Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Neşet Ertaş: Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Sınıf

Kırşehir'den Gurbete, Bağbaşı'ndan Bozlağa: Bir Abdal'ın ve Mülksüzleşen Anadolu'nun Hikâyesi

Yazar: Oğuz Demirkapı
Neşet Ertaş: Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Sınıf

Bir Garibin Sınıfı: Neşet Ertaş'ı Genç Yoldaşlara Anlatmak

Aramızdan ayrılışının 14. yılında bozkır, Abdallar, Bağbaşı ve bir yoksulluğun türküsü

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bugün, 25 Eylül 2026 öğle saatlerinde, Kırşehir'de Bağbaşı Mezarlığı'nda bir kabir ziyareti yapılacak. Belediye başkanı, vali yardımcısı, milletvekilleri, Neşet Ertaş'ın ailesi toprağa karanfil bırakacak, dua edilecek; akşam Cacabey Meydanı'nda ücretsiz bir konser verilecek, sahnede belediyenin Abdallar Müzik Topluluğu olacak. Kırşehir, 2019'dan beri UNESCO'nun "müzik şehri". Neşet Ertaş, şehrin markası.

Aynı mezarlığın adını taşıyan mahallede, Bağbaşı'nda, Neşet Ertaş çocukken başı açık dolaştığı için taşlandı. Kendi anlatımıyla: "Bağbaşı mahallesinde şapkasız geziyorum diye çocuklar beni taşlamaya başladılar." Çünkü bir Abdal çocuğunun şapkasız gezmesi "olacak iş değildi", saygısızlık sayılırdı. Aynı mahallede, 2015'te yapılan bir saha araştırmasına göre Abdal hanelerinin yüzde 81'i yeşil kartla yaşıyordu; yani devletin "yoksulluk belgesi"yle.

Bu yazı, bu iki sahnenin arasındaki mesafe üzerine. Aramızdan ayrılışının 14. yılında Neşet Ertaş'ı size tanıtacağız; ama onu "bozkırın tezenesi" diye bir vitrine koymak için değil. Onu, doğduğu sınıfın içinden, o sınıfın bugün hâlâ yaşadığı mahalleden anlatmak için. Üç soruyla başlayalım:

  • Bir Abdal çocuğu, toprağı, okulu, "ağa"sı olmayan bir çocuk, nasıl oldu da bir ülkenin en çok sevilen sesi oldu?
  • Bu ülke onu neden hayattayken yirmi küsur yıl gurbette unuttu da öldüğünde tabutunu omuzladı?
  • Onun türkülerindeki "garip" kimdir? Bir duygu mu, bir sınıf mı?

Daha önce Kırşehir'in Tarlalarından Bağbaşı'nın Sokaklarına yazımızda Kırşehir'deki çözülüşü ve Abdal geleneğinin metalaşmasını kısaca anmıştık. Bu yazı onun üzerine kurulu; orada bir cümleyle geçtiğimiz şeyi burada bir hayat boyunca izleyeceğiz. Ve Ruhi Su, Yılmaz Güney, Víctor Jara yazılarımızda koyduğumuz ilkeyi burada da koruyacağız: Sanatçıyı ne aziz ne mağdur olarak anlatmak; onu, üretildiği toplumsal ilişkilerin içinde anlamak.


Bir Garibin Öyküsü

Kırtıllar, 1938: Toprağı Olmayan Bir Köy

Neşet Ertaş 1938'de Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar köyünde doğdu. Kırtıllar sıradan bir Orta Anadolu köyü değildir; bir Abdal köyüdür. Bu ayrım, bu yazının bütün geri kalanını belirler.

Anadolu köyünde toplumsal hiyerarşinin temeli topraktır. Toprağı olan "köylü"dür; az ya da çok, ama bir şeyin sahibidir. Abdalların toprağı yoktu. Geçimlerini başkalarının düğününde çalgı çalarak, kalay, elek, sepet yaparak, ne verilirse onunla sağlıyorlardı. Osmanlı kayıtları onları "Türkmen Çingeneleri" diye geçirir; 17. yüzyıl sonunda Çingenelere uygulanan cizyeye tabi tutulurlar. Kendileri ise "Abdal" der, kendilerini Alevi-Bektaşi inancına bağlar ve "Çingene" yakıştırmasını ağır bir hakaret sayar.

Babası Muharrem Ertaş (1913-1984), Yağmurlu Büyükoba köyünde zurnacı Kara Ahmet'in oğlu olarak doğmuş, altmış yılı aşkın bir süre Orta Anadolu düğünlerinde çalıp söylemiş bir ustaydı; bozlağın büyük seslerinden biri. Annesi Döne Hanım, Keskin'in Hacelobası köyündendi.

Neşet henüz çocukken annesi öldü. Sonrasını kendisi anlatıyor:

"Anam ölünce babam beş öksüzünü yükleyip bir hayvanın sırtına, köy köy gezerek bize ana aramıştı. Kimse bize kızını, dul gelinini vermedi. İnsan insan olsaydı belki kardeşim üç aylıkken bakımsızlıktan ölmeyecekti."

Bu cümleyi yavaş okuyun. "Kimse kızını vermedi" sözü bir aşk hikâyesi değil, bir statü hikâyesidir. Toprak sahibi köylü, kızını topraksız bir çalgıcıya, bir Abdal'a vermez. Evlilik, köyde mülkün ve itibarın dolaşım yoludur; mülkü olmayanın o dolaşıma girişi yoktur. Üç aylık bir bebeğin "bakımsızlıktan" ölümü, işte bu kapalı kapının bedelidir.

Zil, Kaşık, Keman, Saz: Çocuk Emeği Olarak Müzik

Neşet beş altı yaşında düğünlerde çalmaya başladı: önce darbuka, kaşık, zil; sonra keman, kemençe, cümbüş; en son bağlama. Babasının yanında köçeklik de yaptı, yani düğünlerde dans etti. Kırşehir, Yozgat, Kırıkkale, Nevşehir, Niğde, Kayseri köylerini babasıyla dolaştı.

"8 yaşındaydım. Köy köy, kapı kapı gezdik. Un, buğday, bulgur, ne verirlerse onla geçindik."

Burada romantik bir "halk ozanının yetişmesi" görmek kolaydır. Oysa gördüğümüz şey, bir çocuğun emeğidir. Neşet Ertaş'ın müzik eğitimi, bir ailenin geçim stratejisinin parçasıdır: Bir çocuk da zil çalarsa, düğünden biraz daha fazla bahşiş çıkar. Bugün Bağbaşı'nda okul çağındaki Abdal erkek çocuklarının üçte birinin çalıştığını, bunların önemli bir kısmının düğünde çalgı çaldığını aşağıda rakamlarla göreceğiz. Seksen yıl sonra aynı sahne.

Düğün ekonomisinin iç mantığını da yine kendisinden dinleyelim:

"Abdal olmayan herkes, büyüğü de küçüğü de bizim ağamızdı. Onlara hürmet göstermek zorundaydık. Beş yaşında bir çocukla bile 'Ağamın oğlu, ağamın kızı…' diyerek konuşurduk."

"Bizim başka gelirimiz yoktu. Babam beş öksüzü hangi duvarın dibine bıraksın da gitsin?"

"Ağa" sözcüğüne dikkat. Beş yaşındaki bir çocuğa "ağam" demek, bir kişisel nezaket değil, bir üretim ilişkisinin dilidir. Abdal müzisyen, emeğini ücret karşılığında değil, bahşiş karşılığında satar. Bahşiş, ücretin kişisel lütfa dönüşmüş biçimidir: Miktarı sözleşmeyle değil, verenin keyfiyle belirlenir. O yüzden bahşişle yaşayan, verenin keyfini gözetmek, ona "ağam" demek zorundadır. Kapitalizmin serbest ücretli emeği bile burada henüz yoktur; ilişki, yarı feodal bir himaye ilişkisidir.

Bu ilişkinin gündelik yüzü aşağılanmadır:

"Her vardığımız yerde 'Abdallar geldi, Abdallar gitti' derlerdi; artık üstlenmiştik bunu."

"Bir gün bir köyde çocuklarla oynadığım sırada birinin 'Biz topraktan hasıl olmuşuz, siz fışkıdan' dediğini duydum."

"Biz topraktan, siz fışkıdan (gübreden)." Bir çocuğun ağzından çıkan bu cümle, köyün sınıf ideolojisinin en yalın özetidir. Toprak sahibi olan, kendini topraktan yaratılmış sayar; topraksız olan, onun artığıdır. Mülkiyet ilişkisi, bir yaratılış mitine dönüşmüştür.

İstanbul, 1957: Bir Garip Bülbül

Gençlik yıllarında Neşet İstanbul'a gitti. 1957'de ilk plağı çıktı: "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül". Sözleri babası Muharrem Ertaş'ındı; plak şirketi Şençalar'dı. Kendi anlatımıyla: "Nihayet Şençalar Plak stüdyosuna gittim. Orda çaldım, mukavele imzaladım. Kadri Şençalar beni aldı, Beyoğlu Saz'a getirdi."

"Mukavele imzaladım." Kırtıllar'da bahşişle çalan çocuk, İstanbul'da ilk kez bir sözleşmeye imza atıyor. Bu, Abdal müzisyenin düğün ekonomisinden kültür endüstrisine, yani plak piyasasına geçişidir. Bu geçiş hem bir kurtuluş hem yeni bir bağımlılıktır: Artık "ağa"nın keyfine değil, plak şirketinin hesabına çalışacaktır. Ve ilk plağın adı, sonraki bütün kariyerinin anahtar sözcüğünü taşır: garip.

Ankara: "Mahalli Sanatçı"

İstanbul'da iki yıl kadar kaldıktan sonra Ankara'ya yerleşti. Dayısı Hacı Taşan'ı radyoda duyunca, "Aldım sazı, bindim otobüse, Ankara Radyoevi'ne gittim" diye anlatır. Ankara Radyosu'nda "Kırşehirli mahalli sanatçı" unvanıyla programlar yaptı, Muzaffer Sarısözen'le tanıştı.

"Mahalli sanatçı" unvanı küçük ama öğretici bir ayrıntıdır. Cumhuriyet'in kültür aygıtı, halk müziğini derler, notaya alır, radyoda yayımlar; ama o müziği üretenleri "mahalli" diye sınıflar. "Ulusal" olan, derleyen kurumdur; "mahalli" olan, derlenen insandır. Bu, Ruhi Su yazımızda anlattığımız aydınlanma kurumlarının öbür yüzüdür: Aynı devlet, konservatuvarda yetişmiş bir operacıyı hapse atarken, okula hiç gitmemiş bir Abdal ustasını "mahalli" rafına koyar. İkisinde de karar yetkisi, müziği yapanda değil, onu tasnif edendedir.

Ankara yılları aynı zamanda gazino ve pavyon yıllarıdır. Radyo prestij verir ama geçindirmez; geçim, gece kulüplerinde, saz salonlarında çalmaktan gelir. Neşet Ertaş eşi Leyla Hanım'la Ankara'da bir gazinoda tanıştı. Evlilikleri yedi yıl sürdü, üç çocukları oldu: Döne, Canan, Hüseyin. 1970'te ayrıldılar. Babasının onaylamadığı bu evlilik, onun en kişisel türkülerinden birine, "Cahildim Dünyanın Rengine Kandım"a konu oldu.

1970'ler, onun plak piyasasındaki en verimli yıllarıdır. "Gönül Dağı" bu yıllarda, 1970 ya da 1971'de, bir 45'liğe kaydedildi. Hayatı boyunca dört yüz dolayında plak doldurdu; yayımlanan beş yüze yakın türküsünün büyük çoğunluğu kendi eseriydi.

Felç, Kira ve Gurbet

1970'lerin sonunda parmaklarında felç başladı. Bir çalgıcı için bu, bir işçinin elini makineye kaptırmasıyla aynı şeydir: üretim aracının, yani bedenin, kaybı. Tedavi gördü; ama önce kirayı ödemek gerekiyordu:

"Evimin kirasını ödeyemedim. Bir tanıdığa anlattım… Kravatını düzeltti, 'Hı, hı' dedi, gitti. Sonra kardeşimin gönderdiği bakım kâğıdıyla Almanya'ya gittim."

Kravatını düzelten "tanıdık" kimdi, bilmiyoruz; bilmemiz de gerekmiyor. Sahne yeterince açık: Plakları milyonlarca evde çalan, radyoda sesi her gün duyulan bir sanatçı, kirasını ödeyemediği için ülkesinden ayrılıyor. Gidişin hukuki biçimi bile anlamlıdır: "bakım kâğıdı", yani bir gurbetçi kardeşin onu yanına alabilmesi için Alman makamlarına verdiği belge. Bozkırın tezenesi, Almanya'ya bir işçi ailesinin bakmakla yükümlü olduğu yakını olarak girdi.

Önce Berlin'de tedavi gördü, sonra Köln'e yerleşti. Almanya'da gurbetçi düğünlerinde çaldı; yani Kırtıllar'daki işini, bu kez Orta Anadolu'dan Ren kıyılarına göçmüş işçilerin düğünlerinde sürdürdü. Bir süre bir sanat okulunda saz dersi verdi. Yirmi küsur yıl orada kaldı.

"20 küsur sene Almanya'da kaldım. Evime gelmek şöyle dursun, bir gün bir telefon eden, 'Öldün mü, sağ mısın?' diye soran olmadı."

"Almanya'da evimdeyim, TRT'de 'rahmetli Neşet Ertaş'tan alınan şu türkü' deniliyordu."

Bu ikinci cümle, bu yazının belki de en önemli belgesidir. Devlet radyosu, onun türkülerini yayımlamaya devam ediyordu; türkü, devletin arşivinde yaşıyordu. Ama türküyü yapan adam, aynı devletin gözünde ölmüştü. Emek ürünü, üreticisinden koparılıp bir kurumun mülküne dönüşmüş; üretici ise ortadan kalkmıştı. Marx'ın yabancılaşma dediği şeyin bundan daha çıplak bir örneğini bulmak zordur: İnsan, kendi ürününün yanında "rahmetli" olur.

Dönüş: Harbiye, İzmir ve Bir Ret

2000'de İstanbul'da, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sahneye döndü. Konserin kaydı, onun bütün hayatını üç sözcükte toplayan "Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm"le açılır. Dönüşten sonra İzmir'e yerleşti.

Bu yıllarda kendisine devlet sanatçılığı unvanı önerildi. Reddetti. Nedenini 2008'de Agos'a şöyle anlattı:

"Ne demek devlet sanatçılığı? Hepimiz bu devletin vatandaşıyız, bu memleketin sanatçısıyız. Ayrıca bir 'devlet sanatçısı' ne demek? Ben burada bir 'ayrım' gördüğüm için kabul etmedim."

Bu reddin anlamını abartmamak gerekir; Neşet Ertaş bir siyasal militan değildi, kendini öyle tanımlamadı da. 2006'da TBMM Üstün Hizmet Ödülü'nü kabul etti; UNESCO'nun somut olmayan kültürel miras çerçevesinde Kültür Bakanlığı'nın verdiği "Yaşayan İnsan Hazinesi" unvanını aldı. Ama reddettiği şey anlamlıdır: bir hiyerarşi. Bütün hayatı boyunca "ağa" ile "Abdal", "ulusal" ile "mahalli" arasındaki ayrımın altında ezilmiş bir adam, kendisine en tepeden bir ayrım sunulduğunda onu tanımadı. "Ayrım gördüğüm için" cümlesi, Bağbaşı'nda taşlanan çocuğun yetmiş yaşındaki yanıtıdır.

Cübbe: "Hiç Mektebe Gitmemiş Ben"

25 Nisan 2011'de İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nın girişimiyle ona onursal doktora verdi. Törende söyledikleri, bir hayatın bilançosu gibidir:

"Bu şerefli günde hiç mektebe gitmemiş ben huzurunuzdayım."

"Mektebe gitmedimse de okulu bitirmiş gibi bana bu esvabı giydirdiler."

"Ben bir sazcıyım, türkü çalar türkü söylerim. Başka bir bildiğim yok."

"Hepimiz yolcuyuz, gelip gidici olarak. Kerem'den, Mecnun'dan, Pir Sultan Abdal'dan beri gelen bir neslin ferdiyim."

Bir mühendislik üniversitesinin salonunda, cübbe giymiş, okula hiç gitmemiş bir Abdal. Bu sahneyi bir "başarı hikâyesi" olarak okumak mümkündür. Biz başka türlü okuyacağız: Cübbe, bireysel dehaya verilmiş bir ödüldür; ama onu giyen adamın okula gidememesi bireysel değil, sınıfsaldır. Bağbaşı'nda bugün hâlâ okuma yazma bilmeyen, okulu erken bırakan, düğünde çalan çocuklar var. Bir kişiye cübbe giydirmek, o kişinin geldiği mahalledeki okul sorununu çözmez; bazen onun üstünü örter. Kendi sözüyle "hiç mektebe gitmemiş" bir adamın onursal doktorası, aynı zamanda onu okuldan mahrum bırakan düzenin bir itiraf belgesidir.

Ölüm ve İki Cenaze

Neşet Ertaş 25 Eylül 2012 sabahı İzmir'de, bir hastanede aramızdan ayrıldı; ileri evre kanserle uzun bir mücadelenin sonunda. Cenazesi iki kez uğurlandı ve iki uğurlama da onun hayatının çelişkilerini sahneledi.

İzmir'de, hastane bahçesinde, cenaze töreninin nerede yapılacağı üzerine bir gerginlik çıktı. Alevi Bektaşi Kültür Dernekleri'nden Engin Gündük, "74 yıl Alevi-Bektaşi kimliğiyle yaşayan Neşet Ertaş ölümünde Sünnileştirilmeye çalışılıyor" dedi; "yaşarken devlet sanatçılığını reddetmiş bir insana zorla devlet töreni yapılmak isteniyor" diye ekledi. Kısa bir arbede yaşandı. Neşet Ertaş son röportajlarından birinde kendini Bektaşi olarak tanımlamış, bütün inançlara saygı duyduğunu söylemişti.

Ertesi gün, 26 Eylül'de, Kırşehir'de Ahi Evran Camii'nden kaldırılan cenazeye on binlerce kişi katıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tabutu omuzladı; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç oradaydı. soL'un aktardığına göre Erdoğan cenazede "Trilyonlar, milyonlar, makamlar, mevkiler hepsi boş" dedi.

Vasiyeti, babasının ayak ucuna gömülmekti. İlk kazılan mezar babasınınkinden uzaktı; Bakan Günay'ın isteğiyle mezar yeniden, Muharrem Ertaş'ın ayak ucunda kazıldı. Neşet Ertaş, Bağbaşı Mezarlığı'na gömüldü.

Sahneyi bir kez daha kuralım. Bir ülkenin başbakanı, bir Abdal'ın tabutunu omuzluyor ve o tabut, Abdalların yaşadığı mahallenin mezarlığına iniyor. Tabutun ağırlığını taşıyan omuz, o mahallenin yeşil kart kuyruğunu hiç taşımadı. "Makamlar, mevkiler hepsi boş" sözü, makamın en tepesinden, makamı olmayanların mezarlığında söyleniyor. Devlet, yaşarken reddettiği unvanı ona ölümünde, törenin kendisiyle giydiriyor.


"Garip" Belgeseli: Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm

Neşet Ertaş'ı geniş kitlelere yeniden tanıtan işlerden biri, Can Dündar'ın 2005'te hazırladığı ve Kalan Müzik'in yayımladığı "Garip" belgeselidir. Belgesel üç bölümdür ve bölümlerin adları, Neşet Ertaş'ın aynı adlı türküsünden gelir: "Bir Ayrılık", "Bir Yoksulluk", "Bir Ölüm". Belgesel, Neşet Ertaş'ın elli beş yıl sonra doğduğu topraklarla, hemşehrileriyle buluşmasıyla açılır; Muharrem Ertaş'ın arşiv görüntüleri, köyde çekilmiş sahneler, gurbet ve dönüş hikâyesi iç içe geçer. Ölümünün ardından NTV belgeseli 29 Eylül 2012'de yeniden yayımladı. Bugün birinci bölümü ve üçüncü bölümü YouTube'da izlenebiliyor.

Belgeseli izlemenizi öneririz; ama iki gözle izlemenizi de öneririz.

Birinci göz, belgeselin gücünü görür. Can Dündar, Türkiye televizyonunun bir sanatçıyı "köklerine" götürme geleneğinin en iyi örneklerinden birini yapmıştır. Neşet Ertaş'ın sesini, sükûtunu, bozkırın uçsuz boşluğunu, bir babayla oğul arasındaki ustalık bağını seyirciye taşır. Belgeselin üç bölüm başlığı, farkında olmadan bir sınıf biyografisinin iskeletini verir: Ayrılık (anneden, köyden, eşten, ülkeden), yoksulluk (Kırtıllar'dan Almanya'ya), ölüm (kardeşin, annenin, "rahmetli" ilan edilmenin).

İkinci göz, belgeselin sınırını görür. Liberal-hümanist bir belgesel, "garip"i bir ruh hâli olarak anlatmaya meyillidir: yalnızlık, hüzün, gurbet, "bu topraklar"ın kaderi. Oysa garip bir ruh hâli değil, toplumsal bir konumdur. Türkçede "garip" sözcüğü Arapça ġarīb'den gelir: yabancı, yersiz yurtsuz, kimsesiz. Anadolu türküsünde garip, toprağı, evi, "ağa"sı, arkası olmayan kişidir. Belgeselin kamerası bu yoksulluğu gösterir ama ona bir ad koymaz: Bu yoksulluk "kader" midir, yoksa belirli bir mülkiyet düzeninin ürünü mü? İyi bir belgesel bile, soruyu seyircinin gözyaşına bırakırsa, yanıtı egemen anlatıya bırakmış olur. Bizim işimiz, o yanıtı yazmaktır.


Garibin Sınıfı: Abdallar Nerede Durur?

Şimdi sorunun kendisine gelelim. Abdallar, sınıf haritasında nerede durur?

Kolay yanıtlar var ve ikisi de yanlış. Birincisi, "etnik/kültürel azınlık" yanıtıdır: Abdallar kendine özgü bir kültürü olan bir topluluktur, sorun "tanınma"dır. Bu yanıt, kültürü görür ama yoksulluğu, dışlanmanın maddi temelini görmez. İkincisi, "lümpen" yanıtıdır: Düzenli işi olmayan, düğünden düğüne yaşayan, kayıt dışı bir kesim. Bu yanıt ise yoksulluğu görür ama onu bir ahlaki kusura, bir "düzensizlik"e çevirir.

Doğru yanıt, tarihsel olandır. Abdallar, Anadolu kırının mülksüz hizmet emekçileridir. Toprağa sahip olmadıkları için köyün üretim düzeninin dışında, ama köyün yeniden üretimi için zorunlu hizmetler (düğün müziği, kalaycılık, elekçilik, sepetçilik) verdikleri için onun içindedirler. İçerde ama dışarıda: Marksist sosyolojinin "marjinal" dediği şey tam budur. Düğün olmadan köy evlenemez, evlenemeyen köy kendini yeniden üretemez; ama düğünü çalan, o köyün kızını alamaz.

Bu emek biçiminin üç özelliği var:

  • Mevsimliktir. Düğünler yazın ve hasattan sonra yapılır. 2018'de Kırşehir'de yapılan bir araştırmada bir Abdal müzisyen durumu tek cümleyle özetliyor: "İki ay çalış, on ay yatarık." Kışın bakkala veresiye yazdırılır, yazın düğün sezonunda borç kapatılır. Bu, kır proletaryasının borç döngüsüdür.
  • Ücret değil bahşiştir. Yukarıda gördük: Bahşiş, emeğin fiyatını alıcının keyfine bağlar. Bu yüzden Abdal müzisyen, yalnızca müziğini değil, itaatini, "ağam" deyişini de satar. Emek piyasası, bir statü piyasasıyla iç içedir.
  • Kalıtsaldır. Meslek babadan oğula geçer; çünkü başka meslek kapıları kapalıdır. Toprak yoksa çiftçi olunmaz; okul yoksa memur olunmaz; "Abdal" damgası varsa esnafın yanında çırak olunmaz. Neşet Ertaş'ın babasından, babasının Kara Ahmet'ten devraldığı şey bir sanat mirası olduğu kadar bir sınıf kaderidir.

Bu üç özellik, Abdalları Anadolu'nun en eski "esnek" emekçileri yapar. Bugün gig ekonomisi dediğimiz şey, yani sözleşmesiz, güvencesiz, işi alıcının keyfine bağlı, mevsimlik ve parça başı emek, Abdallar için yüzyıllardır olağan hâldir. Kurye bugün uygulamanın "yıldız puanı" için müşteriye güler yüz satıyor; Abdal müzisyen dün bahşiş için "ağam" diyordu. Biçim değişti, ilişki aynı.


Alevilik, Bektaşilik ve Kırşehir'in Derin Dokusu

Kırşehir, Anadolu'nun inanç ve zanaat tarihinin düğüm noktalarından biridir. Ahilik örgütlenmesinin kurucusu sayılan Ahi Evran'ın türbesi buradadır; Hacıbektaş bir saat ötededir; Cacabey Medresesi, Selçuklu döneminin gökbilim merkezlerinden biridir. Abdal ocakları (Mazlum Abdal, Tozlu, Kara Yağmurlu) bu coğrafyada Alevi-Bektaşi inanç örgütlenmesinin parçasıdır.

Bu tarihsel dokunun sınıfsal bir okuması mümkün ve gereklidir. Ahilik, kent esnafının ve zanaatkârının örgütlenmesiydi: kendi içinde dayanışmacı, ama dışarıya kapalı. Alevi-Bektaşi yolu ise, Osmanlı'nın merkezî Sünni devlet ideolojisi karşısında kırın, göçerin, yoksulun inancı olarak şekillendi. 13. yüzyıldaki Babai ayaklanmasından 16. yüzyılın Kızılbaş isyanlarına, Anadolu'daki pek çok toplumsal başkaldırı bu inanç damarından beslendi; Babai ayaklanmasının bastırıldığı Malya Ovası, bugün de Kırşehir sınırları içindedir. Abdallar bu damarın en alt katmanındaydı: Hem inanç olarak merkezin dışında (Alevi), hem sınıf olarak köyün dışında (topraksız).

Bu, çifte bir dışlanma demektir. 2004'te yayımlanan bir dilbilim çalışması, Kırşehir Abdallarının "çevreyle kaynaştıkça yavaş yavaş Sünnileştiğini" not eder. Başka çalışmalar ise onların Alevi-Bektaşi kimliğini sürdürdüğünü söyler. Bu iki gözlem arasındaki çelişki aslında bir sürecin iki yüzüdür: Dışlanan bir topluluk, dışlanmayı azaltmak için baskın kimliğe uyum sağlamaya zorlanır. Asimilasyon, çoğu zaman bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Neşet Ertaş'ın cenazesinde yaşanan cami-cemevi gerginliği, işte bu sürecin bir mezar başında görünür olmasıdır: Yaşarken "Bektaşiyim" diyen adam, ölümünde kimin töreniyle uğurlanacağını seçemedi.

Bugün, ayrılışının 14. yılında, Kırşehir'deki resmî anma programında mevlit ve helva ikramı var; cem yok. Bunu bir suçlama olarak değil, bir gözlem olarak kaydediyoruz. Kimin anıldığı kadar, nasıl anıldığı da bir iktidar sorusudur.

Burada bir uyarı da yapalım: Aleviliği, Abdallığı bir "özgünlük" vitrinine koymak da bir tuzaktır. Alevi-Bektaşi geleneğinin eşitlikçi, hiyerarşi karşıtı damarı gerçektir; ama o damar, kendi başına, yoksulluğu ortadan kaldırmadı. Bir ocağa bağlı olmak, Abdal çocuğunun okula gitmesini sağlamadı. İnanç, dayanışmanın dili olabilir; ama dayanışmanın maddi örgütü, yani sendika, kooperatif, dernek, mahalle meclisi olmadıkça dil yetmez.


Bozkırın Ekonomi Politiği: Orta Anadolu'da Yoksulluk

Neşet Ertaş'ın hikâyesini yalnızca Abdalların hikâyesi olarak okumak da eksik kalır. Çünkü onun türküleri, Abdal olmayan milyonlarca Orta Anadolulu tarafından da kendi hikâyeleri gibi dinlendi. Neden?

Çünkü Orta Anadolu, Cumhuriyet tarihinin büyük kısmında ülkenin emek deposu oldu. 1950'lerde tarımda makineleşme başladığında Türkiye'deki traktör sayısı on iki yılda yirmi dört katına çıktı: 1948'de 1.756, 1960'ta 42.136. Marshall Planı'yla gelen traktör, toprak sahibi için verim, topraksız ya da az topraklı köylü için işsizlik demekti. Yarıcılar, ırgatlar, küçük köylüler kentlere, önce Ankara'ya, İstanbul'a, sonra Almanya'ya aktı. Kırşehir'den Almanya'ya işçi göçü 1964'te iki bin kişiyle başladı; bugün Avrupa'da on beş-yirmi bin Kırşehirli yaşadığı tahmin ediliyor. Kırşehir yöresinin ağıtlarında Almanya, ayrı bir imge olarak yer alır.

Düğün ekonomisi de bu göçle birlikte çözüldü. Köy boşaldıkça köy düğünü azaldı; kentte düğün salonu, org, elektronik ses sistemi geldi. Abdal müzisyenin geleneksel pazarı daraldı. Neşet Ertaş'ın Almanya'da gurbetçi düğünlerinde çalması bu açıdan simgeseldir: Pazar göç ettiği için çalgıcı da göç etti. Emek, sermayenin ve nüfusun gittiği yere gider.

Bugünün rakamları bu sürecin bitmediğini gösteriyor:

  • Nüfus eriyor. TÜİK'in Şubat 2026'da açıkladığı verilere göre Kırşehir'in nüfusu 2025'te 242.777'ye düştü; bir yılda 1.769 kişi azaldı.
  • Göç veriyor. 2025'te Kırşehir'e 9.729 kişi geldi, 10.902 kişi gitti; net iç göç eksi 1.173. Bölgede net göç alan tek il Nevşehir.
  • Gelir geride. TÜİK'in 2024 verilerine göre Kırşehir'de kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla 10.572 dolar; Türkiye ortalaması 15.325 dolar. Kırşehir 81 il içinde 48. sırada ve ekonomisi o yıl küçülen üç ilden biri.
  • İlçeler daha da geride. Kalkınma Bakanlığı'nın SEGE-2022 ilçe sıralamasında Kırşehir Merkez 181. sırada; ama Neşet Ertaş'ın doğduğu Çiçekdağı 782., Akçakent 849. sırada, yani en az gelişmiş altıncı kademede.
  • Sanayi tek kalemden ibaret. İlde büyük ölçekli işletme sayısı iki: 1976'da devlet eliyle kurulup sonra özelleştirilen Petlas ve Çemaş. 2022'de 368 milyon dolarlık il ihracatının yüzde 90'ı plastik ve kauçuk, yani fiilen tek bir lastik fabrikası.

Bu tablo, Yağmurlu yazımızda "mekânsal cezalandırma" dediğimiz şeyin sayısal hâlidir. Orta Anadolu'nun yoksulluğu doğal değildir; toprak rejiminin, sanayinin kıyılara ve büyük kentlere yığılmasının, kamu yatırımının kentten çekilmesinin, özelleştirmenin sonucudur. Bozkırın ıssızlığı bir coğrafya değil, bir birikim modelidir. Ve bu modelde Abdallar, yoksul bir bölgenin yoksul mahallesinin yoksul topluluğu olarak en dipteki halkadır.

Neşet Ertaş'ın türküsündeki "gurbet", işte bu yüzden milyonların türküsü oldu. Gurbet bir duygu değil, bir üretim ilişkisinin sonucudur: Emek gücünü satabilmek için memleketinden ayrılmak zorunda kalmak. Kırşehirli bir inşaat işçisinin Ankara'da, bir fabrika işçisinin Köln'de dinlediği "garip" türkü, onun kendi sınıf deneyimini dile getiriyordu. Neşet Ertaş'ın evrenselliği, bir ruhun evrenselliği değil, bir sınıf deneyiminin yaygınlığıdır.


Bağbaşı'nın Kaderi

Şimdi Neşet Ertaş'ın taşlandığı ve gömüldüğü mahalleye dönelim. Çünkü onun hikâyesi bir kişinin hikâyesiyse, Bağbaşı'nınki bir topluluğun hikâyesidir ve o hikâye bitmedi.

Bağbaşı, Kırşehir'in Abdalların yoğun olarak yaşadığı mahallesidir. Kırşehirli Abdallar ayrıca Kaman'da, Mucur'da, Çiçekdağı Kırtıllar'da, Yerköy'de ve komşu ilçelerde yaşar; önemli bir kısmı iş bulmak için İzmir'e göçmüştür.

2015'te Eğitim Sen'in dergisi Eğitim Bilim Toplum'da yayımlanan "Kırşehir Abdallarının Eğitim Hakkına Erişimi" araştırması, Bağbaşı ve çevresindeki Abdal hanelerini ilk kez sistematik biçimde saydı. Rakamlar şunlar:

GöstergeOran
Yeşil kartla yaşayan (sağlık güvencesi yoksulluk belgesine bağlı)%81
SSK güvencesi olan%15
Hiçbir güvencesi olmayan%4
Mesleği müzisyenlik olan%37
İlkokul mezunu%57
Lise ve üstü mezunu%9
Okuma yazma bilmeyen%6
Okul çağında çalışan erkek çocuk%34
Okul çağında çalışan kız çocuk%19
Toplumda horlandığını söyleyen%59
Kamu kurumlarında horlandığını söyleyen%35
Kendisine destek olan bir kurum olmadığını söyleyen%92

Çalışan erkek çocukların işleri arasında düğünde çalgı çalmak (%22), ayakkabı boyacılığı (%14) ve hurda toplamak (%13) öne çıkıyor. Horlanma biçimlerinin başında, bizzat "Abdal" denmesi geliyor; okulda alay edilip lakap takılan çocukların oranı yüzde 23.

2018'de Yönetim Bilimleri Dergisi'nde yayımlanan "Türkiye'de Çalışan Yoksullar Olarak Abdallar" araştırması aynı tabloyu bu kez görüşülenlerin sesiyle veriyor: Hiç geliri olmayanlar yüzde 27, sigortasız çalışanlar yüzde 41, üniversite mezunu yok. Görüşülenlerden biri, "Abdal diye ikinci sınıf görürler" diyor. Bir başkası: "Biz alt düzeyde kalan aç insanlarız." Bir üçüncüsü mahallenin dağılışını anlatıyor: "Biz bu Kırşehir'de 300-400 haneydik. Şimdi bizim mahallemizde oturan yirmi hane kalmadı."

Kentsel Dönüşüm: Bahçeden Bloğa

Bu dağılışın bir adı var: kentsel dönüşüm. Bağbaşı, 10 Şubat 2011'de kentsel dönüşüm alanı ilan edildi. TOKİ eliyle üç etapta toplam 2.712 konut planlandı; ilk etabın kurası, Neşet Ertaş'ın ölümünden kısa süre sonra, 6 Kasım 2012'de çekildi. Hak sahiplerine on sekiz aya kadar ayda 600 lira kira yardımı verildi. Üçüncü etabın konutları, teslim tarihinden yaklaşık bir yıl sonra hâlâ sahiplerine verilmemişti; mesele Meclis'e soru önergesiyle taşındı.

2021'de TMMOB Şehir Plancıları Odası'nın bir sempozyumunda sunulan çalışma, bahçeli müstakil evlerden TOKİ bloklarına taşınan Bağbaşılı kadınların komşuluk ve dayanışma ağlarının zayıfladığını anlatıyor. Bu, kentsel dönüşümün Türkiye'nin her yerinde gördüğümüz sınıfsal etkisidir: Yoksulun asıl sermayesi paradan çok ilişkidir. Komşuya bırakılan çocuk, veresiye yazan bakkal, birlikte gidilen düğün; bunlar bir yoksulluk topluluğunun hayatta kalma altyapısıdır. Blok apartman, borçlandırılmış tapu ve dağıtılmış komşuluk, o altyapıyı söker. Sulukule'den çıkarılıp kırk kilometre ötedeki Taşoluk'a yerleştirilen Romanların yaşadığının küçük bir Orta Anadolu versiyonu.

Neşet Ertaş, 26 Eylül 2012'de, bu dönüşümün tam ortasında, Bağbaşı Mezarlığı'na gömüldü. Mezarlık yerinde kaldı; mahalle dağıldı. Bir topluluğun ölülerine gösterilen özen, dirilerine gösterilmedi.


Cenazede Bağrına Basılan, Hayatta Dışlanan: "Cıngan" Kültürü

Neşet Ertaş, 2008'deki röportajında çocukluğunda duyduğu bir sınıflandırmayı aktarır:

"Ülkemizdeki çeşitli milletleri sayarlar, en son 'Cingan' derlerdi. Biz Cinganlardan bir önce gelirdik."

Ve bir Anadolu deyişini hatırlatır: "Zengin isen ya bey derler ya paşa / Fukara isen ya Abdal derler ya Cingan."

Bu iki dize, bu yazının tezinin halk ağzındaki hâlidir. Deyişe dikkat edin: "Abdal" ve "Cingan" burada etnik adlar olarak değil, yoksulluğun adları olarak kullanılıyor. Zengine "bey", "paşa" denir; fukaraya "Abdal", "Cingan". Etnik aşağılama, sınıfsal aşağılamanın dilidir. Halk, bunu sosyologlardan önce söylemiştir.

"Cıngan" (ya da "cingan", "çingen") sözcüğü Orta Anadolu'da bugün de Abdalları, Romanları, Domları, kısacası yoksul ve "yerleşik düzenin dışında" sayılan herkesi aşağılamak için kullanılır. Bu sözcüğün işlevi, ırkçılık yazımızda anlattığımız mekanizmanın ta kendisidir: Aynı yevmiyeye çalışan iki yoksuldan birine "sen daha aşağısın" diyerek ikisinin de ortak düşmanını görünmez kılmak. Bağbaşı'nda Abdal çocuğunu taşlayan çocuk da muhtemelen yoksul bir ailenin çocuğuydu. Taşı atan ile taşlanan arasındaki mesafe, taşı atanla onun "ağa"sı arasındaki mesafeden çok daha kısaydı.

Şimdi çelişkiye bakalım. Aynı toplum:

  • Neşet Ertaş'ın cenazesinde on binlerle yürüdü, ama Bağbaşı'ndaki Abdal çocuğunun okulda lakapla çağrılmasına ses çıkarmadı.
  • Kırşehir'i "UNESCO müzik şehri" yaptı, ama o müziği yapan topluluğun yüzde 81'ini yeşil karta mahkûm bıraktı.
  • Abdal müziğini festival sahnesinde alkışlıyor, ama Abdal gencini esnafın yanına çırak almıyor.

Bu çelişki bir ikiyüzlülük olarak okunabilir, ama daha fazlasıdır: Bir mülk edinme biçimidir. Kültür endüstrisi ve kent pazarlaması, bir topluluğun ürettiği değeri (müziği, türküyü, "otantikliği") ondan koparıp bir şehrin, bir belediyenin, bir bakanlığın sembolik sermayesine dönüştürür. Türkü sahiplenilir, türküyü yapan dışlanır. Bu, emeğin ürününe el koymanın kültürel biçimidir. Artı değer yalnızca fabrikada üretilmez; bir mahallenin müziğinden de çekilir.

Resmî politikanın dili bu görünmezliği belgeliyor. Türkiye'nin 2023-2030 Roman Vatandaşlar Strateji Belgesi'nde ve 2026-2030 eylem planında "Abdal" sözcüğü bir kez bile geçmiyor. Devletin yoksulluk haritasında Abdallar ayrı bir kalem olarak yok. Eğitim dosyamızda söylediğimizi burada da söyleyelim: Verinin yokluğu da bir veridir. Sayılmayan, çözülmez.


Dışarıda Sahiplenilen, Evde Hor Görülen

Neşet Ertaş'ın hayatındaki en çarpıcı örüntülerden biri, onun memleketinden uzaklaştıkça değer kazanmasıdır.

İstanbul'da plak şirketi onunla mukavele imzaladı. Ankara'da radyo onu yayımladı. Almanya'da gurbetçi işçiler düğünlerinde onu çaldırdı. 2000'de Harbiye'de binler onu ayakta alkışladı. İstanbul'da bir teknik üniversite ona cübbe giydirdi. Ama Kırşehir'de, Bağbaşı'nda, o hâlâ "Abdal"dı. 1990'da, Neşet Ertaş henüz Almanya'dayken, yerel Kırşehir Çiğdem gazetesinde konuşan Abdal müzisyenler durumlarını şöyle özetliyordu: "Ölüsüne bile ağlamaya fırsat bulamayan bir mesleğin sahibiyiz."

Bu örüntünün bir açıklaması var. Uzak bir kentte, bir konser salonunda Neşet Ertaş bir "sanatçı"dır; kentli izleyici onu, onun sınıfsal konumundan bağımsız olarak, bir estetik nesne olarak tüketir. Memleketinde ise o, belirli bir mahallenin, belirli bir ailenin, belirli bir statünün adamıdır; herkes "kimin nesi" olduğunu bilir. Kasabanın hiyerarşisi, büyük kentin anonimliğinden çok daha katıdır. Yerel eşraf için bir Abdal, ne kadar ünlü olursa olsun, düğününde çalan adamdır.

Bugün bu tablo kısmen değişti; Kırşehir Belediyesi'nin bir Abdallar Müzik Topluluğu var, her yıl anma programı yapılıyor, Ağustos'ta Neşet Ertaş Kültür ve Müzik Festivali'nde "Abdal kültürünün kökleri" paneli düzenleniyor. Bunlar değerlidir ve küçümsemiyoruz. Ama sorulması gereken soru şu: Bu kurumsallaşma, Bağbaşı'ndaki yeşil kart oranını değiştirdi mi? Belediye topluluğunda maaşlı, sigortalı çalışan birkaç müzisyen, mahallenin geri kalanı için ne ifade ediyor? Sahiplenmenin ölçüsü festival afişi değil, mahalledeki çocuğun lise diplomasıdır.


Sivil Hayata Katılamamak: Güvencesizlik ve Görünmezlik

Abdalların "sivil hayata entegrasyonu" sorunu genellikle bir kültürel uyum sorunu gibi sunulur: Göçebe alışkanlıklar, kapalı topluluk, iç evlilik, "farklı yaşam tarzı". Bu sunuş, sonucu nedenle karıştırır.

Bir topluluğun yurttaşlık haklarına erişimi, soyut bir "uyum"a değil, somut kurumlara bağlıdır: sigorta, düzenli iş, tapu, okul, sağlık. Rakamlara bir kez daha bakalım. Yüzde 81 yeşil kart demek, sağlığa erişimin bir iş ilişkisine değil, bir yoksulluk tespitine bağlı olması demektir. Yüzde 41 sigortasızlık demek, yaşlılıkta emekli maaşı olmaması demektir. Kış boyu veresiye demek, bakkala, tefeciye, akrabaya borçluluk demektir. Kamu kurumlarında horlanan yüzde 35 demek, devletin kapısından girerken bile "Abdal" olarak karşılanmak demektir.

2021'de SODEV, İPA ve Sıfır Ayrımcılık Derneği'nin beş ilde Rom, Dom, Lom ve Abdallarla yaptığı araştırma, bu tablonun Kırşehir'e özgü olmadığını gösteriyor: Yüzde 77,5'i işsizlik sorunu yaşıyor, yüzde 80'i borçlu, dörtte biri sosyal güvencesiz; ortalama yaşam süresi 68,5 yıl, yani Türkiye ortalamasından on yıl kısa. Görüşülenlerin yüzde 59'u bir yıl boyunca hiç et yemediğini söylüyor.

Buradan çıkan sonuç açık: Abdalların sivil hayata katılamaması onların "uyumsuzluğu"ndan değil, sivil hayatın maddi kapılarının onlara kapalı olmasından kaynaklanıyor. Kültürel farklılık dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, kuşaklar boyu dışlanmanın ürettiği bir savunma biçimidir. İç evlilik, kapalı topluluk, meslek içi dayanışma; bunlar, başka hiçbir kurumun korumadığı bir topluluğun kendi kendini koruma yollarıdır. Kapıları açarsanız bu savunmaya gerek kalmaz; kapıları kapalı tutup "uyum" beklerseniz, yalnızca dışlanmayı kültürelleştirmiş olursunuz.


Eğitim ve Yoksulluk: "Hiç Mektebe Gitmemiş Ben"

Neşet Ertaş'ın İTÜ'deki cümlesine geri dönelim: "Bu şerefli günde hiç mektebe gitmemiş ben huzurunuzdayım." 1940'larda Kırtıllar'da bir Abdal çocuğunun okula gitmemesi şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, 2015'te Bağbaşı'nda Abdalların yüzde 6'sının hâlâ okuma yazma bilmemesi, yalnızca yüzde 9'unun lise ve üstü mezunu olmasıdır. 2021 araştırmasında Rom, Dom ve Abdal gençlerinin liseye devam oranı yüzde 8,5. Başka bir araştırmada Roman kadınlarında okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 33'e yakın, yükseköğretim mezunu kadınların oranı binde bir.

Bu rakamların arkasında basit bir iktisat var. Bir ailenin geçimi çocuğun düğünde çaldığı saza, boyadığı ayakkabıya, topladığı hurdaya bağlıysa, o çocuğun okulda geçirdiği her saat ailenin kaybıdır. Yoksulluk eğitimsizliği üretir; eğitimsizlik yoksulluğu yeniden üretir. Okulda maruz kalınan alay ve lakap ise bu döngüyü kapatır: Çocuk hem ekonomik olarak okuldan çekilir hem de okulda istenmediğini hisseder.

Neşet Ertaş bu döngünün istisnası değil, onun en parlak kanıtıdır. Okula gidemedi; ama yetenek sınıfın kapısını bir kişilik açtı. O kapının herkese açılması, bir yeteneğin değil, bir politikanın işidir: parasız ve gerçekten kapsayıcı okul, okul yemeği, çocuk yardımı, ailenin gelirini çocuğun emeğine muhtaç bırakmayan bir sosyal güvenlik. Eğitim Dosyamız bu politikanın ayrıntısını tartışıyor. Burada yalnızca şunu ekleyelim: Bir ülke, okula göndermediği çocuğa yetmiş yaşında cübbe giydirerek eğitim borcunu ödemiş olmaz.


Resmî Anlatı ve Sınıfsal Okuma

Şimdiye kadar anlattıklarımızı yan yana koyalım:

Resmî / nostaljik anlatıSınıfsal okuma
Neşet Ertaş "bozkırın tezenesi", "Anadolu'nun gönül sesi"dir.Neşet Ertaş, Anadolu kırının mülksüz hizmet emekçilerinin, Abdalların içinden çıkmış bir müzik işçisidir. Sesinin gücü, bu sınıf deneyimini dile getirmesinden gelir.
"Garip" sözcüğü bir hüzün, bir gönül hâlidir.Garip bir toplumsal konumdur: toprağı, evi, "ağa"sı, arkası olmayan. Türkülerdeki hüzün, bu konumun duygusal ifadesidir.
Abdallar kendine özgü bir kültürü, "renkli" bir geleneği olan topluluktur.Abdallar, yüzde 81'i yeşil kartla, çocuklarının üçte biri çalışarak yaşayan bir yoksul topluluktur. Kültür, bu yoksulluğun içinde ve ona rağmen üretilmiştir.
Neşet Ertaş kaderine küsmeyen, alçakgönüllü bir halk adamıydı.Neşet Ertaş kirasını ödeyemediği için ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış, yirmi yıl unutulmuş, devletin sunduğu ayrıcalığı "ayrım gördüğü için" reddetmiş bir emekçidir.
Cenazesine devlet sahip çıktı, Kırşehir onu bağrına bastı.Devlet tabutunu omuzladı ama mahallesini dönüşüme, hemşehrilerini yeşil karta bıraktı. Sahiplenilen, türküdür; türküyü yapan topluluk değil.
Kırşehir'in UNESCO müzik şehri olması Abdal kültürüne verilen değerdir.Kent pazarlaması, bir topluluğun kültürel emeğini şehrin sembolik sermayesine dönüştürür. Değerin ölçüsü festival değil, Bağbaşı'ndaki lise diplomasıdır.
Orta Anadolu'nun yoksulluğu "bozkırın kaderi"dir.Orta Anadolu'nun yoksulluğu toprak rejiminin, makineleşmenin, sanayinin kıyıya yığılmasının ve özelleştirmenin sonucudur. Gurbet, bu birikim modelinin göç biçimidir.

Neyin Üstü Örtülüyor?

Neşet Ertaş anmalarında genellikle üç şeyin üstü örtülür. Açalım.

Birincisi, Abdallığı. Anmaların çoğunda Neşet Ertaş bir "Kırşehirli", bir "Anadolu ozanı", bir "gönül insanı"dır; Abdal olduğu ya hiç söylenmez ya da bir folklor ayrıntısı olarak geçilir. Oysa onun hayatındaki her kırılma, doğumundan mezarına kadar, bu kimliğin sınıfsal içeriğiyle belirlendi. Abdallığı silmek, onun yaşadığı dışlanmayı silmektir.

İkincisi, Bektaşiliği. Kendini Bektaşi olarak tanımlayan bir adamın cenazesi ve anmaları büyük ölçüde başka bir inancın ritüelleriyle yapıldı ve yapılıyor. Bu, bir kişinin inancına saygısızlığın ötesinde, bir tarihin üstüne yazmaktır. Alevi-Bektaşi geleneği, Anadolu'da merkezî otoriteye karşı kırın ve yoksulun inanç örgütlenmesiydi; bu geleneğin en sevilen seslerinden birini o geleneğin dışına taşımak, geleneğin toplumsal içeriğini de boşaltır.

Üçüncüsü, gurbeti. Neşet Ertaş'ın Almanya yılları çoğu anmada "yurt dışında yaşadığı dönem" diye kısaca geçilir. Oysa o yıllar, bir sanatçının kira yüzünden ülkesinden ayrılmasının, "bakım kâğıdı"yla gurbete gitmesinin, devlet radyosunda ölü ilan edilmesinin yıllarıdır. Bu yılları anlatmak, bu ülkenin kendi sanatçısına nasıl davrandığını anlatmaktır. Yılmaz Güney ve Ruhi Su yazılarımızda başka biçimleriyle gördüğümüz bir örüntü: Bu ülke sanatçısını hayattayken ya hapseder ya sürgün eder ya unutur; öldükten sonra adını bir meydana, bir kültür merkezine verir.


Türkülerde Sınıf: Hüznün Toplumsal Kaynağı

Şimdi en zor ve en güzel kısma geldik: türkülerin kendisine. Neşet Ertaş'ın türkülerini dinlerken insanın içinde bir şey kırılır; bunu hepiniz bilirsiniz. Soru şu: O kırılan şey nedir ve neden kırılır?

Bu bölümde türkülerin sözlerini tek tek aktarmayacağız; türküleri dinlemenizi, sözlerini kendi kulağınızdan duymanızı istiyoruz. Ama her birinin ne söylediğine, hangi duyguyu uyandırdığına ve o duygunun toplumsal kaynağına bakacağız.

"Neden Garip Garip Ötersin Bülbül": Soru biçiminde bir yoksulluk

İlk plak, bir soruyla başlar. Söz Muharrem Ertaş'ındır: Bir insan, bir bülbüle neden bu kadar garip öttüğünü sorar. Klasik Anadolu şiirinde bülbül, gülün âşığıdır; divan şiirinde de halk şiirinde de onun ötüşü aşk acısıdır. Ama bu türküde soruyu soran da garip biridir ve bülbül bir aynaya dönüşür: İnsan, kendi hâlini bir kuşa sorarak dile getirir, çünkü o hâli dinleyecek bir insan yoktur.

Uyandırdığı duygu: yalnızlık. Ama bu yalnızlığın kaynağı metafizik değildir. Toprağı olmayan, köyün evlilik ağına giremeyen, her gittiği yerde "Abdallar geldi" diye karşılanan birinin yalnızlığıdır. Soru, bülbüle sorulur; çünkü toplum o soruyu duymak istemez. Bir baba ile oğlun ilk birlikte doldurduğu plak, bir sınıfın kendi hâlini sorduğu bir soruyla açılır. O soruya yanıt, doğada değil, toplumdadır.

"Anadan Öksüzüm", "Gariptir", "Garipler": Öksüzlüğün toplumsal hâli

Neşet Ertaş'ın pek çok türküsü öksüzlük, kimsesizlik ve gariplik üzerine kuruludur. Mahlası bile "Garip"tir. Bu türkülerde öksüzlük yalnızca annesizlik değildir; bir toplumsal korumasızlıktır. Babası beş öksüzü bir hayvanın sırtına yükleyip köy köy "ana" arar, kimse kızını vermez; üç aylık kardeş bakımsızlıktan ölür.

Uyandırdığı duygu: sahipsizlik. Dinleyen kişi, kendi hayatındaki sahipsizliği tanır: Fabrikada işten atılırken yanında kimse olmayan işçi, şantiyede sigortasız çalışan göçmen, kentte tek başına kalmış genç. Türkünün gücü, bu tanımadan gelir. Sınıf gözüyle okuduğumuzda şunu görürüz: Öksüzlük, bir toplumun yoksulu koruyacak kurumları kurmamasının bireysel yaşantıdaki adıdır. Sosyal devletin olmadığı yerde, herkes biraz öksüzdür.

"Az mı Çektim": Çekilenin muhasebesi

Bu türkünün sorusu, başlığındadır: çekilen dertlerin hesabı. Uyandırdığı duygu, bir sitemdir; kime yöneldiği belirsiz bir sitem. Kadere mi, sevgiliye mi, dünyaya mı?

Burada durup bir şey söyleyelim. Neşet Ertaş'ın türkülerindeki sitem çoğu zaman adressizdir; yönelik olduğu fail adlandırılmaz. Bu, onun kusuru değil, Anadolu halk şiirinin ve o şiiri üreten sınıfın tarihsel konumunun sonucudur. Örgütsüz bir sınıf, acısını söyler ama failini adlandıramaz; çünkü failini adlandırmak için önce kendini bir sınıf olarak görmesi gerekir. Víctor Jara yazımızda Latin Amerika'nın Yeni Şarkı hareketinin ilk dersini "yoksulluğun faili vardır" diye koymuştuk; Jara bir şarkısında bir bakanı adıyla suçlamıştı. Neşet Ertaş'ın türküsü o noktaya gelmez. Gelmemesi, onu küçültmez; ama bizim ödevimizi tarif eder: Onun sayıp döktüğü dertlerin muhasebesini, onların sorumlusunu adlandırarak tamamlamak.

"Gurbet Gel", "Yine mi Gurbete Düştü Yolumuz": Göçün türküsü

Gurbet, Neşet Ertaş'ın hem yaşadığı hem söylediği bir hâldir. Bu türküler ayrılığı, yolu, geri dönememeyi anlatır.

Uyandırdığı duygu: özlem ve çaresizlik. Dinleyenlerin bir kısmı için bu duygu tamamen somuttur: Köln'deki bir lastik fabrikası, Ankara'daki bir inşaat, İzmir'deki bir tekstil atölyesi. Yukarıda saydığımız rakamlar, yani Kırşehir'den her yıl binlerce kişinin göç etmesi, bu türkülerin bugün de yazılmaya devam ettiğini gösterir. Sınıf gözüyle: Gurbet, emek gücünün sermayenin peşinden sürüklenmesidir. Türkü, bu sürüklenmenin insan yüreğindeki izini kaydeder.

"Ah Yalan Dünya": Mülkün geçiciliği, iki yönlü bir bilgelik

Bu türkü, dünya malının, servetin, şöhretin boşluğunu söyler. Anadolu tasavvufunun ve Alevi-Bektaşi deyişlerinin en köklü temalarından biridir: Mal da mülk de gelip geçicidir, insan gidici bir yolcudur. Neşet Ertaş'ın İTÜ'deki sözü de bu damardandır: "Hepimiz yolcuyuz, gelip gidici olarak."

Uyandırdığı duygu: bir tür dinginlik, bir bırakış. Ama bu bilgelik iki yönlüdür ve sınıf gözü bu iki yönü ayırt etmek zorundadır. Bir yandan, "dünya malı yalan" sözü, biriktirmeye, açgözlülüğe, mülkiyetin kendini sonsuzlaştırma hırsına yönelik bir eleştiridir; yoksulun zengine karşı ahlaki üstünlüğünün dilidir. Öte yandan, aynı söz bir teselli de olabilir: Madem her şey geçici, o hâlde yoksulluğa katlan, adalet isteme. Marx'ın dinin toplumsal işlevi üzerine yazdığı cümleyi hatırlayın: Din, "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi"dir. Yani hem gerçek bir acının ifadesi hem o acıya karşı bir protesto hem de o acıyla yaşamayı mümkün kılan bir avuntu.

Bu iki yönün nasıl ayrıştığını Neşet Ertaş'ın cenazesi gösterdi: "Makamlar, mevkiler hepsi boş" sözü, en yüksek makamın sahibinin ağzından söylendiğinde bir eleştiri değil, bir aklama olur. Yalan dünya bilgeliği, yoksulun ağzında mülke yönelik bir itirazdır; mülk sahibinin ağzında ise mülkün sorgulanmasını önleyen bir örtüdür. Aynı dize, kimin söylediğine göre sınıf değiştirir.

"Gönül Dağı": Bozkırın içe dönmüş manzarası

Neşet Ertaş'ın belki de en çok bilinen türküsü, bir iç dünyayı bir doğa manzarası olarak kurar: Gönül bir dağdır; üzerine yağmur, boran yağar; içten içe sel akar. Dize sonlarında yinelenen gizlilik vurgusu, duygunun açıkça yaşanamadığını, saklı kaldığını söyler.

Uyandırdığı duygu: bastırılmış bir tutku, dile gelemeyen bir sevda. Sınıf gözüyle okuduğumuzda bu gizlilik vurgusu anlamlıdır. Duygularını açıkça yaşayamayan, sevdasını söyleyemeyen kimdir? Kızını kimsenin vermediği Abdal delikanlısı; gazinoda sevdiği kadınla babasının onayı olmadan evlenen çalgıcı; "ağam" demek zorunda olduğu insanların karşısında içini dökemeyen hizmet emekçisi. Gönül dağındaki sel, dışarıya akamadığı için içeride akar. Bozkırın manzarası, bozkır insanının içine dönmüştür. Duygunun "gizli" kalması, bir mizaç özelliği değil, bir toplumsal baskının iz düşümüdür.

"Zahidem": Aşkı engelleyen şey

"Zahidem" Neşet Ertaş'ın bestesi değildir; Kırşehir'de 20. yüzyılın başında yaşandığı anlatılan gerçek bir sevdaya, Arap Mustafa ile Zahide'nin öyküsüne dayanan, Abdalların türküleştirip kuşaktan kuşağa aktardığı bir türküdür. Muharrem Ertaş da söyledi; Neşet Ertaş 1970'te plağa okudu.

Uyandırdığı duygu: kavuşamamanın acısı. Anadolu'nun kavuşamayan âşıklar geleneği (Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber) neredeyse her zaman aynı engele dayanır: aile, statü, mal, inanç farkı. Neşet Ertaş'ın İTÜ'de kendini bağladığı soy ağacı, "Kerem'den, Mecnun'dan", tam da budur. Sınıf gözüyle: Kavuşamayan âşık masalları, mülkiyetin ve statünün aşk üzerindeki egemenliğinin halk belleğindeki kaydıdır. Aşkı engelleyen şey kader değil, evliliği bir mülk ve itibar aktarımına dönüştüren düzendir.

"Cahildim Dünyanın Rengine Kandım": Kentin parıltısı

Kendi evliliği ve ayrılığı üzerine yazdığı bu türküde, Neşet Ertaş kendini "dünyanın rengine" kanmış biri olarak anlatır.

Uyandırdığı duygu: pişmanlık ve olgunlaşma. Burada "dünyanın rengi"ni, bir köy çocuğunun kentle, gazinoyla, plak piyasasıyla karşılaşması olarak okumak mümkündür. Kırtıllar'dan Beyoğlu'na, oradan Ankara'nın gece hayatına geçen genç bir Abdal için kent, hem özgürlük hem yeni bir tuzaktır. Kentin parıltısı, köyün "ağa"sından kurtarır ama plak şirketinin ve gazino patronunun eline bırakır. Türkü, bu geçişin kişisel bedelini kaydeder.

"Neredesin Sen": Yokluğun adı

Neşet Ertaş'ın kendi eseri olan, dört ayrı yorumu bulunan bu türkü, bir yokluğa seslenir. Kime? Bir sevgiliye, bir anneye, bir memlekete, belki de hepsine.

Uyandırdığı duygu: arayış. Gurbetteki bir işçi için "neredesin sen" sorusunun muhatabı memlekettir; öksüz bir çocuk için annedir; kendi ürününden koparılmış bir emekçi için belki de kendi emeğinin karşılığıdır. Türkünün muhatabı açık bırakılmıştır ve bu açıklık, her dinleyenin kendi kaybını oraya yerleştirmesine olanak verir. Burada Neşet Ertaş'ın sanatının sırrı yatar: Kişisel olanı, herkesin kendi kaybını tanıyabileceği kadar genel; herkesin kendi hayatında hissedebileceği kadar somut söylemek.

"Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm": Bir sınıfın hayat döngüsü

Ve sonunda, Harbiye konserini açan, Can Dündar'ın belgeseline bölüm adlarını veren türkü. Bu dünyada insanın çekebileceği en büyük dertlerin üçlüsü: ayrılık, yoksulluk, ölüm.

Uyandırdığı duygu: hayatın bütün ağırlığı. Ama bu üçlüye sınıf gözüyle bakın. Üçü de "doğal" görünür; oysa üçü de sınıfsal olarak dağıtılmıştır. Ayrılık: Kimin çocuğu gurbete gider, kimin çocuğu memleketinde kalır? Yoksulluk: Bunun sınıfsal olduğunu söylemeye gerek bile yok. Ölüm: Rom, Dom ve Abdal mahallelerinde ortalama yaşam süresi Türkiye ortalamasından on yıl kısa; Kırtıllar'da üç aylık bir bebek "bakımsızlıktan" ölüyor. Ölüm bile eşit dağıtılmaz.

Neşet Ertaş'ın bu türküde yaptığı, bir sınıfın hayat döngüsünü üç sözcükte özetlemektir. Bizim yapmamız gereken, bu üç sözcüğün her birinin önüne bir soru koymaktır: Bu ayrılığı kim dayattı? Bu yoksulluğu kim üretti? Bu ölümü kim hızlandırdı?

Hüzünden örgüte

Neşet Ertaş'ın türkülerinin baskın duygusu hüzündür. Bu hüznü küçümsememek gerekir; o, gerçek bir acının gerçek bir ifadesidir ve milyonlarca insana acısının paylaşılabilir olduğunu göstermiştir. Bir türkünün "benim hâlimi anlatıyor" duygusu, bir sınıf bilincinin ilk, en ilkel biçimidir: Başkalarının da aynı şeyi yaşadığını fark etmek.

Ama hüzün, bilincin son biçimi değildir. İşçiler neden sağa oy veriyor yazımızda "kendinde sınıf" ile "kendisi için sınıf" arasındaki farktan söz etmiştik: Ortak bir konumu paylaşmak başka şeydir, o konumu değiştirmek için birlikte hareket etmek başka şey. Hüzün, "kendinde sınıf"ın duygusudur; ortak bir acının farkındalığı. Örgüt ise "kendisi için sınıf"ın biçimidir; o acının kaynağına yönelmiş ortak bir irade.

Neşet Ertaş'ın türkülerini sınıf gözüyle dinlemek, onların hüznünü reddetmek değil, onu tamamlamaktır. Bağbaşı'ndaki bir Abdal gencinin "Az mı Çektim"i dinleyip ağlaması, bir başlangıçtır. Aynı gencin mahallesindeki yeşil kart oranını, okul terk oranını, kentsel dönüşümün kime yaradığını sorması, bir sonraki adımdır. Ve aynı soruyu Kırşehir'in lastik fabrikasındaki işçiyle, Ankara'daki kuryeyle, Köln'deki emekli gurbetçiyle birlikte sorması, türkünün yarım bıraktığı işin tamamlanmasıdır.


Anma Programları

Neşet Ertaş'ın aramızdan ayrılışının 14. yılında düzenlenen ve haberlere yansıyan programlar şunlar:

  • Kırşehir, 25 Eylül 2026 (bugün): Kırşehir Belediyesi'nin 4. UNESCO Müzik Festivali ve Neşet Ertaş Anma Programı. Saat 12.00'de Bağbaşı Mezarlığı'nda kabir ziyareti; öğleden sonra Cacabey Meydanı'nda helva ikramı; akşam 19.00'dan itibaren Cacabey Meydanı'nda ücretsiz konser: Kız Çocukları ve Kadın Korosu, Yunus Deveci, Kırşehir Belediyesi Abdallar Müzik Topluluğu ve Emre Fel. Ayrıntılar: Kırşehir Çiğdem, BirGün, Cumhuriyet.
  • Kırşehir, 26 Eylül 2026, Cumartesi, 10.00: Ahi Evran Veli Külliyesi'ndeki Sanat Sokağı'ndan Halk TV'de canlı yayımlanacak Neşet Ertaş özel programı; Abdallar Topluluğu da sahnede olacak. Ayrıntılar: Kırşehir Çiğdem.
  • Ankara, 12 Eylül 2026 (yapıldı): Kırşehirliler Vakfı ile Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin AOÇ'deki "Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş'ı Anma Gecesi". Haber: Yeni Ankara.
  • Ankara, Keçiören (yapıldı): Keçiören Belediyesi ile Kırşehirli Platform Derneği'nin Fatih Stadı'ndaki anma gecesi (20-21 Eylül). Haber: Ajans Türk.
  • Kırşehir, Ağustos 2026 (yapıldı): Kırşehir Valiliği'nin 7-9 Ağustos'ta düzenlediği 2. Neşet Ertaş Kültür ve Müzik Festivali; programda "Abdal kültürünün kökleri" paneli de vardı. Haber: Kırşehir Haber Türk.

İzmir, İstanbul ve Almanya'dan 2026 için duyurulmuş bir anma programına ulaşamadık. Bildiğiniz bir etkinlik varsa, özellikle Abdal müzisyenlerin kendi örgütlediği ya da emek örgütlerinin düzenlediği bir anma, yazın, ekleyelim.


Somut Görevler

Anmak, yapmaktır. Neşet Ertaş'ı anmanın, onu vitrine koymaktan başka bir yolu var:

  • Türküleri sırayla dinle. Önce Muharrem Ertaş'ın bozlaklarını; sonra "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül"ü, "Zahidem"i, "Gönül Dağı"nı, "Neredesin Sen"i, "Ah Yalan Dünya"yı; en son 2000 Harbiye konserinin kaydını. Sözleri dikkatle dinle; her birinde "garip"in kim olduğunu sor.
  • "Garip" belgeselini iki gözle izle. Can Dündar'ın belgeselini izlerken bir kâğıda iki sütun aç: Belgeselin gösterdiği ve belgeselin adlandırmadığı. Arkadaşlarınla birlikte izleyip tartış.
  • Agos röportajını oku. Erol Mutlu ile Ulaş Tosun'un 2008'deki "Gör ki neler geldi o garip başa" röportajı, Neşet Ertaş'ın kendi ağzından en açık sınıf tanıklığıdır. Bir anma gecesinde yüksek sesle okuyun.
  • Bağbaşı'nı tanı. Kırşehir'e yolun düşerse yalnızca Neşet Ertaş Kültür Evi'ni ve mezarı değil, mahallenin kendisini gör. Orada yaşayanların sözünü dinle; onların adına konuşma, onlarla konuş.
  • Veriyi iste. Abdalların resmî strateji belgelerinde adı bile geçmiyor. Belediyeden, milletvekillerinden, kalkınma ajansından Abdal mahallelerine ilişkin eğitim, sağlık ve istihdam verisi isteyin. Sayılmayan, çözülmez.
  • Eğitimi somutlaştır. Bağbaşı'nda ve benzeri mahallelerde gönüllü etüt, okuma yazma, burs ve danışmanlık çalışmalarına katıl ya da bunları örgütle. Neşet Ertaş'ın "hiç mektebe gitmemiş" cümlesi, bir sonraki kuşak için tekrarlanmasın.
  • Müzisyen emeğini örgütle. Düğün ve eğlence müzisyenleri, Türkiye'nin en güvencesiz emekçileri arasındadır. Müzisyenlerin sendikal örgütlenmesi, Abdal müzisyenleri de kapsayacak biçimde, bir kültür politikası değil, bir emek politikası sorunudur.
  • "Cıngan" sözüne itiraz et. Bu sözcüğü duyduğun her yerde, bir etnik hakaretin arkasındaki sınıfsal aşağılamayı açıkla. Taşı atanla taşlananın aynı yevmiyeye çalıştığını hatırlat.
  • Kentsel dönüşümü izle. Bağbaşı'nda ve benzeri mahallelerde dönüşüm kime yaradı? Kaç eski sakin yeni konutlarda kalabildi? Kaçı borç yüzünden ayrılmak zorunda kaldı? Bu soruları yerel meclislere, kent konseylerine taşıyın.
  • Türküyü birlikte söyle. Bir anma gecesinde, bir grev çadırında, bir mahalle toplantısında Neşet Ertaş türküsü söyleyin. Yalnız dinlenen türkü tüketimdir; birlikte söylenen türkü örgütlenmedir.

Sevgili Yoldaşlar,

Neşet Ertaş bir keresinde kendini "Kerem'den, Mecnun'dan, Pir Sultan Abdal'dan beri gelen bir neslin ferdi" olarak tanımladı. Bu soy ağacına dikkat edin: Kerem, statüsü yüzünden sevdiğine kavuşamayan âşık; Mecnun, aynı engelin çölüne düşen deli; Pir Sultan Abdal, zulme karşı durduğu için asılan ozan. Neşet Ertaş'ın kendine seçtiği soy, bir aşk ve başkaldırı soyudur ve o soyun her halkası, egemen düzenle bir çatışmanın izini taşır.

Bugün Kırşehir'de onun mezarına karanfil bırakılacak. Bırakılsın. Ama o mezarın birkaç sokak ötesinde, Bağbaşı'nda, bugün de düğünden düğüne çalan, yeşil kartla doktora giden, okulda lakapla çağrılan çocuklar var. Neşet Ertaş'ı anmanın en doğru yolu, onun türkülerindeki "garip"in hâlâ yaşadığını, hâlâ o mahallede olduğunu kabul etmektir. Anma, hüznün bittiği yerde başlar.

Garip bir ruh hâli değil, bir sınıfın adıdır. Türküyü sevip türküyü yapanı unutan, bir kez daha el koyar. Garibe borcumuz ağıt değil, örgüttür.

Bilgi Herkesindir. Çoğaltın.


Bağlantılı Yazılarımız

Bu yazı, blogun anma hattının bir parçasıdır.

Kırşehir, Abdallar ve ırkçılık: Kırşehir'in Tarlalarından Bağbaşı'nın Sokaklarına · Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey?

Sanatçı ve sınıf: Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak · Yılmaz Güney · Kırılan Ellerin Şarkısı: Víctor Jara

Emek, eğitim ve yoksulluk: Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin? · Gig Ekonomisi Dosyası · TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke · İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?


Kaynaklar

Neşet Ertaş'ın kendi anlatımı:

Hayatı ve eserleri:

Ölümü ve cenazesi:

"Garip" belgeseli:

Abdallar ve Bağbaşı:

Romanlar, Abdallar ve yoksulluk:

Kırşehir ve Orta Anadolu:

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği