Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak

Öksüzler Yurdundan Sansaryan Han'a: Bir Yurtseveri Yetiştiren ve Cezalandıran Devlet

Yazar: Oğuz Demirkapı
Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak

Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak

Aramızdan ayrılışının 41. yılında — savaşın ortada bıraktığı bir çocuk, bir aydınlanma yolu, o yolu açan ve sonra kapatan bir ülke, ve bütün bedellere rağmen ayakta kalan bir sınıf neferi

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu sese iyi bakın. Bir bas bariton: Ankara Devlet Operası'nın sahnesinde Figaro'yu, Fidelio'yu, Tosca'yı söylemiş, Avrupa'nın konservatuvar tekniğiyle eğitilmiş bir ses. Aynı ses, bir bağlamanın eşliğinde "Kısa çöp uzundan hakkın alacak" diyor; Pir Sultan'ı, Karacaoğlan'ı, Köroğlu'nu, Nâzım'ı söylüyor; Sansaryan Han'ın işkence odasında beş ay dayak yedikten sonra "Bu nasıl İstanbul zindan içinde" diye türkü yakıyor; ölüm döşeğinde pasaport bekliyor. O ses, 20 Eylül 1985 akşamı Cerrahpaşa'da sustu. İki gün sonra Şişli Camii'nden Zincirlikuyu'ya yürüyen binlerce kişi 12 Eylül'den sonraki ilk kitle gösterisini yaptı; polis coplarla dağıttı, 163 kişi gözaltına alındı, on beş gün hücrede tutuldu.

Bugün Ruhi Su'yu kaybedişimizin 41. yılı. Onu size tanıtacağız; ama yalnızca bir "büyük halk ozanı" olarak değil. Çünkü Ruhi Su'nun hayatı, bu ülkenin yüz yıllık aydınlanma mücadelesinin hem ürünü hem sınavıdır. Bir öksüzler yurdunda keman öğrenen çocuğu opera sahnesine çıkaran kurumlar ile o sanatçıyı işkence odasına, cezaevine, sürgüne, yasağa ve pasaportsuz ölüme gönderen kurumlar aynı devletin kurumlarıdır. Bu çelişkiyi anlamadan ne Ruhi Su'yu ne bu ülkeyi anlayabilirsiniz. Üç soruyla başlayalım:

  • Yoksulluğun Anadolu'da kol gezdiği bir çağda, bir savaş öksüzü nasıl aydınlandı; onu kim, hangi kurumlarla aydınlattı?
  • Ülkesini bu kadar seven, Kuvayi Milliye Destanı'nı ilk besteleyen bir yurtsevere bu ülke neden bunca şeyi reva gördü?
  • Bir aydın sınıfın neferi olduğunda ne olur; bedelini nasıl öder; nasıl ayakta kalır?

Üçüncü soru bizim sorumuz. Victor Jara, Şili ve Latin Direnişinin Sınıfsal Mirası'nda söylediğimizi burada da yineleyeceğiz: Kaybettiklerimizi anmanın devrimci biçimi, mezarın başında ağlamak değil, onların yarım bıraktığı işi tarif etmektir. Ruhi Su'nun bıraktığı iş, türküyü müzeden çıkarıp sınıfın diline geri vermekti. O iş bitmedi.


Savaşın Ortada Bıraktığı Çocuk: Van 1912, Adana 1920

Mehmet, 1912'de Van'da doğdu. Doğum günü bilinmiyor; kendisi de bilmiyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında, Van'ın ve bütün Doğu Anadolu'nun yakılıp yıkıldığı, tehcirin, kıtlığın, salgının ve göçün üst üste bindiği yıllarda ailesini kaybetti. Kaç yaşında olduğunu, anne babasının kim olduğunu, hangi dili konuştuklarını hatırlamıyordu. Onu Adana'ya kim getirdi, hangi kafileyle, bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: Adana'da yoksul bir ailenin yanına verildi; o evde dayak, açlık ve karın tokluğuna çalışma vardı. Sonra Fransız işgali geldi. 1920 yazında Adana halkı "Kaç-Kaç" denen büyük kaçışla Toroslar'a çekilirken, sekiz yaşındaki Mehmet de o kalabalığın içindeydi.

Ruhi Su'nun kökeni üzerine çok yazıldı. Van'da 1915'te öksüz kalmış bir çocuğun Ermeni olması güçlü bir olasılıktır ve bugün pek çok kaynak bunu olasılıktan öte bir olgu olarak yazar; Ruhi Su ise ömrü boyunca bilmediğini söyledi. Biz burada bir kimlik tespiti yapmayacağız. Yapacağımız şey daha basit ve daha ağır: Bu çocuk, Anadolu'nun 1912-1922 arasında yaşadığı büyük yıkımın ürünüydü. On yılda beş savaş, bir soykırım, bir mübadele, bir kıtlık ve bir milyonlarca öksüz. Ruhi Su o milyonlardan biriydi. Onu "Türk halk müziğinin büyük ustası" diye anan devlet, onu bir öksüz yapan tarihi anmaz. Biz anıyoruz; çünkü sınıfın belleği, devletin unutturduklarıyla kurulur.

Öksüzler Yurdu ve Keman

Yaklaşık on yaşındayken, komşuların araya girmesiyle, dayak yediği evden alınıp Adana Darüleytam'ına, yani Öksüzler Yurdu'na yerleştirildi. Sonradan anlattığına göre, "oyun denen bir şeyin" olduğunu ilk kez orada öğrendi. Yurtta sesinin güzelliği fark edildi; dördüncü sınıfta müzik öğretmeni Mehmet Tahir'den keman dersi almaya başladı. Bu adı aklınızda tutun: Bir öksüzler yurdunun müzik öğretmeni. Türkiye'deki aydınlanma mücadelesinin tarihini yazarken, büyük adlardan önce bu adları yazmak gerekir.

Buradaki mekanizmaya dikkat edin. Darüleytam, İkinci Meşrutiyet'in Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı öksüzleri için 1915'te kurduğu bir kurumdur; Cumhuriyet bu kurumları devraldı. Yani Mehmet'i kurtaran şey, bir hayırseverin merhameti değil, devletin savaş sonrası bir zorunluluk olarak kurduğu kamusal bir yapıydı. Yoksulluğun Anadolu'da kol gezdiği bir çağda, bir çocuğun aydınlanma yoluna girmesinin tek koşulu, o yolun kamusal olmasıydı. Bugün Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin?'nda anlattığımız şey de bundan başka bir şey değildir: Yoksul çocuğun okulu ancak kamusal olursa vardır.


Aydınlanmanın Kurumları: Bir Öksüzü Opera Sahnesine Taşıyan Yol

Şimdi Mehmet'in yürüdüğü yolu, durak durak, tarihle birlikte izleyelim. Çünkü bu duraklar, Türkiye'de aydınlanma mücadelesinin kurumsal haritasıdır.

1925: Musiki Muallim Mektebi sınavı. Cumhuriyet, 1924'te Ankara'da Musiki Muallim Mektebi'ni kurdu; amaç, yeni okullara müzik öğretmeni yetiştirmekti. 1925'te Adana Öksüzler Yurdu'ndan sınava giren Mehmet başarılı oldu, ama hakkını bir arkadaşına devretti; kendisi İstanbul'da askerî okula gönderildi. Askerî lisede adı "Mehmet Ruhi" oldu; Kuleli'yi 1931'de bitirdi. Sonra yaptığı şey, hayatının ilk büyük tercihidir: Bir kulak doktorundan "çürük" raporu alarak askerî okuldan ayrıldı, Adana Öğretmen Okulu'na geçti ve elinde kemanıyla yeniden Ankara'ya, Musiki Muallim Mektebi'nin sınavına gitti. Bu kez girdi. Soyadı kanunu çıktığında "Su"yu seçti; gerekçesi, kendi sözleriyle, "tek heceli ve kolay söyleniyor" olmasıydı. Bir öksüzün kendine ad koyması: Ruhi Su.

1936: Konservatuvar. Musiki Muallim Mektebi'ni 1936'da bitirdi ve aynı yıl Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası'nda kemancı olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Bu kuruluş bir tesadüf değildi: Nazi Almanyası'ndan kaçan besteci Paul Hindemith ve opera yönetmeni Carl Ebert, Türkiye'ye davet edilmiş, konservatuvarın programını onlar yazmıştı. Ruhi Su, konservatuvarın yeni açılan Opera Bölümü'nün ilk kuşağına girdi. Kemanı bırakması istendi; ses için. 1942'de mezun oldu. Bas bariton.

Bu iki tarih, 1924 ve 1936, Türkiye'de aydınlanmanın kurumsal atılımının tarihleridir. Aynı dönemde Halkevleri (1932), Türk Dil ve Tarih Kurumları (1932, 1931), üniversite reformu (1933), Köy Enstitüleri (1940), Tercüme Bürosu (1940) kuruldu. Hasan Âli Yücel'in bakanlığında dünya klasikleri Türkçeye çevrildi; İsmail Hakkı Tonguç'un yönetiminde köy çocukları öğretmen oldu. Ruhi Su bu atılımın hem öğrencisi hem öğretmeniydi: Musiki Muallim Mektebi'nde Ahmet Adnan Saygun'un yönettiği "Ses ve Tel Birliği" korosunda söyledi; 1940'larda Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde şan öğretmenliği yaptı. Çifteler Köy Enstitüsü'nde müzik öğrencisi olan yazar Talip Apaydın, Ruhi Su'yu ilk görüşünü şöyle anlatır: "Radyoda sesini dinlemiştik, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde şan öğretmeni olduğunu duyuyorduk, ama kendisini ilk kez görüyorduk." Apaydın, "Ruhi Su'nun o sözü yaşam çizgimi belirledi" diye ekler. Bir öksüz, köy çocuklarına şan öğretiyor; aydınlanma, zincirleme bir iştir.

Sınıfsal okuma: Bu aydınlanma kimindi?

Yoldaş, burada durup düşünmeniz gereken bir şey var. Ruhi Su'yu öksüzler yurdundan opera sahnesine taşıyan bu kurumlar, bir burjuva devriminin kurumlarıydı. Kemalist aydınlanma, feodal ve dinsel ideolojinin egemenliğini kırmak, ulusal bir burjuvazi ve ona yetecek bir kadro yaratmak için "halkı yükseltmek" istiyordu. Bu istek samimiydi ve sonuçları gerçekti: Köy Enstitüleri'nden on dört yılda on yedi bini aşkın öğretmen çıktı; konservatuvardan bir opera; Tercüme Bürosu'ndan Platon'dan Balzac'a yüzlerce kitap. Bunları küçümseyen, tarihi anlamamıştır.

Ama bu aydınlanmanın bir sınırı vardı ve sınır, öznesindeydi. Halk, bu projede yükseltilecek olandı; yükselten değil. Türkü, konservatuvarın "derleyip işleyeceği" bir hammaddeydi; halkın kendi sözü değil. Aydın, halka "gidecekti"; halkın kendisi aydın olmayacaktı. Ruhi Su'nun yaptığı şey, tam olarak bu sınırın aşılmasıdır: Konservatuvarın verdiği tekniği aldı ve onu halkın türküsünü halk adına, halkın diliyle, halkın derdiyle söylemek için kullandı. Bunu yaptığı anda, kendisini yetiştiren devletle karşı karşıya geldi. Çünkü aydınlanma, halkın kendisini özne olarak söylemeye başladığı anda burjuvazi için tehlikeye dönüşür. Ruhi Su'nun hayatındaki bütün kırılma bu noktadadır.


Operadaki "Heyula": Sahne, Radyo ve Kısa Çöp

1942'den 1952'ye kadar on yıl Ankara Devlet Operası'nda söyledi: Figaro'nun Düğünü, Fidelio, Tosca, Rigoletto, Madam Butterfly, La Bohème. Aynı yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin korosunu yönetti; 1944'te Ankara Halkevi'nde ilk konserini verdi. Ve 1943'ten itibaren Ankara Radyosu'nda bir program yaptı: "Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor."

Program, o dönem için bir skandaldı. Opera sesiyle türkü söylemek, iki cepheden birden saldırı aldı. "Alaturkacılar" onun türküyü bozduğunu, "alafrangacılar" ise operanın onurunu bağlamayla kirlettiğini söyledi. Operanın koridorlarında ona takılan ad, "heyula"ydı: ne oraya ne buraya ait bir hayalet. Oysa Ruhi Su'nun yaptığı şey ne taklit ne sentezdi. Kendi sözleriyle, türküler "halkın kitabı, gazetesi, dilekçesi"ydi; içinde toplumsal olaylar vardı ve bu olayların dramını, acısını bilinçle ortaya çıkarmak gerekiyordu. Bir Alevi deyişini opera tekniğiyle söylediğinde yaptığı şey, o deyişi "yükseltmek" değil, içindeki isyanı duyulur kılmaktı.

Program, iki yıl sonra kapatıldı. Gerekçe, söylediği Alevi deyişlerinin "propaganda" sayılmasıydı. Ve bir türkü: "Kısa çöp uzundan hakkın alacak." Bu dizeyi söylediği için radyodaki işine son verildiği anlatılır. Yoldaş, o dizeye iyi bakın. Kısa çöp, uzundan hakkını alacak: Bu, bir sınıf cümlesidir. Devlet, bunun bir sınıf cümlesi olduğunu sizden önce anladı. Sanatı zararsız gören devlet onu yasaklamaz; yasaklıyorsa, sanat işini yapıyordur.


Aydınlanmanın Geri Çekilişi: 1946'dan 1952'ye

Ruhi Su'nun radyodan atıldığı yıllar, Türkiye'de aydınlanmanın geri çekilmeye başladığı yıllardır. Kronolojiyi kısa tutalım; çünkü bu kronoloji, tek bir sanatçının değil, bir ülkenin dönüşünün kaydıdır:

YılÜlkedeRuhi Su'nun hayatında
1945-46Savaş bitti; ABD'nin Missouri zırhlısı İstanbul'a geldi; çok partili döneme geçildi; Tan Matbaası yıkıldı (4 Aralık 1945)Radyo programı "Alevi propagandası" gerekçesiyle kapatıldı
1946-47Hasan Âli Yücel görevden alındı; Köy Enstitüleri'ne "komünist yuvası" saldırısı başladı; Truman Doktrini (1947)Opera sahnesinde; DTCF korosunda; köy enstitülerinde şan dersleri
1948Sabahattin Ali Bulgaristan sınırında öldürüldü; DTCF'den Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes tasfiye edildiTürkü derlemesinin akademik damarı kesildi; Ruhi Su derlemeyi kendi başına sürdürecek
1950-51DP iktidarı; Kore'ye asker; NATO üyeliği (1952); 1951 TKP tevkifatı: 160'ı aşkın kişi gözaltına alındıKasım 1952'de tutuklandı
1954Köy Enstitüleri kapatıldı; TKP davasında hükümler verildi5 yıl hapis cezası; Sıdıka Umut'la cezaevinde evlendi

Bu tabloda görmeniz gereken şey şudur: Ruhi Su'yu yetiştiren aydınlanma ile onu hapse atan gericilik, iki ayrı devlet değildir. Aynı devletin, uluslararası sermayeye ve NATO'ya eklemlenirken kendi aydınlanmasını tasfiye etmesidir. Kemalist aydınlanma, kendi yarattığı aydınların halkın diline dönmesine tahammül edemedi; çünkü ulusal burjuvazi 1946'dan sonra "halkı yükseltmek" projesinden vazgeçip Soğuk Savaş'ın antikomünist cephesine yerleşmişti. 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü'nda bu hattın 1980'e nasıl uzandığını gösterdik. Ruhi Su, o hattın 1952'deki durağıdır.

Sansaryan Han: Beş Ay

Kasım 1952'de, 1951 TKP tevkifatının ikinci dalgasında, Ruhi Su ve Sıdıka Umut tutuklandı. İkisi de Türkiye Komünist Partisi üyesiydi. Sıdıka Umut, parti içinde çalışan bir öğretmendi; ikisi birlikte Ankara'da yaşıyordu. Ruhi Su, İstanbul'daki Sansaryan Han'a götürüldü: Emniyet Birinci Şube'nin işkence merkezi. Orada beş ay kaldı. Dayak, tabutluk, uykusuzluk, açlık. Sonradan anlattıkları ve türküye döktükleri şunlardır:

"Bu nasıl İstanbul zindan içinde / Ne kapısı var ne penceresi"

Sansaryan Han'da yazdığı bir başka türkü, Sıdıka Umut'a: "Mahsus Mahal." Mahsus mahal, cezaevi jargonunda tecrit hücresi demektir. Ruhi Su, tecrit hücresinden sevdiği kadına türkü yazdı; o türkü bugün de söylenir. Sonra Ankara'ya, Harbiye Askerî Cezaevi'ne nakledildi; dava orada görüldü. Sıdıka Umut'la 1954'te, cezaevinde evlendiler; nikâh tanıklarından biri, aynı davadan yargılanan Behice Boran'dı. İkisi de beş yıl hapis cezası aldı. Ruhi Su'nun operadaki görevine, tutuklandığı gün son verilmişti.

Cezasının kalanını Adana Cezaevi'nde çekti; çocukluğunun kentinde. Nakil yolculuğunu "Hasan Dağı" türküsüne yazdı. Adana Cezaevi'nde mahpuslardan koro kurdu, türkü derledi, notaya aldı. "Onlar ki" başlıklı türküsü o yılların ürünüdür. Hapisteki bir adamın hapisteki adamlardan koro kurması: Sınıf neferinin ne olduğunu anlamak için bu sahne yeter.

Beş yılın sonunda, 1957'nin sonlarında tahliye edildi. Ama serbest değildi: Yirmi ay Konya'nın Çumra ilçesinde "genel güvenlik gözetimi" altında sürgün yaşadı. Oğlu Ilgın, 1959'da o sürgün yıllarında doğdu.


Yasak Yılları: 1959'dan 1971'e

Cezaevinden çıkan Ruhi Su, kırk beş yaşındaydı ve elinde hiçbir şey yoktu: opera yok, radyo yok, öğretmenlik yok, sabıka var. Sonraki on iki yıl, bu ülkenin bir sanatçıyı nasıl "yaşayan bir ölü" hâline getirmeye çalıştığının, sanatçının ise nasıl ayakta kaldığının kaydıdır. Sıralayalım:

1959, film: Karacaoğlan'ın Kara Sevdası filminin türkülerini seslendirdi. Film gösterime girdiğinde sesi kesilmiş, yerine başka bir sanatçının sesi konmuştu.

1960-65, arşiv: Yapı Kredi Bankası'nın kurucusu Kâzım Taşkent'in desteğiyle beş yıl halk müziği derleme ve arşiv çalışması yaptı. Gazeteci Bedii Faik köşesinde "komünist sanatçıya banka parası" diye saldırınca, çalışmanın ürünü olan kitap Sadi Yaver Ataman'ın adıyla yayımlandı. Ruhi Su'nun beş yıllık emeği, başkasının adıyla çıktı. Kendisine "tek başına, gizli bir odada çalış" seçeneği sunulduğunda, işi bıraktı. "Sakıncalı" damgası, bir baskı aracı olduğu kadar bir emek sömürüsü aracıdır da: Sakıncalı olan çalışır, adı silinir.

1960'lar, gazino: Mart 1960'ta İstanbul'a taşındı ve Taksim'de bir gazinonun sahnesinde türkü söylemeye başladı. Bir opera sanatçısı, bir TKP üyesi, gazino sahnesinde. Bunu bir düşüş olarak anlatanlar var; biz öyle anlatmayacağız. Ruhi Su gazinoda da türküye bir şey katmadı, bir şey eksiltmedi; aynı tekniği, aynı duruşu taşıdı. Ekmek parası için sahneye çıkmak, bir işçi için utanç değildir. Ruhi Su'nun bu on yılda yaptığı seçim, kendi sözleriyle, "boyun eğmeden geçinmek"ti.

Yasak: Radyo ve televizyon ona kapalıydı; bu kapı ölümüne kadar hiç açılmadı. TRT'nin Ruhi Su yasağı, 2020'de bile bir gazetecinin "hâlâ" diye yazdığı bir olguydu.

1963-1971, İmece: Sanatçı ve aydın dostlarıyla birlikte, tekel plak şirketlerinin basmadığı işleri basmak için "İmece" adıyla bir plak dizisi başlattı. 1971'de İmece etiketiyle uzunçaları çıktı: Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı. Nâzım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'nı ilk besteleyen, ilk söyleyen, plağa alan kişi Ruhi Su'dur. 12 Mart 1971 muhtırasının yılında, Nâzım'ın adının ağza alınmasının bile suç sayıldığı bir dönemde. Sonra ardı ardına: Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan (1972), Köroğlu ve Şiirler-Türküler (1974), El Kapıları ve Sabahın Sahibi Var (1977). Ömründe on altı kırk beşlik ve on bir uzunçalar çıkardı; kasetleri 1978'den itibaren elden ele dolaştı. Şehirli aydınlara türküyü sevdiren, köylüyü şehirliye sevdiren adam diye anılması bu plaklardandır. Ama anılması gereken asıl şey, plakların içeriğidir: Pir Sultan'ın "Kadılar müftüler fetva yazarsa" dizesi, Köroğlu'nun "Tüfek icat oldu mertlik bozuldu"su, Karacaoğlan'ın Çukurova türküleri, Dadaloğlu'nun "Ferman padişahın dağlar bizimdir"i. Ruhi Su bir folklor arşivi kurmadı; Anadolu'nun beş yüz yıllık isyan repertuvarını seçip söyledi. Bu seçimin kendisi bir sınıf tavrıdır.

1975, Dostlar Korosu: Genco Erkal'ın Dostlar Tiyatrosu bünyesinde, çok sesli türkü söyleyen bir amatör koro kurdu. Koro, gençlerden oluşuyordu; işçiler, öğrenciler, öğretmenler. Yüzlerce genç bu korodan geçti. Ruhi Su'nun bir "yıldız" olmayı reddedip sesini bir kolektife devretmesinin adı Dostlar Korosu'dur; Victor Jara, Şili ve Latin Direnişinin Sınıfsal Mirası'nda "sanat kolektif emektir" derken tarif ettiğimiz şey. Koro, onun ölümünden sonra "Ruhi Su Dostlar Korosu" adıyla devam etti; bugün hâlâ söylüyor.

1977, pasaport: Altmış beş yaşında ilk pasaportunu aldı. Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa ve Avustralya'da, oralardaki Türkiyeli işçilere konser verdi. El Kapıları, o işçilerin türküleridir: Gurbet, fabrika, yaban.


12 Eylül ve Bir Pasaportun Tarihi

Şimdi bu ülkenin ona reva gördüklerinin son perdesine geliyoruz. Ayrıntılı anlatacağız; çünkü ayrıntı, bu perdenin bir "talihsizlik" değil, bir karar olduğunu gösterir.

1978: Prostat kanseri tanısı kondu. Tedavi için yurt dışına çıkabiliyordu; 1977 tarihli pasaportu vardı.

12 Eylül 1980: Darbe. Ruhi Su'nun plakları toplatıldı; Dostlar Korosu'nun çalışmaları fiilen durduruldu; konserler yasaklandı.

1981: Pasaportunun süresi doldu; uzatılması için başvurdu. Yanıt: "Başka bir emre kadar bekleyecek." Aynı yıl, son yurt dışı konserini Avustralya'da verdi; pasaportu daha dolmadan.

1983: Son konseri. Bundan sonra sahneye çıkamadı.

1984: Nokta dergisi durumu haberleştirdi. Devletin açıklaması: "Başvurusu bulunmadığı için pasaport verilmemiştir." Oysa başvuru belgeleri elindeydi. Bu cümleye iyi bakın; "Hepsini Durdurduk": Bir Tekelin Kendini Aklama Grameri'nda kurumsal açıklamaları cümle cümle sökerken sorduğumuz soruyu sorun: Bu cümlenin öznesi kim? Hangi kategori listede yok? Devlet, bir ölüm döşeğindeki adama pasaport vermediğini söylemek yerine, adamın pasaport istemediğini söyledi.

1985: Kanser ilerledi. Almanya'da tedavi için hastane hazırdı. Aralarında Günter Grass'ın da bulunduğu altı Alman yazar Türkiye Cumhurbaşkanlığı'na ve Başbakanlığına mektup yazdı. Uluslararası sanatçı ve yazar örgütleri çağrı yaptı. Aylarca yanıt gelmedi. Sonunda, sınırlı bir çıkış izni verildi; ama artık geçti. Ruhi Su, uçağa binebilecek durumda değildi.

20 Eylül 1985: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniği'nde, saat 21.09'da öldü. Yetmiş üç yaşındaydı. O günkü gazetelerde bir devlet yetkilisinin açıklaması yoktu.

Bir gazeteci, otuz beş yıl sonra bunu tek cümleyle yazdı: "Devlet ona pasaport vermediği için öldü." Biz bu cümleyi biraz daha açacağız. Ruhi Su kanserden öldü; kanser bir devlet politikası değildir. Ama tedaviye erişimi bir devlet politikasıdır ve o politika, kırk yıl önce Sansaryan Han'da kurulan aynı mantıkla işledi: Bu adam sakıncalıdır; sakıncalının tedavisi devletin sorunu değildir. İHD 2025 Raporunu Sınıf Gözüyle Okumak'nda cezaevlerini sınıfın haritasına yerleştirmiştik; hasta mahpuslar o haritanın en ağır köşesidir. Ruhi Su, o listenin 1985'teki adıdır; hapiste değildi, ama ülke ona hapisti.

22 Eylül: Cenaze

Cenaze, 22 Eylül 1985'te Şişli Camii'nden kaldırıldı. Avluya sığmayan bir kalabalık; sıkıyönetimin beş yıldır yasakladığı her şey: pankart, slogan, yürüyüş. Kalabalık, Mecidiyeköy üzerinden Zincirlikuyu'ya yürüdü. Sloganlar atıldı; en çok atılanı, "Ruhi Su ölmedi, yaşıyor"du. Polis mezarlığın girişini kapattı; "dağılın" dendi; kalabalık sustu ve yerinden kıpırdamadı. Sonra coplar indi. Kalabalık kaldırımlara sürüldü; 163 kişi gözaltına alındı. Gayrettepe'ye, Birinci Şube'ye götürüldüler; duvara döndürüldüler; sinema salonuna aralıklı oturtuldular; sıkıyönetim komutanlığının kararıyla on beş gün hücrede tutuldular. Gözaltına alınanlardan Ahmet Nesin, bir cenazeye katıldığı için on beş gün hücrede tutulmasını "şaşkınlık"la anlatır ve sayıya dikkat çeker: 163, aynı zamanda Türk Ceza Kanunu'nun "şeriatçılık" maddesinin numarasıydı; komünistlik 141 ve 142'ydi. Ceza kanununun üç maddesi de sonra kaldırıldı; ama bu blogda Müstehcenlikten Millî Güvenliğe: 48 Saatte Bir Sansür Dalgasının Anatomisi'nda gösterdiğimiz gibi, madde numaraları değişir, işlev değişmez.

Bu cenaze, 12 Eylül'den sonraki ilk kitle gösterisiydi. Beş yıl susan bir ülkenin ilk sesi, bir cenazeydi. Bu bir rastlantı değildir; cuntalar cenazeleri yasaklayamaz ve bir sınıf ilk sesini çoğu zaman kaybettiği birinin ardından çıkarır. Şili'de Neruda'nın cenazesi (Eylül 1973) de böyleydi; darbeden iki hafta sonra Santiago'da ilk yürüyüş. İki ülke, iki ozan, aynı sahne.

Mezar

Bitmedi. Ruhi Su'nun Zincirlikuyu'daki anıt mezarı, ölümünden sonra defalarca saldırıya uğradı. Sıdıka Su'nun 1997'deki açıklaması: "On senedir her yıl anıt mezarını kırıyorlar... dört bir yanından mezarı kurşun yağmuruna tutmuşlar." 2009'da mezar taşı yeniden tahrip edildi. Failler bulunmadı. Bir devletin bir sanatçıdan mezarında bile korkması, o sanatçının ne söylediğini o devletin çok iyi bildiğinin kanıtıdır.


Yurtsever ve Devlet: Kuvayi Milliye Destanı'nı Söyleyen Adama Pasaport Vermeyen Ülke

Şimdi ikinci sorumuza gelelim. Ruhi Su, bu ülkeyi seven bir adamdı. Bunu söylerken ucuz bir "o da vatanseverdi" savunması yapmıyoruz; olguları sıralıyoruz. Anadolu'nun türkülerini elli yıl derledi, notaya aldı, söyledi; Yunus'u, Pir Sultan'ı, Karacaoğlan'ı, Köroğlu'nu, Dadaloğlu'nu şehirli kuşaklara o tanıttı. Kurtuluş Savaşı'nın destanını ilk o besteledi; Seferberlik türkülerini ilk o plağa aldı. Sürgünde, gurbette çalışan işçilere konser verdi; onlara "El Kapıları"nı söyledi. 1977'de pasaport aldığında Avrupa'da kalabilirdi; kalmadı. Bu adama devlet, radyo yasağı, işten atma, beş ay işkence, beş yıl hapis, yirmi ay sürgün, otuz yıl yayın yasağı, plak toplatma ve pasaportsuz ölüm reva gördü.

Bu çelişki nasıl açıklanır? Liberal açıklama, "devletin hataları" der ve bir özür bekler. Milliyetçi açıklama, "komünistti, hak etti" der. İkisi de yanlış; çünkü ikisi de "vatan"ın tek bir şey olduğunu varsayar. Oysa vatan, iki ayrı şeydir.

Ruhi Su'nun sevdiği ülke, türküyü yakan halkın ülkesiydi: Van'ın öksüzleri, Adana'nın pamuk işçileri, Toroslar'ın göçerleri, Çumra'nın köylüleri, Almanya'nın fabrika işçileri. Ona pasaport vermeyen ülke ise o halkın üstündeki devletti: 1952'de NATO'ya girerken kendi aydınlarını hapse atan, 1980'de IMF programını yürütmek için cuntayı çağıran, 1985'te bir ozanı tedaviye göndermeyi "başka bir emre kadar" erteleyen devlet. Bu iki ülke aynı sınırların içindedir ama aynı şey değildir. Yurtseverlik, sınıfsal bir kavramdır: Halkın yurdunu sevmek ile devletin bayrağını sevmek çoğu zaman aynı şey değildir ve tarihte iki sevgi karşı karşıya geldiğinde devlet, halkın yurdunu sevenleri "vatan haini" ilan eder. Nâzım'ın vatandaşlıktan çıkarılması, Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak'ndeki sürgünü, Ruhi Su'nun pasaportu: Aynı işlemin üç örneği.

Şunu açıkça söyleyelim. Ruhi Su'nun yurtseverliği, Kuvayi Milliye Destanı'nı söylemesinde değil, Sansaryan Han'dan sonra da bu ülkenin türkülerini söylemeye devam etmesindedir. İşkenceden sonra "bu ülkenin halkı benim halkımdır" demek, bir kişilik özelliği değil, bir sınıf tavrıdır. Halk, ona işkence yapan değildi; halkın üstündeki aygıt yapmıştı. Bu ayrımı yapamayan, ya devlete teslim olur ya da halktan vazgeçer. Ruhi Su ikisini de yapmadı.

Resmî anlatı karşısında sınıfsal okuma
Resmî / liberal anlatıSınıfsal okuma
Ruhi Su "Türk halk müziğinin büyük ustası", "çok sesli müziğimizin öncüsü".Ruhi Su, TKP üyesi bir komünist sanatçıydı; türküyü bir "miras" değil, sınıfın dilekçesi olarak söyledi. Partisini anmadan onu anmak, onu üreten koşulu silmektir.
Devlet ona "haksızlık etti", "hata yaptı".Devlet, kendi sınıf mantığına göre tutarlı davrandı: Aydınlanmayı kadro yetiştirmek için kurdu; kadro halka döndüğünde tasfiye etti. Hata değil, kural.
"O dönemin koşulları"ydı; Soğuk Savaş'tı.Soğuk Savaş, dışarıdan gelen bir hava değil, Türkiye burjuvazisinin NATO'ya eklemlenirken verdiği bir sınıf kararıydı. Koşulları yapan da bir sınıftır.
Pasaport meselesi "bürokratik bir gecikme".1981'den 1985'e dört yıl; iki yazılı ret; bir yalan açıklama; altı yazarın mektubu; sıkıyönetimin kararı. Gecikme değil, tercih.
Cenazedeki olaylar "provokasyon".Beş yıl susturulan bir sınıfın ilk sesiydi; devlet bunu bildiği için 163 kişiyi on beş gün hücreye attı.
Bugün TRT'de belgeseli var; adına ödüller veriliyor; "barıştık".Mezarı kurşunlandı; TRT yasağı otuz beş yıl sürdü; devlet hiçbir zaman "pasaport vermedik" demedi. Barışmak için önce itiraf gerekir.

Aydın ve Sınıf: Bir Neferin Anatomisi

Şimdi üçüncü ve asıl sorumuza gelelim. Ruhi Su'nun hayatı, "aydın ve sınıf" ilişkisi üzerine bir ders kitabı gibidir. Ama bu dersi doğru okumak gerekir; çünkü yanlış okunması kolaydır.

Yanlış okuma: "Halkın içinden çıkan bir çocuk, okudu, aydın oldu, sonra halkına geri döndü." Bu anlatı hoştur ama eksiktir. Çünkü Ruhi Su "halkına geri dönmedi"; hiçbir zaman ayrılmamıştı. Öksüzler yurdundan opera sahnesine giden yolda onu taşıyan kurumlar, onu halktan koparmak için tasarlanmıştı: "Alafranga" bir sanatçı, bir opera solisti, bir kadro. Ruhi Su, bu tasarımın kendisine verdiği tekniği aldı ve tasarımın amacını reddetti. Aydın olmak ile sınıfın neferi olmak arasındaki fark, bilgi farkı değil, bilginin kimin için kullanıldığı farkıdır.

Gramsci'nin "organik aydın" kavramını Üç Yüz Mitingin Kadını: Gülsen Tuncer'i Genç Yoldaşlara Anlatmak'nda anlatmıştık: Sınıfın kendi içinden, kendi işiyle ürettiği ve o sınıfı bilinçli kılan aydın. Ruhi Su bunun tam örneğidir; üç ölçütle:

Bilgi. Türkü derlemek bir emek işidir; köy köy dolaşmak, dinlemek, notaya almak, varyantları karşılaştırmak. Ruhi Su bunu elli yıl yaptı ve derlediği şeyi "halk müziği" vitrinine değil, sınıfın bugünkü diline taşıdı. Bilgisi, sınıfa aitti.

Saf. 1952'de Sansaryan Han'da beş ay dayak yerken de, 1960'ta gazino sahnesinde de, 1985'te pasaport beklerken de aynı saftaydı. Kırk yıl boyunca bir kez bile "ben aslında siyasetle ilgilenmiyorum, ben sanatçıyım" demedi. Diyebilirdi; kapılar açılırdı. Demedi.

Süreklilik. Bir sınıf neferinin işi, tek bir kahramanlık anı değil, sürekliliktir: Hapiste koro kurmak, sürgünde türkü yazmak, yasaklıyken plak basmak, kanserliyken konser vermek. Ruhi Su'nun büyüklüğü, Sansaryan Han'da dayanmasından çok, Sansaryan Han'dan sonra otuz üç yıl daha çalışmasındadır.

Bedel ve ayakta kalmak

Genç yoldaşlar, size bir şeyi açıkça söylemek istiyoruz. Ruhi Su'nun hayatı, "bedel ödemek" üzerine bir güzelleme değildir. Bedel, ödenmesi istenen bir şey değildir; ödetilen bir şeydir. Ruhi Su işkence görmek istemedi; hapse girmek, sürgüne gitmek, pasaportsuz ölmek istemedi. Bunlar ona yapıldı. Onun tercihi, bunlar yapıldıktan sonra ne yapacağıydı. Tercihi şuydu: Çalışmaya devam etmek. Dostlar Korosu'nun bir üyesi, onun "yorgunluk bilmez" bir çalışma disiplini olduğunu anlatır; kansere rağmen prova, plak, konser. Ayakta kalmak, kahramanca dayanmak değildir; ertesi sabah kalkıp işe gitmektir. Bu, bir işçinin bildiği şeydir.

Ve yalnız değildi. Sıdıka Su, aynı davadan aynı cezayı almış bir yoldaştı; kırk yıl aynı yükü taşıdı, ölümünden sonra plaklarını yayımladı, koroyu yaşattı, vakfı kurdu. Dostlar Korosu'nun yüzlerce genci vardı. İmece'yi kuran aydınlar vardı. Cenazede cop yiyen on binler vardı. Bir sınıf neferi tek başına ayakta durmaz; sınıf onu ayakta tutar. Ruhi Su'yu ayakta tutan şey, iradesi kadar, etrafındaki örgütlülüktü. "Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık" Kılavuzu Yayında yazımızın sloganını hatırlayın: Örgütlü olmak, özen göstermek. Dostlar Korosu, bunun bir müzik biçimidir.

Ne aziz ne cani

Bu blogda sanatçıları anarken bir ilkemiz var: Ne aziz ne cani. Ruhi Su'yu da öyle anacağız. Türkü çevrelerinde ona yöneltilen bir eleştiri vardır: Opera tekniğinin türkünün "doğal" sesini bozduğu, Ruhi Su'nun bir "şehirli" yorumu olduğu. Bu eleştirinin bir kısmı haklıdır: Ruhi Su'nun türküsü, köyde söylenen türkü değildir; bilinçli, işlenmiş, bir anlamda "yazılı" bir türküdür. Ama bu bir kusur değil, bir tercihtir ve kendisi bunu hiç gizlemedi: Türkünün içindeki dramı "bilinçle ortaya çıkarmak" istiyordu. Taklit etmiyordu; yorumluyordu. Bunun tartışılabilir olması, Ruhi Su'nun bir folklorcu değil bir sanatçı olduğunun kanıtıdır.

Bir ikinci nokta: Ruhi Su, 1957'den sonra örgütlü bir parti hayatı sürdürmedi; TKP dağıtılmıştı, o da sanatıyla mücadele etti. Bunu bir eksiklik olarak yazanlar var. Biz öyle yazmayacağız; ama şunu söyleyeceğiz: Sanat, örgütün yerini tutmaz. Ruhi Su'nun plakları on binlere ulaştı, Dostlar Korosu yüzlerce genci yetiştirdi; ama 12 Eylül sabahı bunların hiçbiri tankları durduramadı. Bu, Ruhi Su'nun kusuru değil, kültür cephesinin sınırıdır. Victor Jara, Şili ve Latin Direnişinin Sınıfsal Mirası'nda söylediğimiz gibi: Şarkı, sınıfın sesidir; sınıfın ordusu değildir.


Neyin Üstü Örtülüyor?

Ruhi Su anmalarında genellikle üç şeyin üstü örtülür. Açalım.

Birincisi, kökeni. Van'da 1912'de doğmuş, 1915'te öksüz kalmış bir çocuk. Devlet anmalarında bu çocuğun neden öksüz kaldığı sorulmaz; "savaş yıllarında ailesini kaybetti" denir ve geçilir. Oysa bu ülkenin en büyük halk ozanının bir soykırım öksüzü olma olasılığı, üstü örtülecek bir ayrıntı değil, bu ülkenin tarihinin kendisidir. Ruhi Su bunu bilmiyordu; bilmek istediğinde de öğrenebileceği bir arşiv yoktu. İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı'nda "hiçbir şey bilmiyormuş gibi anlatmak" yöntemini kullanmıştık; burada da aynı şeyi yapıyoruz: 1915'te Van'da ne oldu, bir çocuk nasıl Adana'ya geldi, bunu sormak, Ruhi Su'yu anmanın bir parçasıdır.

İkincisi, partisi. Ruhi Su bir Türkiye Komünist Partisi üyesiydi ve bunun için yargılandı, hapis yattı. Anmalarda "solcu", "devrimci", "muhalif" denir; "komünist" ve "TKP" sözcükleri dipnota iner. Oysa onun sanatını üreten şey, tam da bu örgütlü ilişkiydi: Sansaryan Han'da beş ay dayanmak, sıradan bir "muhalif"in değil, bir partilinin yaptığı şeydir. Bunu silmek, onu "zararsız bir usta"ya çevirmektir ve devlet bugün onu tam da bu şekilde anıyor.

Üçüncüsü, 163 kişi. Cenazesindeki 163 gözaltı, çoğu anmada bir rakam olarak geçer. Oysa o 163 kişi, Ruhi Su'nun mirasının kendisidir: Beş yıl susan bir ülkede ilk sesi çıkaranlar. Onların adı yoktur; ama Ruhi Su'nun kendisi de onlardan biriydi, 1952'de. Bir sınıf neferini anmak, onun cenazesinde cop yiyenleri de anmaktır.


Somut Görevler

Anmak, yapmaktır. Bugün ve önümüzdeki günler için:

  • Sırayla dinle. Önce Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı; sonra Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Karacaoğlan; sonra El Kapıları; sonra Sabahın Sahibi Var. "Mahsus Mahal"i, "Bu Nasıl İstanbul"u, "Hasan Dağı"nı sözleriyle dinle. Türküyü fon müziği yapma; içindeki dilekçeyi oku.
  • Sözleri oku. Pir Sultan'ın, Dadaloğlu'nun, Köroğlu'nun dizelerini Ruhi Su'nun repertuvarındaki hâliyle bir kâğıda yaz ve şunu sor: Bu dizeler kimin dizeleri, kime karşı yazılmış? Beş yüz yıllık isyan repertuvarı, kendi kendine derlenmemiştir.
  • Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı'nın arşivini aç. ruhisu.org.tr, plakları, yazıları, fotoğrafları ve Sıdıka Su'nun anlatımlarını tutuyor. Bu arşivin kendisi bir bilgi müştereğidir; devlet tutmadığı için bir vakıf tutuyor.
  • Ruhi Su Dostlar Korosu'nu bul. Koro hâlâ çalışıyor. Bir provasına git; bir konserine git. Yüzlerce gencin kırk yıldır sürdürdüğü bir kolektif, herhangi bir albümden daha öğreticidir.
  • Bir koro kur. Ciddi söylüyoruz. Bir oda, on kişi, bir bağlama. Dostlar Korosu 1975'te bir tiyatronun içinde, amatörlerle kuruldu. Türkü, yalnız dinlendiğinde tüketimdir; birlikte söylendiğinde örgütlenmedir.
  • Sansaryan Han'ı öğren. İstanbul Sirkeci'de, bugün hâlâ ayakta. Orada kimler işkence gördü, kimler öldü, Nâzım'dan Ruhi Su'ya kimler türkü yazdı; bunu bilmeden 1950'leri bilemezsin. 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü'nda Mamak'ı, Diyarbakır'ı, Metris'i anlattık; Sansaryan Han onların öncülüdür.
  • Köy Enstitüleri'ni Ruhi Su'yla birlikte oku. Hasanoğlan'da şan öğretmeni olan bir opera sanatçısı; Çifteler'de onu dinleyen bir köylü çocuğu, Talip Apaydın. Aydınlanma, zincirleme bir iştir; zincirin kopartıldığı yeri (1946-1954) öğren.
  • Pasaport dosyasını bugüne bağla. Bugün hasta mahpuslar cezaevinde tedaviye erişemiyor; İHD her yıl sayıyor. Ruhi Su'nun 1985'i, bugünün cezaevi revirlerinde sürüyor. Anmak, bugünün listesini okumaktır.
  • Kökenini sor. Van 1915'i oku. Ruhi Su'nun bilmediği tarihi sen öğren; çünkü o tarih bu ülkenin tarihi ve bu ülkenin halk ozanı o tarihin çocuğu.
  • Sanatçıysan konumunu seç. Ruhi Su'ya "gizli bir odada çalış" teklif edildiğinde işi bıraktı. Sana da bir gün "sesini kıs, adını sil, o zaman çalışırsın" denecek. O gün için şimdiden karar ver.
  • Bilişim emekçisiysen arşivi dijitalleştir. Ruhi Su'nun plakları, derlemeleri, konser kayıtları dağınık. Açık, erişilebilir, lisanslı bir Ruhi Su arşivi hâlâ yok. Bu, bir bilgi müşterekleri işidir.
  • Bugün bir türkü söyle. Yalnız değil. "Kısa çöp uzundan hakkın alacak." Devlet bu dizeden 1945'te korktu; bugün de korkar. O yüzden söyle.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Van'da öksüz kalan bir çocuk, Adana'da bir öksüzler yurdunda keman öğrendi; Ankara'da opera söyledi; Sirkeci'de bir hanın bodrumunda beş ay dayak yedi; Adana'da mahpuslardan koro kurdu; Çumra'da sürgün yaşadı; Taksim'de gazinoda türkü söyledi; adı silinmiş kitaplar yazdı; Nâzım'ı ilk o söyledi; yüzlerce genci koroda yetiştirdi; pasaport bekledi; öldü. Cenazesinde beş yıl susan bir ülke ilk kez konuştu. Mezarını kurşunladılar.

Bu hayatın adı, ölümünden sonra yayımlanan bir albümünün adıdır: Ezgili Yürek. Ama biz o yüreğin neyle çalıştığını söyleyelim: Sınıfla. Ruhi Su'yu Ruhi Su yapan sesi değil; o sesi kime verdiğidir. Sesi, opera sahnesinin, radyonun, devletin olabilirdi. O, sesini halkın türküsüne verdi ve halkın türküsü bir sınıfın dilekçesiydi. Devlet dilekçeyi reddetti; dilekçe hâlâ elimizde.

Aydın olmak, bilmektir; sınıfın neferi olmak, bildiğini kime verdiğine karar vermektir. Ruhi Su karar verdi ve kırk yıl o kararın bedelini ödedi; ama sesi hiç kısılmadı. Kısa çöp, uzundan hakkını alacak.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Bağlantılı Yazılarımız

Bu yazı, blogun anma hattının bir parçasıdır.

Sanatçı ve sınıf: Victor Jara, Şili ve Latin Direnişinin Sınıfsal Mirası · Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak · Bertolt Brecht ve Sınıf Mücadelesinin Sahnesi · Adnan Yücel’in Diyalektik Mirası ve Yıkılmaz Toplumsal Bilinç · Bedahet Tosun — Bir Hayat Nasıl Yaşanır? · Üç Yüz Mitingin Kadını: Gülsen Tuncer'i Genç Yoldaşlara Anlatmak

Darbeler ve devlet: 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü · İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı · Müstehcenlikten Millî Güvenliğe: 48 Saatte Bir Sansür Dalgasının Anatomisi

Eğitim ve aydınlanma: Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin? · Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu

Örgütlenme: "Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık" Kılavuzu Yayında


Kaynaklar

Yaşam öyküsü ve arşiv:

Köy Enstitüleri bağı:

Baskı, tutuklanma, pasaport, cenaze:

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği