Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır

Duvarın Öte Yanında Ne Büyüdü? Saksonya-Anhalt'tan Sonra Almanya'da Gericiliğin Kökenleri

Yazar: Oğuz Demirkapı
AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır

Duvarın Öte Yanında Ne Büyüdü?

Saksonya-Anhalt'tan sonra Almanya'da gericiliğin kökenleri, sosyal demokrasinin iflası ve sınıf cephesinin ödevleri

Sevgili Genç Yoldaşlar,

6 Eylül 2026 Pazar akşamı Magdeburg'da sandıklar açıldığında Almanya'nın savaş sonrası siyasal düzeni bir eşiği geçti. Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde AfD (Almanya için Alternatif) oyların yüzde 43,8'ini aldı; 83 sandalyeli eyalet meclisinde 39 sandalyeyle mutlak çoğunluğun üç sandalye gerisinde kaldı. Beş yıl önce aynı eyalette yüzde 20,8 almıştı; oyunu ikiye katladı. Hristiyan Demokratlar (CDU) yüzde 37,1'den yüzde 17,2'ye yarı yarıya eridi. Sosyal demokratlar (SPD) yüzde 9,3, Yeşiller yüzde 8,9, Sol Parti (Die Linke) yüzde 8,6, Sahra Wagenknecht'in BSW'si yüzde 5,3 aldı. Katılım yüzde 60'tan yüzde 77'nin üzerine fırladı (ZDF).

Rakamların içine bakınca tablo daha da ağırlaşıyor. Eyaletteki işçilerin yüzde 61'i AfD'ye oy verdi; 2021'de bu oran üçte birdi. Ücretli çalışanların yarıya yakını, esnaf ve serbest çalışanların mutlak çoğunluğu, 35–59 yaş grubunun mutlak çoğunluğu, 25 yaş altının yüzde 42'si AfD dedi. Parti 170 bin oyu daha önce hiç sandığa gitmeyenlerden, 82 bin oyu CDU'dan topladı (Tagesspiegel). AfD seçmeninin yüzde 89'u fiyat artışlarından, yüzde 80'i yaşam standardını kaybetmekten korktuğunu söylüyor; yüzde 83'ü Doğu Almanların "hâlâ ikinci sınıf yurttaş" olduğunu düşünüyor. Bu son kanı yalnızca AfD'de değil: Sol Parti seçmeninin yüzde 75'i, CDU seçmeninin yüzde 68'i, SPD seçmeninin yüzde 65'i aynı cümleyi onaylıyor (KAS Wahlanalyse).

İki hafta önce, Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp yazısında şunu yazmıştık: Eylül ayı Almanya'ya iki ihtimali aynı anda taşıyor; Saksonya-Anhalt'ta savaş sonrasının ilk AfD eyalet başbakanı, Berlin'de 12 Eylül sürgünü bir ailenin kızı. İlk ihtimal gerçekleşmenin eşiğinde. 20 Eylül'de Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern sandığa gidiyor.

Bu yazı o sonucun neden şaşırtıcı olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bunun için uzun bir yol yürüyeceğiz: on dokuzuncu yüzyılın başındaki romantik milliyetçilikten Nazizme, Nazizmden iki Almanya'ya, iki Almanya'dan duvarın yıkılışına, duvarın yıkılışından Treuhand'a, Treuhand'dan Rostock'a ve Rostock'tan bugünkü yüzde 43,8'e. Bu yolda DDR'nin kendi hatalarını, Stasi'nin bıraktığı nefreti, sosyal demokrasinin neden yanıt olamadığını ve Sol Parti'nin bir umut olup olamayacağını sınıfsal bir gözle tartacağız. Sonunda ise ödevlerimiz var; çünkü bu, yalnızca Almanya'nın meselesi değildir.


Bir hafta içinde ne tartışıldı?

Sonuç açıklanır açıklanmaz dört ayrı tartışma açıldı. Her biri kendi başına öğretici.

Birincisi, "geçilmez duvar" (Brandmauer) tartışması. Savaş sonrası Almanya'nın kurucu ilkesi, düzen partilerinin aşırı sağla hiçbir biçimde iş birliği yapmamasıydı. Ocak 2025'te Merz'in göç önergesinin AfD oylarıyla geçmesiyle çatlayan bu duvar, Saksonya-Anhalt'ta fiilen çöktü. Çünkü aritmetik ortada: AfD ve BSW birlikte 44 sandalye, yani çoğunluk. Wagenknecht "Brandmauer siyaseti iflas etti" dedi, AfD ile enerji, Rusya yaptırımları, eğitim ve kamu yayıncılığı konularında "örtüşmeler" gördüğünü açıkladı; BSW'nin başbakan seçiminin üçüncü turunda çekimser kalabileceği, bunun da AfD adayı Ulrich Siegmund'u seçtireceği konuşuluyor (ZDF). "Sol" etiketli bir partinin, savaş sonrasının ilk aşırı sağ eyalet hükümetine kapıyı aralaması, bu haftanın en ağır dersidir.

İkincisi, Merz tartışması. ZDF'nin anketine göre seçmenlerin dörtte üçü, CDU seçmeninin yarısı, Şansölye Merz'in kendi partisine zarar verdiğini düşünüyor (ZDF). CDU içinde bir kanat Sol Parti ile her türlü iş birliğini kategorik olarak reddediyor; genel sekreter "ne sağın ne solun aşırılarıyla" diyerek Sol Parti'yi AfD ile aynı kefeye koyuyor. Yani düzen partisi, kendisini yarı yarıya eriten aşırı sağ karşısında bile "sol tehlike" refleksinden vazgeçmiyor.

Üçüncüsü, Sol Parti'nin tutumu tartışması. Parti eş başkanı Luigi Pantisano, seçim öncesi ve sonrasındaki açıklamalarında AfD'yi iktidardan uzak tutmak için CDU adayı Sven Schulze'yi başbakan seçebileceklerini söyledi ve CDU'nun politikasını AfD ile karşılaştırdığı için CDU'dan özür diledi; eş başkan Ines Schwerdtner sonucu "federal hükümetle hesaplaşma" olarak niteledi. Eski Thüringen başbakanı Bodo Ramelow, CDU'ya "kıvırmayı bırak, Sol Parti ile çalış" çağrısı yaptı (WSWS). Sol içi tartışmanın odağı şu: aşırı sağı durdurmak için düzen partisine payanda olmak mı, yoksa düzen partisinin ürettiği yıkımı teşhir edip kendi hattını kurmak mı? Bu soruya aşağıda döneceğiz.

Dördüncüsü, uluslararası tepkiler. Trump "yükseliyorlar ve artık buna katlanmayacaklar" dedi; Musk Almanca "iyi iş" yazdı; Orbán "bu daha başlangıç" dedi; Vox ve Chega liderleri kutladı; Rus devlet fonu yöneticisi Siegmund'u "aklın sesi" ilan etti. Karşı tarafta Fransa "çok endişe verici bir sinyal", Polonya başbakanı Tusk "Polonya'da AfD'nin zaferine yalnızca aptallar ya da hainler sevinir" dedi (Al Jazeera). Dikkat edin: kutlayanlar ABD başkanı, dünyanın en zengin adamı, bir AB üyesi ülkenin eski başbakanı ve Rus sermayesi. Aşırı sağ artık "marjinal" değil; küresel sermaye bloklarının içinde temsil edilen bir programdır.

Bu dört tartışmanın ortak eksiği, hepsinin de aşırı sağı bir sapma, bir anomali olarak ele almasıdır. Seçim gecesinden beri yayımlanan vakıf analizleri (Adenauer Vakfı, Böll Vakfı) sayfalarca "hayal kırıklığı", "kimlik kaygısı", "kurumlara güvensizlik" sayıyor; hiçbirinde "mülkiyet" sözcüğü geçmiyor. Haziran'da Efendilerin İdeolojik Kuşatması yazısında bu aygıtın işleyişini anlatmıştık: sistemin ürettiği yıkımı sistemin dışındaymış gibi ampirik verilerle tespit etmek, sonra çözümü yine sistemin içinde aramak. AfD'yi "demokrasinin direnç sorunu" olarak okumak, tam olarak bu aklama işlemidir. Oysa tarih, bunun bir sapma değil bir süreklilik olduğunu söylüyor.


Uzun yol: 1806'dan 1933'e Almanya'da ırkçı siyasetin doğuşu

Almanya'da ırkçı siyaset Hitler'le başlamadı. Nazizm, yüz yılı aşkın bir birikimin en yoğunlaşmış ve en kanlı biçimiydi. O birikimi dört uğrakta izleyebiliriz.

Napolyon yenilgisi ve "halk ruhu" (1806–1819)

Modern Alman milliyetçiliği bir zafer değil, bir yenilgi ürünüdür. 1806'da Prusya ordusu Jena'da Napolyon karşısında dağıldığında Alman toprakları üç yüzden fazla küçük prensliğe bölünmüş, feodal ilişkiler içinde, sanayisiz ve ulussuz bir coğrafyaydı. Fransız Devrimi'nin evrenselci yurttaşlık fikri karşısında Alman romantikleri "halk ruhu"na (Volksgeist), dile, kana ve toprağa dayanan bir kimlik kurdu. Fichte'nin Alman Ulusuna Söylevler'i (1808), Jahn'ın jimnastik hareketi, Arndt'ın "Almanın vatanı nerede?" şiirleri; hepsi ulusu bir siyasal sözleşme olarak değil, doğal bir organizma olarak tanımladı. Bu tanımın içinde "yabancı" baştan itibaren vardı: Fransız, Yahudi, Slav.

Bu fikir hızla eyleme döndü. 1819 yazında Würzburg'da başlayıp bütün Alman kentlerine yayılan Hep-Hep pogromları, modern Avrupa'nın ilk örgütlü Yahudi karşıtı sokak şiddetiydi. Dikkat edilecek nokta: bu şiddetin toplumsal tabanı zanaatkârlar, küçük esnaf ve öğrencilerdi; yani ticari kapitalizmin ilk sarsıntısı altında ezilen ve bu ezilmişliği bir "yabancı"da cisimleştiren ara katmanlar. İki yüz yıl sonra faşizmin toplumsal tabanına baktığımızda aynı katmanları göreceğiz.

1848'in yenilgisi ve "Alman özel yolu"

1848 devrimi Almanya'da burjuva demokrasisini kurmak için tarihin verdiği fırsattı. Alman burjuvazisi bu fırsatı kullanmadı; proletaryadan korktuğu için Prusya monarşisi ve toprak aristokrasisiyle (Junker) uzlaştı. Marx ve Engels bu korkaklığı Neue Rheinische Zeitung'da adım adım teşhir etti. Sonuç, birliğin aşağıdan ve demokratik olarak değil, 1871'de "demir ve kanla", yukarıdan ve Bismarck eliyle kurulması oldu.

Bu, Alman gericiliğinin temel yapısal özelliğidir: kapitalizm demokrasisiz gelişti. Sanayi burjuvazisi ekonomik gücü aldı, siyasal gücü Junker'lere ve orduya bıraktı. Toplum, yurttaşlar topluluğu olarak değil, bir devlet-ordu-sanayi bloğunun tebaası olarak örgütlendi. Bugün bile Almanya'da "devlet aklı" (Staatsräson) kavramının siyasal tartışmayı bitiren bir güce sahip olması bu geleneğin kalıntısıdır.

Sanayileşme, kriz ve antisemitizmin siyasallaşması (1873–1914)

1873 borsa çöküşü ("Gründerkrach") Almanya'nın ilk büyük kapitalist kriziydi. Kriz, hızla sanayileşen bir toplumun ara katmanlarını (küçük esnaf, zanaatkâr, köylü, alt memur) ezdi. Bu katmanlar, kendilerini ezen soyut sermaye ilişkisini kavrayamadı; ona somut bir yüz aradı ve buldu: "Yahudi finans". 1879'da Wilhelm Marr "antisemitizm" sözcüğünü icat etti ve ilk antisemit siyasal derneği kurdu. Aynı yıl Prusya'nın en saygın tarihçisi Heinrich von Treitschke "Yahudiler bizim felaketimizdir" diye yazdı; bu cümle altmış yıl sonra Nazi gazetesi Der Stürmer'in her sayısının manşeti olacaktı. Saray vaizi Adolf Stoecker, işçileri sosyal demokrasiden koparmak için Hristiyan Sosyal Parti'yi kurdu ve antisemitizmi açıkça "işçi sınıfını sosyalizmden çekmenin aracı" olarak kullandı.

Bunu unutmayın: Almanya'da modern ırkçılık, işçi sınıfının sosyalist örgütlenmesine karşı bilinçli bir alternatif olarak siyasallaştı. August Bebel'in antisemitizme "aptalların sosyalizmi" demesinin nedeni budur: sömürünün nedenini sınıf ilişkisinde değil bir halkta aramak, öfkeyi doğru adrese değil kolay adrese yöneltmektir. Geçen ay Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey? yazısında verdiğimiz tanım burada da geçerlidir: ırkçılık, insanlar arasındaki farkı açıklamak için değil, aralarındaki eşitsizliği meşrulaştırmak için üretilmiş bir düşünce ve pratik sistemidir. 1879'un Berlin'i ile 2026'nın Zonguldak'ı arasında mekanizma değişmemiştir.

Aynı dönemde ırkçılık sömürgelerde uygulama alanı buldu. 1904–1908'de bugünkü Namibya'da Alman ordusu Herero ve Nama halklarına karşı yirminci yüzyılın ilk soykırımını işledi; General von Trotha'nın imha emri, çöle sürülen on binler, toplama kampları. Yirminci yüzyılın soykırım teknikleri Avrupa'da değil, Alman sömürgesinde prova edildi.

Weimar: sermaye, ordu ve faşizm (1918–1933)

1918 Kasım Devrimi imparatorluğu yıktı ama sosyal demokrasi, devrimi ordu ve Freikorps'la birlikte bastırdı. Ocak 1919'da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, SPD hükümetinin çağırdığı paramiliter birlikler tarafından öldürüldü. Weimar Cumhuriyeti işte bu kanın üstüne kuruldu: ordu ve bürokrasi tasfiye edilmemiş, Junker mülkiyeti korunmuş, "arkadan hançerlendik" (Dolchstoß) yalanı devletin resmî tarihine sızmış bir cumhuriyet.

1929 krizi geldiğinde bu cumhuriyetin işçi sınıfına verecek yanıtı yoktu. Altı milyon işsiz, çöken ara katmanlar, umutsuzlaşan gençlik. NSDAP 1928'de yüzde 2,6 oy alan marjinal bir partiyken Temmuz 1932'de yüzde 37,3'e çıktı. Ama iktidara sandıkla gelmedi: Kasım 1932 seçimlerinde oy kaybetmişti. İktidara, Kasım 1932'de sanayicilerin ve bankacıların Hindenburg'a yazdığı dilekçeyle, Papen'in ve Junker çevresinin aracılığıyla, 30 Ocak 1933'te atanarak geldi. Krupp, Thyssen, IG Farben, Deutsche Bank; Alman tekelci sermayesi, işçi hareketini ezecek ve silahlanma ekonomisini kuracak bir devlete ihtiyaç duyduğunda faşizmi tercih etti.

Georgi Dimitrov'un 1935'te Komintern'de yaptığı tanım bugün de geçerlidir: iktidardaki faşizm, "finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü"dür. Faşizmin toplumsal tabanı küçük burjuvazi, lümpen katmanlar ve işçi sınıfının umutsuzlaşmış kesimleridir; ama sınıfsal işlevi, tekelci sermayenin kriz yönetimidir. Bu iki düzey birbirine karıştırıldığında faşizm anlaşılamaz. Bugün AfD'ye oy veren işçiyi "faşist" diye damgalamak, tabanı işlevle karıştırmaktır.

Bir de ders var: 1933'te işçi hareketi bölünmüştü. SPD ile KPD birbirini "sosyal faşist" ve "işçi sınıfı haini" diye anıyordu. Her ikisinin toplam oyu NSDAP'ninkinden fazlaydı. Birleşik cephe kurulamadığı için ikisi de aynı toplama kampına gitti.


1945'ten sonra: iki Almanya, iki antifaşizm

Savaş bittiğinde Almanya ikiye bölündü ve her iki Almanya faşizmle farklı biçimde hesaplaştı. İkisinin de hesabı eksik kaldı; ama eksiklerin niteliği farklıydı ve bugünkü tabloyu anlamak için bu farkı görmek gerekir.

Batı: denazifikasyonsuz restorasyon

Federal Almanya'da denazifikasyon 1949'a gelmeden fiilen bitti. Soğuk Savaş başlayınca ABD'nin önceliği Nazileri yargılamak değil, Sovyetlere karşı bir cephe devleti kurmaktı. Nürnberg Yasaları'nın resmî yorumcusu Hans Globke, Adenauer'in başbakanlık müsteşarı oldu. Nazi partisi üyesi Kurt Georg Kiesinger 1966'da şansölye oldu. Yargıda, poliste, dışişlerinde, üniversitede ve şirket yönetim kurullarında Nazi dönemi kadroları yerinde kaldı. IG Farben parçalandı ama BASF, Bayer ve Hoechst olarak yaşadı; Krupp ve Thyssen birkaç yıl içinde eski gücüne döndü.

Batı Almanya'nın antifaşizmi, "totalitarizm" doktrinine dayanıyordu: Nazizm ile komünizm aynı kefeye kondu, KPD 1956'da yasaklandı, 1972'de "radikaller kararnamesi" ile solcular kamu hizmetinden uzaklaştırıldı. Böylece antifaşizm, sola karşı bir silaha dönüştürüldü. Bugün CDU genel sekreterinin "ne sağın ne solun aşırıları" cümlesi, bu yetmiş yıllık doktrinin tekrarından ibarettir. Doktrin bugün de işbaşındadır: Haziran'da yazdığımız Ulm 5 Davası yazısında anlattığımız gibi, Ulm'daki Elbit Systems fabrikasının Gazze'ye giden drone üretimini durdurmaya çalışan beş genç, Stuttgart-Stammheim'da kurşungeçirmez cam kafesler arkasında, "suç örgütü" maddesinden (§129) yargılanıyor; duruşmalar 2027'ye uzatıldı. Aynı devlet, Anayasayı Koruma Dairesi'nin "kesinleşmiş aşırı sağcı" dediği partiyle eyalet hükümeti kurulmasını seyrediyor. Neonazi NSU'nun dosyalarını imha eden, silah fabrikasını durduran genci cam kafese koyan devlet aynı devlettir; "devlet aklı" tam da bu asimetrinin adıdır.

Bu zeminde aşırı sağ hiç kaybolmadı: NPD 1966–68 arasında yedi eyalet meclisine girdi; 1980'lerde Republikaner Berlin'de yüzde 7,5 aldı; 1955'te İtalya, 1961'de Türkiye ile imzalanan iş gücü anlaşmalarıyla gelen "misafir işçi"ler, 1973 petrol kriziyle birlikte "yabancılar dışarı" sloganının hedefi oldu. Batı Almanya'nın "ekonomik mucize"si bu ırkçılığı ortadan kaldırmadı, yalnızca satın alabildi: kriz gelmediği sürece refah, öfkeyi bastırdı.

Doğu: devletleştirilmiş antifaşizm

DDR ise kendini Nazizmin karşıtı olarak kurdu ve bunu kâğıt üzerinde çok daha köklü yaptı. Junker mülkiyeti 1945–46 toprak reformuyla tasfiye edildi; büyük sanayi kamulaştırıldı; Nazi kadroları yargıdan, eğitimden, yönetimden büyük ölçüde temizlendi; Buchenwald ve Sachsenhausen ulusal anma yerleri oldu; okullarda antifaşizm zorunlu müfredattı. Faşizmin sınıfsal köklerini (tekel, Junker, ordu) söküp atma açısından DDR, Batı'nın yapmadığını yaptı.

Ama burada bir sorun var ve genç yoldaşlar bu sorunu görmezden gelemez: DDR'nin antifaşizmi yukarıdan buyurulmuş bir antifaşizmdi (verordneter Antifaschismus). Devlet, halkı toptan "faşizmin kurbanı ve galibi" ilan etti. Bu, on iki yıl boyunca Nazizmi desteklemiş, savaşmış, susmuş milyonlarca sıradan Almanı kendi geçmişiyle yüzleşmekten muaf tuttu. Yüzleşme, bir devlet ritüeline dönüştü; ritüel de, ritüeli yapan devlete duyulan öfkeyle birlikte itibar kaybetti. 1989'da devlet çöktüğünde, onunla birlikte devletin antifaşizmi de çöktü; altında ise hiç işlenmemiş bir toprak vardı.

İkinci sorun göçmenlerle ilgili. DDR'de "sözleşmeli işçi" (Vertragsarbeiter) statüsüyle Vietnam, Mozambik, Angola, Küba ve Polonya'dan yaklaşık 90 bin işçi çalışıyordu. Bu işçiler ayrı yurtlarda, toplumdan yalıtılmış, aile getirmesi yasak, hamile kalırsa sınır dışı edilen, sözleşmesi bitince gönderilen bir rejim altındaydı. Resmî "enternasyonalizm" ile gündelik yalıtım arasındaki bu uçurum, Doğu Alman toplumunun göçmenle hiçbir gerçek ilişki kurmadan 1989'a gelmesine yol açtı. 1990'da bu işçilerin çoğu apar topar gönderildi; kalanlar ise Hoyerswerda ve Rostock'ta pogromların ilk hedefi oldu.


DDR'nin hataları ve Stasi'nin bıraktığı nefret

Bir sosyalistin DDR hakkında dürüst konuşması gerekir. Yoksa bu tarihi anlatma işi AfD'ye ve liberallere kalır; onlar da kendi işlerine geldiği gibi anlatırlar.

DDR, Sovyet işgal bölgesinde, savaşın yakıp yıktığı, sanayisinin büyük kısmı tazminat olarak sökülüp götürülmüş, Batı'nın Marshall Planı'ndan payı olmayan bir coğrafyada kuruldu. Bu koşullarda tam istihdam, ücretsiz eğitim ve sağlık, kadın istihdamında dünya rekorları (1989'da kadınların yüzde 90'ı çalışıyordu), kreş, sosyal konut, kira denetimi gibi kazanımlar gerçekti. Bunları küçümsemek, bugün AfD'ye oy veren doğulu işçinin neye özlem duyduğunu anlamamaktır.

Ama bu kazanımlar demokratik bir işçi iktidarının değil, bürokratik bir aygıtın eliyle dağıtılıyordu. Ve bürokrasi, kazanımlarını halka değil kendine borçlu olduğunu düşünürdü. Hataları şöyle sıralayabiliriz:

17 Haziran 1953. Doğu Berlin'de inşaat işçileri, iş normlarının yükseltilmesine karşı greve çıktı; grev bütün ülkeye yayıldı. Bir "işçi devleti", işçi grevini Sovyet tanklarıyla bastırdı. Bu tarih, DDR'nin işçi sınıfıyla ilişkisinin kırıldığı andır. Brecht'in acı ironisi meşhurdur: "Hükümet halkı feshedip yenisini seçse daha kolay olmaz mıydı?"

13 Ağustos 1961. Duvar, "antifaşist koruma duvarı" adıyla örüldü ama yüzü Batı'ya değil kendi halkına dönüktü. Bir toplumu kaçmasın diye içeri kilitlemek, o toplumun rızasını kazanamadığının itirafıdır.

Ekonomik durgunluk. 1970'lerden itibaren DDR, Batı ile tüketim yarışına girip kaybetti; borçlandı, yatırım yapamadı, teknolojik olarak geri kaldı. Planlama, aşağıdan katılım olmadan, yukarıdan verilen hedef rakamlara indirgendi. Halkın "bizim" demediği bir mülkiyet, kamu mülkiyeti olarak yaşayamaz.

Stasi. Devlet Güvenlik Bakanlığı, 1989'da yaklaşık 91 bin tam zamanlı görevli ve 170–190 bin arası "gayri resmî muhbir" (IM) çalıştırıyordu. On altı milyonluk bir ülkede bu, her elli–altmış yetişkinden birinin devlet için komşusunu, iş arkadaşını, eşini gözetlemesi demektir. Stasi'nin dosyaları uç uca eklense yüz kilometreyi aşar. Bu aygıt, DDR'yi Batı'dan korumadı; DDR'yi kendi halkından ayırdı. Toplumsal güveni çürüttü. Karşı çıkanın kariyerini bitirdi, çocuğunu üniversiteye sokmadı, evliliğini dağıttı, ruhunu parçaladı ("Zersetzung" resmî bir yöntem adıydı).

Bugün Doğu Almanya'da "sol" sözcüğünün bir bölümünde neden nefret uyandırdığını anlamak istiyorsanız Stasi'ye bakın. AfD'nin en etkili sloganlarından biri, 1989'un "Biz halkız" (Wir sind das Volk) sloganını çalmasıdır. Aynı parti, "Yeşil-sol diktatörlük", "kamu yayıncılığı = devlet propagandası", "devlet aklı = Politbüro" benzetmeleriyle DDR'ye duyulan öfkeyi bugünkü düzen partilerine ve sola yöneltmeyi başarıyor. Doğu Almanya'da sol, otuz beş yıldır önce Stasi'nin gölgesini temizlemek zorunda kalıyor; sonra sınıf mücadelesine başlayabiliyor.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: Sosyalizm demokrasisiz yaşayamaz. Gözetimle, korkuyla, buyrukla kurulan toplumsal düzen, ilk kriz anında çöker ve arkasında sosyalizme değil sosyalizmin adına duyulan bir nefret bırakır. Bu ders yalnızca DDR'ye değil, bugün her yerde "güvenlik" adına gözetimi büyüten her devlete ve "disiplin" adına iç demokrasiyi askıya alan her örgüte söylenmiştir.


Duvar yıkıldı, Doğu satıldı: Treuhand ve mülksüzleştirme

9 Kasım 1989'da duvar yıkıldığında dünyaya "özgürlüğün zaferi" anlatıldı. Doğu Alman işçisinin gözünden ise ondan sonra olanlar bir kurtuluş değil, bir ilhak ve tasfiyeydi.

1 Temmuz 1990'da parasal birlik ilan edildi: DDR markı, üretkenlik farkı gözetilmeksizin bire bir Batı markına çevrildi. Bu, Doğu sanayisinin bir gecede rekabet gücünü sıfırladı; Doğu ürünleri kendi pazarında bile satılamaz oldu. Ardından Treuhandanstalt devreye girdi. Bu kurum, DDR'nin bütün kamu mülkiyetini (yaklaşık 8.500 işletme, 4 milyon çalışan, ülkenin toprağının ve ormanının büyük bölümü) devraldı ve 1994'e kadar tasfiye etti. Rakamlar korkunçtur: Treuhand'ın devraldığı işletmelerdeki çalışan sayısı 4 milyondan 1,5 milyona düştü; işletmelerin yüzde 85'inden fazlası Batı Alman ya da yabancı sermayeye satıldı, Doğu Almanlara satılan pay yüzde beş civarında kaldı. Halkın kırk yıl emek verdiği fabrikalar bazen bir marka satıldı, sonra kapatıldı; çünkü alıcı fabrikayı değil pazarı satın alıyordu. Bütün bir kimya üçgeni (Leuna, Buna, Bitterfeld), Saksonya-Anhalt'ın sanayi kalbi, birkaç yılda söndü. Treuhand başkanı Detlev Rohwedder 1991'de suikaste kurban gitti; yerine gelen Birgit Breuel tasfiyeyi hızlandırdı.

Bu bir "geçiş sancısı" değildi; bir sınıfın bütün bir bölgeden mülksüzleştirilmesiydi. Marx'ın ilkel birikim dediği şeyin, yirminci yüzyılın sonunda, gelişmiş bir kapitalist ülkenin ortasında yeniden sahnelenmesiydi.

Sonuçları bugün hâlâ ölçülebilir:

Göç. 1989–2010 arasında Doğu'dan Batı'ya yaklaşık 3,7 milyon insan gitti, 2,5 milyon geldi; net kayıp 1,2 milyonun üzerinde. Gidenler gençler ve kadınlardı. Saksonya-Anhalt'ın nüfusu 1990'da 2,9 milyondu, bugün 2,1 milyonun altında. Geriye yaşlanan, erkek ağırlıklı, kırsal bir nüfus kaldı. Demografik yapı bile mülksüzleştirmenin izidir.

Ücret ve servet. Doğu'da ücretler bugün hâlâ Batı'nın yüzde 15–20 altında; hane serveti Batı'nın yarısı civarında. DAX'taki kırk büyük şirketin hiçbirinin genel merkezi Doğu'da değil. Doğu'daki büyük işletmelerin sahipleri, yönetim kurulları, mahkeme başkanları, üniversite rektörleri büyük ölçüde Batılı. Doğu, otuz beş yıl sonra bile bir iç sömürge yapısı taşıyor: emek orada, mülkiyet ve karar burada.

"İkinci sınıf yurttaş." Yukarıda gördük: bütün partilerin seçmeni bu cümleyi onaylıyor. Bu, bir "duygu" değil, bir mülkiyet ilişkisinin siyasal bilince yansımasıdır.

Ostalgie: neye özlem?

Batı medyası Doğu Almanların DDR'ye duyduğu özlemi (Ostalgie) alaya alır: Trabant, Spreewald salatalığı, Sandmännchen. Bu alay, özlemin sınıfsal içeriğini gizlemek içindir. Doğu Alman işçisi 1989'da aldığı ürünü değil, işini, kreşini, kirasını, mahallesini, komşusunu ve kendi emeğiyle kurduğu bir şeye ait olma duygusunu kaybetti. DDR anketlerinde en çok özlenen şeyler "iş güvencesi", "toplumsal dayanışma" ve "kadın-erkek eşitliği" olarak çıkar. Bunlar "totaliter nostalji" değil, kaybedilen sınıfsal kazanımların adıdır.

Sorun şudur: bu özlemin siyasal bir dili yoktu. DDR'nin kendi hataları yüzünden "sosyalizm" sözcüğü itibarını yitirmiş, Batı'nın "totalitarizm" söylemi bu itibarsızlığı mühürlemişti. Özlem, ifade edecek sol bir dil bulamayınca, sağa aktı: "eskiden düzen vardı", "eskiden herkes çalışırdı", "eskiden yabancı yoktu". AfD'nin yaptığı, sınıfsal bir özlemi kültürel bir özleme çevirmek, "işimi kaybettim"i "ülkemi kaybettim"e dönüştürmektir.


Beyzbol sopası yılları: pogromlar ve devletin yanıtı

Mülksüzleştirmenin siyasal faturası gecikmedi. 1990'ların başı Doğu Almanya'da "beyzbol sopası yılları" (Baseballschlägerjahre) olarak anılır: neonazi çeteler sokakları ele geçirdi, göçmen yurtları kundaklandı, solcu gençler ve punklar dövüldü, öldürüldü.

Eylül 1991, Hoyerswerda. Saksonya'nın bu sanayi kasabasında Vietnamlı ve Mozambikli sözleşmeli işçilerin ve mültecilerin yurtları günlerce taşlandı, molotoflandı; yüzlerce kasabalı alkışladı. Polis göçmenleri kasabadan tahliye etti. Neonaziler "Hoyerswerda yabancıdan arındırıldı" diye kutladı.

22–26 Ağustos 1992, Rostock-Lichtenhagen. Savaş sonrası Almanya'nın en büyük pogromu. Vietnamlı işçilerin oturduğu "Ayçiçeği Evi" binlerce kişinin alkışları arasında günlerce kundaklandı; polis çekildi; içeride yüzden fazla insan kapalı kaldı ve canını çatıdan kaçarak kurtardı. Bütün olay canlı yayınlandı.

Kasım 1992 Mölln, Mayıs 1993 Solingen. Bu kez Batı'da, Türkiyeli ailelerin evleri yakıldı; Mölln'de üç, Solingen'de beş insan diri diri öldü. Şiddet Doğu'ya özgü değildi; ama Doğu'da kitleselleşmişti.

Devletin yanıtı öğreticidir. Sokakta göçmen yakılırken Federal Meclis, 26 Mayıs 1993'te SPD'nin de oylarıyla anayasanın iltica maddesini fiilen ortadan kaldıran "iltica uzlaşması"nı (Asylkompromiss) geçirdi. Yani devlet, ırkçı şiddete karşı göçmeni değil, ırkçı şiddetin talebini korudu. Bu, aşırı sağın iktidara gelmeden de programını uygulatabileceğinin ilk büyük kanıtıdır ve bugünkü Brandmauer tartışmasının otuz yıl önceki provasıdır.

2000–2007 arasında neonazi NSU hücresi dokuzu göçmen kökenli on kişiyi öldürdü; devlet yıllarca kurbanların ailelerini soruşturdu, istihbarat dosyalarını imha etti. 2019 Halle, 2020 Hanau. Kurumsal ırkçılık, 1993'te kapıdan içeri alınan şeyin adıdır.


AfD nasıl büyüdü? Profesör partisinden "ırkçı kitle partisi"ne

AfD 2013'te Batı Alman ekonomi profesörlerinin euro'ya karşı kurduğu bir liberal-muhafazakâr parti olarak doğdu. 2015'te mülteci göçüyle birlikte kurucu kadro tasfiye edildi; parti, Doğu'da Björn Höcke'nin "Kanat" (Flügel) hattıyla açık bir völkisch-milliyetçi partiye dönüştü. 2017'de Federal Meclis'e girdi; 2024'te Thüringen'de birinci parti oldu; Şubat 2025 federal seçiminde yüzde 20,8 ile ikinci parti; Mayıs 2025'te Anayasayı Koruma Dairesi partiyi bütünüyle "kesinleşmiş aşırı sağcı" olarak sınıflandırdı. Saksonya-Anhalt örgütü zaten yıllardır bu sınıflamanın içindeydi (NPR).

analyse & kritik dergisinden Jan Ole Arps'ın 6 Eylül sonrası tespiti yerinde: AfD artık bir protesto partisi değil, "ırkçı bir kitle partisi" (rassistische Volkspartei). Seçmeninin üçte biri programa inandığı için, üçte biri parti "normalleştiği" için, üçte biri "ders vermek" için oy veriyor. Parti, fiyat korkusunu göç kısıtlaması talebiyle tek pakette bağlıyor (ak). Sol Parti'ye yakın bir analist olan Rainer Benecke'nin cümlesiyle: AfD, "bölüşüm çatışmasını sermaye-emek ilişkisinden, 'normal yurttaşlar' ile 'elitler ve göçmenler' arasındaki kültür savaşına kaydırıyor" (links-bewegt).

Bu tam olarak Stoecker'in 1880'de yapmaya çalıştığı şeydir: işçiyi sosyalizmden koparmak için ona bir "yabancı" göstermek. Yüz kırk yıl sonra aynı mekanizma, aynı coğrafyada, aynı sınıfsal işlevle çalışıyor. Fark şu: bu kez karşısında güçlü bir sosyalist işçi hareketi yok.

AfD'nin Doğu'daki başarısının dört maddi zemini var:

Birincisi, mülksüzleştirme: Treuhand'ın yarattığı sanayisizleşme ve iç sömürge yapısı. AfD seçmeninin yüzde 89'unun faturasını ödeyememekten korkması soyut bir "kaygı" değildir; Haziran'da Termometredeki Artı Değer yazısında Avrupa'nın hâllerini sayarken göstermiştik: bu kıtada yapısal eşitsizlik yüzünden her yıl yüz binden fazla insan fazladan ölüyor ve bu ölümler sınıf haritasını birebir izliyor. Doğu Almanya o haritanın koyu bölgesindedir. İkincisi, DDR'nin itibarsızlaştırdığı sol dil: özlemin sağa akması. Üçüncüsü, göçmensiz ırkçılık: Saksonya-Anhalt'ta yabancı nüfus oranı Almanya ortalamasının çok altında; ırkçılık orada gündelik deneyimden değil, kaybedilenin yerine konan bir kimlik ödemesinden besleniyor. Dördüncüsü, düzen partilerinin iş birliği: 1993'ten bugüne her göç kısıtlaması, her sınır dışı paketi, AfD'nin dilini "makul" kıldı. Hastalığı üretip ilacı satamazsınız.

Elif Eralp yazısında ırkçılığın beslendiği dört mekanizmayı sıralamıştık: emek gücünün hukukî statüyle bölünmesi, öfkenin yukarıdan yana çevrilmesi, mülksüzleştirmenin "yerli olma" ayrıcalığıyla sahte telafisi ve devletin yukarıdan normalleştirmesi. Saksonya-Anhalt bu dördünün de en saf hâlde çalıştığı laboratuvardır; üstelik göçmen nüfusun neredeyse hiç olmadığı bir yerde. Bu, ırkçılığın göçmenle değil sömürüyle ilgili olduğunun ampirik kanıtıdır.


Sosyal demokrasi neden yanıt olamadı?

SPD Saksonya-Anhalt'ta yüzde 9,3 aldı; hükümet ortağıydı, hiçbir şey kazanmadı. Bu bir kaza değil. Sosyal demokrasinin Almanya'da aşırı sağa yanıt olamamasının üç tarihsel katmanı var.

1914 ve 1919. SPD, savaş kredilerine oy vererek enternasyonalizmi, Spartakistleri ezerek devrimi terk etti. Bu iki tercih, onu kalıcı olarak "düzenin sol kanadı" yaptı: sermaye düzenini yönetmeye talip, aşmaya değil. 1933'te bu tutum onu da kurtarmadı.

1959 Godesberg. SPD, Godesberg Programı ile Marksizmi ve sınıf partisi kimliğini resmen bıraktı; "halk partisi" oldu. Bu, refah döneminde işe yaradı; ama refahın kaynağı bittiğinde partinin işçi sınıfına önerecek bir programı kalmadı.

2003–2005 Agenda 2010 ve Hartz IV. Schröder hükümeti (SPD-Yeşiller), Almanya tarihinin en büyük sosyal yıkım paketini uyguladı: işsizlik yardımı bir yıla indirildi, sonrası yoksulluk sınırındaki Hartz IV'e bağlandı, her işi kabul etme zorunluluğu getirildi, düşük ücretli sektör patladı, taşeronluk ve geçici iş normalleşti. Bugün Almanya'da her beş çalışandan biri düşük ücret sektöründe. Bu paket, işçi sınıfının SPD ile bağını koparan darbedir. Oskar Lafontaine'in SPD'den kopup 2007'de PDS ile birleşerek Sol Parti'yi kurması doğrudan Hartz IV'ün ürünüdür.

Temmuz'da Nuremberg Sahnesinden NATO Siperlerine yazısında şöyle demiştik: sosyal demokrasi, işçi sınıfını neoliberalizmle yoksullaştırarak faşizmin sömürdüğü umutsuzluğu bizzat üretir ve ona yolu açar. Hartz IV'ten Saksonya-Anhalt'a giden yol bu cümlenin kanıtıdır.

Bugün SPD, Merz'in koalisyon ortağı olarak silahlanma bütçesini onaylıyor, sosyal kesintileri imzalıyor, sınır dışı paketlerini geçiriyor ve sonra AfD'ye "demokrasi dersi" veriyor. Saksonya-Anhalt'taki işçi bu dersi dinlemiyor; çünkü kesintiyi imzalayanın elinden ders almaz. Sosyal demokrasinin yanıt olamamasının nedeni ahlaki değil yapısaldır: sermaye düzenini yönetmeye talip olan bir parti, o düzenin krizinde işçiye o düzenden başka bir şey öneremez. Aşırı sağ ise en azından bir şeyi değiştirmeyi vaat ediyor; yalan da olsa, tehlikeli de olsa.

Brandmauer stratejisi de aynı yapısal sınırdan iflas etti. Aşırı sağın aynısını "makul" biçimde uygulayan bir bloğun, aşırı sağın etrafına duvar örmesi mümkün değildir; duvar, kendi kapısından deliniyor. Fortune'un başlığı kendi cümlesiyle: "Almanya aşırı sağ bir daha iktidara gelmesin diye bir güvenlik duvarı kurdu. Saksonya-Anhalt'ta çöktü" (Fortune). Duvar çöktü çünkü duvarın arkasında sınıfsal bir alternatif yoktu.


Sol Parti bir umut olabilir mi? Sınıfsal bir tartı

Bu soruya "evet" ya da "hayır" diye değil, koşullarını sayarak yanıt vermek gerekir.

Lehine olanlar

Sol Parti 2025 federal seçiminde ölümden dönüp yüzde 8,8 aldı; Berlin'de birinci parti olma yolunda; üye sayısı yüz binin üzerine çıktı, tabanı gençleşti ve kadınlaştı. Kira mücadelesi, kamulaştırma, silahlanmaya karşı sosyal bütçe, göçmen emeğinin oy hakkı gibi başlıklarda Almanya parlamentosundaki tek sınıfsal ses o. Gazze'de olanı soykırım olarak adlandıran tek parti. Saksonya-Anhalt'ta bile 25 yaş altında yüzde 18 ile ikinci parti; üç doğrudan seçim bölgesini kazandı. Yani genç kentli emekçilerde bir umut vardır ve bu umut boş değildir.

Aleyhine olanlar

Ama Doğu'nun işçisinde bu umut yok. Sol Parti Saksonya-Anhalt'ta yüzde 8,6 ile 2021'e göre bile geriledi. Doğu'daki işçi sınıfının yüzde 61'i AfD'ye giderken, o işçinin "kendi" partisi olması gereken parti onda birini bile alamıyor. Bunun dört nedeni var:

PDS mirası. Sol Parti, DDR'nin iktidar partisi SED'in devamı olan PDS'ten geliyor. Bu, 1990'larda Treuhand yıkımına karşı Doğu'nun "sosyal savunma partisi" olmasını sağladı; ama aynı zamanda Stasi'nin gölgesini bugüne taşıdı. AfD, "Stasi partisi" yaftasını her fırsatta kullanıyor.

Yönetim ortağı olarak sicili. PDS/Sol Parti hükümete girdiği her yerde kesinti ortağı oldu. Berlin'de 2002–2011 SPD-PDS senatosu 65 bin kamu konutunu (GSW) özel sermayeye sattı; bugünkü kira felaketinin temel taşlarından biri o satıştır. Thüringen'de Ramelow hükümeti sınır dışıları uyguladı. Doğulu işçi bunu unutmadı: "sol" iktidara gelince de aynı şeyi yaptı.

BSW kopuşu. 2023 sonunda Wagenknecht'in ayrılıp 2024'te kendi partisini kurması, Doğu'daki "sosyal muhafazakâr" işçi tabanını partiden kopardı. BSW bugün AfD'ye kapıyı aralıyor; yani o taban, sol bir dille alınıp sağa teslim edildi.

CDU'ya yanaşma eğilimi. Seçimden sonra parti eş başkanının CDU adayını başbakan seçebileceklerini söylemesi ve CDU'dan özür dilemesi, tam da AfD'nin istediği görüntüyü veriyor: "Hepsi aynı, hepsi bir arada, tek alternatif biziz." AfD'yi iktidardan uzak tutmak meşru bir kaygıdır; ama bunu Treuhand'ın, Hartz IV'ün ve sınır dışı paketlerinin partisine payanda olarak yapmak, aşırı sağı beslemektir. 1993'te SPD'nin yaptığı hatanın sol versiyonudur.

Sınıfsal sonuç

Sol Parti, kendi başına bir umut değildir; ama sınıf cephesinin kurulabileceği mevzilerden biridir. Umut, partide değil, partinin altında ve dışında büyüyen örgütlenmede: kiracı komitelerinde, IG Metall ve ver.di tabanındaki grev hazırlıklarında (21 Eylül fabrika eylemleri, 26 Eylül on dört kentte miting), DİDF gibi göçmen işçi derneklerinde, mahalle dayanışmalarında. Parti bu örgütlenmenin siyasal ifadesi olduğu sürece umut; bu örgütlenmeyi CDU ile pazarlığın masasına koyduğu anda hayal kırıklığıdır. Ölçüt, parlamentoda kiminle oturduğu değil, fabrikada ve mahallede kiminle yürüdüğüdür.

Benecke'nin cümlesi bu noktada doğru: Sol, işçiye ahlak dersi vermeyi bırakıp "gündelik hayatta somut iyileşmeler örgütlemeli ve ortak gücü yeniden yaşanır kılmalı". Doğu Alman işçisi otuz beş yıldır kendi gücünü hiçbir yerde yaşamadı. Fabrikası satıldı, kasabası boşaldı, çocuğu Batı'ya gitti, sesi hiçbir yerde duyulmadı. Ona "ırkçı olma" demek işe yaramaz. Ona, kendi gücünü yeniden hissedeceği bir mücadele önermek gerekir.


İki program, iki cevap

Aynı yıkıma iki yanıt veriliyor. Fark ahlaki değil, sınıfsaldır.

SorunAfD'nin yanıtıSınıf cephesinin yanıtı
Doğu'da sanayisizleşme, fabrika kapanışları"Yeşil dönüşüm ve göçmenler sanayiyi bitirdi"Treuhand'ın hesabının sorulması; kamu yatırımı ve işçi denetiminde yeniden sanayileşme
"İkinci sınıf yurttaş" hissi"Doğu'yu Batı'nın elitleri ve yabancılar aşağılıyor"Doğu'yu iç sömürge yapan mülkiyet ilişkisinin adının konması; Doğulu emeğin Batılı sermayeye karşı örgütlenmesi
Fiyatlar, kira, geçim korkusu"Sosyal yardımlar göçmene gidiyor"Kira sınırı, konut tekellerinin kamulaştırılması, silahlanma bütçesi yerine sosyal bütçe
DDR'ye özlem"Eskiden düzen vardı, yabancı yoktu" — sınıfsal özlemi kültürel özleme çevirmekİş güvencesi, kreş, kira denetimi, dayanışma: kaybedilen kazanımların sınıfsal adıyla geri istenmesi
Stasi ve gözetim mirası"Yeşil-sol diktatörlük", "devlet medyası" — DDR öfkesini bugünkü sola yöneltmekDDR'nin hatalarıyla açık yüzleşme; gözetimsiz, demokratik bir sosyalizm savunusu; bugünkü devlet gözetiminin de teşhiri
Göç ve sığınmaSınır dışı, "remigration", iltica hakkının kaldırılmasıGöçmen ve yerli işçinin aynı sendikada örgütlenmesi; herkese oy hakkı; iltica hakkının savunulması
Savaş ve RusyaRusya'ya yakınlık, NATO'ya mesafe — ama kendi militarizmiyleBütün emperyalist bloklara karşı; silahlanmaya değil sosyal bütçeye; Gazze dahil her yerde savaşa ve soykırıma karşı
Öfkenin adresiAşağıdakine karşı aşağıdaki: yatayAşağıdan yukarıya: emekçiden sermayeye, dikey
Örgütlenme biçimiTikTok'ta lider, sandıkta seyirciSendika, kiracı komitesi, dernek, mahalle: sınıfın kendi gücünü yaşadığı yer

Tek cümlede: AfD, Treuhand'ın mülksüzleştirdiği işçiye, mülksüzleştireni değil komşusunu gösteriyor. Sınıf cephesinin işi, parmağı doğru yöne çevirmektir.


Bu neden bizim meselemiz?

Sevgili genç yoldaşlar, Almanya'daki bu tablo uzak bir ülkenin iç meselesi değildir; üç nedenle doğrudan bizimdir.

Birincisi, Almanya'da üç milyona yakın Türkiye kökenli insan yaşıyor; Solingen'de ve Mölln'de yakılanlar, Hanau'da vurulanlar bizim insanlarımızdı. AfD'nin "remigration" programı doğrudan onları hedefliyor. Ve bu topluluğun içinde de "bize dokunmuyorlar, sorun mültecilerde" diyen bir sağcı-milliyetçi eğilim var; o eğilim kendi boynuna geçirdiği ilmiği görmüyor.

İkincisi, Avrupa gericiliğinin yükselişi Türkiye'deki gericiliği de besliyor. Orbán, Vox, Chega, AfD ve Türkiye'deki iktidar bloğu birbirine düşman değil, aynı ekosistemin parçalarıdır: göçmen düşmanlığında, kadın haklarına saldırıda, sendika düşmanlığında, "devlet aklı" doktrininde, gözetim devletinde aynı dili konuşurlar. Türkiye'deki mülteci düşmanlığının "sol" görünümlü versiyonları da AfD'nin dilinin tercümesidir.

Üçüncüsü, dersler evrenseldir. Treuhand'ın Doğu Almanya'ya yaptığını özelleştirmeler Türkiye'ye yaptı: SEKA, Sümerbank, TEKEL, şeker fabrikaları, Etibank. Türkiye'de de bütün kasabalar sanayisizleştirildi, oradaki işçi de kendi gücünü hiçbir yerde yaşamadı ve oradaki öfke de sağa aktı. DDR'nin dersi de bizimdir: gözetimle kurulan düzen nefret üretir; bu ders bugünün Türkiyesi'ndeki gözetim devleti için de, kendi iç işleyişimiz için de geçerlidir. Sosyal demokrasinin iflası da bizimdir: sermaye düzenini yönetmeye talip olan bir muhalefet, o düzenin krizinde işçiye o düzenden başka bir şey öneremez; bu tespiti bir hafta önce Evrim Ağacı'nın muhalefet videosu vesilesiyle Türkiye için de yapmıştık.

Bilgi Müşterekleri'nin ırkçılık hattı

Bu yazı boşlukta durmuyor; blogda yaz boyunca ördüğümüz bir hattın üzerine kuruluyor. Genç yoldaşlar için o hattı toparlayalım, çünkü Almanya'daki tabloyu Türkiye'yle birlikte okumanın malzemesi orada.

Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey? (26 Ağustos) bu yazının kavramsal zeminidir. Orada ırkçılığın biyolojik değil toplumsal bir ilişki olduğunu, Türkiye'de Kürt ve göçmen tarım işçilerine yönelik şiddetin kimlik çatışması değil yedek sanayi ordusu üzerinden yürüyen bir ücret baskısı olduğunu, Zonguldak'ta taş atan köylü ile taşlanan işçinin aynı sınıftan olduğunu yazmıştık. Oradaki cümle Almanya için de geçerlidir: "Failin cesareti, devletin dilinden gelir." Rostock'ta polisin çekilmesi ile 1993'te iltica hakkının kaldırılması arasındaki ilişki, Türkiye'de "münferit olay" diyen valilik açıklaması ile bir sonraki saldırı arasındaki ilişkinin aynısıdır. Marx'ın orada andığımız cümlesi de aynı yere işaret eder: beyaz derideki emek, siyah derideki emek damgalandığı sürece kendini kurtaramaz.

Kırşehir'in Tarlalarından Bağbaşı'nın Sokaklarına (3 Ağustos), mülksüzleştirilen Abdalların Bağbaşı ve Çukurçayır'daki gettolara sıkıştırılmasını ve tarımın çöküşüyle boşalan bir Anadolu kentinde şovenist simgelerin dayanışma arzusunu nasıl gasp ettiğini anlatmıştı. Saksonya-Anhalt'ın boşalan kasabalarını okurken Kırşehir'i düşünün: aynı demografik çöküş, aynı genç göçü, aynı "yerli olma" ayrıcalığına sığınma.

Dumandan Sızan Hakikat: Sivas Katliamı (1 Temmuz), Türkiye'de pogromun devlet gözetiminde nasıl işlediğini göstermişti; Rostock-Lichtenhagen ile Madımak arasında bir yıl var ve ikisinde de polis "seyretti". Bir TKP Gerçekliği: Sol-Şovenizm (14 Ağustos) ise ırkçılığın "sol" görünümlü biçimini teşhir etmişti: Kürt halkının demokratik taleplerini "emperyalist proje" diye reddeden, mülteci düşmanlığını "yurtseverlik" diye paketleyen bir sol, BSW'nin Türkiye'deki muadilidir ve AfD'nin işini kolaylaştırır.

Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp (29 Ağustos), bu yazının doğrudan öncülüdür: duvar sonrası bilanço, dört ırkçılık mekanizması, Brandmauer'in yapısal iflası ve DİDF'in kırk beş yıllık örgütlü birikimi orada anlatıldı. Berlin'de Bir Komünist Gezgin (21 Temmuz) kentin katmanlarını, Ulm 5 Davası (22 Haziran) Alman devletinin sola karşı "devlet aklı"nı, Nuremberg Sahnesinden NATO Siperlerine (5 Temmuz) faşizmin sermayenin kriz anındaki rasyonel tercihi olduğunu, Palantir Manifestosu (11 Ağustos) ve Fütürizmden Tekno-Faşizme (7 Eylül) ise Musk'ın "iyi iş" tebrikinin arkasındaki tekno-faşist programı anlatmıştı. Termometredeki Artı Değer (28 Haziran) Avrupa'nın sınıf haritasını, Efendilerin İdeolojik Kuşatması (5 Haziran) ise bu haritayı görünmez kılan aklama aygıtlarını teşhir etmişti.

Bu yazıların ortak tezi tek cümledir: ırkçılık bir fikir hatası değil, bir sınıf işlevidir; dolayısıyla ahlakla değil örgütlenmeyle yenilir. Saksonya-Anhalt bu tezin en büyük ölçekli doğrulamasıdır.


Somut ödevler: gerçek sınıf cephesi için

  1. Faşizmi tabanıyla değil işleviyle tanımlayın. AfD'ye oy veren işçiyi "faşist" diye damgalamak, onu AfD'ye teslim etmektir. Tabanı kazanmak, işlevi (tekelci sermayenin kriz yönetimi) teşhir etmek gerekir. Dimitrov'u yeniden okuyun.

  2. Öfkeyi yatay değil dikey çevirin. Her tartışmada tek soru: "Fabrikayı kim kapattı, kirayı kim artırdı, kesintiyi kim imzaladı?" Yanıt hiçbir zaman "göçmen" değildir. Bu soruyu sormak, ırkçılığa karşı en etkili tek cümledir.

  3. Ahlak dersi değil, güç deneyimi. Mülksüzleştirilmiş işçiye "ırkçı olma" demek işe yaramaz; onun kendi gücünü yaşayacağı bir mücadele önermek gerekir: kiracı komitesi, iş yeri örgütlenmesi, mahalle dayanışması. İnsanlar gücü yaşadıkları yerde dönüşür.

  4. DDR'yi ne savunun ne satın. Kazanımlarını (tam istihdam, kreş, kira denetimi, kadın istihdamı) sahiplenin; hatalarını (17 Haziran, duvar, Stasi, demokrasisizlik) açıkça kabul edin. Bu yüzleşmeyi yapmayan sol, tarihi AfD'ye bırakır.

  5. Gözetime her yerde karşı çıkın. Stasi'nin dersi, "güvenlik" adına gözetimi büyüten her devlet ve "disiplin" adına iç demokrasiyi askıya alan her örgüt için geçerlidir. Sosyalizm demokrasisiz yaşamaz; bu ilkeyi kendi örgütlerimizde de uygulayın.

  6. Sosyal demokrasiye payanda olmayın, alternatif kurun. Aşırı sağı durdurmak için düzen partisine oy vermek gerekebilir; ama düzen partisinin programına ortak olmak, aşırı sağı beslemektir. 1993'ün, Hartz IV'ün ve Ocak 2025'in dersi budur. Sol Parti'nin CDU'ya yanaşma eğilimine yoldaşça ama açıkça karşı durun.

  7. Göçmen ve yerli işçiyi aynı örgütte buluşturun. Almanya'da DİDF ve sendikaların göçmen komisyonları bu işi kırk beş yıldır yapıyor. Türkiye'de de mülteci işçiyle Türkiyeli işçiyi aynı sendikaya, aynı derneğe sokmak, mülteci düşmanlığına karşı tek gerçek yanıttır.

  8. Özelleştirmenin hesabını sorun. Treuhand'ın Doğu Almanya'da yaptığını Türkiye'de özelleştirmeler yaptı. Kapatılan her fabrikanın, satılan her kamu işletmesinin öyküsünü kendi kasabanızda derleyin; oradaki öfkenin nereye aktığını görün ve doğru adrese yöneltin.

  9. Avrupa gericiliğiyle Türkiye gericiliğini birlikte okuyun. AfD, Orbán, Vox ve Türkiye'deki iktidar bloğunu ayrı ayrı değil tek ekosistem olarak analiz edin. Dünyanın en zengin adamının Magdeburg'daki sonuca "iyi iş" demesi rastlantı değildir; aynı sermaye her ülkede kendi gericiliğini bulur ve besler.

  10. 20, 21 ve 26 Eylül'ü izleyin. Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern seçimleri, IG Metall'in fabrika eylemleri ve on dört kentteki kesinti karşıtı mitingler aynı hafta içinde. Sandık ile sokak birbirinin alternatifi değildir; sandıktaki sonucu koruyacak olan sokaktaki güçtür. Almanya'daki yoldaşlarımıza bu haftada destek olun; oradaki dernek, sendika ve kampanya ağlarıyla temas kurun.


Sevgili Yoldaşlar,

Saksonya-Anhalt'ta yüzde 43,8, bir sapma değildir. 1819'da Würzburg'da esnafın Yahudi dükkânını taşlamasından, 1879'da bir profesörün "Yahudiler bizim felaketimizdir" demesinden, 1933'te sanayicilerin Hindenburg'a mektup yazmasından, 1953'te tankların işçilere sürülmesinden, 1989'da duvarın yıkılmasından, 1990'da Treuhand'ın kurulmasından, 1992'de Rostock'ta alkışlar arasında yakılan binadan, 1993'te SPD'nin iltica hakkını kaldırmasından, 2005'te Hartz IV'ten ve 2025'te Merz'in AfD oylarıyla geçen önergesinden geçen tek bir hattın bugünkü durağıdır.

Bu hat boyunca değişmeyen tek şey şudur: her kriz anında egemen sınıf, işçiye sömürücüsünü değil komşusunu gösterdi; ve her seferinde bunun karşısında ya bölünmüş ya da düzene ortak olmuş bir sol buldu.

Hattı kırmak mümkündür; 1933'ün dersi, kırılabileceği kadar kırılması gerektiğini de söyler. Almanya'da bu hafta sandık, fabrika ve meydan aynı takvime yazıldı. Türkiye'de de aynı takvim işliyor. Gericiliğin kökenleri ortak, ödevler ortak, cephe de ortak olmak zorunda.

Duvarın öte yanında otuz beş yılda büyüyen şey, mülksüzleştirilmiş bir sınıfın örgütsüz öfkesidir. O öfkeyi örgütlemek bizim işimizdir; örgütlemezsek, örgütleyen belli.

Yoldaşça.


Kaynaklar

Seçim sonuçları ve tartışmalar (Eylül 2026)

  • "Wahl in Sachsen-Anhalt: AfD liegt klar vor CDU", ZDFheute, 6 Eylül 2026 — zdfheute.de
  • "AfD mobilisiert Nichtwähler: Und fast zwei Drittel der Arbeiter in Sachsen-Anhalt wählen AfD", Tagesspiegel, 7 Eylül 2026 — tagesspiegel.de
  • Konrad-Adenauer-Stiftung, "Wahlanalyse der Landtagswahl Sachsen-Anhalt am 6. September 2026" — kas.de
  • Heinrich-Böll-Stiftung Brüksel, "2026 Saxony-Anhalt state election", 8 Eylül 2026 — eu.boell.org
  • "Sachsen-Anhalt: Wie gefährlich wird das Ergebnis für Merz?", ZDFheutezdfheute.de
  • "AfD lotet in Sachsen-Anhalt Optionen aus – und das BSW reagiert", ZDFheutezdfheute.de
  • "World reacts to AfD victory in Germany state election", Al Jazeera, 7 Eylül 2026 — aljazeera.com
  • "Far-Right AfD scores historic victory in German state election", NPR, 6 Eylül 2026 — npr.org
  • "Germany built a 'firewall' so the far-right could never take power again. It just failed in Saxony-Anhalt", Fortune, 7 Eylül 2026 — fortune.com
  • Jan Ole Arps, "Die rassistische Volkspartei", analyse & kritik, Eylül 2026 — akweb.de
  • Rainer Benecke, "Warum Arbeiter*innen die AfD wählen – und was Die Linke daraus lernen kann", links-bewegt, 8 Eylül 2026 — links-bewegt.de
  • "Nach dem AfD-Wahlsieg: Die Linkspartei biedert sich der CDU an", WSWS, 9 Eylül 2026 — wsws.org
  • "Landtagswahl in Sachsen-Anhalt 2026", Wikipedia (DE)de.wikipedia.org
  • Yücel Özdemir, "Almanya eylül dönemecinde: Bir tarafta aşırı sağ diğer tarafta sınıf mücadelesi", Evrensel, 28 Ağustos 2026 — evrensel.net

Tarihsel arka plan

  • Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe (Komintern 7. Kongre raporu, 1935)
  • Karl Marx – Friedrich Engels, Neue Rheinische Zeitung yazıları (1848–49); Engels, Almanya'da Devrim ve Karşı-Devrim
  • Franz Mehring, Alman Sosyal Demokrasisinin Tarihi
  • Daniel Goldhagen'e karşı Hans-Ulrich Wehler'in "Sonderweg" tartışması; Wehler, Das Deutsche Kaiserreich 1871–1918
  • Jürgen Zimmerer, Von Windhuk nach Auschwitz? (Herero-Nama soykırımı ve sömürge–Nazizm sürekliliği)
  • Marcus Böick, Die Treuhand: Idee – Praxis – Erfahrung 1990–1994
  • Steffen Mau, Lütten Klein: Leben in der ostdeutschen Transformationsgesellschaft
  • Jens Gieseke, Die Stasi 1945–1990
  • Bertolt Brecht, "Die Lösung" (1953)
  • Stasi arşivleri (Bundesarchiv, Stasi-Unterlagen-Archiv) — stasi-unterlagen-archiv.de
  • Bundeszentrale für politische Bildung, "Rostock-Lichtenhagen 1992" ve "Asylkompromiss 1993" dosyaları — bpb.de

Blogdan önceki yazılar (Bilgi Müşterekleri, Oğuz Demirkapı)

  • "Berlin'de Bir Sınıf Neferi: Elif Eralp", 29 Ağustos 2026 — eliferalp
  • "Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey?", 26 Ağustos 2026 — irkcilik
  • "Bir TKP Gerçekliği: Sol-Şovenizm ve Sınıf Mücadelesinin Sınırları", 14 Ağustos 2026 — tkpgercekligi
  • "Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu", 11 Ağustos 2026 — palantirmanifestosu
  • "Kırşehir'in Tarlalarından Bağbaşı'nın Sokaklarına", 3 Ağustos 2026 — yagmurlukirsehir
  • "Berlin'de Bir Komünist Gezgin: Mekânın Diyalektiği ve Hakikatin İzinde", 21 Temmuz 2026 — berlindebirkomunist
  • "Nuremberg Sahnesinden NATO Siperlerine: Sermayenin Küresel Faşizm İttifakı", 5 Temmuz 2026 — nurembergnato
  • "Dumandan Sızan Hakikat: Sivas Katliamı'nın Sınıfsal, Sosyolojik ve Politik Anatomisi", 1 Temmuz 2026 — sivaskatliami
  • "Termometredeki Artı Değer: İklim Felaketi Değil, Sermayenin Katliamı!", 28 Haziran 2026 — avrupaninhalleri
  • "Ulm 5 Davası: Stammheim'ın Cam Kafesleri ve Sermayenin Savaş Makinesi", 22 Haziran 2026 — ulm5davasi
  • "Efendilerin İdeolojik Kuşatması: Küresel 'Aklama' Aygıtlarının Teşhiri", 5 Haziran 2026 — efendilerin-ideolojik-kusatmasi
  • "Fütürizmden Tekno-Faşizme", 7 Eylül 2026 — futurizmdenteknofasizme
  • "Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı", 7 Eylül 2026 — evrimagacinasinifinyaniti

İlgili Başlıklar