Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaİletişim

Türkiye’de Politik Mizahın Tarihsel Materyalist Evrimi ve Deniz Göktaş Fenomeni

Sınıfsal Cinnetin ve Güvencesizliğin Estetiği

Yazar: Oğuz Demirkapı
Türkiye’de Politik Mizahın Tarihsel Materyalist Evrimi ve Deniz Göktaş Fenomeni

Şimdi yoldaş, bizim buralarda "epistemoloji" denen o janjanlı kavram, aslında tam olarak şu sorunun yanıtıdır: "Yahu biz bu başımıza gelen felaketleri, zamları, sömürüyü tam olarak nereden biliyoruz ve neden buna rağmen hâlâ toptan delirmedik?" Sıradan, kitabına uygun bir kapitalist ülkede patron işçinin emeğini çalar; işçi de hakkını aramak için pankartını kapıp greve gider. Bizim cennet vatanda ise işçi, kendisini iliğine kadar soyan patronun taklidini yapıp kahvehanede arkadaşlarına anlatır. Hep beraber kahkahayı basarlar, masaya vururlar, sonra da ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi tıpış tıpış sabah mesaisine giderler. İşte tam da bu sınıfsal cinneti, tarihsel materyalist bir gözle ama mendilimizi gözyaşımızla ıslatarak incelemek boynumuzun borcu.

İşte tam bu cinnet eşiğinde, son dönemde kulaktan kulağa yayılan, YouTube ekranlarını sallayan ve son gösterisi Ölüdeniz ile sansür mekanizmalarının radarına takılan Deniz Göktaş ismi, tam da o kahvehane masalarından yükselen kolektif çaresizliğin sahnede ete kemiğe bürünmüş halidir. Herkes Cem Yılmaz’ın o 90'lardan kalma parlak, konforlu ve apolitik orta sınıf neşesine alışmışken, bu genç arkadaş çıktı ve hepimizin içindeki o karanlık, güvencesiz hakikati yüzümüze vurdu. Bir kitle var ki, onu adeta yeni dönemin politik mizah peygamberi ilan etti; bir diğer kitle ise "Komedi dediğin biraz neşeli olur, bu çocuk niye sahnede zorla konuşuyormuş gibi yapıyor?" diye şaşkınlıkla izliyor.

Ancak yoldaş, acelemiz yok. Deniz’in o sahnede neden bir plaza kölesi gibi isteksizce dikildiğini, yeni kuşağın neden artık neşeyle değil de dişlerini sıkarak güldüğünü epistemolojik olarak çözmek istiyorsak, bugüne pat diye atlayamayız. Bu çocuğun arkasında koskoca bir geleneğin hayaleti var. Dün bu topraklarda neye gülüyorduk, egemenler bize neyi yasaklıyordu, faturayı kimler ödedi ve nihayetinde bugün nasıl bu noktaya geldik?

Gelin, önce bir tarihimize bakalım, bizi bizden iyi bilen o eski ustaların bol sansürlü, bol dayaklı ama bir o kadar da muzip sayfalarını tek tek çevirelim; sonra günümüzün o Deniz Göktaş’lı gerçekliğine hep beraber uzanalım...

Tek Parti Dönemi: "Gül emrini bekleyen tebaa"

Cumhuriyet kurulmuş, güzel. Tepedeki paşalarımız ve taze burjuvazimiz demiş ki: "Halkı modernleştireceğiz ama canlarını sıkmayacağız." O dönemin resmi mizahı (Akbaba dergisi falan), devletin kadrolu neşe memuru gibiydi. Köylünün yırtık çarığıyla, dindarın sakalıyla dalga geçip, "Bakın biz ne kadar moderniz, Batılıyız" diye elit elit kıkırdıyorlardı. Yani devlet, halka nasıl güleceğini de dikte ediyordu.

"Sorununuz varsa gidin Marko Paşa’ya anlatın!"

İşte tam o sıra, bizim o meşhur üç silahşörler; Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ortaya çıktı. 1946’da Markopaşa dergisini kurdular. Adını niye Marko Paşa koydular biliyor musun? Hani halk arasında bir laf vardır ya, "Derdini anlat Marko Paşa’ya" diye... İşte o hesap!

Devletin "Her şey harika, çağdaşlaşıyoruz" masalına karşı, halkın açlığını, sömürüyü, bürokrasinin hantallığını öyle bir yazdılar ki, dergi yok satmaya başladı.

Aziz Nesin’lik Hakikat: Devlet baktı ki bu solcular halkı güldürürken uyandırıyor, hemen epistemolojik müdahalede bulundu: Dergiyi kapattılar, adamları hapse tıktılar, yetmedi Sabahattin Ali’yi katlettiler. Yani yoldaş, bu topraklarda gerçeği güldürerek söylemenin ilk faturası her zaman ağır kesilmiştir.

Menderes’in Traktörlü Masalı: "Her Mahallede Bir Milyoner"

1950 oldu, Demokrat Parti geldi. Menderes hainimiz çıktı sahneye, Amerikan şapkasıyla halkı selamladı: "Müjde ey ahali, Küçük Amerika oluyoruz, her mahallede bir milyoner yaratacağız!" Marshall yardımları geldi, köylere traktörler girdi, millet borçla harçla tarlayı sabanı yeniledi. Acayip bir neşe, bir kapitalist rüya...

Ama rüya dediysek, uyanması da var. Borç parayla dönen çark tıkanıp, enflasyon canavarı cüzdanları kemirmeye başlayınca Menderes’in o güleç yüzü asıldı. Hemen "Tahkikat Komisyonları" kuruldu, gazeteler kapatıldı.

Dönemin mizahçıları (Tef dergisi ekolü) ne yaptı? O milyoner olma hayalinin altında ezilen, karaborsada kuyrukta bekleyen halkın çaresizliğini sahneye koydu. Egemen sınıfın "Kalkınıyoruz" yalanı, mizahın iğnesiyle cart diye patladı.

Mizahın Kas Yaptığı Dönem (1960-1980): "Fabrikada tütün basarlar, karikatürle sistemi asarlar!"

61 Anayasası’yla memlekete yanlışlıkla biraz özgürlük gelince, işçi sınıfı bir uyandı ki sorma! Sendikalar kuruldu, solcular kitleselleşti. Altyapı (sınıf bilinci) coşunca, üstyapı (mizah) da şaha kalktı tabii.

  • Bizim Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü: Bu abiler oturdular, kapitalizmin o şaşkın bürokrasisini, "köşeyi dönmeye çalışan" küçük burjuva ahlakını hikayelerinde öyle bir madara ettiler ki... Nesin’in hikayelerindeki o memurlar, müdürler aslında kapitalist sistemin dişlileri arasında ezilen ama sistemi de delice savunan trajikomik zavallılardı.
  • Devekuşu Kabare ve Haldun Taner: Tiyatro zenginlerin salonlarından çıktı, politikanın kalbine indi. Kabare sahnesinde Metin Akpınar ve Zeki Alasya, burjuvazinin o süslü dünyasını taşlarken, halk koltuktan düşe kalka gülüyordu.
  • Ve Efsane Gırgır (Oğuz Aral): Haftada 1 milyon satan bir mizah dergisi! Allah aşkına yoldaş, şimdiki X (Twitter) nesli bunu hayal bile edemez. Gırgır, gecekonduda yaşayan yoksulun, fabrikadaki işçinin dergisiydi. "Avni" karakteri, o vahşi kapitalist sömürünün altında ezilen ama egemenlere her seferinde nanik yapan proleter halkın ta kendisiydi.

MEMLEKETİN GAZ ALMA DİYAGRAMI

Zam Gelir > Halk Öfkelenir > Levent Kırca TV'de Parodi Yapar > Halk Güler > Öfke Uçar > Sabah Yine Zam Gelir (Sonsuz Döngü)

12 Eylül Lobotomisi ve Özal'ın "Benim Memurum İşini Bilir" Tiyatrosu

Sonra bir sabah uyandık ki tank sesleri... 1980 askeri darbesi, Türkiye kapitalizmini neoliberal dünyaya eklemlemek için sol aydınların ve işçi sınıfının üzerinden silindir gibi geçti. Topluma resmen bir epistemolojik lobotomi yapıldı; düşünmek, sorgulamak, örgütlenmek yasaklandı.

Bu enkazın ortasından Turgut Özal çıktı, elinde tükenmez kalemle: "Benim memurum işini bilir" dedi. Yani rüşveti, köşeyi dönmeyi, bireysel yırtmayı yeni bir ahlak (aslında ahlaksızlık) olarak topluma şırınga etti.

Mizah bu dönemde acayip bir makas değiştirdi:

  • Levent Kırca (Olacak O Kadar): Televizyonun tek kanallı döneminde Kırca, Özalizmin ezdiği o küçük memuru, emekliyi ekrana taşıdı. Ama yoldaş, dürüst olalım; bu mizah sistemsel bir eleştiri sunmuyordu. Tam aksine, halkın zamlara karşı biriken öfkesini ekrandan kusarak "gaz alma" işlevi görüyordu. Seyirci gülüyor, rahatlıyor, ertesi gün yine uysalca kuyruğa giriyordu.
  • Ferhan Şensoy (Ortaoyuncular): İşte bu adam Kırca gibi gaz almıyordu, bilakis bombanın pimini çekiyordu. Entelektüel, dilsel ve yapısal bir anti kapitalist eleştiri yapıyordu. Şahları da Vururlar veya İçinden Tramvay Geçen Şarkı oyunlarında, din sermaye ortaklığının bu memleketi gelecekte nasıl bir karanlığa teslim edeceğini diyalektik bir zekayla ta o zamandan yüzümüze vuruyordu.

Özal’ın "Hoşgörü" Kurnazlığı: Özal, kendisini çizen karikatüristleri mahkemeye vermez, onlarla poz verirdi. Niye mi? Çünkü sistem, sömürünün özüne dokunmayan, sadece politikacıların göbeğiyle, tontonluğuyla dalga geçen mizaha izin vererek sahte bir "özgürlük simülasyonu" satıyordu.

Neoliberal Cennet: Cem Yılmaz Konforu ve Holdingleşen Mizah (BKM)

90’ların sonuna doğru kapitalizm zaferini ilan etti, "ideolojiler bitti, yaşasın tüketim" şarkıları çalmaya başladı. İşte bu dönemde mizah, sınıfsal öfkesinden tamamen arındırıldı ve parlak bir tüketim nesnesi olarak ambalajlandı.

  • Cem Yılmaz Ekolü: Adam standup türünü uzaya çıkardı ama politikayı yeryüzünde bıraktı. Onun mizahı neydi? Neoliberalizmin yarattığı o yeni, kredi kartıyla yaşayan konforlu orta sınıfın tatlı anksiyeteleri... "Türklerin cipsle imtihanı", "Uzayda çay demlemek", zenginlerin hayatı falan... Sınıfsal sömürüyü ya da devlet şiddetini onun sahnesinde asla göremezdin. Seyirci oraya gidip, hiçbir suçluluk hissetmeden, mülkiyet ilişkilerini sorgulamadan konforlu bir şekilde gülüp, o lüks arabalarına binip evlerine dönüyordu.
  • BKM (Beşiktaş Kültür Merkezi): Politik tiyatronun holdingleşmesidir yoldaş. Mizahı sinema ve televizyon endüstrisinin güvenli, aile dostu, sponsorlu bir ürünü haline getirdiler. Sınıf çelişkilerini, tatlı bir "taşra şehir samimiyeti" sosuyla eritip gişede paraya tahvil ettiler.

AKP Dönemi ve Büyük Kuraklık: Gülmenin Suç Sayıldığı Günler

Derken AKP dönemi geldi. İlk yıllardaki o burjuva liberal "özgürleşiyoruz" masalları, Gezi Direnişi ile birlikte yerini açık bir otoriterleşmeye bıraktı. Gezi aslında neydi biliyor musun yoldaş? Mizahın, duvar yazılarıyla ve zekayla egemen sınıfın suratına patlayan bir kitle silahına dönüşmesiydi!

İşte o korkuyla rejim, Gezi'den sonra rıza üretmeyi bıraktı, zor aygıtını devreye soktu. Kağıt krizleriyle, dağıtım tekelleriyle ve sayısız "Cumhurbaşkanına hakaret" davasıyla Leman, Penguen, Uykusuz gibi canımız ciğerimiz dergileri resmen ekonomik olarak boğup yok ettiler. Ana akım medya biat etti, politik tiyatrolar sahne bulamaz oldu. Ve tam bu zifiri karanlığın, bu büyük kuraklığın ortasında, sahnede elinde mikrofonla monoton bir çocuk belirdi: Deniz Göktaş.

Epistemolojik Mucize: Deniz Göktaş Neden Bu Kadar Tutuldu? (Ya da Küçük Burjuva İllüzyonunun Ölümü ve Prekara Sınıfı Dersleri)

Toplan yoldaş, toplan... Şimdi defterleri kitapları açalım, tebeşiri elimize alalım ve o çok sevdiğin "mizah eleştirmenliği" sığlığından sıyrılıp gerçek bir sınıf dersine giriş yapalım.

Bu memlekette bir kitle var ki, Deniz Göktaş sahneye çıktığı günden beri "Yahu bu çocuk standup’ın kurallarını yıkıyor, acayip bir tarzı var" deyip duruyor. Burjuva estetik teorisyenleri buna "tarz" der, "avangart" der, "yeni nesil mizah" der. Ama tarihsel materyalist bir gözlük takarsan yoldaş, orada bir tarz falan görmezsin; orada çöken bir ekonomik modelin, proleterleşen bir kuşağın ve can çekişen küçük burjuva illüzyonunun epistemolojik çığlığını görürsün.

Peki, ne demek bu? Gelin, Deniz Göktaş’ın o monotone teslim olmuş sahnesini derinlemesine inceleyip altındaki sınıfsal anatomiyi masaya yatıralım.

Sosyal Varlık Bilinci Belirler: "1+0 Stüdyo Dairenin Epistemolojisi"

Büyük usta Karl Marx, o şanlı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde ne diyordu? "İnsanların bilincini belirleyen sosyal varlıklarıdır; tersine, insanların bilincini belirleyen sosyal varlıkları değildir." İşte epistemolojik mucize tam olarak burada başlar. Bir insanın neyi "doğru ve gerçek" olarak kabul edeceği, o insanın üretim ilişkileri içindeki pozisyonuyla, yani cebindeki parayla, yaptığı mesaiyle ve maruz kaldığı sömürüyle belirlenir.

  • Cem Yılmaz Epistemolojisi (90'lar ve 2000'ler): Kapitalizmin finansal genişleme, bol kredi kartı ve "yırtma" döneminin ürünüydü. O dönemin "sosyal varlığı", plazada çalışan ama geleceğe dair umudu olan, taksitle de olsa tatile gidebilen, arabasını yenileyebilen yükselişteki bir orta sınıftı. Cem Yılmaz sahneden "Uçakta business class’ta ne acayip adamlar var değil mi?" dediğinde, o orta sınıf izleyici koltuğunda kıkırdıyordu. Çünkü o dünyaya öykünüyordu, kendisini oraya ait hissediyordu. Gerçeklik algısı (epistemolojisi) konfor, tüketim ve bireysel şapşallıklar üzerine kuruluyordu.
  • Deniz Göktaş Epistemolojisi (2020'ler): O yükselen orta sınıfın toptan proleterleştiği, yani işçileştiği kriz döneminin ürünüdür. Bugün karşımızda üniversite bitirmiş, iki dil bilen ama bir plazada asgari ücretin biraz üzerinde maaşla, sabah akşam Excel tablosu döven, ev almayı geçtim kiralık oda arayan devasa bir Prekara (güvencesiz eğitimli işçi sınıfı) var.

Şimdi sorarım sana yoldaş; sosyal varlığı metrobüs kuyruğu, ev sahibi terörü ve geleceksizlikle kuşatılmış bu yeni işçi sınıfının bilinci, Cem Yılmaz’ın "Otelde bornoz çalan Türkler" esprisine nasıl gülsün? Gülemez! Çünkü o esprinin arkasındaki maddi dünya, bu çocuğun hayatında artık yok. Deniz Göktaş, bu güvencesiz kitleye kendi çıplak, yoksul ve karanlık hakikatini sunuyor. Seyirci oraya eğlenmeye değil, sınıfsal olarak mülksüzleştirildiğinin itirafını duymaya gidiyor.

Neoliberal Performans Rejimine Karşı Bir "Estetik Grev" Olarak Monotonluk

Göktaş’ın sahnedeki o ünlü "enerjisizliği", elini cebinden çıkarmayışı, ses tonunu asla yükseltmeyişi ve adeta sahnede zorla tutuluyormuş gibi duran o "anti şovmen" hali üzerine sosyologlar çok konuşur. Buradaki sınıfsal şifreyi çözmek için kapitalizmin günümüzdeki çalışma rejimine bakmamız lazım.

Geç kapitalizm (neoliberalizm), işçiden sadece kol ya da kafa gücü talep etmez; işçinin duygularını da sömürür. Bugün plazalarda, hizmet sektöründe, çağrı merkezlerinde çalışan her gençten istenen bir şey vardır: "Toksik Pozitiflik". Senden her an enerjik olman, şirketi kendi şirketin gibi benimsemen, müşteriye sahte gülücükler dağıtman, sürekli yüksek performans göstermen istenir. Yani sistem, senin neşeni ve enerjini de bir meta (ticari mal) haline getirir.

DUYGUSAL EMEK VE ESTETİK DIRENİŞ

Kapitalist Çalışma Rejimi: "Sürekli gülümse, üretken ol, parılda!

"Deniz Göktaş’ın Sahnesi: "Gülmüyorum, enerjim yok, monotonum.

"Sınıfsal Karşılık: Duygusal Emek Sömürüsüne Karşı Pasif Grev!

İşte Deniz Göktaş’ın o monotone bilinçli teslimiyeti, bu toksik performans rejimine karşı sıkılmış sessiz bir yumruktur; sahnedeki bir pasif grevdir. Seyirciye şunu söyler: "Ben sizin için duygusal emek harcamayacağım, sahte neşe üretmeyeceğim, burada parıldamayacağım. Çünkü ben de sizin gibi yorgunum." İzleyici, o monotonlukta patronun karşısında ezilen, ruhu emilmiş kendi mesai halini görür. O neşesizliğe gülmek, kapitalizmin bizden her an talep ettiği o sahte neşe kırbacını elinden alıp fırlatmaktır.

Kutsalların Yapı Sökümü ve Meta Fetişizminin İfşası

Sınıf dersimizin üçüncü bölümünde, Deniz’in şakalarının tematik içeriğine bakalım. Klasik komedyenler sistem içi çelişkilerle eğlenirken (kadınlar şöyledir, erkekler böyledir vb.), Göktaş doğrudan kapitalist devletin ideolojik aygıtlarına ve onların ürettiği kutsallara dalar.

  • Bedelli Askerlik ve Yurttaşlık İllüzyonu: Anlattığı bedelli askerlik hikayesi, aslında Karl Marx’ın Meta Fetişizmi teorisinin sahneye uyarlanmış halidir. Kapitalizmde her şey satın alınabilir bir nesneye (metaya) dönüşür. Göktaş, devletin en büyük ideolojik kutsalı olan "vatan borcu" kavramının, piyasada parayı bastıran zengin çocuğu için nasıl havada buharlaştığını anlatır. Oradaki askeri hiyerarşinin, parayı verenler arasında nasıl absürt bir tiyatroya dönüştüğünü göstererek, devletin o sarsılmaz zor aygıtıyla entelektüel olarak dalga geçer.
  • Kolektif Depresyon vs. Bireysel Psikoloji: Sistem bize depresyonu, anksiyeteyi ve intihar eğilimlerini hep "bireysel bir psikopatoloji" olarak pazarlar. "Sen yetersizsin, git psikoloğa, ilaç al, kendini gerçekleştir" der. Göktaş ise sahnede intihar eğilimlerini ve varoluşsal anlamsızlığı öyle bir anlatır ki, bütün salon topluca kahkahayı basar.

İşte buradaki epistemolojik kırılma muazzamdır: Seyirci o an anlar ki, bu depresyon onun kişisel beceriksizliği değildir. Bu depresyon, geleceksizleştirilmiş, emeği çalınmış bütün bir kuşağın kolektif sınıfsal yarasıdır. O deliliğe hep beraber gülmek, deliliğin kaynağını (sistemi) ifşa etmektir.

Sınıfsal Gaz Alma Supabından Sınıf Bilincine: Ölüdeniz Kırılması

Yazının başından beri anlattığımız o Levent Kırca popülizmi ne yapıyordu yoldaş? Zamları, yolsuzlukları anlatıp halkın öfkesini absorbe ediyordu, yani sistemin emniyet supabı oluyordu. Cem Yılmaz ise bizi o çelişkilerden tamamen uzaklaştırıp steril bir konfor alanına kapatıyordu.

Deniz Göktaş’ın son gösterisi Ölüdeniz ile ulaştığı ve Twitter’da sansür mekanizmalarını ayağa kaldıran nokta ise bu iki burjuva stratejisini de yerle bir etti.

  • Deniz seyirciyi rahatlatıp evine göndermiyor.
  • Seyirciye bir deşarj alanı (gaz alma odası) sunmuyor.
  • Tam aksine, milliyetçiliğin, militarizmin ve devlet şiddetinin aslında egemen sınıfların mülkiyetini korumak için uydurduğu devasa birer yalan olduğunu öyle çıplak, öyle duru bir dille anlatıyor ki; mizah orada bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, hegemonyayı sarsan bir bilinç yükseltme eylemine dönüşüyor.

İşte egemenlerin korktuğu ve sansür aygıtıyla saldırdığı şey, bu çocuğun zekası falan değil yoldaş; o sahneden yükselen ve prekara sınıfının kulaklarında çınlayan "Biz neden bu hayatı yaşıyoruz?" sorusunun sınıfsal ve materyalist yanıtıdır.

Sözün özü; Deniz Göktaş bir mucize değildir. O, kapitalizmin kendi elleriyle yarattığı, eğittiği ama sonra güvencesiz bırakarak sokağa fırlattığı o öfkeli, eğitimli işçi sınıfının sahneye bıraktığı bir saatli bombadır. Bombanın pimini de bizzat bu memleketin maddi gerçekliği çekmiştir.

Bizim Bu Genç Arkadaşı Ne Bekliyor? (Ve Hücremizin Parmaklıklarını Kahkahayla Eğelemek)

Defterleri hemen kapatma yoldaş, sınıf dersinin en hayati, en can alıcı bölümüne geldik. Şimdi o meşhur soruyu masaya yatıralım: Peki, bizim bu mikrofonlu genç arkadaşı, yani Deniz Göktaş’ı önümüzdeki yakın ve uzak gelecekte ne bekliyor?

Tarihsel materyalizmin o acımasız diyalektik yasaları bize öğretir ki; egemen sınıflar kendilerini tehdit eden hiçbir hakikati öylece kendi haline bırakmazlar. Deniz şu an bir ipte yürüyor ve ipin iki tarafında da devasa iki burjuva tuzağı kurulmuş durumda:

  • Devletin Demir Yumruğu (Zor Aygıtı): Deniz, Ölüdeniz’de yaptığı gibi sistemin kurumsal kutsallarına, militarizme, o sahte milliyetçilik hamasetine çıplak elle daldıkça, devletin ceza mekanizmaları tıkır tıkır işlemeye başlayacak. "Cumhurbaşkanına hakaret" davaları, salon iptalleri, mali denetimler, dijital platform yasakları... Sistem onu kriminalize ederek, yalnızlaştırarak ve korkutarak o tehlikeli ağzını kapatmaya çalışacak.
  • Kapitalizmin Altın Kafesi (Metalaştırma Tuzağı): Bu ilkinden çok daha sinsi, çok daha tehlikeli bir tuzaktır yoldaş. Kapitalizmin midesi çok geniştir; kendisine en düşman, en devrimci fikri bile alır, sindirir, paketler ve üzerine barkod yapıştırıp yine bize satar. Yarın bir gün büyük sermaye grupları ya da küresel dijital tekeller (Netflix, Disney vb.) Deniz’in önüne milyon dolarlık sözleşmeler koyduğunda ne olacak? Sistem ona şunu fısıldayacak: "Çok güzel eleştiriyorsun çocuk, harika muhalifsin, gel bu öfkeni bizim platformda satalım, sen de köşeyi dön, biz de senin üzerinden prekaraya gaz alma seansı düzenleyelim." İşte o an, Deniz’in o radikal, sınıfsal özünü koruyup koruyamayacağı, Ferhan Şensoy gibi bedel ödemeyi göze alıp kendi bağımsız estetik barikatında kalıp kalamayacağı hayati bir sınav olacak.
Savunulması Gereken Edebiyat ve Mizah Nedir?

Tam da bu yüzden yoldaş, bizim bugün bireysel olarak Deniz Göktaş’ı övmenin ötesinde, "nasıl bir edebiyatı ve nasıl bir mizahı savunmalıyız?" sorusuna sınıfsal bir yanıt vermemiz gerekiyor.

Savunmamız gereken mizah, Özal döneminin o burjuva yalakası "Ay memur bey de işini biliyor, canım ne olacak" popülizmi ya da Cem Yılmaz’ın o steril "Zenginler yatta havyar yiyor, biz evde kısır yiyoruz, ne şapşalız" konforu değildir. Savunmamız gereken edebiyat ve mizah; bize içinde bulunduğumuz hücreyi güzelleştiren, parmaklıkları pembe boyayla boyayan o sahte "sanat" illüzyonu hiç değildir!

Bizim savunacağımız mizah; o hücrenin parmaklıklarını kahkahayla eğeleyen mizahtır! Gerçek devrimci mizah ve edebiyat, egemenlerin ürettiği sahte gerçekliği (simülasyonu) parçalayan, sömürünün özünü ifşa eden ve en önemlisi izleyicide/okuyucuda bir sınıf bilinci sıçraması yaratan mizahtır. Bize "Evet, hayatın berbat ama bak tek başına değilsin, bu sömürü kolektif bir mekanizma ve bu mekanizmayı alt etmek bizim elimizde" diyen o toplumcu gerçekçi damardır. Aziz Nesin’lerin, Sabahattin Ali’lerin, Oğuz Aral’ların mirası tam olarak budur ve bugün Deniz Göktaş’ın sahnede yaptığı o yapı sökümü, ancak bu mirasa sahip çıkarak ve onu büyüterek savunabiliriz.

Cinnetten Sıyrılmak ve Akıl Sağlığını Kurtarmak

Şimdi gelelim seninle benim, yani her sabah o nefret ettiği işe uyanan, faturasını düşünmekten geceleri gözüne uyku girmeyen modern zaman proleterinin o meşhur "cinnet" haline...

Sistem bize her gün şu yalanı söylüyor: "Eğer mutsuzsan, anksiyeten varsa, depresyondaysan bu senin suçun. Yeterince çalışmıyorsun, pozitif düşünmüyorsun, git bir psikoloğa, al ilacını, kendini gerçekleştir." Deniz Göktaş’ın sahnesine gidip hep beraber o intihar şakalarına, o çaresizlik anlatılarına güldüğümüzde muazzam bir katarsis (arınma) yaşıyoruz, doğru. Kendimizi bir anlığına hafiflemiş hissediyoruz.

Ama dürüst olalım yoldaş; standup salonundan çıkıp metrobüse bindiğin an o büyü bozuluyor. O sahnede atılan kahkaha, bizi o anlık cinnet halinden çıkarsa da akıl sağlığımızı tek başına korumaya yetmez. Çünkü o salondaki kahkaha, tek başına kalmış bireylerin çaresizlik ortaklığıdır.

AKIL SAĞLIĞI VE ÖZGÜR GELECEK

Bireysel Kahkaha (Salonda) > Geçici Rahatlama (Katarsis)

Kolektif Örgütlenme (Sokakta) > Yapısal Dönüşüm (Özgürlük)

Hedef: Sınıfsal cinnetten sıyrılmak, akıl sağlığını korumak!

Bizim o sınıfsal bilincimizi dimdik, sarsılmaz bir şekilde sağlam tutmamız şart. Bizi o kolektif cinnet girdabından çekip çıkaracak, zihnimizi ve ruhumuzu geç kapitalizmin o vahşi sömürüsüne karşı koruyacak yegane zırh, iki saatlik bir standup gösterisi değil, örgütlü mücadeledir!

Akıl sağlığımızı koruyacak olan şey; çaresizliğimize yalnız başımıza değil, yanımızdaki yoldaşın omzuna yaslanarak gülmektir. O pasif, monoton, "ne yapsak boş" diyen nihilist kahkahayı; fabrikada, plazada, kampüste, sokakta örgütlü bir güce, yani kurucu bir iradeye dönüştürmektir.

Unutma yoldaş; egemen sınıflar bizim acı çekmemizden korkmazlar, onlar bizim acımızla ve sefaletimizle dalga geçebilecek kadar bilinçlenmemizden ve bu bilinci yan yana gelerek örgütlü bir isyana çevirebilecek olmamızdan korkarlar.

Deniz Göktaş’ın sahneye bıraktığı o saatli bombanın pimi bizim elimizde. O bombayı bir tüketim nesnesi olarak kapitalizmin vitrinine bırakmayacağız. Sınıfsal bilincimizi sağlam tutacağız, o sahte performans çılgınlığının bizi delirtmesine izin vermeyeceğiz ve o cinnet halinden sıyrılıp, zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimizin olmadığı o örgütlü, sınıfsız, sömürüsüz ve gerçekten özgür geleceğe hep beraber, kahkahalarla yürüyeceğiz!

Hadi şimdi kalkalım, çaylar soğudu, ama bizim o şanlı sınıf öfkemiz hâlâ sımsıcak...

İlgili Başlıklar