memur ve memur emeklileri %13,51, SSK ve Bağ-Kur emeklileri ise %17,75 oranında zam alacak.

Bu Veriler ve "İndeks Savaşları" Ne Anlam İfade Ediyor?

Bir ekonomi politikçi gözüyle baktığımızda, bu tablonun arkasındaki özsel gerçek şudur: TÜİK verileri teknik bir ölçüm değil, işçi sınıfına yönelik bilinçli bir gelir budama operasyonudur.

Hakikat Tekeli ve Ücret Bastırma: Devlet, enflasyonu her zaman halkın hissettiğinden daha düşük göstermek zorundadır. Çünkü memura, emekliye ve dolaylı olarak işçi sınıfına yapılacak altı aylık zam oranları, bu resmî veriye göre hesaplanır. Devlet, veri üretim sürecindeki bu tekelini kullanarak, kendi kasasından ve sermaye sınıfının cebinden çıkacak olan değişken sermaye (ücret) miktarını aşağıya çeker.

ENAG'ın ortaya koyduğu kümülatif %51,49'luk yıllık enflasyon karşısında, emeklilere reva görülen %17,75'lik ya da memura verilen %13,51'lik zamlar bir "artış" değil, reel olarak hak gaspıdır. Paranın üzerindeki rakamlar büyümekte (Nominal İllüzyon) fakat o parayla alınabilecek ekmek, süt ve ödenecek kira miktarı (Reel Alım Gücü) sistematik olarak küçülmektedir. Milyonlarca emekçi bu yaz döneminde, enflasyonla mücadele maskesi altında daha da yoksullaştırılarak sermayenin kâr oranlarını kurtarmak için feda edilmektedir.

Şimdi yoldaş, bu güncel soygun zeminini kavradığımıza göre; sermayenin bu sinsi mekanizmasının en temel köklerine inelim ve enflasyonun aslında nasıl bir artı-değer emme pompası olduğunu adım adım birlikte çözelim.

Enflasyon Nedir ve Neden Oluşur? (Görünüş ve Öz)

Yoldaş, diyalektik materyalizmin en temel kurallarından biri, "Görünüş" (Erscheinung) ile "Öz" (Wesen) arasındaki çelişkiyi yakalamaktır. Karl Marx, Kapital’de ikonik bir saptama yapar: “Eğer şeylerin dış görünüşü ile özü doğrudan doğruya çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu.” Burjuva iktisatçıları, televizyon ekranlarında sadece "görünüşü" anlatırlar. Onlar için enflasyon, etiketlerin keyfi olarak yükselmesi, market arabalarının daha pahalıya dolmasıdır. Oysa biz, o süslü etiketlerin arkasındaki gizli üretim ilişkilerini, yani sınıf mücadelesinin ta kendisi olan "özü" ameliyat masasına yatırmak zorundadır.

Görünüşün İllüzyonu: Burjuva İktisadının Yalanları

Burjuva akademisi enflasyonu iki sığ kavrama indirger:

  • Talep Enflasyonu: "Halk çok para harcıyor, mal yetmiyor, fiyatlar o yüzden artıyor." (Yani suçlu yine çok ekmek yiyen işçidir!)
  • Maliyet Enflasyonu: "Hammadde ve enerji pahalandı, patron ne yapsın?" (Patron burada masum bir kurbandır!)

Bu anlatı, kapitalist üretim tarzını sanki alıcı ve satıcının eşit şartlarda buluştuğu, doğal bir "arz-talep dengesi" gibi sunar. Oysa bu bir illüzyondur. Arz ve talep, fiyatların anlık olarak dalgalanmasını açıklayabilir ama bir malın temel değerinin ne olduğunu ve fiyatların neden on yıllardır sistematik olarak sadece yukarı doğru gittiğini asla açıklayamaz.

Özün Çıplak Hakikati: Fiyat Formu ve Emek Değer Teorisi

Özü kavramak için Marx’ın Emek Değer Teorisi'ne dönmeliyiz. Pazardaki her malın (metanın) gerçek değeri, onun üretilmesi için harcanan toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile belirlenir. Para ise, bu emeğin ortak ölçü birimidir.

Enflasyon, özünde fiyat formu ile gerçek değer arasındaki bağın bilinçli olarak kopartılmasıdır. Normal şartlarda işçi, fabrikada 8 saat çalışıp değer üretir. Karşılığında aldığı nominal ücret (rakamsal para), onun yaşamını sürdürmesine, ertesi gün işe gelebilmesine (emeğin yeniden üretimine) anca yeter.

Ancak enflasyonist bir ortamda egemen sınıf, malların fiyatını kendi ürettikleri gerçek değerin çok üzerine fırlatır. İşçinin aldığı ücret sabit kalırken (veya enflasyonun gerisinde aritmetik olarak artarken), hayatta kalmak için almak zorunda olduğu temel gıda, barınma ve giyim gibi metaların fiyatı geometrik olarak katlanır.

Mülksüzleştirme Mekanizması: Enflasyon, işçinin cebindeki paranın satın alma gücünü (yani aslında geçmişte harcadığı emeğin karşılığını) sinsice eriterek sermaye sınıfının kasasına aktarır. Bu, kelimenin tam anlamıyla "yasal ve organize bir hırsızlık", artı-değerin dolaşım alanında ikinci kez yağmalanmasıdır.

Enflasyonun Maddi ve Sınıfsal Nedenleri: Derin Analiz

Görünüşteki "arz-talep" yalanını yıktığımıza göre, enflasyonu var eden ve onu işçi sınıfına karşı bir silah olarak kullanan üç temel nesnel mekanizmayı derinlemesine inceleyelim:

Kâr Enflasyonu (Monopolcü Kapitalizm ve Tekelci Fiyatlandırma)

V.I. Lenin, Emperyalizm metninde kapitalizmin serbest rekabetçi dönemini geride bırakarak Tekellerin (Monopollerin) Tahakkümü evresine girdiğini anlatır. Günümüzde piyasa, burjuva iktisatçılarının iddia ettiği gibi "özgür" değildir; dev tekellerin ve kartellerin kontrolü altındadır.

  • Fiyat Belirleme Gücü: Büyük sermaye klikleri, kriz dönemlerinde veya ham madde artışlarında kâr oranlarının ($M$) düşmesini engellemek için fiyatları tekelci güçleriyle serbestçe yukarı çekerler.
  • Açgözlülük Enflasyonu: Maliyetler %10 artarken, fiyatları %30 artırırlar. Aradaki %20'lik fark, doğrudan işçi sınıfının boğazından kesilen ve tekelci burjuvazinin kasasına giren aşırı kâr (süper-kâr) payıdır. Enflasyonun motoru işçinin talebi değil, sermayenin kâr hırsıdır.
Karşılıksız Para Basımı ve Devletin "Senyoraj" Soygunu

Para, kendi başına mistik bir güç değildir; toplumsal emeğin bir temsilidir. Burjuva devleti, egemen sınıfın ortak yönetim komitesi olarak, sıkıştığı her krizde matbaaya sarılır.

  • Sınıfsal Transfer: Devlet karşılıksız para basıp piyasaya sürdüğünde (para arzını artırdığında), aslında piyasadaki toplam emek değerini sulandırmış olur.
  • Kim Kazanır, Kim Kaybeder? Basılan bu yeni paralar ilk olarak işçinin cebine girmez; devlet ihaleleriyle yandaş müteahhitlere, ucuz kredilerle bankalara ve büyük burjuvaziye akar. Para işçinin eline ulaşana kadar enflasyonist dalga çoktan fiyatları uçurmuştur. Devlet, Senyoraj Hakkını (para basma tekelini) kullanarak işçinin cebindeki paranın değerini çalar ve bunu sermaye sınıfını yüzdürmek için sübvansiyon olarak kullanır.
Üretim İlişkilerinin Çöküşü ve Yapısal Dışa Bağımlılık

Bir ülkede enflasyonun kronikleşmesinin maddi temeli, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin geriletilmesidir. Türkiye ve Arjantin gibi çevre kapitalist ülkelerde bu durum bir kader değil, emperyalist işbölümünün dayatmasıdır.

  • Tarım ve Sanayinin Tasfiyesi: Neoliberal politikalarla köylülük tasfiye edilip tarım çökertildiğinde, fabrikalar montaj sanayisine indirgenip hammadde açısından dışarıya (Euro ve Dolar bölgesine) bağımlı kılındığında, üretim zinciri kırılır.
  • Döviz Boyunduruğu: Üretmek için ithal etmek zorunda kalan bir ekonomi, yerli paranın her değer kaybında (devalüasyonda) ithal enflasyonu doğrudan halkın sırtına yıkar. Üretim yeteneğini kaybeden toplum, emperyalist merkezlerin fiyat dayatmalarına açık hale gelir.

Yoldaş; özetle, enflasyonun "özü" ne para miktarıdır ne de marketteki tezgâhtarın insafıdır. Enflasyon, sermaye sınıfının kriz zamanlarında kendi kâr oranlarındaki düşüşü engellemek ve sömürüyü sürdürmek amacıyla fiyat mekanizmasını bir silah gibi kullanarak işçi sınıfının toplam toplumsal üründen aldığı payı gasp etme eylemidir.

Küresel Manzara: Arjantin ve Diğerleri Neden Kurtulamıyor? (Emperyalist Bağımlılık ve Eşitsiz Değişim)

Yoldaş, burjuva medyasını açtığında Arjantin, Venezuela veya Zimbabwe gibi ülkelerdeki hiperenflasyon krizleri genellikle tek bir argümanla açıklanır: “Kötü yönetim, popülizm ve yolsuzluk.” Bu sığ yaklaşım, suçu sisteme değil, sadece sistemin o anki beceriksiz aktörlerine yıkarak asıl büyük resmi gizler.

Tarihsel materyalizm bize öğretir ki; Arjantin gibi ülkelerin on yıllardır enflasyon bataklığından çıkamaması kişisel bir beceriksizlik değil, küresel kapitalist işbölümünün ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu küresel manzarayı, Lenin’in emperyalizm çözümlemesi ve bağımlılık ekolünün kavramlarıyla derinlemesine dilimleyelim:

Merkez ve Çevre Çelişkisi: Küresel Bölüşümün Kuralları

Kapitalizm, ulusal sınırların ötesinde küresel bir sistemdir. Marksist iktisatçılar (Samir Amin, Immanuel Wallerstein) dünyayı Merkez (Metropol/Emperyalist ülkeler) ve Çevre (Periferi/Bağımlı ülkeler) olarak ikiye ayırır.

  • Merkez Ülkeler (ABD, AB): Teknolojiyi, finansal sermayeyi ve yüksek katma değerli üretimi ellerinde tutarlar. Kendi paraları (Dolar, Euro) küresel rezerv para birimidir. Yani dünyaya kendi bastıkları kağıtları satarak gerçek değerleri sömürürler.
  • Çevre Ülkeler (Arjantin, Türkiye vb.): Bu sistemde merkezin hammadde, tarım ürünü, ucuz montaj sanayisi ve ucuz emek deposu olarak konumlandırılmışlardır. Kendi yerli ve bağımsız sanayilerini kurmalarına küresel pazar kuralları izin vermez.
Eşitsiz Değişim Tuzağı

Arjantin’in enflasyondan kurtulamamasının temelinde Arghiri Emmanuel’in formüle ettiği Eşitsiz Değişim mekanizması yatar.

Arjantin tonlarca lityum, soya fasulyesi veya sığır eti ihraç eder; karşılığında merkez ülkelerden yüksek teknolojili makineler, çipler ve yazılımlar ithal eder.

Soya fasulyesi üretmek için harcanan toplumsal emek-zaman ile bir mikroçip üretmek için harcanan emek-zaman arasındaki makas, emperyalist tekeller lehine sürekli açılır. Çevre ülke, her yıl aynı miktar makinayı ithal edebilmek için her yıl daha fazla soya satmak zorundadır. Bu durum, çevre ekonomilerde kalıcı bir Cari Açık (döviz açığı) yaratır. Döviz kıtlaştıkça yerli para pul olur, yerli para pul oldukça enflasyon patlar.

IMF ve Dünya Bankası: Modern Finans Kapitalin Engizisyonu

Lenin, Emperyalizm metninde mali sermayenin (bankaların) dünyayı ilmik ilmik ördüğü borç ağını anlatır. Arjantin bu ağın en trajik kurbanıdır. Ülke, döviz açığını kapatabilmek için uluslararası tefeci kuruluşu olan IMF (Uluslararası Para Fonu) kapısına her gittiğinde, önüne "Yapısal Uyum Programları" konur.

Modern Borç Köleliği: IMF, borç vermek için şu şartları koşar: “Kamusal harcamaları kıs, işçi maaşlarını dondur, yerli üreticiye desteği kes, devlet fabrikalarını özelleştir.” >

Bu politikalar ekonomiyi daha da çökerterek üretimi bitirir. Üretim bittikçe devlet borcu ödemek için daha çok karşılıksız para basar veya tefecilerden daha yüksek faizle borç alır. Bu tam bir kısır döngüdür (vicious cycle): Borç $\rightarrow$ Para Basımı $\rightarrow$ Enflasyon $\rightarrow$ Yeni Borç. Arjantin, emperyalizmin finansal zincirlerine vurulmuş prangalı bir köledir.

Komprador (İşbirlikçi) Burjuvazinin Karakteri

Arjantin veya Türkiye gibi ülkelerin kurtulamamasının bir diğer içsel nedeni, yerli burjuvazinin komprador (işbirlikçi/rantiye) karakteridir.

Bu ülkelerdeki sermaye sınıfı, üretici güçleri geliştirecek ulusal yatırımlar yapmak yerine, kârlarını uluslararası finans-kapital ile ortaklık kurarak (ithalatçılık, bankacılık, büyük inşaat projeleri) elde eder. Kriz anlarında yerli kapitalistler kazandıkları artı-değeri fabrikaya yatırmazlar; parayı derhal Dolara veya Euro’ya çevirerek Batı bankalarındaki güvenli hesaplarına kaçırırlar (Sermaye Kaçışı).

Sermaye ülkeden kaçtıkça yerel para birimi tamamen savunmasız kalır ve hiperenflasyonist çöküş tetiklenir.

Burjuva Çözümlerinin Absürtlüğü: "Dolarizasyon" İllüzyonu
Uygulanan Siyaset (Örn: Javier Milei Dönemi)Vaat Edilen (Görünüş)Gerçekleşen Sınıfsal Hakikat (Öz)
Dolarizasyon (Yerli parayı terk edip Amerikan Dolarına geçmek)"Enflasyon bıçak gibi kesilecek, istikrar gelecek."Ülkenin tüm para basma ve ekonomik egemenlik hakkını doğrudan ABD Merkez Bankası'na (Fed) devretmek. İşçi sınıfını mutlak köleliğe mahkum etmek.
Vahşi Özelleştirme ve Şok Terapi"Devlet küçülecek, piyasa rasyonelleşecek."Kamu mülklerinin emperyalist tekellere bedavaya peşkeş çekilmesi, sosyal yardımların yok edilmesi ve kitlesel işsizlik.

Arjantin’de son dönemde denenen vahşi neoliberal "şok terapileri" ve yerli parayı yok edip Amerikan Dolarına geçme (dolarizasyon) histerisi, kanser hastasına ağrı kesici vermekten farksızdır. Enflasyonu kağıt üzerinde durdursalar bile, ülkeyi tamamen sömürgeleştirerek işçi sınıfını açlığa mahkum ederler.

Yoldaş; sonuç olarak Arjantin ve benzeri ülkelerin bu krizden kurtulamamasının nedeni teknik bir hata değil, kapitalist dünya sisteminin yapısal yasasıdır. Çevre ülkeler, emperyalist zinciri devrimci bir iradeyle koparıp kendi bağımsız, planlı ve kamusal üretim ekonomilerini kurmadıkları sürece, küresel finans-kapitalin enflasyonist kırbacı altında ezilmeye mahkumdurlar.

Türkiye’nin Kronik Hastalığı: On Yıllarlık Süreç ve AKP Dönemi

Yoldaş, Türkiye kapitalizminin enflasyon tarihini incelemek, adeta bir hastanın epikriz raporunu tarihsel materyalist bir yöntemle okumak gibidir. Burjuva tarihçileri bu süreci "kötü maliye politikaları" veya "siyasi istikrarsızlıklar" parantezine alarak basitleştirir.

Oysa Türkiye’de enflasyon, geçici bir ekonomik arıza değil; ülkenin emperyalist işbölümündeki bağımlı konumundan, yerli burjuvazinin asalak karakterinden ve devlet aygıtının sermaye birikim krizlerini çözmek için her on yılda bir işçi sınıfının cüzdanına el atmasından kaynaklanan kronik ve yapısal bir hastalıktır.

Bu tarihsel süreci, Türkiye kapitalizminin geçirdiği dönüşüm evreleri üzerinden dilimleyerek derinlemesine analiz edelim:

Neoliberal Kırılma: 24 Ocak Kararları ve 90'ların Enflasyonist Kaosu (1980-2002)

Türkiye kapitalizmi, 1970'lerin sonunda tıkanan "ithal ikameci" (iç pazara yönelik devlet destekli) modelin yapısal kriziyle karşı karşıya kaldı. Sermaye sınıfı kâr oranlarının düşmesini engelleyemiyor, işçi sınıfının yükselen örgütlü mücadelesi karşısında sömürü oranını artıramıyordu. Bu tıkanıklık, 24 Ocak 1980 Kararları ile aşıldı.

Bu kararlar, Türkiye’nin küresel neoliberal vahşi piyasa düzenine entegrasyon belgesiydi. Hemen ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi ise, bu ekonomik kararların işçi sınıfı ezilerek, sendikalar kapatılarak çıplak şiddetle uygulanmasını sağlayan siyasi üstyapı aparatından başka bir şey değildi.

  • 90'ların İstikrarsızlık İllüzyonu: 1990'lar boyunca Türkiye, %70-80 bandında seyreden kronik bir yüksek enflasyonla yaşadı. Burjuva medyası bunu "koalisyon hükümetlerinin beceriksizliği" olarak sundu.
  • Sınıfsal Hakikat: Enflasyon, o dönemde zayıf düşen yerli burjuvazinin, güçlü işçi sendikaları karşısında reel ücretleri eritmek için kullandığı bir bölüşüm sopasıydı. Devlet, Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni (KİT'leri; SEKA, TEKEL, Sümerbank gibi kamusal fabrikaları) bilinçli olarak zarar ettirdi, borçlandı ve borcu para basarak fonladı. Ortaya çıkan enflasyon, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını sinsice eriterek sermayeye aktarma işlevi gördü. Bu süreç 2001 yılındaki büyük yapısal çöküşle nihayete erdi.
AKP Dönemi - Birinci Faz: Borç Denizinde Sahte Bahar ve İllüzyon (2002 - 2013)

2001 krizinin ardından iktidara gelen AKP, emperyalist merkezlerin (IMF ve Dünya Bankası) hazırladığı finansal programı sadakatle devraldı. 2002-2013 yılları arasında Türkiye’de enflasyonun tek haneli rakamlara inmesi, AKP medyasının iddia ettiği gibi yerli bir "ekonomi mucizesi" değil, küresel kapitalizmin geçici bir konjonktür oyunuydu.

  • Küresel Likidite Bolluğu: 2001 ikiz kuleler saldırısı ve ardından gelen küresel süreçte, ABD ve Avrupa merkez bankaları piyasaya çılgınca ucuz dolar/euro pompaladı. Bu emperyalist sıcak para akışı, Türkiye gibi çevre ekonomilere aktı.
  • Aşırı Değerli Lira ve Üretimin Tasfiyesi: AKP, ülkeye giren bu yoğun döviz dalgasıyla Türk Lirası’nı yapay olarak aşırı değerli tuttu. Dolar ucuzlayınca, dışarıdan ithal edilen her şey (hammadde, ara malı, gıda) ucuzladı. Enflasyon kağıt üzerinde düştü; ancak bu esnada yerli tarım çökertildi, Sümerbank ve şeker fabrikaları gibi kamusal üretim kaleleri özelleştirilerek yağmalandı. Türkiye, samanından buğdayına, sanayi girdisinden ilacına kadar bütünüyle dışa bağımlı bir ithalat cennetine dönüştürüldü. Kitleler gelecekteki emeklerini ipotek ederek (kredi kartları ve tüketici kredileriyle) borçla tüketti. Bu, fırtına öncesi sessizlikti.
AKP Dönemi - İkinci Faz: Çöküş, "Nas" Tiyatrosu ve Tarihsel Yağma (2018-2026)

2018 yılına gelindiğinde, küresel para muslukları kısıldı ve borç denizinin suyu çekildi. AKP’nin borçlanmaya ve inşaat rantına dayalı ekonomik modeli yapısal olarak duvara tosladı. İthalat yapabilmek için sürekli dövize ihtiyaç duyan ama üretemeyen ekonomi, ağır bir devalüasyon (TL'nin değer kaybı) sarmalına girdi.

  • "Nas" Söyleminin İdeolojik İşlevi: Siyasi iktidar, 2021-2023 yılları arasında felsefi olarak tam bir "ideolojik üstyapı" şaheseri sergiledi. "Nas var, faizleri düşüreceğiz" söylemi, dini dogmaların arkasına gizlenmiş agresif bir sermaye transferi operasyonuydu. * Enflasyonun Bombardırmana Dönüşmesi: Merkez Bankası faizleri yapay olarak enflasyonun çok altına çekilince, devlet matbaaları trilyonlarca lirayı karşılıksız basarak yandaş inşaat kliklerine, holdinglere ve bankalara ucuz kredi olarak akıttı. Parayı alan burjuvazi üretime değil, dövize, arsaya ve lükse yatırım yaptı. Türk lirası pul oldu, maliyetler patladı ve ENAG verilerinde %100’leri aşan, resmi verilerde bile %80’lere dayanan bir hiperenflasyonist patlama yaşandı.

Tarihin En Büyük Servet Transferi: AKP bu dönemde enflasyonu bilerek ve isteyerek bir "terbiye aracı" olarak kullandı. Enflasyon sayesinde işçi sınıfının alım gücü yok edilirken, şirketlerin kâr oranları tarihsel rekorlar kırdı. Türkiye işçi sınıfı, cumhuriyet tarihinin en büyük mülksüzleştirme dalgasıyla karşı karşıya kaldı.

Türkiye'nin Enflasyon Tarihinin Ekonomi Politik Özeti

Yoldaş, hafızanı berraklaştırmak için Türkiye kapitalizminin bu on yıllarlık dönüşümünü bir tablo ile sabitleyelim:

DönemEgemen Sermaye Birikim ModeliEnflasyonun Sınıfsal İşleviSonuç
1980-2002Neoliberalizme Geçiş ve Serbest Piyasa Vahşeti.Sendikalı işçi sınıfının ücretlerini enflasyon yoluyla eriterek sermayeye aktarmak.Kronik %70-80 enflasyon, 2001 finansal çöküşü.
2002-2013Dış Borç ve Sıcak Para Odaklı İthalat/İnşaat Rejimi.Aşırı değerli TL ile enflasyonu yapay olarak gizlemek, yerli üretimi ve tarımı tasfiye etmek.Tek haneli sahte enflasyon, derinleşen dışa bağımlılık.
2018-2026Tıkanan Rejimi Ucuz Krediyle Yüzdürme ve "Nas" Politikası.Çılgınca para basarak yandaş burjuvaziyi fonlamak, krizin faturasını işçi sınıfına hiperenflasyonla ödetmek.ENAG %100+, resmi %50-70 bandı, emeğin milli gelirden aldığı payda tarihsel çöküş.

Neticede yoldaş; Türkiye’deki on yıllarlık enflasyon serüveni ve son AKP dönemi bize gösteriyor ki, bu hastalık kapitalistlerin "yanlışlıkla" yaptığı bir hata değildir. Enflasyon, çevre kapitalizminin krizlerini ertelemek için işçi sınıfının ekmeğine sistemli olarak el koyan yapısal bir sömürü aygıtıdır. AKP bu aygıtı son dönemde en vahşi, en pervasız sınırlarına kadar zorlamıştır.

İki Teknisyen, Tek Misyon: Kemal Derviş ve Mehmet Şimşek (Burjuva Kurtarıcılık Miti ve Finans Kapitalin Tahsilat Memurluğu)

Yoldaş, kapitalist sistem ne zaman yapısal bir krize girse ve egemen sınıfların yönetme kabiliyeti felç olsa, burjuva medyası ve akademi dünyası sahneye parıltılı bir mit sürer: "Siyaset üstü, tarafsız, dahi teknokrat kurtarıcı." Bu anlatıya göre ekonomi, sınıfların savaş alanı değil; sadece "iyi eğitimli mühendislerin" çözebileceği bozuk bir makinedir. 2001 krizinde Washington’dan (Dünya Bankası'ndan) ithal edilen Kemal Derviş de, 2023 sonrasında "Nas" modelinin enkazını kaldırmak için Londra finans koridorlarından çağrılan Mehmet Şimşek de tam olarak bu mitin birer prototipidir.

Bir Marksist olarak bizim görevimiz, bu iki figürün "kurtarıcı" maskesini yırtmak ve burjuva ideolojisinin en büyük aldatmacalarından biri olan Teknokrasi kavramının sınıfsal özünü ifşa etmektir.

Teknokrasinin Epistemik Dejenerasyonu: Politikayı Matematik Gibi Sunmak

Teknokrat teknisyenlerin en büyük marifeti, en vahşi sınıfsal kararları sanki nesnel birer matematiksel zorunlulukmuş gibi pazarlamaktır. Mehmet Şimşek ekran karşısına geçip "Rasyonel zeminlere dönmekten başka çare kalmadı" dediğinde veya Kemal Derviş "Ekonominin kuralları tektir" vazettiğinde, aslında ideolojik bir illüzyon üretirler.

Sınıfsal Tercihin Maskelenmesi: Asgari ücrete zam yapmamak, emekli maaşlarını kuşa çevirmek, kamu hizmetlerini özelleştirmek "matematiksel bir kural" değil, bilinçli bir sınıf tercihidir. >

Teknokratlar, burjuvazinin kâr oranlarını kurtarmak için işçi sınıfını açlığa mahkum etme kararını, süslü grafikler ve İngilizce finansal terimlerin (dezenflasyon, mali disiplin, sıkılaşma) arkasına gizlerler. Onların tarafsızlık iddiası, sömürünün üzerini örten epistemolojik bir örtüdür.

Kemal Derviş: Neoliberal Çitlemenin Mimarı (2001)

2001 yılında Türkiye kapitalizmi tarihinin en büyük bankacılık ve likidite krizini yaşarken, koalisyon hükümeti tarafından tam yetkiyle göreve getirilen Kemal Derviş’in misyonu neydi?

  • Uluslararası Finans-Kapitalin Entegrasyonu: Derviş, "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" adı altında IMF’nin yapısal uyum paketini harfiyen uyguladı.
  • Maddi Varlıkların Yağması: "15 Günde 15 Kanun" adıyla çıkarılan yasalarla Merkez Bankası "bağımsız" kılındı. Burardaki bağımsızlık, devletin bankasının halkın denetiminden bağımsızlaşarak doğrudan uluslararası finans tekellerinin emrine girmesiydi. Telekom’dan şeker fabrikalarına kadar kalan tüm kamusal varlıkların özelleştirme adı altında yabancı ve yerli tekellere peşkeş çekilmesinin yasal altyapısı kuruldu. Derviş, Türkiye kapitalizminin damarlarını Batı sermayesine tamamen açtı ve ardından gelecek olan AKP iktidarına pürüzsüz, dikensiz bir neoliberal gül bahçesi bıraktı.
Mehmet Şimşek: Enkaz Kaldırıcı ve Restorasyon İşçisi (2023-2026)

2023 genel seçimlerinin ardından göreve başlayan ve içinde bulunduğumuz 2026 yılında politikasını en gaddar sınırlarına ulaştıran Mehmet Şimşek’in misyonu, Derviş’in kurduğu ama AKP’nin "Nas" tiyatrosuyla çökerttiği o neoliberal makineyi restore etmektir.

  • Krizin Faturasını Proletaryaya Kesmek: Şimşek, enflasyonu düşürmek adına "kemer sıkma" programını yürürlüğe koydu. Bu programın hedefinde holdingler veya bankalar değil; işçinin, memurun, emeklinin boğazı vardır.
  • Talep Ezme Stratejisi: Faizleri %50’lere fırlatarak piyasadaki parayı kurutmuş, kredi kartı taksitlerini sınırlamış ve asgari ücrete yaz zammı barikatı kurmuştur. Şimşek’in burjuva mantığı der ki: "İşçi harcayamazsa fiyatlar düşer." Bu, enflasyonu düşürmek için işçi sınıfını mutlak yoksulluğa ve açlık sınırının altına iten vahşi bir bölüşüm şokudur.
İki Teknisyenin Diyalektik Karşılaştırması

Yoldaş, bu iki figürün isimleri ve dönemleri farklı olsa da, emperyalist kapitalist sistem içindeki işlevleri (misyonları) tamamen simetriktir:

Analiz KriteriKemal Derviş Dönemi (2001 - 2002)Mehmet Şimşek Dönemi (2023 - 2026)
Geliş KaynağıDünya Bankası / WashingtonMerrill Lynch / Londra Finans Koridorları
Krizin NiteliğiKamu bankalarının batışı ve gecelik faiz şoku."Nas" politikasıyla patlatılan hiperenflasyon ve döviz açığı.
Uygulanan SilahIMF Programı: Özelleştirmeler ve regülasyonlar (Kurumsal çitleme).Ortodoks Program: Aşırı yüksek faiz ve ücret bastırma (Tüketim kırbaçlaması).
Asıl MisyonuSermayenin önündeki ulusal engelleri kaldırmak.Sermayenin kâr oranını kurtarmak için işçinin boğazını sıkmak.
Sınıfsal KazananUluslararası tekeller ve büyük holdingler (TÜSİAD).Finans burjuvazisi, bankalar ve sıcak para tefecileri.
Leninist Perspektif: Mali Sermayenin Tahsilat Memurluğu

V.I. Lenin, Emperyalizm metninde, modern dünyada sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşerek Mali Sermayeyi (Finans-Kapital) oluşturduğunu ve bu gücün devletleri borç iliğiyle kendine bağladığını anlatır.

İşte Kemal Derviş de Mehmet Şimşek de bu küresel mali sermayenin yerel şubelerdeki baş tahsilat memurlarıdır. Onların görevi, Türkiye kapitalizminin uluslararası tefecilere olan borçlarını (sendikasyon kredilerini, swap borçlarını) ödeyebilmesi için yerli işçi sınıfından emilen artı-değerin pürüzsüzce dışarıya transfer edilmesini sağlamaktır.

Halkın karşısına "kurtarıcı" olarak çıkarılan bu teknisyenler, aslında sömürü çarkının dişlileri aşınmasın diye oraya yağ dökmeye gelen burjuva makinistleridir. İşçi sınıfı, kurtuluşu bir burjuva teknisyeninden diğerine umut bağlamakta değil; o teknisyenlerin altına serildiği kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerini bütünüyle ortadan kaldırmakta aramalıdır.

Aslında Ne Olmalı, Şu An Ne Oluyor? (Sosyalist Planlama ile Neoliberal Boyunduruk Arasındaki Epistemik Uçurum)

Yoldaş, burjuva ideolojisinin kitleler üzerindeki en büyük felç edici etkisi, Margaret Thatcher’ın meşhur ettiği "TINA" (There Is No Alternative / Başka Alternatif Yok) dogmasıdır. Mehmet Şimşek’in "Rasyonel zemine dönmek zorundayız, başka çare yok" nakaratı da bu dogmanın 2026 yılındaki güncel versiyonudur. Egemen sınıf, mevcut sömürü ve kemer sıkma politikalarını adeta yerçekimi kanunu gibi kaçınılmaz bir doğa yasası olarak sunar.

Oysa diyalektik felsefe bize gösterir ki, kapitalizmin "kaçınılmaz zorunluluk" dediği şey, egemenlerin kârlarını koruma zorunluluğundan başka bir şey değildir. Bu kesitte, bir işçi devletinde enflasyon çelişkisinin kökten nasıl çözüleceğini (Aslında Ne Olmalı) ve şu an burjuva diktatörlüğü altında kitlelere neyin dayatıldığını (Şu An Ne Oluyor) yapı söküme uğratacağız.

Aslında Ne Olmalı? (Özgürlük Alanı ve Sosyalist Planlama)

Enflasyon, piyasa anarşisinin ve kâr güdüsünün doğrudan bir ürünüdür. Dolayısıyla onu ortadan kaldırmanın yolu, piyasanın kör güçlerini ehlileştirmeye çalışmak değil; üretim araçlarının mülkiyetini ve dağıtım mekanizmalarını kolektif aklın (planlamanın) denetimine almaktır. Friedrich Engels’in Anti-Dühring’de belirttiği gibi: “Üretim araçlarının toplum tarafından teslim alınmasıyla, meta üretimi ve dolayısıyla ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşinin yerini, bilinçli bir planlama alır.”

Gerçek ve kalıcı bir çözüm için atılması gereken ekonomi-politik adımlar şunlardır:

  • Finansın ve Stratejik Tekellerin Kamulaştırılması: Tüm özel bankalar, finans kurumları ve enerjiden telekomünikasyona kadar dev tekelci holdingler tazminatsız olarak kamulaştırılmalıdır. Para akışı ve kredi mekanizması, üç beş asalağın spekülasyonu için değil, toplumsal kalkınma için tek bir merkezden yönetilmelidir.
  • Merkezi Demokratik Planlama: Ne kadar ekmek, ne kadar konut, ne kadar ilaç üretileceğine piyasadaki "fiyat sinyalleri" (yani parası olanın talebi) değil; toplumun nesnel ve insani ihtiyaçları karar vermelidir. Üretim, değişim-değeri (kâr) için değil, kullanım-değeri (toplumsal fayda) için organize edildiğinde, fiyatların keyfi olarak şişirilmesinin (kâr enflasyonunun) maddi zemini yok edilmiş olur.
  • Temel İhtiyaçların Metasızlaştırılması: Barınma (kira), sağlık, eğitim, ulaşım ve enerji (elektrik, su, doğalgaz) anayasal olarak ücretsiz veya sembolik ücretlerle halka sunulmalıdır. İşçi sınıfının yaşamını idame ettirmesi için hayati olan bu alanlar piyasa fiyatlandırmasının dışına çıkarıldığında, enflasyon dalgaları işçinin mutfağına ve evine sızamaz.
  • Dış Ticaret Tekeli ve Planlı Tarım: Cumhuriyet tarihi boyunca çökertilen tarım rejimi, köylülüğün desteklendiği, kolektif çiftliklerin kurulduğu planlı bir yapıya kavuşturulmalı ve dış ticaret devlet tekeline alınmalıdır. Böylece emperyalist merkezlerden sızan döviz şokları ve ithal enflasyon ülkeye giriş yapamaz.
Şu An Ne Oluyor? (Zorunluluk Hapishanesi ve Sınıfsal Vahşet)

Bugün rasyonellik maskesi altında uygulanan politika, tam anlamıyla işçi sınıfını açlıkla, işsizlikle ve yoksullukla terbiye etme operasyonudur. Sermaye sınıfı, kendi krizinin ve bastığı karşılıksız paraların faturasını, enflasyonu düşürmek bahanesiyle proletaryanın sırtına yıkmaktadır.

Mevcut gerçeklikte yürütülen programın gizli maddeleri şunlardır:

  • Sermayenin Değil, Emeğin "Soğutulması": Mehmet Şimşek programının kibar ifadesi olan "ekonomiyi soğutmak", aslında işçi sınıfının boğazını sıkmaktır. Faizler %50’lere çıkarılarak küçük esnaf ve işçi borç sarmalına itilmekte, kredi kartı limitleri kısılarak kitlelerin temel gıdaya erişimi bile engellenmektedir. Amaç, halkı o kadar yoksullaştırmaktır ki, fiyatlar mecburiyetten artsın ama kimse bir şey satın alamadığı için kağıt üzerinde enflasyon düşmüş görünsün.
  • Ücret Bastırma ve Yaz Dönemi Barikatı: İçinde bulunduğumuz 2026 yaz döneminde asgari ücrete ek zam yapılmaması, memur ve emekli zamlarının TÜİK’in sahte endeks oyunlarıyla kırpılması bilinçli bir stratejidir. İşçinin reel ücreti eritilerek, toplam maliyetler içindeki emek payı düşürülmekte ve böylece burjuvazinin azalan kâr oranları kurtarılmaktadır.
  • Yandaş Holdinglere Vergi Muafiyeti, Halka Vergi Bombardımanı: Devlet bütçe açığını kapatmak için Cengiz, Limak, Kolin gibi yandaş tekellerin milyarlık vergi borçlarını bir gecede silerken; işçinin ekmeğinden, KDV ve ÖTV oranlarıyla, iğneden ipliğe her şeyden ağır vergiler tahsil etmektedir. Enflasyonun yarattığı bütçe tahribatı, dolaylı vergilerle yine yoksul halktan sökülüp alınmaktadır.
İki Dünyanın Ekonomi Politik Karşılaştırması

Yoldaş; "Olması Gereken" ile "Şu An Yaşanan" arasındaki uçurumu daha net görebilmek için iki ayrı sistemi karşılaştırmalı bir tabloyla masaya yatıralım:

Analiz BoyutuSosyalist Planlama (Aslında Ne Olmalı?)Neoliberal Kemer Sıkma (Şu An Ne Oluyor?)
Üretimin AmacıToplumun nesnel ihtiyaçlarını karşılamak (Kullanım Değeri).Sermayenin kâr oranlarını maksimuma çıkarmak (Değişim Değeri).
Fiyat MekanizmasıDevlet tarafından merkezi olarak belirlenen ve sabitlenen fiyatlar.Tekellerin açgözlülüğüne ve piyasa anarşisine terk edilmiş serbest etiketler.
Krizin FaturasıBurjuvazinin mülksüzleştirilmesi, zenginlerin ağır vergilendirilmesi.İşçi sınıfının asgari ücretinin bastırılması, açlık sınırına itilmesi.
Temel HizmetlerBarınma, ulaşım, enerji ve eğitim tamamen ücretsiz/kamusal.Her şeyin özelleştirildiği, fahiş kâr nesnesi haline getirildiği meta düzeni.

Lenin’in Kulakları Çınlasın: V.I. Lenin, “Felaket Kapıda ve Onunla Nasıl Savaşmalı?” adlı broşüründe tam da bu durumu anlatır: “Kapitalistler devlet kontrolünü tamamen sabote ediyorlar, çünkü devletin halk yararına yapacağı bir kontrol, kendi kârlarını vuracaktır. Onlar kontrolü sadece işçileri daha fazla ezmek için isterler.”

İşte yoldaş; bugün Türkiye’de "enflasyonla mücadele" adı altında yürütülen tiyatro, tam olarak Lenin’in tarif ettiği o sınıfsal sabotajdır. Onların rasyonel dediği şey işçinin sefaleti, onların istikrar dediği şey ise sömürünün pürüzsüzce devam etmesidir. Gerçek kurtuluş, bu bozuk makinenin vidalarını sıkmakla (Şimşek programlarıyla) değil, o makineyi bütünüyle parçalayıp yerine işçi sınıfının planlı ortak üretim düzenini kurmakla mümkündür.

Sınıf Uçurumu ve Enflasyon İlişkisi (Bölüşüm Şoku) – Maddi Polarizasyon ve Artı Değer Emme Pompası

Yoldaş, burjuva sosyologları ve liberal televizyon yorumcuları toplumdaki zengin-fakir uçurumunu anlatırken, meseleyi ahlaki bir "vicdan" veya "talihsizlik" sorununa indirgerler. "Gelir adaletsizliği arttı", "Gini katsayısı bozuldu" diyerek nesnel gerçekliği soyut matematiksel verilere hapsederler.

Oysa Karl Marx, Kapital’in Birinci Cildinde Sermayenin Genel Birikim Kanunu’nu açıklarken kapitalizmin sarsılmaz kutuplaşma yasasını net bir biçimde ortaya koymuştur:

“Sermaye birikimi, bir kutupta servetin birikmesiyse, aynı zamanda karşı kutupta, yani kendi ürününü sermaye olarak üreten sınıfın safında sefaletin, işkencenin, köleliğin, cehaletin, vahşetin ve zihni dejenerasyonun birikmesidir.”

Bugün Türkiye’de ve dünyada tanık olduğumuz o devasa, uçurumsal sınıf farklarının arkasındaki en vahşi, en dinamik motor Enflasyon ve onun yarattığı Bölüşüm Şokudur ($Distributional: Shock$). Enflasyon, sadece fiyatların artması değildir; o, toplumsal zenginliğin paylaşıldığı masada, burjuvazinin işçi sınıfının tabağına doğrudan el uzattığı yasal bir el çabukluğudur.

Bölüşüm Şoku Nedir? Sömürünün Dolaşım Alanındaki İkinci Dalgası

Üretim sürecinde işçi sınıfı zaten sömürülür. İşçi günün bir kısmında kendi ücretini karşılamak için çalışır (gerekli emek), kalan sürede ise patron için artı-değer ($M$) üretir (artık emek). Normal şartlarda sınıf mücadelesi, işgününün sınırlandırılması ve ücretlerin artırılması üzerinden bu fabrikalarda yürür.

Ancak Bölüşüm Şoku, sömürüyü fabrikadan çıkarıp bütün bir toplumsal yaşam alanına yayar. Enflasyon dalgası başladığında, kapitalist üretim tarzı işçi sınıfına karşı iki aşamalı bir "makas" operasyonu uygular:

Nominal İllüzyon ve Reel Ücretlerin Geometrik Çöküşü

Kapitalistler enflasyonist süreçte işçi ücretlerine zam yapmak zorunda kaldıklarında bunu büyük bir lütuf gibi sunarlar. "Asgari ücrete %30 zam yaptık" derler. Bu, Nominal (Rakamsal) İllüzyondur. Diyalektik materyalizm bize gösterir ki, paranın üzerindeki rakamın büyümesi, onun özsel değerinin arttığı anlamına gelmez. Market tezgâhındaki etin, sütün, kiraların fiyatı %100 artarken işçinin ücreti %30 artıyorsa; işçi sınıfı matematiksel olarak daha çok paraya sahip gibi görünse de nesnel olarak mutlak yoksullaşmaya uğramıştır. İşçinin toplam toplumsal üründen aldığı pay (yaşam payı) küçülmüştür.

Varlık Enflasyonu ve Sermaye Konsantrasyonu

İşçi sınıfı her ay eriyen parasıyla günü kurtarmaya çalışırken, burjuvazi (sermaye sahipleri) enflasyon dalgasının üzerinde sörf yapar. Çünkü kapitalistlerin serveti kağıt paralarda değil; maddi varlıklarda (fabrikalar, makineler, gayrimenkuller, hisse senetleri ve döviz) saklıdır.

Enflasyon arttıkça, bu maddi varlıkların değeri de otomatik olarak katlanır. Üstelik tekelci fiyatlandırma gücüne sahip olan patronlar, enflasyonu bahane ederek ürünlerine maliyetlerinin çok üzerinde zam yaparlar. Böylece işçinin cebinden buharlaşan alım gücü, büyük holdinglerin ve bankaların bilançolarında "tarihsel kâr rekorları" olarak kristalize olur.

Bölüşüm Şokunun Ampirik Kanıtı: Bölüşüm Tablosu

Sınıf uçurumunun nasıl açıldığını burjuva iktisadının gizleyemediği resmi milli gelir (GSYH) verileri üzerinden de görebiliriz. Bir ülkede yaratılan toplam katma değer, temel olarak Emek Ödemeleri (Ücretler) ve Sermaye Ödemeleri (Kâr/Rant/Faiz) arasında bölünür.

Enflasyonist bir bölüşüm şokunda bu dengenin nasıl radikal bir biçimde sermaye lehine bozulduğunu şu analitik tablo ile görebiliriz:

Ulusal Gelirin PaydaşlarıEnflasyon Öncesi DönemEnflasyonist Bölüşüm Şoku DönemiSınıfsal Netice
Emeğin Payı (İşçiler, Memurlar)%35 - %40 bandı%25’lerin altına gerilemeİşçinin ürettiği değerden pay alma hakkı sistematik olarak budanmıştır.
Sermayenin Payı (Şirket Kârları, Rantlar)%45 - %50 bandı%65’lerin üzerine fırlamaİşçinin cebinden çalınan değer, sermaye birikimini ve tekelci konsantrasyonu büyütmüştür.
Sınıfsal Kutuplaşmanın Toplumsal ve Siyasal Patolojisi

Enflasyonun yarattığı bu bölüşüm şoku, toplumda sadece ekonomik bir mesafe yaratmaz; bütün bir toplumsal yapıyı ahlaki, kültürel ve siyasal olarak çürütür.

  • Orta Sınıf Mitinin Çöküşü ve Proleterleşme: Burjuva ideolojisinin kapitalist istikrarı savunmak için ürettiği "orta sınıf" (küçük burjuvazi, beyaz yakalı profesyoneller, mühendisler) illüzyonu enflasyonist silindir altında ezilir. Maaşlı çalışan mühendis, mimar veya hekim; aldığı ücretin kiraya ve gıdaya yetmediğini gördüğü an, kendi sınıfsal fantezilerinden uyanır ve işçi sınıfının mutlak kaderiyle (mülksüzlükle) eşitlenir. Toplum keskin bir biçimde ikiye bölünür: Üretim araçlarına sahip olan asalak bir azınlık ve emeğini satmaktan başka çaresi olmayan mülksüz çoğunluk.
  • Lumpenleşme ve Sosyal Çürüme: Sınıf uçurumu o kadar açılır ki, dürüstçe çalışarak (emeğini satarak) insanca yaşama ihtimali kalmayan gençlik kesimleri arasında derin bir umutsuzluk, kolay yoldan zengin olma histerisi, yozlaşma ve kriminalize olma eğilimleri (lumpen proleterleşme) baş gösterir. Egemen sınıf, bu sosyal çürümeyi kitleleri birbirine kırdırmak ve kendi faşizan baskı aygıtlarını meşrulaştırmak için bir aparat olarak kullanır.

Sonuç Yerine: Cepheye Çağrı - Rakamların İllüzyonunu Parçala, Sınıfı Örgütle!

Yoldaş; televizyon ekranlarından, gazete manşetlerinden ve resmî kürsülerden her ay üzerimize fırlatılan o enflasyon rakamları, burjuvazinin işçi sınıfına karşı her gün sessizce yürüttüğü bir ekonomik iç savaşın bilançosudur. TÜİK’in ceplerimizi boşaltan o sahte endeksleri ve emekliye, memura reva görülen o tırpanlanmış Temmuz zamları, kapitalizmin kaçınılmaz bir doğa yasası değil; egemen sınıfın açık bir sınıfsal saldırısıdır.

Bugün önümüzde iki seçenek duruyor: Ya burjuva iktisatçılarının ve Mehmet Şimşek gibi teknokratların "kemer sıkma" masallarına inanıp evlerimizde sessizce mutfaktaki yangının bizi tamamen küle çevirmesini bekleyeceğiz ya da bu soygun mekanizmasının çarklarına sınıf bilincinin balyozunu indireceğiz!

Enflasyonist bu bölüşüm şokuna ve kölelik dayatmasına karşı yükseltmemiz gereken mücadele hattının kurucu ilkeleri nettir:

  • Sadaka Değil, Ürettiğimiz Değerin Tamamını İstiyoruz: Burjuva devletinin lütfeder gibi verdiği aritmetik kırıntılara (zam oyunlarına) boyun eğmeyi reddetmeliyiz. Talebimiz, enflasyon oranında pansuman tedbirler değil; tüm ücretlerin insanca yaşam sınırının üzerine çıkarılması ve ENAG gibi gerçek yaşam endekslerine göre anlık olarak güncellenmesidir (Eşel Mobil Sistemi).

  • Fiyat Denetimi ve İşçi Komiteleri: Fabrikalardan market zincirlerine kadar, kapitalistlerin kâr oranlarını kurtarmak için yaptıkları keyfi zamları (kâr enflasyonunu) ifşa etmek zorundayız. Mahallelerde, işyerlerinde kurulacak halk ve işçi komiteleriyle fiyat manipülasyonlarına karşı barikat örmeliyiz.

  • Kırıntılar İçin Değil, Fırının Kendisi İçin Mücadele: Sadece maaş bordrolarındaki rakamları düzeltmeye çalışmak, bizi kapitalizmin sınırları içinde tutsak bırakır. Nihai hedefimiz; enerjinin, ulaşımın, konutun, sağlığın ve eğitimin bütünüyle parasız, kamusal hale getirilmesi; yani üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesidir.

Yoldaş; paranın değerini düşürerek senin yaşamını değersizleştirmek isteyenlere karşı verilecek tek bir rasyonel cevap vardır: Örgütlü Sınıf Mücadelesi. Fabrikada çarkları döndüren nasırlı ellerin, plazalarda klavyeye basan parmakların, şantiyede harç karan bedenlerin ortak gücü, uluslararası mali sermayenin tüm dijital finansal panoptikonlarından daha büyüktür.

Sermaye kendi kârlarını kurtarmak için SEPA otobanlarıyla, küresel bankalarla entegre oluyorsa; işçi sınıfı da sokakta, meydanda, sendikada entegre olmak zorundadır. Rakamların illüzyonunu parçala, sahte istikrar masallarına karnını kapat ve sınıfının safına geç!

Çünkü unutma yoldaş; kapitalizmin fıtratı enflasyonsa, proletaryanın fıtratı da devrimdir!

İlgili Başlıklar