Maskeler Düşerken Gerçek Yurtsever Kim?
Sahte Milliyetçiliğin Anatomisi, Bedel Ödeyen Gençlik ve Toprağı Yurt Yapan Sınıfsal Direniş

Genç yoldaşlarım, hayata ve sokağa adım attığınızda yüzünüze çarpacak ilk büyük ve çıplak gerçek şudur: Egemenlerin kurduğu bu çürümüş kapitalist düzende ahlak, adalet ya da utanma duygusu aramak beyhude bir çabadır. Muktedirler ve sermaye sınıfı için hayatın gerçeği; halkın sırtından milyarlarca lirayı gasp etmek, çalmak, çırpmak ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi arsızca fildişi kulelerinden bizlere parmak sallamaktır. Sizin payınıza düşen yoksulluk ve baskıyken, onların payına düşen halkın kaynaklarını çöp edip lüks içinde yaşamaktır.
Bugün 7 Temmuz 2026 Salı. Ankara’da, emperyalizmin en kanlı, en kirli örgütlenmesi olan NATO’nun zirvesi başlıyor. Ve tam da bugün, egemenlerin maskelerinin nasıl düştüğünü gösteren harika bir hayat dersi alıyoruz. Kendini "yerli ve milli" ilan edenler, yabancı efendileri yoksulluğumuzu ve 800 milyon dolarlık Ankapark gibi devasa yolsuzluklarımızı görmesin diye Ankara’nın sokaklarını milyonlarca liralık paravanlarla kapattılar. Lafta Amerikan karşıtı olanların, konu kendi iktidarlarını korumak ve emperyalist sermayeye şirin gözükmek olduğunda köprüleri Amerikan renklerine nasıl boyayıklarını, atların yelelerindeki permaya kadar nasıl bir uşaklık yarışına girdiklerini izliyoruz. Hayatın en net gerçeği buradadır: Egemenlerin milliyetçiliği, paravanların arkasına gizlenen bir sahtekarlıktan ibarettir.
Genç yoldaşlar; hayatın ve sokağın gerçeği size konforlu alanlar vadetmez. Bu düzende gerçek; şaka yaptığı için ters kelepçeyle kuyu tipi cezaevine atılan genç komedyenlerin hücresinde, ülkenin bağımsızlığını savunduğu için ömründen aylar çalınan gazetecilerin direnişinde ve NATO barikatlarının önünde kaburgaları kırılma pahasına coplanan devrimci yoldaşlarınızın kavgasındadır.
Şimdi gelin, egemenlerin halktan utandığı için çektiği o utanç paravanlarını zihnimizde parçalayalım; kimin işbirlikçi, kimin gerçek yurtsever olduğunu tarihin süzgecinden geçirerek süreç analiziyle inceleyelim.
Sahte "Yerli ve Milli" Reklamı ve Paravan Siyaseti
Genç yoldaşlarım, hani her televizyon kanalında, her sosyal medya mecrasında karşımıza çıkıp büyük puntolarla "yerli ve milli" algısı kasan muhafazakar bir siyasetçi profili var ya; işte o profilin emperyalizm karşısında nasıl bir "error" verdiğini, maskelerinin nasıl parça parça döküldüğünü bu zirveyle çıplak bir şekilde görüyoruz. Egemenlerin milliyetçiliği, sadece kendi suçlarını ve halkın yoksulluğunu örtbas etmek için kullandıkları kullanışlı bir PR aparatından ibarettir. Karşımızda tam anlamıyla trajikomik bir uşaklık ve paravan siyaseti var.
Gelin, bu sahte reklam panosunun arkasındaki gerçekleri kaleme alalım:
-
181 Milyon TL'lik Sansür Filtresi ve Gecekondu Paravanları: Rejim, sokaklardaki derin yoksulluk, fukaralık ve gecekondular yabancı NATO delegasyonunun gözüne batmasın diye tam 181 milyon TL harcayarak caddelerin önüne devasa paravanlar çekti. Kendi halkının gerçeğinden utanan bir iktidar yapısı, sırf emperyalist efendilerine "pırıl pırıl" bir kapitalist düzen illüzyonu satmak için halkın bütçesini bu utanç duvarlarına akıtıyor.
-
800 Milyon Dolarlık Sermaye Mezarlığı (Ankapark Rezaleti): Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek döneminde batırılan, tüm Ankara’nın ve Türkiye’nin kaynaklarını çöp eden o devasa Ankapark yolsuzluğu, bugün yine o paravanların arkasına gizlenmiş durumda. Adamların 800 milyon dolarımızı oraya gömmesine, halkın geleceğini yok etmesine hesap soramadığımız gibi, bir de üstüne o enkazı NATO'lu misafirler görmesin diye paravanla örtmek için halkın cebinden para ödüyoruz. Gökçek ise neden görevden alındığını bile açıklamadan aşırı rahat bir şekilde pişkinlik yapmaya, çocukları mecliste koltuk kapıp saraylar inşa etmeye ve kaynağı belirsiz Beyaz TV'den halka parmak sallamaya devam ediyor.
-
Emperyalistlere Şirin Gözükme Kastı: Normal şartlarda muhalif yerel yönetimlerin halka hizmet vermesini engellemek için her türlü bürokratik engeli çıkaran devlet mekanizması, konu NATO olunca Mansur Yavaş yönetimiyle tam bir koordinasyon içine girdi. Sırf yabancı konuklara şirin gözükmek, "bakın biz ne kadar moderniz" imajı vermek için akla hayale gelmeyecek taklalar atıyorlar. Permalı saçlı, fönlü atlı polisler caddelere sürüldü, çevre düzenlemeleri yapıldı; atların yelelerindeki permaya kadar her detay büyük bir uşaklık kastıyla hesaplandı.
-
"Limuzin Togg" Rezaleti ve ABD Renkli Köprü Şovu: Heyetleri taşımak için yerli ve milli diye reklamı yapılan Togg araçlarını limuzine dönüştürerek emperyalistlerin ayaklarının altına serdiler. Bununla da yetinmediler; Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrak renkleriyle ışıklandırdılar. Lafa geldi mi "dış güçler" edebiyatı yapan, herkesi ajan veya işbirlikçi ilan eden muhafazakar siyasetçiler; Trump Erdoğan’ı sevdiğinde ya da NATO'ya yaranma fırsatı doğduğunda mutluluktan havalara uçuyor, bayram ilan ediyorlar. O an ne akıllarına Gazze geliyor, ne Filistin ne de emperyalizmin bu dünyada akıttığı kanlar, aldığı canlar geliyor!
-
"Made in China" Termos Fiyaskosu (Vizyonsuzluk Zirvesi): Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın zirveye katılan gazetecilere dağıttığı promosyonlarda ise kelimenin tam anlamıyla bir "ideolojik bug" yaşandı. NATO’nun bugünkü en temel varlık sebeplerinden ve stratejilerinden biri, Rusya’nın yanı sıra Çin’e karşı Batı dünyasını örgütlemek ve Çin’i küresel bir tehdit olarak konumlandırmaktır. Bizim vizyoner İletişim Başkanlığı ise gazetecilere tanesi 2.500 TL değerinde hatıra termoslar dağıttı. Termosun altına bakanlar ne görse beğenirsiniz? Koskoca bir "Çin üretimidir" (Made in China) yazısı! Atların yelelerindeki permayı düşünen o deha kadro, NATO zirvesinde bizzat NATO'nun hedef aldığı Çin’in malını dağıtacak kadar trajikomik, fiyasko bir duruma düştü. Bize Çin malı gibi ucuz bir hayatı reva görüp üstünü paravanla kapatanlar, emperyalist efendilerine karşı tam bir teslimiyet içindeler.
İşte yoldaşlar, kapitalist düzenin "yerli ve milli" tekerlemesi buraya kadardır. Onların milliyetçiliği parayı görene, emperyalist efendileri Ankara'ya ayak basana kadardır.
Antiemperyalist Duruş ve Bedel Ödeyen Gençlik
Genç yoldaşlarım, egemenlerin yabancı efendilerine şirin gözükmek için kent meydanlarına paravanlar çektiği , atların yelelerine fön yarışı yaptırdığı bu çürümüş düzende, sokağın en çıplak gerçeğiyle nerede karşılaşıyoruz biliyor musunuz? Emperyalizme karşı bükülmeyen o devrimci omurgada, yani sizlerin, genç yoldaşlarımızın safında. Sermaye iktidarı ve onun işbirlikçileri NATO delegelerine "şirinlik muskası" olabilmek için taklalar atarken , bu memleketin gerçek yurtseverleri emperyalist sömürüye karşı göğsünü siper ediyor.
Gelin, sokaklardan dijital dünyaya uzanan bu şanlı direnişi ve karşısındaki korku iklimini tüm çıplaklığıyla masaya yatıralım:
-
NATO’nun Kanlı Sicili: Egemen medyanın allayıp pulladığı NATO denilen yapı; aslında küresel kapitalizmin en azılı, en kanlı paramiliter aygıtıdır. Türkiye başta olmak üzere tüm dünyada kontrgerillanın, faili meçhul cinayetlerin, işkencelerin ve yargısız infazların bizzat tasarımcısı ve merkez üssüdür. Amacı, bu topraklarda tamamen ABD ile işbirliği içinde çalışan, emeği sömüren bir iktidar yapısı inşa etmektir. İşte bu kanlı aygıt Ankara’ya ayak bastığında , lafta "antiemperyalist" takılan muhafazakar burjuvazi suspus olurken , sokağa çıkıp bu suç örgütünün maskesini düşürenler yine devrimci gençler olmuştur.
-
Gençlik Barikatı: Ankara’da NATO Zirvesi’ne karşı yürüyüş gerçekleştiren TKP’li gençlerin başlattığı o antiemperyalist dalga, sokağın sınırlarını aşan devasa bir gençlik dayanışmasına dönüştü. Sokağı sadece tek bir özneye bırakmayan; TİP Gençliği, Emek Gençliği ve farklı sol siyasetlerden genç yoldaşlarımız, omuz omuza emperyalist işgale ve sömürüye karşı tek bir ses, tek bir barikat oldu. Memleket ve vatan sevgisiyle NATO'nun tarihsel suçlarını haykıran bu birleşik gençlik iradesi, egemenlerin ezberini tamamen bozdu.
-
Vahşi Gözaltılar ve "Efendilere Ayıp Olmasın" Kaygısı: Yürüyüş hakkını kullanan 146 TKP'li genç, burjuva devletin polisi tarafından çok sert ve vahşi bir biçimde, darp edilerek gözaltına alındı. Müdahale o kadar acımasızdı ki, gencecik yoldaşlarımızın içinde kaburgaları kırılanlar, ağır yaralananlar oldu. Ve bu satırlar yazılırken, o devrimci gençler hâlâ gözaltında tutulmaya devam ediyor. Sırf "NATO’ya ayıp olmasın" , emperyalist konukların keyfi kaçmasın diye gencecik çocuklara cezaevlerinin, karakolların kapısını açıyorlar.
-
Dijital Barikat ve Yasaklanan Sosyal Medya Hesapları: Sokaktaki bu çok sesli ve kenetlenmiş gençlik dayanışması karşısında rejim öyle bir panikledi ki, sadece coplara ve gaz bombalarına sarılmadı; dijital dünyada da tam bir sansür mekanizmasını devreye soktu. Direnişin sesini kısmak, o vahşi polis şiddetini kitlelerin gözünden saklamak ve gerçeğin viral olmasını engellemek için direnişe omuz veren gençlik örgütlerinin resmi sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getirildi, sayfaları yasaklandı. Rejim, sokakta bükemediği bileği, dijital sansürle görünmez kılmaya çalışacak kadar aciz bir duruma düştü.
-
Sosyal Medyadan Karakol Tehdidi Savuran Arsızlık: Halkın 800 milyon dolarını Ankapark’ta çöpe gömen Melih Gökçek ise, bu vahşi gözaltıların videosunu paylaşıp o çürümüş üslubuyla, "TKP'liler Ankara'da NATO zirvesine karşı yürüyüş yaptı. 100 kişi soluğu karakolda aldı. Evladım dikkat edin, Türkiye eski Türkiye değil" yazarak adeta karakollardaki kötü muameleyi ima eden, gençleri tehdit eden bir paylaşım yaptı. Kendi devasa yolsuzluklarının hesabını veremeyen bir şahıs , memleketin bağımsızlığı için bedenini siper eden, kaburgası kırılan gençleri karakolla korkutabileceğini sanıyor. Utanmazlık seviyesi gerçekten şaka gibi.
Yoldaşlar; kimlerin dış güçlerle kapalı kapılar ardında ne kadar iyi anlaştığı, kimlerin ise bu ülkenin tam bağımsızlığı için coplandığı, hesaplarının kapatıldığı gözlerimizin önüne serilmiştir. Gerçek yurtseverlik; yabancı sermaye delegeleri için atların yelelerine perma yaptırmak değil, sansüre ve baskıya rağmen NATO barikatlarının önünde o hain plana karşı dimdik durabilmektir.
Yargı Sistemi Error Veriyor: Absürtlük Tiyatrosu
Genç yoldaşlarım, burjuva hukukunun tamamen egemen sınıfların elinde bir kurgu aparatına dönüştüğünün, adalet mekanizmasının ise muhalifleri sindirmek için tasarlanmış bir sopa olduğunun en net kanıtı bugünkü mahkeme salonlarıdır. Hukuk sistemi resmen intikam moduna geçmiş durumda ve sistem durmaksızın "error" veriyor. Sadece 6 Temmuz günü yaşananlar bile, adalet illüzyonunun arkasındaki o absürtlük tiyatrosunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Komedyen Deniz Göktaş'a "Korku Prodüksiyonu" ve Teslim Olmayan Gülüş
Sadece siyasi mizah ve şaka yaptığı için genç komedyen Deniz Göktaş, tatilden döndüğü İstanbul Havalimanı’nda ters kelepçeyle gözaltına alındı ve Çorlu Karatepe’deki kuyu tipi cezaevine fırlatıldı. Rejimin propaganda makinesinin burada çevirdiği trajikomik tiyatro ise tam bir fiyasko: Göktaş’ın ters kelepçeli görüntülerini arkadan tam 5 kez çekmişler. Neden mi? Çünkü çocuk önden her çekildiğinde yüzünde teslim olmayan bir gülümseme taşıyordu; bu durum rejimin "korku iklimi yaratma" PR planını tamamen bozdu. Prodüksiyon tamamlansın, topluma daha büyük bir korku pompalansın diye arkadan çekim yapmak zorunda kaldılar.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel cezaevinde Deniz ile görüştüğünde, Deniz’in Ekrem İmamoğlu cezaevindeyken onun Kıbrıs’ta okuması ve yatay geçiş yapmasıyla ilgili geçmişte yaptığı espriler yüzünden "Ayıp oldu mu acaba, üzüldüm" diye hayıflandığını aktarıyor. İmamoğlu ise duruşma salonunda bu esprilerin dökümünü aldığını belirterek, "Çok komik espriler yapmış, ne ayıp olacak, ben güldüm eğlendim, çok da başarılı" diyerek cezaevindeki 35 ekran televizyondan Deniz’e yoldaşça bir selam gönderdi. İşte burjuva yargısının absürtlüğü: Bir tarafta mizahı hücreye tıkmaya çalışan bir acizlik, diğer tarafta parmaklıkların arkasından birbirine gülen insanlar.
Çoklu Görev (Multitasking) Yargılama: İmamoğlu Silivri Kampüsünde
16 milyonluk bir kentin seçilmiş belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu, tam bir yargı işkencesi ve çilesiyle karşı karşıya. Barış Terkoğlu’nun aktardığına göre, adamın üzerinde tam 15 ayrı dava ve tazminat davası baskısı var. Sırf toplumsal muhalefetin önünü kesmek ve onu sürekli bir hücrede gibi çalıştırmak için aynı gün Silivri Cezaevi duruşma kampüsünde tam üç ayrı davadan birden yargı maratonuna sokuluyor.
-
31 Yıllık Diplomanın İptali Bug'ı: Rejim, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olmasının önünü kesin olarak kesmek amacıyla, tam 31 yıl önce alınmış İstanbul Üniversitesi diplomasını jet hızıyla iptal etti. İmamoğlu, daha 18 yaşındayken hak ettiği eğitim üzerinden bugün "sahtecilik" iddiasıyla yargılanıyor. Bu kararın arkasındaki figür ise İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Müet Zülfikar. Kendisi mezuniyet törenlerinde öğrencilere "bebeklerinizle, çocuklarınızla gelin" gibi absürt vizyonsuzluklarla saçmalarken, Çapa Tıp Fakültesi'ndeki öğrenciler kendisine sırtını dönerek protesto etti. İmamoğlu duruşmada açıkladı; diplomayı iptal eden bu rektör, telefonda İmamoğlu’na bizzat "Hocam çok zor durumdayız, ben de ne yapacağımı bilmiyorum başkanım" diye ağlamış, ardından da yukarıdan gelen talimatla diplomayı iptal etmiş. Sırf tek bir adamı eleyebilmek için aralarında bir profesörün de olduğu 28 kişinin diplomasını yakmak zorunda kaldılar.
-
Dark Web ve İhbarcı Üvey Oğul Komedisi (Casusluk Davası): Gazeteci Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu, dosyada tek bir MİT ya da istihbarat raporu olmaksızın, tamamen hayal ürünü bir iddianameyle 8 ay 8 gündür "casusluktan" tutuklu yargılanıyor. Olayın "delili" ne derseniz; Hüseyin Gün isimli bir şahıslarla çekilen 5 dakikalık bir tebrik fotoğrafı. Güya İBB’nin bazı mail verileri Dark Web’e düşmüş; oysa mahkemenin kendi istediği raporda bile bu sızıntının ta AKP döneminde yaşandığı açıkça tescillenmiş. Hüseyin Gün duruşmada bombayı patlatarak, "Ben devletime çalıştım, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Fuat Oktay başbakanlık müsteşarıyken bana yetki belgesi verdi, yurt dışındaki Fethullahçılar hakkında bilgi topladım, belgeleri mahkemeye sundum, gizli oturum yapın devlet sırlarını anlatayım" dedi. Peki bu muazzam casusluk şovunu MİT mi buldu? Hayır, Hüseyin Gün’ün manevi annesinin öz oğlu 112’yi arayıp ihbar etmiş. İhbardaki iddia ise tam bir şaka: Güya Hizbullah yöneticilerinin çağrı cihazlarını Mossad adına Hüseyin Gün patlatmış. Savcılar ve mahkeme ise gelmeyen BTK ve MİT yanıtlarını bahane ederek insanların ömründen çalmaya, tutukluluğa devam demeye devam ediyor. Duruşma sonunda Merdan Yanardağ "Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!" diye haykırırken, Necati Özkan "Yaşasın demokrasi, yaşasın adalet!" diyerek burjuva mahkemelerinin duvarlarını sarstı; İmamoğlu ise "Bunların hepsi tırı vırı, hepsi geçecek" diyerek meydan okudu.
-
İBB Borsası ve Tehdit Mekanizması: İBB davasında yargılanan eski İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş, duruşmada savcıların kendisini bizzat "Ailenin de başına iş gelir, onları da alırlar, etkin pişman ol" diyerek açıkça tehdit ettiğini ifşa etti. Sırf bu kurgu çöksün diye Keleş ailesinden tam dört kişiyi tutukladılar. Yandaş Sabah gazetesi manşetten İmamoğlu ve Keleş'in fotoğraflarını basıp "İtirafçı Aktaş’ı öldürün emri verdi" diyerek suikast çamuru attı, ancak bu kurgu o kadar patlaktı ki soruşturmadan takipsizlik kararı çıktı. İşin daha da çirkin tarafı, cezaevlerine "İBB Borsası" kuran avukat şebekeleri dadanmış durumda. Fatih Keleş’e gelip "Şu kadar para ver çıkarsın, itirafçı ol kurtul" diye pazar kurmuşlar. Mahkeme ise savunmaları dinlemek yerine davayı yangından mal kaçırır gibi 9 Temmuz'a kadar zorla bitirmeye çalışıyor.
Sınıfsal İntikam: Kent Rantına ve Tarım Bakanlığına Kafa Tutanlar Hedefte
Genç yoldaşlarım, burjuva devletinin sadece mahkeme salonlarında değil, hayatın tam kalbinde - yani toprakta, üretimde ve kentte - nasıl bir sermaye koruyucusu olduğunu görmek istiyorsanız, sınıfsal intikam mekanizmasına bakmanız gerekir. Kapitalist sistemin en sevdiği şey kontrolsüz rant ve biat eden üreticidir. Bu iki kutsala dokunduğunuz an, rejim tüm aygıtlarıyla üzerinize çullanır. Sırf iktidara ve onun beslediği sermaye çetelerine muhalif olduğunuz için üretim araçlarınız elinizden alınır, halkın oylarıyla geldiğiniz koltuklardan hücrelere fırlatılırsınız. İşte tam da bu sınıfsal intikamın iki taze ve sarsıcı örneği:
Rant Çetesine Karşı Duran Bir Şehir Plancısı: Resul Emrah Şahan
Şişli’de halkın %70’inden fazlasının oyuyla seçilen şehir plancısı Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, kapitalist yağma düzeninin karşısına dikilmenin bedelini çok ağır ödüyor. Şahan; kentin bağrına saplanan, altyapıyı mahveden ve kentsel bir cinayet olan rant odaklı göktelen projelerine açıkça karşı çıktı. Sermayenin doymak bilmez iştahıyla yükselen o devasa kuleleri durdurdu ve inşaatları tek tek mühürledi.
Peki sistem ne yaptı? Kent suçu işleyen o dev inşaat firmalarından Taş Yapı’nın sahibi şikayetçi ve tanık oldu. Sonuç? Şişli halkının iradesi gasp edildi ve Şahan, tıpkı Ekrem İmamoğlu gibi aylardır cezaevinde rehin tutuluyor. Trajikomik olan şu ki, Şişli’deki çöp toplama sorunundan dert yanan vatandaşların sosyal medyadaki şikayetleri avukatları aracılığıyla hücresine ulaştığında, seçilmiş başkanın verdiği yanıt kapitalist demokrasinin makyajını tamamen akıtıyor: "Maalesef tutukluyum, Şişli’yi ben değil kayyum yönetiyor". Ranta dokunursanız halkın oyu sıfırlanır, yerinizi sermayenin kayyumu alır.
Gıda Egemenliğini Savunan Üreticiye "Baskın" Cezası: Sencer Solokoğlu
Sınıfsal intikamın bir diğer hedefi ise tarımsal üretimin çöküşünü ifşa eden, CHP’nin Gölge Tarım Bakanı ve son derece deneyimli tarım uzmanı Sencer Solokoğlu oldu. Kendi çiftliği olan ve tarımsal üretimde rüştünü ispatlamış bu isim, Tarım Bakanlığı’nın yalanlarını yüzlerine vurup "yalan söylüyorsunuz" deyince rejim adeta mafyatik bir refleks gösterdi. Bakanlık önce "baskın yaparım" diyerek tehditler savurdu, ardından da bu tehdidini hayata geçirdi.
Güya çiftliği "örnek alacağız" bahanesiyle Solokoğlu’nun çiftliğine çöken bakanlık ekipleri, büyükbaş hayvanlardan kan örnekleri alırken kelimenin tam anlamıyla terör estirdi ve süreçte bir ineği ezip öldürdü. Bu vahşi gövde gösterisi yetmezmiş gibi, sırf Solokoğlu’nu cezalandırmak ve ekonomik olarak çökertmek amacıyla, sahibi olduğu işletmenin tüm lisans ve belgelerini jet hızıyla iptal ettiler. Siyasi intikam operasyonunu gizlemek için de Solokoğlu ile birlikte 19 başka üreticinin daha "Hastalıktan Ari İşletme Sertifikası"nı yaktılar.
Genç yoldaşlar; bizler tüm toplum için gıda güvenliğinden, halkın sağlıklı ve ucuz beslenmesinden bahsederken, kapitalist rejim kendi bekası için üretimi baltalamayı, tarımı sabote etmeyi bile göze alıyor. Eğer bu ülkede iktidara muhalifseniz, halkın çıkarlarını savunuyorsanız, rejim sizi ekonomik ve hukuki olarak imha etmeyi kendisine bir "borç" biliyor. Sınıfsal bilincimizi keskinleştirmek zorundayız: Kentlerimizi ranta, tarımımızı ve geleceğimizi bu intikamcı çetelere teslim etmeyeceğiz!
İdeolojik Hafıza Silme Operasyonu: Müfredat Skandalı ve "Koltuk Garantileme" Şovu
Genç yoldaşlarım, kapitalist egemen sınıf kitleleri sömürürken sadece polisi, askeri ya da cezaevlerini kullanmaz; aynı zamanda devletin ideolojik aygıtlarını devreye sokarak zihninizi, hafızanızı ve tarih bilincinizi de iğdiş etmek ister. Çünkü geçmişini unutan, kiminle savaştığını bilmeyen bir gençlik, bugünkü kölelik zincirlerine daha kolay boyun eğer. Tam da Ankara’da NATO zirvesi devam ederken, köprüler Amerikan renklerine boyanıp emperyalist efendiler önünde taklalar atılırken, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin eliyle tam onlara yaranacak türden, skandal bir ideolojik tasfiye hamlesi açıklandı.
Müfredat adı altında hayata geçirilen bu hafıza silme operasyonunun ve ardındaki çürümüş eğitim politikasının tüm röntgenini birlikte çekelim:
-
Tarih Bilincine Emperyalist Ayarı ("Kurtuluş Savaşı" İbaresinin Tasfiyesi): Milli Eğitim Bakanlığı, "Kurtuluş Savaşı" ibaresini kitaplardan ve müfredattan tamamen kaldıracaklarını ilan etti. Bunun yerine sadece "Milli Mücadele" kavramını kullanacaklarmış. Bakan Yusuf Tekin’in bu skandala gerekçe olarak sunduğu argüman ise tam bir tarihsel cehalet ve fiyasko örneği: "Osmanlı'dan mı kurtulduk kardeşim ya Osmanlı'dan mı kurtulduk ki buna Kurtuluş Savaşı diyelim?". Sırf bugünkü NATO bağımlılığını, Amerikan uşaklığını gençlerin zihninde normalleştirmek ve ülkenin antiemperyalist kuruluş köklerini kurutmak için kelime oyunlarına sığınıyorlar.
-
Tarihsel Materyalizm Işığında Gerçekler: Yusuf Tekin muhtemelen tarih kitabı okumayan, eğitim konusunda son derece yetersiz bir figür. Tarihsel gerçek bize net bir şekilde gösterir ki, bu ülke o dönem emperyalist bir işgalin altındaydı; Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, Sevr Antlaşması imzalatılmış ve saltanat bu teslimiyeti tamamen kabul etmişti. Hatta o saltanatın başındakiler, halkı işgalcilerin insafına bırakıp bir İngiliz zırhlısına binerek arkalarına bakmadan kaçtılar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Osmanlı’ya karşı değil, bu toprakları parça parça yağmalayan emperyalist güçlere karşı kanlı bir Kurtuluş Savaşı verdi. Bu savaşın amacı; saltanatın karanlığından çıkıp kadın-erkek eşitliğinin, demokrasinin, insan haklarının, inanç özgürlüğünün ve laikliğin olduğu aydınlık bir cumhuriyet inşa etmekti. Ama tabii ki egemenlerin ve bu bakanın yapısı laiklikten, eşitlikten nefret ettiği için bu büyük antiemperyalist zafere "Kurtuluş" demeye dilleri varmıyor.
-
Eğitimi Çökertip Tarikatlara Alan Açma Stratejisi: Aslında Yusuf Tekin’in bu hamlesi ilk değil. Kendisi daha önce okullarda Atatürk’e mektup yazılması uygulamalarını yasaklamış, tarikatları ve cemaatleri "sivil toplum örgütü" adı altında vakıflarla okulların içerisine kadar doldurmuş bir isim. İşin sınıfsal ikiyüzlülüğü ise şurada patlıyor: Kendi çocuğunu özel okullarda okutan bu bakan, halkın çocuklarına İmam Hatipleri adres gösteriyor ve bunun şovunu yapıyor. Oysa o okullara giden çocuklar burjuva sistemin üniversite sınavlarını bile kazanamıyor; rejim nitelikli eğitimi yok etmek için tüm devlet okullarını İmam Hatip’e çeviriyor. Eğitim sistemini dünya akranlarının fersah fersah gerisine düşürdüler. Bu ülkede bir çocuğun düzgün eğitim alabilmesi için ailelerin özel okullara dünyanın parasını bayılması gerekiyor, parası olmayan emekçi çocukları ise karanlığa mahkum ediliyor.
-
Gündem Saptırma ve "Koltuk Garantileme" Şovu: Okullar silahlı çocuklar tarafından basıldığında, katliamlar yaşandığında bakanlığın kılı bile kıpırdamıyor; olayı "önlem alınacak" diye bir iki geçiştirme açıklamasıyla kapatıyorlar. Laiklik konusunda açıklama yapan birini gördüklerinde ise hemen üzerine atlıyorlar. NATO zirvesi boyunca köprüdeki Amerikan renklerine, emperyalistlerin katliamlarına, Gazze ve Filistin’de akıtılan kanlara karşı korkudan tek bir kelime bile edemeyenler; bu yapay tarih tartışmaları ve "dindarlık şovları" ile koltuklarını garantiye almaya çalışıyorlar. Sırf kendi iktidar koltuklarını korumak için egemen çetelere şirin gözüküyor, emperyalistleri rahatsız edecek "Kurtuluş Savaşı" kavramını çöpe atıyorlar.
Genç yoldaşlarım; zihniyetleri tamamen işgalciye teslim olan saltanatın devamı olanlar, bugün emperyalizme karşı verilen savaşı müfredattan silebilirler. Ama biz tarihsel bilince sahip devrimci gençler olarak gerçeği unutturmayacağız. Tam bağımsızlık, laiklik ve sınıfsal özgürlük için yürütülen o Kurtuluş Savaşı karanlık karşısında savunulması gereken bir barikattir!
Gerçek Yurtseverlik Sahte Tweetlerle Ölçülmez
Genç yoldaşlarım; sistemi, egemenlerin dilini ve sokağın diyalektiğini iyi okuyun. Sosyal medyada klavye delikanlılığı yaparak "yerli ve milli" algısı kasanlar , yabancı delegeler yoksulluğu görmesin diye sokağa milyonlarca liralık paravanlar çekenler , emperyalizmin kanlı generalleri için atların yelelerine fön çektirecek kadar küçülenler bu ülkenin yurtseveri olamaz. Onların milliyetçiliği, yabancı sermayenin çıkarlarını koruyan sahte bir PR şovundan ibarettir.
Marxist felsefenin bize öğrettiği en büyük hakikat şudur: Yurtseverlik, kuru bir vatan sevgisi ya da soyut bir bayrak edebiyatı değil, bizzat sınıfsal bir duruş gerektirir.
Çünkü üzerinde yaşadığımız toprağı "yurt" yapan şey, egemenlerin banka hesapları ya da sarayları değil; o toprakta alın teri döken emekçiler, o toprağın altındaki ve üstündeki zenginliklerdir. Sınıfsal bir bilince sahip olmayan, emeğin sömürülmesine göz yuman, halkı yoksulluğa mahkum ederken emperyalist çetelerle el sıkışan hiç kimse yurtsever olamaz.
Gerçek yurtseverlik;
-
Ankara sokaklarında NATO barikatlarına karşı gövdesini siper eden, kaburgaları kırılma pahasına emperyalizme geçit vermeyen devrimci gençlerin öfkesidir.
-
Akbelen’de sermayenin doymak bilmez iştahına karşı ağacına, suyuna, ormanına sarılan köylünün siperidir.
-
Şişli’de rant kulelerine geçit vermediği için hücreye atılan şehir plancısının dik duruşudur.
-
Rejimin yaratmak istediği o pespaye korku iklimine, ters kelepçeye karşı yüzündeki o devrimci gülümsemeyi teslim etmeyen Deniz Göktaş’ın mizahıdır.
-
Zindan duvarlarının arkasından "Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!" diye haykıran Merdan Yanardağ’ın bükülmez omurgasıdır.
Özgür Özel’in dahi cezaevi ziyaretinde kurduğu ve tarihe not düşülen şu cümle, sınıfsal onurumuzun ve pusulamızın ne olması gerektiğini çok net özetliyor:
"Rejimin bedel ödettiği birisi olmak zor bir şeydir, kolay değildir ama utanç verici değildir. Rejimin terbiye ettiği birisi olmak utanç vericidir."
Yoldaşlar; bizler kapitalizmin, rejimin ve sermaye çetelerinin evcilleştiremediği, terbiye edemediği o bilinçli, asi gençlik olmak zorundayız. Yurtseverlik; yaşam alanlarımızı holdinglerin yağmasından korumaktır. Yurtseverlik; ekmeğimize göz diken, geleceğimizi çalan, bizi asgari ücrete ve güvencesizliğe mahkum eden bu asalak sınıfa karşı emeğin hakkını savunmaktır. Yurtseverlik; bizi var eden, bizi doyuran topraklara, derelere, şehirlere vahşi kapitalizmin birer ganimetiymiş gibi çöken haramilerin elinden bu memleketi çekip almaktır.
Maskeler düştü, algılar patladı. Şimdi safları sıklaştırma, sınıfsal bilinci kuşanma vaktidir. Bu memleket paravan arkasına saklanan arsızların değil, onu canı pahasına savunan, üreten ve yaşatan emekçi halkındır! Kavga, sokağın tam kalbinde; tam bağımsız ve sınıfsız bir dünya kurulana dek devam edecek!







