DeFacto Kapısında Dört Sandalye
Bilişim Emekçileri Bu Akşam Neden Halkalı'daydı?

DeFacto Kapısında Dört Sandalye
Bilişim Emekçileri Bu Akşam Neden Halkalı'daydı?
Bir şirket dört kişiyi kapının önüne koyar, yerlerine taşeron işçi oturtur ve "mesele kapandı" der. Bu akşam Halkalı'da toplananlar, meselenin daha yeni açıldığını söylemeye gittiler.
Yazının vesilesi: BilişimSEN (Bilişim Emekçileri Sendikası), 23 Eylül 2026 Çarşamba saat 17.00'de İstanbul Halkalı'daki DeFacto Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması yaptı. Eylemin videosu sendikanın Instagram hesabında, açıklama metni de ayrı bir paylaşım olarak yayımlandı. Pankartta tek cümle vardı: "Arkadaşlarımız haksız yere çıkarıldı, işlerine geri dönecek!"
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu akşam mesai çıkışı, Basın Ekspres Yolu'nun kenarında, cam cepheli bir plazanın önünde bir grup insan pankart açtı. Büyük bir miting değildi; ana akım televizyonların akşam bültenlerinde muhtemelen yer bulmayacak.
Ama bu yazıyı okuyanlarınızın çoğu için, o kaldırımda olan şey akşam haberlerindeki pek çok şeyden daha önemli. Çünkü orada, belki de ilk kez, Türkiye'de yazılımcıların, sistemcilerin, veri ve ürün insanlarının kendi sendikalarının pankartı arkasında, bir perakende devinin genel merkezinin önünde, adı konmuş bir haksızlık için durduğunu gördük.
Birçoğunuz bilişim bölümlerinde okuyorsunuz ya da ilk işinize yeni girdiniz. Size şimdiye kadar anlatılan hikâye şuydu: Sen işçi değilsin, "yetenek"sin. Sendika fabrika işçisi içindir. Sen iyi olursan şirket seni bırakmaz; bırakırsa zaten başka yer kapar.
DeFacto'da yaşanan, bu hikâyenin nerede bittiğini gösteriyor. O yüzden olan biteni baştan, sade bir dille anlatmak istiyoruz: ne oldu, sendika ne istiyor, bu neden hepimizi ilgilendiriyor ve biz ne yapabiliriz.
Önce olgular: DeFacto'da ne oldu?
Elimizdeki bilgiler sendikanın paylaşımlarından, eylemi izleyen Evrensel muhabiri Barış Salık'ın haberinden ve eylem çağrısını duyuran Cumhuriyet haberinden geliyor. Şirket şu ana kadar kamuya açık bir açıklama yapmadı. Bu yüzden olguları, kimin söylediğini belirterek sıralıyoruz.
Yaklaşık iki ay önce, yani Temmuz 2026 civarında, DeFacto'nun teknoloji biriminde çalışan bilişim emekçileri işten çıkarıldı. Sendikanın bugünkü açıklamasına göre çıkarılanlar dört kişi ve "ağır ithamlarla karşı karşıya bırakılarak" çıkarıldılar. Boşalan kadrolar taşeron emekçilerle dolduruldu.
15 Eylül 2026'da BilişimSEN, "DeFacto Teknoloji'de 'Yeni Ne Var Bu Hafta?'" başlıklı bir paylaşımla meseleyi ilk kez kamuya taşıdı. O paylaşıma göre:
- Aralarında sendika üyelerinin de bulunduğu çalışanlar, "sırf haklarını ödememek için, iftira atılarak" işten çıkarıldı.
- Sendikanın görüşme taleplerini firma reddetti.
- Firma, sendikanın ifadesiyle, "hakkını aramayanları kendine kâr sayıp, dava açanları da yıllarca süründürmenin peşinde."
- Sendika talebini açıkça yazdı: "Haksız yere işten çıkarılan işçilerin bir an önce tekrar işe alınmalarını istiyoruz. Aksi takdirde eylemlerimizi sürdüreceğiz ve kamuoyuyla tüm detayları paylaşacağız."
Bir not düşelim: 15 Eylül paylaşımında sayı üç, 21 Eylül'deki eylem çağrısında ve bugünkü açıklamada dört olarak geçiyor. Farkı Evrensel'in haberi açıklıyor: DeFacto Teknoloji'de üç bilişim işçisi işten çıkarıldı, dördüncü işçi ise aynı süreçte prim gününü doldurduğu için işten ayrıldı. Sendika dördünü birlikte savunuyor; açıklamadaki "dört bilişim emekçisi" ifadesi buradan geliyor.
21 Eylül 2026'da sendika eylem çağrısını yaptı: "DeFacto hukuksuzluğa son ver! Dört bilişim emekçisinin işten çıkarılmasına, taşeronlaştırmaya ve güvencesizliğe karşı sesimizi yükseltmek için DeFacto önünde buluşuyoruz." Çağrının kapanışı: "İşimize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkıyoruz! Direnen DeFacto işçisi kazanacak!"
23 Eylül 2026, bugün, saat 17.00'de DeFacto Genel Merkezi önünde basın açıklaması yapıldı.
Aynı akşam, saat 18.23'te sendika eylem sırasında yaşanan bir gelişmeyi X hesabından duyurdu: "Defacto Teknoloji basın açıklamamızı fiziki olarak engellemeye çalıştı. Altur şirketinden istenilen araçlarla binanın önünü doldurmuşlardı. Ama tabii ki bu bize engel olamadı." Eylem videosunda da açıklamayı okuyan grubun hemen arkasında, binanın önüne dizilmiş servis araçları görülüyor. Altur, personel servis taşımacılığı yapan bir şirket.
Eylem alanından ayrıntılar. Evrensel'in haberine göre:
- Açıklamayı işten çıkarılan işçilerden Murat A. okudu. Yani kaldırımda konuşan, dosyanın öznesinin kendisiydi.
- Eyleme Sosyal-İş, Dev Yapı-İş, TümİSG-SEN, Özel Basın-İş ve Güvenlik-Sen ile siyasi parti temsilcileri destek verdi. Sendika da akşam X hesabından bu dayanışmayı selamladı: "Defacto Teknoloji'de yaşanan hukuksuzluğa hep birlikte karşı durduk. Yaşasın sınıf dayanışması!"
- BilişimSEN Genel Başkanı Kıvanç Denizci, açıklamaya katılmasınlar diye içerideki işçilerin mesaisinin değiştirildiğini söyledi: "Bugün normalde 5.30'da, 6'da işten çıkması gereken işçiler, sırf burada yapacağımız basın açıklamasının korkusundan dolayı bir saat erken işlerinden çıkartılıp evlerine yollanıyorlar."
- Hukukî süreç de sürüyor: arabuluculuktan sonuç çıkmadı, üç işçi için işe iade davası iş mahkemesinde görülüyor.
Eylemde okunan metin
Sendikanın eylemin ardından "Defacto Genel Merkezi önünde yaptığımız basın açıklaması metni" notuyla paylaştığı metni, hiçbir kısaltma yapmadan aşağıya alıyoruz. Bu metni bir kez sesli okumanızı öneririz; çünkü bir sendika açıklamasının dili, ne istediğini de ne kadar kararlı olduğunu da söyler.
Değerli basın emekçileri, sevgili kamuoyu;
Bundan yaklaşık iki ay önce, Türkiye'nin perakende devlerinden DeFacto, kurumsal tarihinden kolay kolay silemeyeceği bir karara imza attı. Şirketin bugün bulunduğu noktaya gelmesini sağlayan kolektif emeğin bir parçası olan dört bilişim emekçisi, ağır ithamlarla karşı karşıya bırakılarak işten çıkarıldı; boşalan kadroları ise taşeron emekçilerle dolduruldu.
Patronların ve yöneticilerin kendi hatalarının, yanlışlarının ve beceriksizliklerinin bedelini emekçilere ödetmeye çalışmasına yabancı değiliz. Ancak DeFacto yönetimi, yıllarca bu şirkete emek vermiş çalışanları bir kalemde kapının önüne koyup meseleyi kapatabileceğini sanıyorsa yanılıyor.
Buradan DeFacto yönetimine ve karar mercilerine açıkça sesleniyoruz:
Emekçilerin işini, emeğini ve itibarını size bırakmayacağız!
Talebimiz açık, pazarlıksız ve nettir: Haksız yere işten çıkarılan dört bilişim emekçisi derhal işlerine iade edilmelidir.
Kârınıza kâr katarken, tekstille başlayıp farklı sektörlere uzanan bu devasa çarkın altında emekçilerin ezilmesine müsaade etmeyeceğiz. Büyümenin bedelini işçiler ödemeyecek; yönetimlerin aldığı kararların faturası emekçilerin işsizliği olmayacak.
Bilişim emekçilerini daha ucuz, daha güvencesiz ve daha kolay gözden çıkarılabilir hâle getiren taşeronlaşma düzeninin karşısında örgütlü mücadelemizle duracağız.
DeFacto'da yaşananlar, bir işçinin ekmeğini elinden almayı kolay sananlara örnek olsun. Bu daha başlangıç! Dört bilişim emekçisi işlerine iade edilene kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.
Kamuoyuna saygıyla ilan ederiz.
BilişimSEN — Bilişim Emekçileri Sendikası
Binanın önüne dizilen servisler
Sendikanın bu akşamki notunu küçük bir ayrıntı gibi okumayın. Bu yazının belki de en öğretici sahnesi o.
Sendikanın anlatımına göre şirket, basın açıklaması yapılacak kaldırımı bir servis firmasından getirttiği araçlarla doldurdu. Yani bir basın açıklamasına, yasal bir hakkın kullanımına, bir kaldırımda birkaç düzine insanın bir metin okumasına karşı şirketin verdiği yanıt bir görüşme daveti, bir açıklama ya da bir yanıt metni değildi. Bir araç duvarıydı.
Bunu bir yıl öncesiyle yan yana koyun:
| Eylül 2025 | Eylül 2026 |
|---|---|
| 450 kişi işten çıkarılıyor | Dört bilişim emekçisi işten çıkarılıyor |
| Bahçede üç kişiden fazla toplanmak yasaklanıyor | Kaldırım servis araçlarıyla dolduruluyor |
| Ek dış güvenlik görevlendiriliyor | Araçlar bir dış firmadan getiriliyor |
| Çalışanların vedalaşmasına izin verilmiyor | Sendikanın görüşme talepleri reddediliyor |
| İşçilerin arkasında örgüt yok, WhatsApp grupları var | İşçilerin arkasında bir sendika var |
| Çalışanlar ofis katlarına çıkarılmıyor | İçerideki işçiler açıklamaya katılmasın diye bir saat erken eve gönderiliyor |
| Yasak işliyor, işçiler dağılıyor | Engel işlemiyor, açıklama okunuyor |
Tablonun sol sütunu ile sağ sütunu aynı refleksi gösteriyor: işçilerin bir araya gelmesini fiziksel olarak engellemek. Bir yıl önce bu refleks bahçedeki güvenlik görevlisiydi, bu akşam kaldırımdaki servis araçları ve erkene çekilen mesai bitişiydi. Değişmeyen şey şu: şirket, işçilerin toplanmasını bir güvenlik sorunu gibi yönetiyor.
Değişen tek şey son satır. 2025'te yasak işledi, çünkü karşısında örgüt yoktu. 2026'da engel işlemedi, çünkü karşısında bir sendika vardı. Sendikanın cümlesi kısa: "Ama tabii ki bu bize engel olamadı."
Bir de şuna dikkat edin: bir şirket, kaldırımda okunacak bir metinden neden bu kadar rahatsız olur? Dört kişilik bir iş anlaşmazlığı gerçekten şirketin savunabileceği gibi "haklı" bir fesihse, kamuoyunun önünde okunacak bir açıklamadan korkmaya gerek yoktur. Görünmez kılma çabası, görünür olanın gücünü en iyi kanıtlayan şeydir. Sermaye, bizim çoğu zaman unuttuğumuz bir şeyi hiç unutmaz: kamusal alanda yan yana duran işçiler, bir haksızlığı bireysel bir talihsizlikten kolektif bir meseleye dönüştürür.
Genç yoldaşlar, o araçların plakasını, sayısını, kimin çağırdığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: bir şirket bir basın açıklamasının önüne araç diziyorsa, o açıklamanın söylediklerini duymak istemiyordur. Bu, açıklamayı daha dikkatli okumak için yeterli bir nedendir.
Sendika tam olarak ne istiyor?
Açıklamayı ve önceki paylaşımları birlikte okuduğumuzda, taleplerin dört katmanı olduğu görülüyor. Bunları ayırmak önemli, çünkü her biri farklı bir şeye itiraz ediyor.
Birinci ve pazarlıksız talep: dört emekçinin derhal işe iadesi. Sendika bunu "açık, pazarlıksız ve net" diye tarif ediyor. Yani masaya "biraz tazminat verelim, konu kapansın" teklifi gelirse bunun yanıt olmadığı baştan söylenmiş oluyor. Talep para değil, iş.
İkinci talep: itibarın iadesi. "Emekçilerin işini, emeğini ve itibarını size bırakmayacağız" cümlesi rastgele değil. İşten çıkarma "ağır ithamlarla" yapıldığında, işçinin kaybettiği yalnızca maaş olmuyor. Referansı, sektördeki adı, bir sonraki mülakatta anlatacağı hikâye de elinden alınıyor. Sendikanın cümlesi, ithamların kendisinin de mücadelenin konusu olduğunu gösteriyor.
Üçüncü talep: taşeronlaştırmaya karşı durmak. Dört kişinin yerine taşeron işçi alınması, sendikanın gözünde bu dosyanın asıl anlamı. Bu kişisel bir anlaşmazlık değil, bir istihdam modelinin değiştirilmesi.
Dördüncü talep: görüşme ve şeffaflık. Sendika, görüşme taleplerinin reddedildiğini, iade gerçekleşmezse eylemlerin süreceğini ve "tüm detayların" kamuoyuyla paylaşılacağını söylüyor. Yani sendika şu an bir kapıyı aralık bırakıyor. Mesajın özü şu: ya masada konuşulacak ya da her şey herkesin önünde konuşulacak.
Genel Başkan Kıvanç Denizci bu kapının bugüne kadar nasıl kapatıldığını eylemde şöyle anlattı: "Çok uzun zamandır DeFacto yönetimi ile bir iletişim ortamı kurmaya çalışıyoruz. Arkadaşlarımızın yaşadığı durumla alakalı DeFacto yöneticilerini aynı masaya oturtmaya çalışıyoruz. Bu sürekli reddediliyor, sürekli bize görüşme yöntemleri kapatılıyor." İşten çıkarılan işçiye göre yönetim sendikayla, sendika temsilcileriyle ve avukatlarla görüşmeyi kabul etmedi; görüşmek için işyerine gidildiğinde de içeri alınmadılar: "Bize sürekli kapı duvar oldular."
İtham neydi? Envanter, kamera ve seçici sorumluluk
Açıklama metninde "ağır ithamlar" deniyordu ama ithamın ne olduğu yazmıyordu. Evrensel'in haberi bu boşluğu dolduruyor. İşten çıkarılan işçinin eylemdeki konuşmasına ve gazeteye verdiği özel değerlendirmeye göre olaylar şöyle gelişti:
- Şirket envanterinde bazı cihazların kayıp olduğu tespit edildi. Üç işçiye bu kayıplar üzerinden ihmal isnat edildi.
- Oysa eksiklikleri ortaya çıkaran, sayımını yapan ve yönetime bildiren de yine bu işçilerdi. Tespitin ardından kamera kayıtlarının ve depo girişlerinin incelenmesini de onlar istedi. Birkaç hafta sonra kendileri işten çıkarıldı.
- Deponun fiziki güvenliği, kamera sisteminin kurulması ve işletilmesi, giriş-çıkış yetkilerinin belirlenmesi bu işçilerin görev tanımında değildi. Depoya farklı çalışanlar, stajyerler ve taşeron personel de erişebiliyordu. İşçiye göre daha önce yönetime bildirilen güvenlik açıklarının faturası belirli kişilere kesildi.
- Aynı ekipte çalışan taşeron işçiler hakkında fesih süreci işletilmedi; yalnızca kadrolu işçilerin sözleşmeleri feshedildi.
- Süreç bir disiplin kuruluna taşındı, işçilerden savunma istendi. Savunmalardan yaklaşık bir hafta sonra işçiler, SGK'ya "Kod 26" ile bildirilerek çıkarıldı. Kod 26, "disiplin kurulu kararı ile fesih" anlamına gelir. İşçinin sözleri: "Bahsedilen disiplin kurulunda asla bunu gerektirecek hiçbir süreç yoktur. Asla bunu hak edecek bir şey yapmadık, haksız yere işten çıkarıldık."
- İşten çıkarmalar yalnızca üç işçiyle sınırlı kalmadı: işçiye göre bilişim altyapı sistemleri alanında bir müdür ve bir direktör de işten çıkarıldı.
İşçinin bütün bu tablodan çıkardığı sonuç açık: "Bu disiplin süreci tamamen bahane edilerek içerideki ekibi lağvedip taşeronlaştırmayı artırmak üzere ellerine böyle bir fırsat geçti. Bunu bu şekilde değerlendirip bizim hakkımızı gasp ettiler."
Genç yoldaşlar, bu listeyi dikkatle okuyun, çünkü içinde çalışma hayatının küçük ama çok öğretici bir mantığı saklı.
Birincisi, sorunu bulan suçlu ilan ediliyor. Envanter açığını tespit edip raporlayan işçi, açığın sorumlusu yapılıyor. Bu tesadüf değil: iş yerinde bir şeyin yanlış gittiğini söyleyen kişi, o yanlışın görünür yüzü hâline gelir. Yönetimin kendi denetim eksikliğini (kamera, erişim yetkisi, güvenlik açığı) sorgulamak yerine, bildirimi yapanı cezalandırmak hem daha ucuzdur hem de gelecekte kimsenin bir şey bildirmemesi için etkili bir derstir.
İkincisi, sorumluluk görev tanımından kopuyor. İşçi, yetkisi olmayan bir alanın sonuçlarından sorumlu tutuluyor. Yetki yukarıda, sorumluluk aşağıda. Bu, hiyerarşinin en eski hilesidir.
Üçüncüsü, yaptırım sözleşme türüne göre dağıtılıyor. Aynı ekipte, aynı depoya erişen insanlar arasında kadroluya fesih, taşerona dokunulmazlık. Eğer mesele gerçekten kayıp cihazlar olsaydı, sorumluluk kişi kişi ve somut olarak araştırılırdı. İşçinin de mahkemede sorulacağını söylediği soru bu: fesih gerekçelerinin somutluğu, görev ve yetki alanları, envanter kaybıyla kişisel kusur arasında bağ kurulup kurulmadığı ve aynı süreçteki çalışanlara neden farklı yaptırım uygulandığı.
Üç maddeyi bir araya getirin: yöneticiler dahil bir ekip çıkarılıyor, yerine taşeron isteniyor, taşeron çalışanlara dokunulmuyor. Buna bir disiplin olayı demek zor. Disiplin süreci burada bir yeniden yapılanma kararının hukukî ambalajı gibi duruyor.
Neden "ağır ithamlar"? Bir hukuk dersi
Genç yoldaşlar, burada biraz durmamız gerekiyor. Çünkü "ağır ithamlarla işten çıkarma" ifadesi, Türkiye'de çalışma hayatının en çok başvurulan ama en az konuşulan tekniklerinden birini tarif ediyor.
Türkiye'de işveren işçiyi iki temel yoldan çıkarabilir:
Geçerli nedenle fesih (4857 sayılı İş Kanunu md. 17-18). İşveren ihbar süresine uyar ya da parasını öder, kıdem tazminatını öder. Otuz ve üzeri işçinin çalıştığı yerde, altı aylık kıdemi olan, belirsiz süreli sözleşmeli işçi için iş güvencesi hükümleri devreye girer; işveren feshin geçerli nedenini ispat etmek zorundadır.
Haklı nedenle derhal fesih (md. 25/II, "ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan hâller"). Burada işveren ne ihbar tazminatı ne kıdem tazminatı öder. Güveni kötüye kullanma, doğruluk ve bağlılığa uymayan davranış, sır ifşası gibi iddialar bu maddenin altına girer.
Şimdi bu iki yolu bir maliyet tablosu gibi yan yana koyun. Yıllarca çalışmış bir yazılımcının kıdem tazminatı, bugünkü ücretlerle ciddi bir para eder. 25/II ise bu kalemi sıfıra indirir. Tek gereken bir "itham"dır.
Sendikanın 15 Eylül'de kullandığı ifade tam olarak bunu işaret ediyor: "sırf haklarını ödememek için, iftira atılarak." Burada henüz bir mahkeme kararı yok; dava sürüyor ve bu, sendikanın ve işçilerin iddiası. Ama iddianın tarif ettiği mekanizma, iş davalarında her gün karşılaşılan bir mekanizma: tazminatı ödememek için gerekçe yaratmak.
Peki işçi ne yapar? Kanun ona yol gösterir: fesih bildiriminden itibaren bir ay içinde arabulucuya başvurur, orada anlaşma çıkmazsa iş mahkemesinde işe iade davası açar. DeFacto Teknoloji işçileri bu yolu izledi: arabuluculuk sonuçsuz kaldı, dava iş mahkemesinde görülüyor. Mahkeme feshi geçersiz bulursa işçi işe iade edilir; işveren başlatmazsa dört ila sekiz aylık işe başlatmama tazminatı ve en çok dört aylık boşta geçen süre ücreti öder.
Kâğıt üstünde net. Ama sendikanın cümlesinin ikinci yarısını hatırlayın: "hakkını aramayanları kendine kâr sayıp, dava açanları da yıllarca süründürmenin peşinde."
Bu cümle, burjuva hukukunun gerçek işleyişini tek satırda anlatıyor. Hak vardır; ama hakkı kullanmanın bir maliyeti vardır. Avukat, yıllar süren dava, o yıllar boyunca başka bir iş bulma zorunluluğu, "davalık" olduğu duyulan birinin sektördeki adı. Şirket bu maliyeti bilir ve hesabını ona göre yapar: çıkardıklarının bir kısmı dava açmaz, açanların bir kısmı yorulup vazgeçer, sonuna kadar gidenlere ödenecek tutar da çoğu zaman baştan ödenecek tazminattan azdır.
Bu blogda marketlerde kasada tek işçi bırakılmasını tartıştığımız Sandalyeyi Kim Kaldırdı? yazısında, Walmart'ın sandalye davası için şunu söylemiştik: ihlal cezadan ucuzsa, hukuk bir fiyat listesine dönüşür. DeFacto dosyasında aynı mantığı bu kez bir plazanın içinde görüyoruz.
İşte bu yüzden sendikanın talebi "dava açın, hakkınızı alın" değil, "derhal iade." Çünkü bireysel dava, işçiyi şirketle tek başına ve yıllarca karşı karşıya bırakır. Örgütlü talep ise o maliyeti şirkete geri yükler: artık konuşulan, dört kişinin tek tek hukuk mücadelesi değil, bir şirketin kamuoyu önünde hesap vermesidir.
Taşeron: Kadro gitti, koltuk taşerona kaldı
Açıklamanın en önemli cümlelerinden biri, en kısa olanı: "boşalan kadroları ise taşeron emekçilerle dolduruldu."
Bu cümleyi dikkatle okuyun. İşçiler gitmiş ama iş bitmemiş. O iş hâlâ yapılıyor; sadece artık DeFacto'nun kendi kadrosunda değil, bir alt işverenin ya da bir "dış kaynak" firmanın kadrosunda duran insanlar tarafından yapılıyor.
Eğer sorun gerçekten o işçilerin "kusuru" olsaydı, yerlerine yine kadrolu insanlar alınırdı. Alınmadığına göre, dosyanın içindeki asıl karar bir model kararıdır: kadrolu bilişim emekçisi yerine taşeron bilişim emekçisi. İşçinin anlatımına göre çıkarılanların arasında bir müdür ve bir direktörün de bulunması, bunun tek tek kişilerle değil, bütün bir iç ekibin tasfiyesiyle ilgili olduğunu düşündürüyor.
Neden?
Taşeron işçi, aynı işi yaparken daha ucuzdur: ücreti genellikle daha düşüktür, yan hakları daha azdır, kıdemi sık sık sıfırlanır.
Taşeron işçi daha kolay gözden çıkarılır: şirketin onunla bir iş sözleşmesi yoktur, bir hizmet alım sözleşmesi vardır. Sözleşme bittiğinde ya da "kaynak ihtiyacı" değiştiğinde işçi değil, fatura kalemi ortadan kalkar.
Taşeron işçi örgütlenmesi daha zor bir işçidir: aynı ofiste, aynı kodun başında oturan iki insan farklı işverenlere, farklı sözleşmelere, farklı işyerlerine bağlıdır. Aynı masada oturup aynı hakkı isteyemezler.
Burada küçük bir hukuk notu da ekleyelim. İş Kanunu'nun 2. maddesi, alt işverene ancak asıl işin bir bölümünün, "işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde" verilebileceğini söyler; kanunun kendi mantığında, asıl işin taşerona bölünmesi bir istisnadır. Bugün bir perakende şirketinde e-ticaret, stok, lojistik, ödeme ve müşteri verisini ayakta tutan yazılımın "yardımcı iş" olduğunu kim iddia edebilir? Bu sorunun hukukî yanıtını mahkemeler verir. Ama siyasi yanıtını biz şimdiden biliyoruz: bilişim artık perakendenin kıyısında değil, tam kalbindedir. Kalbin taşerona verilmesi, maliyetin değil, gücün yeniden dağıtılmasıdır.
Marx'ın diliyle söyleyelim: taşeronlaştırma, emek gücünü aynı işi yaptıran ama farklı sözleşmelerle bölünmüş parçalara ayırarak kolektif işçiyi dağıtmanın yöntemidir. Aynı ürünü birlikte üreten insanlar, hukuken birbirine yabancılaştırılır. Sermaye kolektif emekten yararlanır; ama o kolektifin kendini kolektif olarak tanımasına izin vermez.
Sendikanın "taşeronlaşma düzeni" ifadesi bu yüzden yerinde. Mesele çıkarılanların yerine başkalarının oturması değil; o koltukların artık kimsenin güvenceli koltuğu olmaması.
Bu ilk değil: DeFacto'nun 2025 sonbaharı
DeFacto dosyasını anlamak için bir yıl geriye gitmek gerekiyor.
Eylül 2025'te, okullar açılır açılmaz, DeFacto genel merkezinde ve depolarında yaklaşık 450 çalışanı işten çıkardı. BirGün'ün haberine göre şirket gerekçe olarak "küçülme"yi gösterdi; birkaç ay önce de mağazalardan iki yüzü aşkın işçi çıkarılmıştı. dokuz buçuk yıllık bir muhasebe çalışanının cümlesi haberlere düştü: "Okullar açıldı, masraflar yapıldı... boş kap gibi kenara atıldık."
sendika.org'un aktardığı ayrıntılar ise daha da öğretici:
- Şirket Haziran 2025'te uzaktan çalışma düzenini değiştirmiş, haftada üç gün ofis zorunluluğu getirmiş, Eylül başında bunu beş güne çıkaracağını duyurmuştu.
- Çalışanlar işten çıkarıldıklarını "bir akşam gelen telefonla" öğrendiklerini anlattı.
- Çıkarma günü genel merkezin bahçesinde üç kişiden fazla bir araya gelmek yasaklandı, ek dış güvenlik görevlendirildi, çalışanlar ofis katlarına çıkarılmadı, arkadaşlarıyla vedalaşmalarına izin verilmedi.
- O günlerde işçiler WhatsApp grupları üzerinden bir araya gelip toplu işe iade davasına hazırlanıyordu; ortada bir sendika yoktu.
Bu listeyi okuyun ve kendinize sorun: Bir şirket işten çıkardığı insanların bahçede üç kişiden fazla toplanmasından neden korkar?
Yanıt basit: Çünkü üç kişi bir toplantıdır, bir toplantı bir örgüttür, bir örgüt bir pazarlık gücüdür. Sermaye sınıfı bunu işçi sınıfından daha iyi bilir. Bahçedeki güvenlik görevlisi, işçinin henüz kendisine söylemediği bir şeyi söylüyordu: Siz bir araya gelirseniz tehlikelisiniz.
2025'te o 450 kişinin arkasında bir sendika yoktu. 2026'da dört kişinin arkasında bir sendika var. Bu akşam Halkalı'da olan şeyin tarihsel anlamı tam olarak bu farktır.
Aynı hafta, aynı sınıf: Marketten plazaya
DeFacto dosyasını yalnız okumamak gerekiyor. Eylem çağrısı ilk kez büyük bir gazetede, 22 Eylül'de Cumhuriyet'te Elif Özge Yalçın'ın haberiyle duyuruldu. Aynı haberin asıl konusu ise zincir marketlerdi. Bir yanda BİM ve Bizim Toptan işçileri adına konuşan Bağımsız Market İşçileri Sendikası, öbür yanda DeFacto Teknoloji işçileri adına konuşan Bilişim Emekçileri Sendikası. Bir gazete sayfasında, raf ile sunucu odası yan yana.
Habere göre market işçilerinin anlattıkları şunlar:
- BİM'de üç kişiye altı kişilik iş yükü veriliyor, mola alınamıyor, işçiler iş sırasında fenalaşıyor.
- İşçilere "sesini çıkarırsan atılırsın, çalışacak bin kişi var, mahkemeye gitsen ne olacak" deniyor (sendikanın Eğitim Sekreteri Feyza Kayaaltı'nın aktarımı).
- Haksız bulunan işten çıkarmalarda "Kod 46" kullanılıyor.
- Bizim Toptan'da fazla mesai ücretleri siliniyor, izin hakları erteleniyor, vardiya ve şube değişiklikleri baskı aracı olarak kullanılıyor, işçiler son kullanma tarihi geçmiş ürün satmaya zorlanıyor.
- Haberi yapan gazeteci ayrıca, molaların keyfi biçimde kısaltıldığını, ofis kullanımının yasaklandığını ve işçinin yemeğini soğuk depoda yediğini yazdı.
- Aynı dönemde BİM, 2026'nın ilk altı ayında 14,9 milyar lira kâr açıkladı.
- Bir hafta önce de A101 işçileri su, yeterli yemek ücreti ve oturma hakkı için eylem yapmıştı.
Şimdi iki dosyayı yan yana koyalım:
| Market kasası ve deposu | DeFacto Teknoloji |
|---|---|
| "Kod 46" ile işten çıkarma | "Kod 26" ile işten çıkarma |
| "Mahkemeye gitsen ne olacak" | "Dava açanları yıllarca süründürmek" |
| "Çalışacak bin kişi var" | Kadrolunun yerine taşeron |
| Üç kişiye altı kişilik iş | Ekibin lağvedilmesi, işin dış firmaya kayması |
| Molanın kısaltılması, oturma hakkının olmaması | Açıklamaya katılmasınlar diye mesainin değiştirilmesi |
| 14,9 milyar liralık altı aylık kâr | Sektörde yüzde 77 büyüme |
| Bağımsız Market İşçileri Sendikası | Bilişim Emekçileri Sendikası |
Tablonun ilk satırına bir daha bakın. SGK'nın çıkış kodları kâğıt üzerinde yalnızca birer istatistik kaydıdır. Kod 46 ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık nedeniyle, Kod 26 disiplin kurulu kararıyla feshi gösterir. Ama bu kodlar işçinin sonraki hayatını belirler: tazminat hakkını tartışmalı hâle getirir, işsizlik ödeneğine başvuruyu zorlaştırabilir, bir sonraki işverenin göreceği kayda "sorunlu çalışan" damgası vurur. Marketteki kasiyer ile plazadaki sistem yöneticisi farklı kodlarla, aynı işlemden geçiriliyor: işten çıkarmanın maliyeti işverenden alınıp işçiye yükleniyor.
Bu yüzden sendikanın açıklamasındaki "tekstille başlayıp farklı sektörlere uzanan bu devasa çark" ifadesini yalnızca DeFacto için okumayın. Çark tektir; mağaza, depo, market ve plaza o çarkın farklı dişleridir. Bilişim emekçisinin ayrıcalıklı olduğu, market işçisinin ise "başka bir dünyada" yaşadığı düşüncesi, bu haftanın gazete sayfasında çöktü.
Bağımsız Market İşçileri Sendikası Genel Sekreteri Şevval Sarı'nın aynı habere düştüğü cümle, bilişim emekçileri için de geçerli: "Yaşadığınızı tek başınıza taşımayın. Birbirinizi bulun, komitelerinizi kurun."
"Yeni ne var bu hafta?": Büyüyen sektör, küçülen pay
Sendikanın 15 Eylül paylaşımına verdiği başlık ironik: "Yeni ne var bu hafta?" Plaza hayatını bilenler bu soruyu tanır; haftalık toplantıların, bülten e-postalarının, "güncelleme" sunumlarının sorusudur. Sendika bu soruya kendi yanıtını veriyor: Bu hafta yeni olan, arkadaşlarımızın kapının önüne konması.
Peki bu işten çıkarmalar bir sektör krizinin sonucu mu? Rakamlar tersini söylüyor.
BilişimSEN'in 20 Eylül'de TÜBİSAD verilerinden derlediği paylaşıma göre:
| Gösterge | Değer |
|---|---|
| Türkiye bilişim ve iletişim teknolojileri sektörünün 2025 büyümesi | yüzde 77 |
| Sektörün 2025 büyüklüğü | 2,1 trilyon TL |
| Yazılım segmentinin tek başına büyümesi | yüzde 124 |
| Son beş yılda sektör ihracatındaki artış | iki buçuk kat |
| Türkiye genelinde sendikalaşma oranı (Temmuz 2026) | yüzde 13,79 |
| Bilişim emekçilerinin sendikalaşma oranı | sıfıra yakın |
Sendikanın sorusu yalın: "Sektörün büyümesini sağlayan emeğin sahibi bizlerin payına ne düştü? İşten çıkarmalar, taşeronlaştırma, altı aylık, bir yıllık sözleşmeler..."
Bu tabloyu Marksist bir gözle okuyalım. Sektör büyüyor; yani bilişim emekçilerinin ürettiği değer artıyor. Ama aynı dönemde bu emekçilerin güvencesi azalıyor: kısa süreli sözleşmeler, taşeron, "küçülme" adı altında işten çıkarmalar. Bu bir çelişki değil, kapitalist büyümenin olağan biçimidir. Üretilen değer arttıkça, sermaye o değerin daha büyük kısmını kendine ayırmanın yollarını arar. Emek gücünü ucuzlatmak ve güvencesizleştirmek, bu yolların en eskisidir.
Ve bu işlemi mümkün kılan tek bir koşul vardır: örgütsüzlük. Sendikalaşma oranının "sıfıra yakın" olduğu bir sektörde, büyümenin nasıl paylaşılacağına masada tek bir taraf karar verir.
Bilişim emekçisi neden kendini işçi saymıyordu?
Genç yoldaşlar, bu soruyu açıkça konuşmamız gerekiyor. Çünkü DeFacto dosyasını "birkaç kişinin işten çıkarılması" olarak görmemize yol açan şey, yıllardır bilişim emekçisine anlatılan bir hikâyedir.
Hikâye şöyle: Sen bilgiyle çalışıyorsun. Ücretin asgari ücretin birkaç katı. Uzaktan çalışabiliyorsun, esnek saatlerin var, ofiste kahve bedava. Senin pazarlık gücün bireysel yeteneğin. İyi olursan kimse sana dokunamaz; dokunursa kapıda başka teklif bekliyor. Sendika, "vasıfsız" işçinin ihtiyaç duyduğu bir koltuk değneğidir.
Bu hikâyenin bir dönem maddi bir temeli vardı: yazılımcı açığı büyüktü, şirketler birbirinden adam kapıyordu, ücretler hızla yükseliyordu. Ama iki şey değişti.
Birincisi, emek piyasası değişti. Sektör büyüse de işe alım temposu yavaşladı, "küçülme" ve "yeniden yapılanma" haberleri art arda geldi. Kapıda bekleyen teklif, artık herkes için beklemiyor.
İkincisi, emeğin kendisi değişiyor. Bu blogda defalarca tartıştığımız gibi, yapay zekâ araçları yazılım üretiminin bir kısmını standartlaştırıyor, ölçülebilir ve ikame edilebilir hâle getiriyor. Bunu zihinsel Taylorizm diye adlandırdık: Taylor'ın fabrikada zanaatkârın bilgisini ondan alıp yönetimin kural kitabına dönüştürmesi gibi, bugün de bilişim emekçisinin bilgisi araçlara, şablonlara, "en iyi uygulama" belgelerine aktarılıyor. Bilgi işçiden ayrıldıkça, işçi değiştirilebilir hâle geliyor. Değiştirilebilir işçiyi taşerondan almak da kolaylaşıyor.
Sonuç: "Ben işçi değilim, yetenekliyim" hikâyesinin maddi temeli aşınıyor. Geriye yalnızca ideolojisi kalıyor. Ve bu ideoloji, tam da en çok ihtiyaç duyulduğu anda bilişim emekçisini tek başına bırakıyor.
DeFacto'daki dört kişi, bu hikâyenin sonunu yaşadı: yıllarca aynı şirkete emek verdiler, "ağır ithamlarla" çıkarıldılar, yerlerine taşeron geldi. Bireysel yetenekleri onları korumadı. Onları şu an koruyan tek şey, arkalarında duran örgüt.
Patronun hesabı, sendikanın yanıtı
Olan biteni iki farklı mantıkla yan yana okuyalım:
| Şirketin hesabı | Sendikanın yanıtı |
|---|---|
| Dört kişiyi çıkarırız, gerekçeyi biz yazarız | Gerekçe iftiraysa, itibar da iade edilecek |
| Kadroyu taşeronla doldururuz, maliyet düşer | Taşeronlaşma, emeği ucuzlatma ve bölme düzenidir |
| Hakkını aramayan olursa kârdır | Hakkı bireyler değil, örgüt arayacak |
| Dava açan olursa yıllarca uğraşır, yorulur | Mücadele mahkemeyle sınırlı değil, kamuoyunun önünde |
| Görüşme talebini reddederiz, konu kapanır | Konu kapanmadı; "bu daha başlangıç" |
| Plazanın içinde olan plazanın içinde kalır | Genel merkezin kapısı basının önünde |
| Kaldırımı araçlarla doldururuz, açıklama yapılamaz | Açıklama araçların önünde okunur |
| Sektör büyüyor, kâr bizim | Büyümenin bedelini işçiler ödemeyecek |
Bu tabloyu ezberlemeye gerek yok, ama mantığını kavramak gerek: şirketin gücü, olup biteni bireysel bir mesele olarak kapalı kapılar ardında tutabilmesinden gelir. Sendikanın gücü, meseleyi kolektif ve kamusal hâle getirmesinden gelir. Bu akşamki eylemin işlevi tam olarak buydu.
Neden küçük bir eylem büyük bir olaydır?
Kimi arkadaşlarınız şunu diyecektir: "Dört kişi için bir basın açıklaması, birkaç düzine insan, birkaç Instagram paylaşımı. Bu neyi değiştirir?"
Yanıtımız dört noktada.
Birincisi, emsal yaratır. Bilişim sektöründe işten çıkarmalar yıllardır sessizce yapılıyor: bir toplantı daveti, bir İK görüşmesi, kapatılan erişimler, bir kutu kişisel eşya. Kimse bir şey demiyor, çünkü diyecek bir yer yok. DeFacto'nun önünde açılan pankart, sektördeki her İK biriminin masasına şu mesajı bıraktı: Bundan sonra sessiz işten çıkarma garantisi yok.
İkincisi, işçiye adres gösterir. 2025'te çıkarılan 450 kişi WhatsApp gruplarında birbirini bulmaya çalıştı. 2026'da bir bilişim emekçisi, başına bir şey geldiğinde gidebileceği bir kapı olduğunu biliyor. BilişimSEN'in 15 Eylül paylaşımının son cümlesi tam da buydu: "Eğer sen de DeFacto Teknoloji'deysen ve 'Bu iş böyle gitmez!' diyorsan bize ulaş."
Üçüncüsü, dayanışmayı sektör sınırlarının dışına taşır. Bu akşam kaldırımda yalnızca bilişim emekçileri yoktu. Evrensel'e göre eyleme Sosyal-İş, Dev Yapı-İş, TümİSG-SEN, Özel Basın-İş ve Güvenlik-Sen destek verdi. Farklı sektörlerde örgütlenen beş sendikanın dört bilişim emekçisi için Halkalı'ya gelmesi, bilişim emekçisine şunu söylüyor: Sen yalnız değilsin, ama yalnız kalmamak için sen de başkalarının kapısında durmalısın.
Dördüncüsü, sınıf bilincinin ilk adımıdır. Bir yazılımcının, bir perakende devinin genel merkezinin önünde, depo ve mağaza işçilerinin bir yıl önce geçtiği aynı kapının önünde durması, bilişim emekçisinin kendini sınıfın bir parçası olarak tanımaya başlamasıdır. Açıklamadaki "tekstille başlayıp farklı sektörlere uzanan bu devasa çark" ifadesi de bunu söylüyor: aynı çarkın altında mağazadaki satış danışmanı da, depodaki forklift operatörü de, genel merkezdeki yazılımcı da duruyor.
Marx'ın kendinde sınıf ile kendisi için sınıf ayrımını hatırlayın. Bilişim emekçileri nesnel olarak uzun süredir işçidir: emek güçlerini satarak geçinirler, ürettiklerinin sahibi değillerdir, işten çıkarılabilirler. Ama kendilerini böyle görmüyorlardı. Bir sendikanın pankartı arkasında, bir haksızlığa karşı birlikte durmak, kendinde sınıftan kendisi için sınıfa geçişin en somut, en mütevazı ama en gerçek adımıdır.
Somut görevler
Sevgili Genç Yoldaşlar, bu yazı yalnızca bilgilendirmek için değil. Aşağıdakiler bugünden yapılabilecek şeyler.
Dayanışma için
- Haberi yayımlayın. Bu eylem ana akım medyada yer bulmayacak. Sendikanın eylem videosunu ve açıklama metnini paylaşın; sendikanın kullandığı #DefactoDaNelerOluyor etiketini kullanın.
- Bir sonraki eylemi takip edin. Sendika, iade gerçekleşene kadar mücadelenin süreceğini açıkladı. Bir sonraki çağrıda orada olun; kalabalık, şirket yönetiminin en iyi anladığı dildir.
- Olayı kendi çevrenizde konuşun. Okul kulübünüzde, ekibinizin kahve molasında, topluluk kanallarınızda. "DeFacto'da dört yazılımcı taşeronla değiştirildi" cümlesi, pek çok bilişim emekçisinin kendi işyerine bakmasına yeter.
Bilişim sektöründe çalışanlar için
- Sözleşmenizi okuyun, bir kopyasını saklayın. Belirsiz süreli mi, belirli süreli mi? Doğrudan şirketle mi, bir aracı firma üzerinden mi? Kendi hukukî durumunuzu bilmeden hakkınızı savunamazsınız.
- Kendi iş kaydınızı tutun. Yaptığınız işlerin, aldığınız görevlerin, performans geri bildirimlerinin kişisel bir kaydı, bir gün "ağır itham" ile karşılaştığınızda en değerli belgeniz olur.
- Çıkış kodunuzu kontrol edin. İşten çıkarıldığınızda e-Devlet'te SGK'ya hangi kodla bildirildiğinize bakın. Kod 26, Kod 46 gibi "kusurlu fesih" kodları tazminat ve işsizlik ödeneği hakkınızı doğrudan etkileyebilir; itiraz ve dava sürecinde bu kod da tartışma konusudur.
- Bir sorunu bildirirken yazılı ve toplu bildirin. DeFacto Teknoloji'de envanter açığını bildirenler, açığın sorumlusu yapıldı. Tespit ettiğiniz bir güvenlik açığını, bir eksikliği tek başınıza ve sözlü değil, yazılı ve mümkünse ekibinizle birlikte bildirin; bildirimin bir kopyasını saklayın.
- Fesih hâlinde süreleri unutmayın. İşe iade için arabulucuya başvuru süresi fesih bildiriminden itibaren bir aydır. Bu süre kaçtığında hak da kaçar. Ve bu yola tek başınıza değil, bir sendikayla ya da en azından bir iş hukukçusuyla girin.
- İşkolunuzu öğrenin, üyeliğinizi yapın. Bilişim emekçilerinin büyük kısmı on numaralı işkolunda (Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar) kayıtlıdır; e-Devlet'ten işyerinizin işkolunu görebilir ve sendika üyeliğini oradan yapabilirsiniz. e-Devlet üzerinden yapılan üyelik için işverene ayrıca bir bildirim gönderilmez; üstelik sendikal nedenle işten çıkarma yasaktır (6356 sayılı Kanun md. 25); ihlalinde işçi en az bir yıllık ücreti tutarında sendikal tazminata hak kazanır.
- Taşeron arkadaşınızı yabancı saymayın. Yanınızdaki masada oturan dış kaynak çalışanı sizin rakibiniz değil, aynı sorunun öbür yüzüdür. Onun güvencesizliği, sizin güvencenizin sınırıdır.
Öğrenciler ve sektöre yeni girenler için
- İlk işinizde "yetenek" hikâyesine teslim olmayın. Yeteneğiniz size iş bulur; sizi işte tutan, çoğu zaman yeteneğiniz değil, hukukî güvenceniz ve arkanızdaki örgüttür.
- Staj ve ilk iş tekliflerinde sözleşme türünü sorun. "Proje bazlı", "danışmanlık", "dış kaynak" gibi ifadelerin arkasında hangi hukukî ilişkinin durduğunu öğrenin.
- Okulunuzda bu dosyayı tartışın. Yeni dünyanın bilişimcilerine sorduğumuz sorular bu tartışma için bir başlangıç olabilir.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu akşam Halkalı'da dört kişi için pankart açıldı. Dört kişi, Türkiye'nin milyonlarca işçisi yanında küçük bir sayı gibi görünebilir.
Ama sayılar bazen yanıltır. Bir yıl önce aynı şirketin bahçesinde üç kişinin bir araya gelmesi yasaklanmıştı. Bu akşam aynı şirketin kapısında, bir sendikanın pankartının arkasında, üç kişiden çok daha fazlası vardı. Ve bu kez vedalaşmaya değil, geri dönmeye gelmişlerdi. Şirket kaldırımı servis araçlarıyla doldurdu; metin yine de okundu.
Sermaye, bilişim emekçisini yıllarca bir istisna olarak tanımladı: ne tam işçi ne tam patron, bir "yetenek." DeFacto dosyası bu istisnanın bittiğini gösterdi. Yazılımcı da çıkarılabiliyor, yazılımcının yerine de taşeron konabiliyor, yazılımcıya da iftira atılabiliyor.
Ama aynı dosya bir şey daha gösterdi: yazılımcı da örgütlenebiliyor. Yazılımcı da genel merkezin önünde pankart açabiliyor. Yazılımcı da "talebimiz açık, pazarlıksız ve nettir" diyebiliyor.
Açıklamanın son cümlesini bir kez daha okuyun: "Dört bilişim emekçisi işlerine iade edilene kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz."
Bu cümlenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini belirleyecek olan DeFacto yönetiminin iyi niyeti değil. O kaldırımda kaç kişinin duracağıdır.
Bir sonraki sefere, o kaldırımda sizi de görmek dileğiyle.
Direnen DeFacto işçisi kazanacak.
Yoldaşça.
Bilgi herkesindir.
Kaynaklar
Eylem ve sendika açıklamaları
- DeFacto Genel Merkezi önündeki eylemin videosu — BilişimSEN Instagram, 23 Eylül 2026
- Defacto Genel Merkezi önünde yaptığımız basın açıklaması metni — BilişimSEN Instagram, 23 Eylül 2026
- Defacto Teknoloji basın açıklamamızı fiziki olarak engellemeye çalıştı — BilişimSEN X hesabı, 23 Eylül 2026
- Altur Turizm — Personel Servis Taşımacılığı
- BilişimSEN X hesabı — eyleme destek veren sendikalara teşekkür ve Evrensel haberinin paylaşımı, 23 Eylül 2026
- DeFacto Hukuksuzluğa Son Ver! — eylem çağrısı, BilişimSEN Instagram, 21 Eylül 2026
- DeFacto Teknoloji'de "Yeni Ne Var Bu Hafta?" — BilişimSEN Instagram, 15 Eylül 2026
- Sektör Büyüyor, Peki Biz Neredeyiz? (TÜBİSAD verileri) — BilişimSEN Instagram, 20 Eylül 2026
- BilişimSEN — Bilişim Emekçileri Sendikası resmi sitesi
- BİLİŞİM-SEN Basın Bildirisi (kuruluş), 1 Ağustos 2025
Basında eylem ve dosya
- DeFacto'da 4 işçi için mücadele: 'İşimizi geri istiyoruz, büyümenin bedelini işçiler ödemeyecek' — Barış Salık, Evrensel, 23 Eylül 2026
- A-101, BİM gibi zincir marketlerde çalışanlar çalışma koşullarına isyan etti: 'İş yükü ağır, tehdit çok' — Elif Özge Yalçın, Cumhuriyet, 22 Eylül 2026
- Elif Özge Yalçın'ın habere ilişkin paylaşımı — X, 22 Eylül 2026
DeFacto'nun 2025 işten çıkarmaları
- DeFacto'da işçi kıyımı: 450 kişi işten çıkarıldı — BirGün, 3 Eylül 2025
- DeFacto'ta işçi kıyımı: 450 işçi işten çıkarıldı, "örgütlenme" korkusuyla vedalaşmalarına bile izin vermediler — sendika.org, Eylül 2025
Mevzuat
- 26 numaralı işten çıkış kodu "Disiplin Kurulu Kararı ile Fesih" olarak değiştirildi — TÜRMOB sirküleri
- İşverenin Kod 46 ile çıkış vermesi — FFK Partner Hukuk, 2026
- 4857 sayılı İş Kanunu (md. 2 alt işveren, md. 17-21 iş güvencesi, md. 25 haklı fesih) — Mevzuat Bilgi Sistemi
- 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu (md. 25 sendikal güvence) — Mevzuat Bilgi Sistemi
Bu blogdaki ilgili yazılar
- Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu
- Yeni Dünyanın Bilişimcilerine Sorular
- Plazalardan Teknoparklara Dijital Sendika: Algoritmik Sömürüye Karşı Sınıf Barikatı
- Bilişim-Sen Kuruluş Kongresi Çağrısı: Geleceğin İnsanı, Geleceğine Sahip Çıkıyor
- Bilişimde İkili Güç: Sendika ve Meslek Odası İşbirliği Klavuzu
- GİG Ekonomisi Dosyası
- TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6
- Sandalyeyi Kim Kaldırdı?
- #bilişimsen etiketli tüm yazılar







