Deniz Göktaş'ın Savunmasını Genç Yoldaşlarla Madde Madde Okumak
Dört Cümle, 88 Gün, Bir Sınıf Sorusu

Deniz Göktaş'ın Savunmasını Genç Yoldaşlarla Madde Madde Okumak
Savunmanın Satır Araları
Sevgili Genç Yoldaşlar,
28 Eylül günü, İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi'nin yer yetmediği için 4. Ağır Ceza'nın salonuna taşınan duruşmasında, komedyen Deniz Göktaş 88 günlük tutukluluğun ardından ayağa kalktı ve uzun bir savunma yaptı. Aynı akşam tahliye edildi; ama beraat etmedi. Mahkeme "Cumhurbaşkanına hakaret"ten 11 ay 20 gün, "dini değerleri aşağılama"dan 7 ay 15 gün, toplam 1 yıl 7 ay 5 gün hapis verdi; yalnızca "suçu ve suçluyu övme" suçlamasından beraat kararı çıktı.
O günün akşamı yayımladığımız "Deniz Göktaş Davası ve Mizahın Sınıfı" yazısında savunmanın ana hatlarını, kronolojiyi ve aygıtların iş bölümünü anlatmıştık. Bu yazı onun üzerine kuruluyor ve başka bir iş yapıyor: savunmayı madde madde, cümle cümle açıp her birine aynı soruyu soruyoruz:
Bu söz, kimin dünyasından söyleniyor; neyi görüyor, neyi göremiyor; ve biz buradan ne öğreniyoruz?
Baştan bir şeyi netleştirelim. Deniz Göktaş bir politikacı değil; savunması da bir sınıf savunması değil, bir sanatçının anayasal haklar ve mesleğinin doğası üzerinden yaptığı liberal-demokratik bir savunma. Bunu bir kusur olarak söylemiyoruz; bir tespit olarak söylüyoruz. Bizim işimiz onu olduğundan başka bir şeye çevirmek değil. Ruhi Su ve Yılmaz Güney yazılarında kullandığımız ilke burada da geçerli: ne aziz ne cani. Hukuken koşulsuz savunuyoruz; siyaseten dikkatle okuyoruz. Bu ikisi birbirine engel değil, birbirinin şartıdır.
Hadi başlayalım.
Savunmanın ilk cümlesi: "Cümle başına 22 gün"
Ne dedi?
Göktaş söze hücreyle başladı. Halk TV'nin aktardığı tam metne göre, 3 Temmuz'dan duruşma gününe kadar Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'nda, güneş almayan ve hiçbir tutuklu ya da hükümlüyle iletişim kuramadığı bir hücrede kaldı. Ailesiyle haftada 10 dakika telefonda, haftada bir saat camın arkasından görüşebildi; ailesi bu görüşmeler için 12 kez Ankara'dan Çorlu'ya gelmek zorunda kaldı. Ve şu hesabı yaptı:
"4 cümle sebebiyle 88 gündür tutukluyum. Cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli hücrede tutuldum."
Sınıfsal okuma
Bu cümle, savunmanın belki de en güçlü cümlesi; çünkü soyut bir hak ihlalini ölçülebilir bir bedele çeviriyor. Genç yoldaşlar, burada üç şey görmeliyiz.
Birincisi: ceza, kararla değil süreçle verildi. Mahkeme sonunda 1 yıl 7 ay verdi ve tahliye etti. Ama asıl ceza, karardan önce, 88 gün tecritte zaten çekildi. Hukuk dilinde tutukluluk bir "tedbir"dir; pratikte, özellikle siyasi davalarda, peşin infazdır. Bu yöntemi Osman Kavala dosyasında da, kayyım davalarında da gördük: yargılama sürecinin kendisi cezalandırma aracına dönüşür. Sonuç ne çıkarsa çıksın, "bedeli ödetmek" amacı gerçekleşmiş olur.
İkincisi: tecrit bir yıldırma dilidir. Dört cümle için "yüksek güvenlikli", "kuyu tipi" bir hücre... Bu, suçun ağırlığıyla değil, mesajın muhatabıyla ilgilidir. Asıl muhatap Göktaş değil; sahneye çıkacak bir sonraki komedyen, yazacak bir sonraki gazeteci, paylaşacak bir sonraki genç. Cezanın ağırlığı, suçun değil, caydırılmak istenen kitlenin büyüklüğüyle orantılanıyor.
Üçüncüsü ve en çok üzerinde durmamız gereken: bedel aileye de yükleniyor. 12 kez Ankara–Çorlu. Bunu bir sayı olarak geçmeyin. Her gidiş-dönüş yol parası, izin günü, konaklama, kaybedilen iş günü demek. Göktaş'ın ailesi bunu karşılayabildi. Peki bir asgari ücretlinin, bir inşaat işçisinin, bir kuryenin ailesi? İHD raporlarında her yıl okuduğumuz "sürgün sevk" uygulamasının asıl ağırlığı buradadır: cezaevinin uzaklığı, yoksul aile için cezanın ikinci katıdır. Cezaevine uzaklık bir coğrafya sorunu değil, bir sınıf sorunudur. Göktaş'ın "12 kez" demesi, farkında olsun olmasın, binlerce yoksul tutuklu ailesinin sessiz muhasebesini görünür kılıyor.
Öğrendiğimiz: Siyasi yargılamada asıl hüküm çoğu zaman karar duruşmasında değil, tutuklama gecesinde verilir. Mücadele de oradan başlamalı: tutukluluğun istisna olması, cezaevlerinin aile konutuna yakınlığı, tecridin kaldırılması. Bunlar "ünlülerin" değil, en çok sesi duyulmayan tutukluların talepleridir.
"198 kez, 100 bin seyirci, sıfır şikâyet"
Ne dedi?
Göktaş, suçlanan cümleleri Ekim 2023 ile Haziran 2026 arasında 198 kez, Türkiye'nin farklı kentlerinde 100 binden fazla seyirci önünde oynadığını, tek bir şikâyetle karşılaşmadığını anlattı. Mesleğini de şöyle tarif etti:
"Müzisyenler önce albümü kaydedip sonra yayınlarlar. Komedyenler önce seyirci karşısında yıllarca yapar, sonra videoya kaydederler."
Diken'in aktardığı biçimiyle: "Ben davaya konu olan dört cümleyi yüz binden fazla seyirciye oynadım ve yüz binlerce kişi bunda bir şikâyet sebebi görmedi."
Sınıfsal okuma
Argüman hukuken sağlam: aynı cümleler 198 kez "suç" sayılmadıysa, suç cümlelerde değil başka bir yerdedir. Peki nerede?
Suç, sahnede değil, yayılımdaydı. Salonda söylenen söz, salonda kalır. Aynı söz YouTube'a düşüp 15 milyon izlenmeye ulaştığında ise artık bir kitle olgusudur. Egemen blok için sorun, bir komedyenin ne dediği değil, kaç kişinin aynı anda güldüğüdür. Gramsci'nin diliyle: hegemonya, "sağduyu"nun kimin kontrolünde olduğuyla ilgilidir. 100 bin kişilik salon toplamı yönetilebilir; 15 milyonluk ortak kahkaha, "herkesin gizlice düşündüğü şeyin herkesin önünde söylenmesi" demektir ve bu tehlikelidir.
Burada dürüst olmamız gereken bir nokta da var. O 100 bin seyircinin sınıf bileşimi nedir? Harbiye Açık Hava biletleri, turne salonları, kentli bir izleyici... Stand-up, Türkiye'de ağırlıkla kentli, eğitimli, maaşlı orta katmanların sanatıdır. Bu bir suçlama değil, bir tespit. Salondaki "sıfır şikâyet" kısmen, oradaki seyircinin zaten aynı dünyadan gelmesiyle ilgilidir. YouTube bu duvarı yıktı: şaka, yazıldığı sınıf ortamından çıkıp bütün topluma ulaştı. Egemen blokun yaptığı şey, bu geçişi bir "toplumsal infial" hikâyesine çevirmek oldu. Yani iktidar, orta sınıf salonuyla emekçi mahallesi arasındaki mesafeyi bir silah olarak kullandı.
Öğrendiğimiz: Sanatın dar bir sınıf ortamına kapanması, onu savunmasız bırakır. Sanatçı ile emekçi mahallesi arasında köprü yoksa, o köprüyü troller kurar; kendi çarpıtılmış versiyonlarıyla.
Troller, CİMER ve "halk" simülasyonu
Ne dedi?
Savunmanın belki de en belgeli bölümü buydu. Göktaş'a göre, gösteri YouTube'a düştükten sonra önce yüksek takipçili bir troll hesabı şakasını paylaştı; ertesi gün başka bir kesit öne çıkarıldı; üçüncü gün aynı içerik "Dini Değerleri Aşağılayan Komedyen" başlığıyla eş zamanlı yüzlerce hesaptan yayıldı. İlk üç günde yalnızca bir CİMER şikâyeti vardı. Savcılığın dayandığı 185 CİMER şikâyeti bu kampanyadan sonra geldi. İkisinde, Göktaş'ın okuduğuna göre, şikâyetçiler onun idam edilmesini istiyordu; birinde iddianamede bile yer almayan bir "Selçuklu'ya hakaret" suçlaması vardı.
"Bu kesinlikle organik bir tepki değildir."
"Halk Deniz'den rahatsız oldu diye bu şikâyetler referans gösteriliyorsa hukuki olarak vahim bir durumdur."
Sınıfsal okuma
Genç yoldaşlar, bu bölümü dikkatle okuyun; çünkü burada çağımızın siyasal teknolojisinin çıplak bir şeması var.
Bonapartizmin dijital hâli. Marx, _Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i_nde, yürütmenin kendini bütün sınıfların üstünde, "halkın kendisi" olarak sunduğu rejimi anlatır. Bu rejim, halkı örgütlemez; halkı temsil ettiğini iddia eden bir kalabalık üretir. 185 CİMER şikâyeti tam olarak budur: örgütlü bir azınlığın ürettiği, sonra "halkın sesi" diye hukuka sokulan bir yapay çoğunluk. Gerçek halk (15 milyon izlenme, 20 bin olumlu yorum) görünmez kılınır; imal edilmiş halk (185 şikâyet) delil olur.
CİMER'in dönüşümü. CİMER, kâğıt üzerinde yurttaşın devlete dilekçe verdiği bir kanal. Bu davada ise bir ihbar hattına dönüştü. Bir dilekçe aracının ihbar aracına dönüşmesi, 12 Eylül dosyasında anlattığımız "fişleme toplumu"nun dijital sürümüdür: yurttaşı yurttaşa karşı gözcü yapmak. Bugün komedyen için çalışan bu mekanizma, yarın işyerinde sendikalaşan işçi için de çalışır. "Şirketimizi kötüleyen çalışan" diye başlayan organize bir şikâyet kampanyasını hayal etmek zor değil.
Platformun mülkiyeti. Burada kimsenin sormadığı bir soru var: bu "eş zamanlı yüzlerce hesap" nerede konuştu? Algoritmaları öfkeyi ödüllendiren, etkileşimden para kazanan, sahipleri iktidarlarla pazarlık eden platformlarda. Troll kampanyası bir "Türkiye tuhaflığı" değil; öfke ekonomisinin yerel bir uygulamasıdır. Dijital platformların sahipliği sorulmadan, ifade özgürlüğü tartışması hep yarım kalır.
İdam talebi. İki şikâyetçinin bir komedyen için idam istemesi, bir "aşırı uç" olarak geçiştirilmemeli. Kitleleri sürekli bir düşman imgesiyle besleyen bir siyasal iklimin doğal ürünüdür. Faşizmin ayak sesleri, önce "şu da ölsün" diyen sıradan cümlelerde duyulur.
Öğrendiğimiz: "Halkın hassasiyeti" dendiğinde her zaman sorun: Hangi halk? Kim saydı? Kim örgütledi? Gerçek halkın sesi ancak örgütlü olduğunda duyulur; örgütsüz halkın yerine her zaman başkaları konuşur.
"Diktatör siyasi bir nitelemedir"
Ne dedi?
Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasının konusu olan cümle şuydu: "Utangaç bir diktatörden, kendi kimliği ile barışık bir diktatöre geçişi, bizim başımıza gelenleri düşünmezsek, bir insan için olumlu bir ilerleme." Göktaş'ın yanıtı net:
"Diktatör ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir."
Ve savunmanın en çok alıntılanan cümlesi:
"Erdoğan'ın isminin geçmediği bir politik mizahın bir anlamı yoktur."
Sınıfsal okuma
Haklı olduğu yer. "Diktatör", siyaset biliminde bir rejim tarifidir; Roma'dan bu yana kullanılan bir kavramdır. Onu hakarete çevirmek, siyasi eleştiriyi kişisel onur alanına çekmektir. Bu çekiş tesadüf değil: eleştiri "onura saldırı" sayıldığında, tartışma "rejim nedir?" sorusundan çıkıp "kimse kimseye kaba konuşmasın" nezaketine iner. Böylece siyasal içerik boşaltılır.
"Cumhurbaşkanına hakaret" maddesinin sınıfsal tarihi. TCK 299, Avrupa'da lèse-majesté denen, hükümdarın bedenine dokunulmazlık tanıyan eski bir hukuk geleneğinin devamıdır. Burjuva devrimleri kralın kutsallığını yıktığında, bu maddeler çoğu yerde ya kaldırıldı ya da ölü harf olarak kaldı. Türkiye'de ise son on iki yılda bu madde üzerinden açılan soruşturmalar on binlerle ölçülüyor. Bunun anlamı şu: yürütmenin gücü tek kişide toplandıkça, o kişinin bedeni yeniden kutsallaşır. Bir cumhuriyette devlet başkanını eleştirmek suç sayılıyorsa, orada cumhuriyetin içeriği boşalmış, biçimi kalmıştır.
Görmediği yer. Şimdi yoldaşça eleştiri: "Erdoğan'ın isminin geçmediği politik mizahın anlamı yok" cümlesi hem doğru hem eksik. Doğru, çünkü mizah iktidarın en tepesine dokunmadıkça cesaret değil, eğlencedir. Eksik, çünkü rejimi bir kişiye indirgemek, liberal muhalefetin en eski yanılgısıdır. "Utangaç diktatörden barışık diktatöre" geçiş bir kişinin psikolojik yolculuğu değil; 2001 krizinden bu yana sermayenin hangi fraksiyonlarının, hangi ihale, özelleştirme ve inşaat rantı üzerinden, hangi sınıf ittifakıyla bu rejimi kurduğunun hikâyesidir. Kişiye odaklanan mizah, farkında olmadan şu mesajı verir: "O giderse her şey düzelir." Oysa o giderse, aynı sermaye düzeni başka bir yüzle devam edebilir.
Göktaş'ın sahnesinde bu sorunun izleri görülebilir; savunmasında ise doğal olarak yer almıyor. Bir mahkeme salonunda sanıktan ekonomi politik beklemek haksızlık olur. Ama bizim, onun savunmasından bir adım ileri gitmemiz gerekir: Diktatör, bir kişinin karakteri değil, bir sınıf ittifakının siyasal biçimidir.
Öğrendiğimiz: Kişiyi eleştirmek hakkımızdır; ama eleştiri kişide durursa, sistem kurtulur.
"Terapiye gidiyor kesin" ve psikoloji mezunu komedyen
Ne dedi?
Gösteride Cumhurbaşkanı için "terapiye gidiyor kesin, en son güldüğü video mezarlıkta" denmişti; bu, "Sevgili Musa" diye bilinen mezarlık videosuna bir göndermeydi. Göktaş kendisinin bir psikoloji mezunu olduğunu hatırlatıp şöyle dedi:
"Psikoloji mezunu olarak terapiye gitme eylemini negatif anlamda kullanmam söz konusu olamaz."
Terapiyi, "herkesin yararlanması gereken psikolojik destek hizmeti" olarak tanımladı.
Sınıfsal okuma
Küçük görünen ama çok şey söyleyen bir bölüm. İddianame, "terapiye gitmek" ifadesini bir hakaret unsuru olarak okudu. Yani savcılık açısından birinin terapiye gittiğini söylemek, onu aşağılamaktır. Bu okuma, ruh sağlığını hâlâ bir utanç konusu olarak gören gerici bir zihniyetin hukuka yansımasıdır.
Burada bir sınıf boyutu da var. Türkiye'de terapiye erişim, kamu sağlık sisteminde son derece sınırlı; özel seans ücretleri asgari ücretin önemli bir kısmına denk düşüyor. Yani terapi, fiilen orta ve üst sınıfların erişebildiği bir hizmet. İşçinin ruh sağlığı ise hâlâ "dayan", "şükret", "ağır işte çalışan adam ağlamaz" kültürüyle yönetiliyor. Göktaş'ın "herkesin yararlanması gereken hizmet" demesi doğru bir talebi içeriyor; biz buna şunu ekleriz: ruh sağlığı bir sınıf ayrıcalığı değil, kamusal ve ücretsiz bir hak olmalıdır. Tükenmişlik, iş yükü, güvencesizlik, kira... Bunlar bireysel "sorunlar" değil, çalışma koşullarının ruhtaki izleridir.
Öğrendiğimiz: Bir iddianamenin neyi "hakaret" saydığı, egemen ideolojinin neyi "aşağılık" gördüğünü gösterir. Terapiyi hakaret sayan bir devlet, emekçinin ruh sağlığını da ciddiye almaz.
Dalgıç şakası: önyargının aynası
Ne dedi?
Savunmanın en uzun bölümü buydu. Şakanın kurgusu şöyle: Seçim yenilgisinden sonra tatile çıkan muhalif, seküler bir karakter, denizden "saçları görünmeyen, bütün vücutlarını kaplayan siyah kıyafetli" insanların çıktığını anlatır. Seyirci haşemalı kadınları düşünüp gerilir ya da güler. Karakter ise onlara "dalgıç" der. Göktaş'ın açıklaması:
"Dalgıç yerine haşema demesini beklettikten sonra dalgıca geçerek seyirciyi ters köşede bırakıyorum. Herkesin kendi önyargısıyla yüzleşmesini sağlıyorum."
Ardından salona dönüp "Harbiye, testi geçemediniz", başka bir aktarımla "Boşa alkışlamayın, testi geçemediniz" diyordu.
Sınıfsal okuma
Genç yoldaşlar, bu bölüm bütün davanın düğüm noktası. Çünkü mahkeme şakayı tam tersine okudu: seküler önyargıyı teşhir eden bir şakayı, dindarları aşağılayan bir şaka olarak mahkûm etti.
Şakanın hedefi kimdi? Şakanın hedefi haşemalı kadınlar değil, onları görünce gerilen seküler orta sınıfın refleksiydi. Yani Göktaş, kendi seyircisinin (Harbiye'deki kentli, laik izleyicinin) önyargısını sahneye koyup onlara ayna tutuyordu. Bu, mizahın en değerli işlevlerinden biridir: kendi cephesini de eleştirebilmek.
Neden ters okundu? Önceki yazımızda söylediğimizi tekrarlayalım: laik–dindar kutuplaşması, otuz yıldır sınıf çelişkisinin üzerine çekilen perdedir. Başörtüsü, haşema, karma eğitim tartışmaları büyüdükçe asgari ücret, kira, emekli aylığı konuşulmaz olur. Bu perdeyi yırtan, iki tarafın da önyargısını gülünç duruma düşüren bir şaka, bu kutuplaşmadan beslenen siyaset için tehlikelidir. İktidar, laik–dindar gerilimini ayakta tutmak ister; çünkü o gerilim, aynı fabrikada, aynı şantiyede çalışan iki emekçiyi birbirine düşman eder. Kutuplaşmayı yıkan şakayı "kutuplaştırıcı" diye mahkûm etmek, bu yüzden bir hata değil, bir ihtiyaçtır.
Denizin sınıfı. Bir ayrıntı daha. Şakanın mekânı deniz; tatil. Türkiye'de kıyının kimin olduğu da bir sınıf meselesi: özel plajlar, beş yıldızlı "muhafazakâr" oteller, halka kapatılan koylar, giriş ücreti ödenen kumsallar. Haşemalı kadın da bikinili kadın da, kıyının giderek sermayeye satıldığı bir ülkede denize girmek için para ödüyor. Asıl ortak sorun kıyafet değil, kıyının kime ait olduğu. Laik–dindar kavgası, bu soruyu da örtüyor.
Öğrendiğimiz: Kültür savaşları sınıf savaşını gizler. Kendi cephesinin önyargısıyla yüzleşebilen bir mizah, iki tarafın emekçilerini aynı soruya taşıyabilir. Egemenlerin korktuğu da tam budur.
"Dördüncü kitap" ve oruç: dini değerler kimin elinde?
Ne dedi?
Dini değerleri aşağılama suçlamasının konusu olan şakalardan biri "dördüncü kitap"la ilgiliydi: "dört kitap arasında açık ara en iyisi", "dördüncü kitap favorim" gibi ifadeler ve tek olumsuz cümle: "İlk üç kitap iyiydi, dördüncünün çevirisi zayıf." Göktaş:
"Kutsal kitabı veya ona inanan insanları küçümsemeyi asla amaçlamıyorum."
"Sanatsal bir üretimdir bu, dini bir üretim değildir."
Cezaevinde kendisiyle görüşen bir din görevlisinin "Yazar kullanımı dini terminoloji açısından yanlış olabilir" dediğini aktardı ve bunun "hiçbir şekilde olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlam içermediğini" söyledi. İddianamede ayrıca "En çok da oruç tutan canlı bombalardan korkuyorum" cümlesi, oruç tutanları "canlı bomba olmaya daha müsait" gösterdiği gerekçesiyle suç delili sayıldı.
Sınıfsal okuma
Sanatsal üretim / dini üretim ayrımı. Göktaş'ın bu ayrımı çok önemli; çünkü laikliğin en temel ilkesini hatırlatıyor: sanatın, bilimin, felsefenin ölçütü dinin ölçütü değildir. Bir sahne gösterisi, bir fıkıh metni gibi yargılanamaz. Aynı ilke bilim için de geçerli: evrim teorisinin okul müfredatından çıkarılması ile bir şakanın "dini değerleri aşağılama" sayılması aynı zihniyetin iki yüzüdür. Asıl mesele, dini ölçütün sanata, bilime ve eğitime dayatılmasıdır.
Din görevlisinin "terminoloji" görüşü. Küçük bir ayrıntı gibi duruyor, ama değil. Cezaevindeki bir din görevlisinin bir komedi metnini "dini terminoloji" açısından değerlendirmesi, Diyanet'in fiilen bir bilirkişi, hatta bir sansür kurulu gibi çalışmaya başladığını gösteriyor. Bugün Diyanet, bütçesi birçok bakanlığı aşan, eğitimden aile politikasına kadar söz sahibi dev bir ideolojik aygıt. Althusser'in kavramıyla: devletin ideolojik aygıtı. Bu aygıtın bir sanat eserine dair "görüş" bildirmesi, sanatın özerkliğinin fiilen tasfiye edildiği anlamına gelir.
Marx'ın cümlesini doğru okumak. Burada genç yoldaşlara çok önemli bir şey söylemek istiyoruz. Marx'ın "Din halkın afyonudur" cümlesi hep yarım alıntılanır. Tamamı şudur:
"Dinsel sefalet, hem gerçek sefaletin dışavurumu hem de gerçek sefalete karşı bir protestodur. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. O, halkın afyonudur."
Yani Marksist tavır, inanan emekçiyi aşağılamak değildir. İnananın inancı, çoğu zaman kalpsiz bir dünyada tutunacak bir daldır. Bizim karşı çıktığımız, bu inancın sermaye ve iktidar tarafından bir yönetim aracına dönüştürülmesidir. Oruç tutan işçiye Ramazan'da mesai indirimi vermeyen patron da, Soma'da "kader" diyen siyasetçi de, dindar işçinin inancını kendi çıkarı için kullanır. "Dini değerleri aşağılama" suçlaması, bu kullanımın hukuki kılıfıdır: dindar emekçinin gerçek onurunu (ücretini, iş güvenliğini, insanca yaşamını) korumaz; sadece iktidarın dini dili üzerindeki tekelini korur.
Oruç cümlesine dair yoldaşça bir not. Burada Göktaş'a da eleştirel bakalım. "Oruç tutan canlı bomba" imgesi, savcılığın iddia ettiği anlamı taşımasa bile, Batı'da on yıllardır Müslümanları terörle özdeşleştiren ırkçı-oryantalist bir imgeyi çağırır. Bir sahne cümlesinin bu imgeyle oynaması, niyet ne olursa olsun, seküler orta sınıfın bazı önyargılarını okşama riskini taşır. Dalgıç şakası o önyargıyı teşhir ediyordu; bu cümle ise aynı çizgide durmuyor olabilir. Bu eleştiriyi yapmamız, onun hapse atılmasını haklı kılmaz; bir şakanın tartışılması başka, hapisle cezalandırılması başkadır. Sanatın eleştirisi sanatın alanında, kamusal tartışmada yapılır; savcılıkta değil.
Öğrendiğimiz: Dindar emekçiyi aşağılamayız; dini iktidar aracı yapanı teşhir ederiz. "Dini değerleri aşağılama" maddesi, inananı değil iktidarın din dili üzerindeki tekelini korur.
Nasreddin Hoca'dan Ferhan Şensoy'a: mizah geleneği
Ne dedi?
Göktaş, hiciv ve mizahın "bu coğrafyanın yüzyıllara yayılmış değerleri" olduğunu söyledi:
"Nasreddin Hoca'dan Cumhuriyet dönemine kadar onlarca hicivcinin eserleri ve efsaneleri hâlâ hatırlanmakta; eleştirdikleri yöneticilerin isimleri dahi, bu eleştirel eserler sayesinde anımsanmaktadır."
"Otoriteden lafını esirgemeyen Nasreddin Hoca hayatta olsa Erdoğan'dan başka bir şaka yapmazdı."
Ferhan Şensoy, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve Markopaşa, Diyojen, Akbaba, Gırgır, Leman gibi dergileri saydı. Levent Kırca örneğini verip şunu ekledi:
"Levent Kırca televizyonda yapıp herkesin evine giriyordu. O yıllarda ifade özgürlüğünü koruyan yasalar değişmedi, ama şu an bir komedyen hapis yatıyor. Değişen, şaka kaldıramayan, kırılgan siyasetçiler."
Sınıfsal okuma
Güzel bir soykütüğü, eksik bir tarih. Göktaş'ın saydığı isimler, Türkiye mizahının gerçekten onurlu bir soykütüğü. Ama bu listeye dikkatle bakın genç yoldaşlar: bu isimlerin çoğu bedel ödedi. Sabahattin Ali, Markopaşa'daki yazıları nedeniyle yargılandı, hapis yattı ve sonunda sınırda öldürüldü. Rıfat Ilgaz, Markopaşa'nın yazarlarından biri olarak defalarca yargılandı, hapse girdi. Aziz Nesin, hayatının yıllarını cezaevlerinde geçirdi, Sivas'ta ölümden döndü. Markopaşa defalarca kapatıldı, adını değiştirerek (Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa...) yeniden çıktı. Yani Türkiye'nin mizah geleneği aynı zamanda bir baskı ve direniş geleneğidir. "Eskiden yapabiliyorlardı" demek, bu tarihin yarısını unutmak olur.
"Değişen kırılgan siyasetçiler" mi? Göktaş'ın tespitinde doğru bir sezgi var: yasa aynı kalsa bile, yasanın nasıl uygulandığını belirleyen şey siyasal güç dengeleridir. Ama bunu "kırılgan siyasetçi" gibi psikolojik bir kavrama bağlamak, meseleyi yine kişiye indirmektir. Doğru soru şu: Hangi toplumsal güç dengesi, iktidarın kırılganlığını baskıya çevirmesine izin veriyor?
Yanıt: örgütsüz bir toplum. 1970'lerde mizah dergileri yüz binlerce basarken, arkalarında sendikaların, öğrenci hareketinin, meslek örgütlerinin canlı olduğu bir toplum vardı. Gırgır'ın altın çağı, DİSK'in kitlesel olduğu yıllara denk düşer. 12 Eylül bu örgütlülüğü ezdikten sonra mizah da dağıldı, parçalandı, medya holdinglerinin mülkiyetine girdi. Levent Kırca'nın 1990'larda "herkesin evine girebilmesi", özel televizyon kanallarının reklam pazarında izlenme savaşı verdiği bir dönemin ürünüydü. O dönemin medya patronları da sonunda iktidarla pazarlığa oturdu ve mizahı ilk feda edenler oldular.
Yani mizahın özgürlüğü, siyasetçilerin kişisel hoşgörüsüne değil, toplumun örgütlü gücüne bağlıdır. Mizahı ancak gülen halkın örgütlülüğü koruyabilir.
Öğrendiğimiz: Geleneği nostaljiyle değil, bedelleriyle anmalıyız. "Eskiden ne güzeldi" demek, "eskiden neden bunu yapabiliyorduk?" sorusunu sormadan yarım kalır. Yanıt hep aynı: çünkü arkada örgütlü bir halk vardı.
İddianamenin kendi silahı: anayasa alıntıları
Ne dedi?
Göktaş, savcının iddianamede Anayasa'nın ifade özgürlüğünü koruyan maddelerinden ve hakaret suçunun sınırlarını çizen TCK maddesinden geniş alıntılar yaptığını, ama bu alıntılara göre bile "bir komedyenin stand-up gösterisinde 'diktatör' demesinin herhangi bir suç unsuru barındırmadığını" söyledi.
Sınıfsal okuma
Bu, hukukun kendi çelişkisini ustaca teşhir eden bir argüman: iddianame, sanığı aklayan maddeleri kendisi alıntılıyor, sonra yine de suçluyor. Peki bu nasıl mümkün?
Marksist hukuk eleştirisinin temel bir tespiti var: burjuva hukuku, kâğıt üzerinde eşit ve evrensel, uygulamada ise sınıfsal ve seçicidir. Pashukanis'in dediği gibi, hukuk biçimi meta ilişkilerinden doğar; eşit hak, eşit olmayan güçler arasında bir "eşitlik kurgusu"dur. Anayasa'daki ifade özgürlüğü maddesi oradadır; ama onu hangi durumda, kimin için işleteceğine karar veren, siyasal güç ilişkileridir. Aynı hâkim, aynı madde, aynı gün: bir iktidar yanlısı yorumcu için "ifade özgürlüğü", bir muhalif komedyen için "hakaret."
Bu, hukuk mücadelesinin anlamsız olduğu demek değil. Tam tersine: Anayasa'daki haklar, geçmiş mücadelelerin kazanımlarıdır ve onları savunmak zorundayız. Ama bu hakların kendiliğinden işlemeyeceğini, arkalarında toplumsal bir güç olmadığında kâğıt üzerinde kalacağını bilmeliyiz. Anayasa Mahkemesi kararlarının alt mahkemelerce tanınmadığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede bu tespit artık teorik değil, gündelik bir gerçekliktir.
Öğrendiğimiz: Hukuk metni bir silahtır; ama silahı kimin elinde tuttuğu, metinden daha belirleyicidir.
"Zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm"
Ne dedi?
Savunmanın en şaşırtıcı bölümlerinden biri buydu. Aktarıldığına göre Göktaş, adliyede üç kez "sert ve net bir şekilde" görüşmek istemediğini söylemesine rağmen, bir komiserin emrivakisiyle Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüğünü anlattı:
"Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de duruşma öncesi zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm."
"Kendisi ile, ben tutukluyken üzerimden reklam yapılmasın diye görüşmek istemiyordum. Zorla olunca da sert, net ve olumsuz konuştum."
Kılıçdaroğlu'nun ona söylediği aktarılan söz de şuydu: "Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada."
Sınıfsal okuma
Bu bölümde iki ayrı ders var.
Birincisi: mağdurun vitrine konması. Göktaş'ın "üzerimden reklam yapılmasın" tavrı, doğru ve onurlu bir tavır. Türkiye'de düzen muhalefetinin, özellikle burjuva muhalefetinin, tutukluları ve mağdurları bir vitrin malzemesi olarak kullanma alışkanlığı var: cezaevi kapısında fotoğraf, adliye koridorunda kamera, sonra sessizlik. Bu, dayanışma değil, sembolik sermaye biriktirmedir. Gerçek dayanışma kameradan önce değil, kameradan sonra başlar: avukat masrafında, aile ziyaretinde, yasa değişikliği için verilen örgütlü mücadelede. Kelepçeli, avukatını göremeyen bir tutukluyu istemediği bir görüşmeye sokmak ise, niyet ne olursa olsun, onun iradesini yok saymaktır. Göktaş'ın bunu mahkemede kayda geçirmesi önemli.
(Bu görüşmenin neden ve kimin talebiyle gerçekleştirildiğini Göktaş da bilmiyor; "hâlâ merak ettiğini" söyledi. Biz de burada spekülasyon yapmayacağız. Ama bir tutuklunun iradesine rağmen bir siyasetçiyle görüştürülmesinin kendisi, soruşturulması gereken bir uygulamadır.)
İkincisi: "Neden döndün?" Ana muhalefetin eski liderinin bir tutukluya söylediği ilk söz, "Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada." Genç yoldaşlar, bu cümleyi aklınızda tutun. Coxon yazısında kullandığımız ayrımı hatırlayın: çıkış mı, ses mi? Bir sistemden memnun olmayan kişinin iki seçeneği vardır: çıkıp gitmek ya da kalıp sesini yükseltmek, örgütlenmek, değiştirmek. Düzen muhalefetinin önde gelen bir isminin önerisi "çıkış" ise, bu, o muhalefetin değiştirme iddiasını çoktan bıraktığının itirafıdır. Bir ülkenin muhalefeti kendi gençlerine "kaçın" diyorsa, orada kalmak zorunda olan milyonlara ne söyleyecektir?
Öğrendiğimiz: Dayanışma, fotoğraf karesinin dışında başlar. Ve "gidin" diyen bir muhalefet, kalmak zorunda olanların muhalefeti olamaz.
"Polisler bile söyledi": göçün sınıfı
Ne dedi?
Göktaş, yurt dışına gidişine dair iddialara da yanıt verdi: turne bitince her yıl yurt dışına gittiğini, hatta ailesini, Türkiye'nin sandıkları kadar kötü olmadığına ikna etmeye çalıştığını anlattı. Aktarıldığına göre gözaltında polislerin bile ona "Senin imkânların olsa Türkiye'de bir gün durmam" dediğini söyledi.
Sınıfsal okuma
Önceki yazımızda bu noktaya değinmiştik: havalimanı polisinden adliye koridoruna, devletin kendi emekçileri bile gitmek istiyor. Burada bir adım daha atalım.
Gitmek bir sınıf ayrıcalığıdır. "Gitmek" diye tek bir şey yok. Diploması Avrupa'da geçen yazılımcı, doktor, mühendis için gitmek bir kariyer planıdır. Pasaportu, dil bilgisi, birikimi olmayan işçi için ise gitmek ya imkânsızdır ya da kaçak yollarda ölümle burun buruna bir yolculuktur. Almanya hikâyemizi anlattığımız yazıda söylediğimiz gibi: gurbet bir yer adı değildir, mülksüzlüğün başka dildeki adıdır. Bugünkü "beyin göçü" tartışması, bu ülkenin en eğitimli emekçilerinin, yani zihinsel proletaryanın, çözümü bireysel çıkışta aramasıdır. Anlaşılır bir tepki. Ama sınıf açısından sonucu şudur: ülkede kalanlar, gidemeyenlerdir. Asgari ücretli, kurye, tekstil işçisi, emekli...
Kalan polisin sınıfı. Gözaltındaki bir komedyene "gitmek isterdim" diyen polis de bir emekçidir. Düşük maaş, ağır mesai, psikolojik yük... Bu cümle, düzenin kendi uygulayıcılarının bile düzene inanmadığının bir işaretidir. Bu, bir meşruiyet krizinin belirtisidir; ama kendiliğinden bir çözüme dönüşmez. Meşruiyet krizi, örgütlü bir alternatif yoksa, sadece sessiz bir yorgunluğa, kitlesel bir "keşke gidebilsem"e dönüşür.
Göktaş'ın kararı. Bu bağlamda Göktaş'ın dönmesi, gidebilecekken dönmesi, bireysel bir tercih olarak saygıyı hak ediyor. Ama biz bunu "kahramanlık" diye kutsamayacağız; çünkü asıl mesele bireysel cesaret değil, kalanların birlikte güçlü olabileceği bir örgütlülük kurmaktır.
Öğrendiğimiz: Gidebilen gider; gidemeyenlerin tek şansı örgütlenmektir. Sosyalistlerin yeri, gidemeyenlerin yanıdır.
Cezaevi kapısında: "Sinem Dedetaş burada, Mehmet Pehlivan burada"
Ne dedi?
Tahliyenin ardından cezaevi kapısında yaptığı açıklamada Göktaş şöyle dedi:
"Aileme, anneme, babama, arkadaşlarıma kavuştuğum için çok mutluyum ama Karatepe'de Sinem Dedetaş burada, Mehmet Pehlivan burada. Hayalim üçümüz hep beraber tek bir arabayla İstanbul'a gideriz diye umdum. Öyle olmadı."
"Sadece burada da değil; Silivri'de, başka cezaevlerinde binlerce insan var, benim gibi tutuklu yargılanan ya da fikirlerinden dolayı mahkûm olan. Umarım hep beraber özgürlüğümüze kavuşacağımız bir hâl gelir."
Sınıfsal okuma
Bu, savunmanın değil ama davanın en olgun anı. Tahliye olan kişinin ilk sözü, içeride kalanlar. Bireysel kurtuluştan kolektif özgürlüğe geçiş tam olarak bu cümlede: "Umarım hep beraber özgürlüğümüze kavuşacağımız bir hâl gelir."
Burada genç yoldaşlara hatırlatmamız gereken bir şey var: Göktaş'ın andığı "binlerce insan" içinde en az sesi duyulanlar, ünlüler değil. Grev yaptığı için gözaltına alınan işçi, sendika kurmaya çalıştığı için işten atılıp dava edilen emekçi, Kürt illerinden "örgüt üyeliği"yle yargılanan yoksul gençler, adını hiçbir gazetenin yazmadığı binlerce tutuklu... Bir komedyenin davası kamuoyu ilgisi gördü; bu iyi. Ama o ilgiyi, görünmeyen tutukluların davalarına da taşımak bizim görevimiz.
Öğrendiğimiz: Özgürlük bireysel değil, kolektif bir kazanımdır. Bir kişinin çıkışı, diğerlerinin davasını büyütmek için bir fırsattır.
Karar: "Ceza ve tahliye" formülü
Ne oldu?
Savcı hem mahkûmiyet hem tahliye istedi. Mahkeme toplam 1 yıl 7 ay 5 gün hapis verdi ve tahliye etti. Cumhurbaşkanı'nın avukatı "Yazılı beyanlarımızı tekrarlıyoruz. Şikâyetimiz devam ediyor" dedi. İktidar yanlısı Sabah, haberi "sözde komedyen" nitelemesiyle verdi.
Sınıfsal okuma
Önceki yazımızda "ceza ve tahliye" formülünü açmıştık: beraat verilmez, yalnızca tahliye verilir; mahkûmiyet sicilde, bir sonraki sahnenin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi asılı kalır. Anayasa hukukçusu Tolga Şirin'in "net biçimde Anayasa'ya aykırı" dediği bu karar, tam da bu caydırıcı etki için verilir.
Burada iki şeyi daha ekleyelim:
Kısmi beraat, kısmi meşruiyet. "Suçu ve suçluyu övme" suçlamasından beraat vermek, mahkemeye "tarafsızlık" görüntüsü kazandırır: "Bakın, her suçlamayı kabul etmedik." Ama asıl siyasal içerikli iki suçlamada, yani Cumhurbaşkanı ve din, mahkûmiyet verilir. Bu, hukuk içinde bir pazarlık biçimidir: sistem hem esnek hem sert görünür; sonuçta ise kırmızı çizgiler korunur.
Medyanın dili. "Sözde komedyen." Bir kişinin mesleğini tanımamak, onun sanatçı kimliğini ve dolayısıyla sanat özgürlüğü korumasını da ortadan kaldırmaya yönelik bir ideolojik hamledir. "Gerçek" komedyen iktidara dokunmayan, "sözde" komedyen dokunandır. Medya holdinglerinin mülkiyetinin iktidara yakın sermaye gruplarında toplandığı bir ülkede, bu dil tesadüf değil, mülkiyetin sesidir.
Öğrendiğimiz: Tahliye bir zafer değil, bir ateşkestir. Kararın asıl mesajı sicilde kalan mahkûmiyettir ve o mesaj, Göktaş'tan çok, onu izleyen bütün sanatçılara yazılmıştır.
"Cümlelerimin arkasındayım"
Ne dedi?
Savunmanın son cümleleri:
"Halkı herhangi bir şekilde suçlamadaki gibi kin ve nefrete teşvik ettiğimi düşünmüyorum. Cümlelerimin arkasındayım, beraatimi talep ediyorum."
"Söylediğim hiçbir sözde suç içeren bir söz yok."
Sınıfsal okuma
Bu cümlenin değerini anlamak için 12 Eylül dosyasına dönmek gerekiyor. 12 Eylül'ün en yıkıcı mirası işkence ve idamlarla sınırlı değildi; pişmanlık kültürüydü. Pişmanlık yasaları, "tövbe" dilekçeleri, televizyon itirafları... Bir kuşak, düşündüğü için özür dilemeye zorlandı. Göktaş'ın "cümlelerimin arkasındayım" demesi, 88 gün tecritten sonra, bu kültüre karşı küçük ama anlamlı bir onur tavrıdır.
Ama bu tavrın sınırını da görelim: "arkasında durmak" bireysel bir erdemdir; bir sistem değişikliği değildir. Bireysel onur, kolektif güçle birleşmediğinde, bir sonraki kişi için aynı bedeli ödemeyi gerektirir. Her komedyen, her gazeteci, her işçi tek başına "arkasında durmak" zorunda kalmamalı. İşte örgütlülük tam olarak budur: onurun bedelini tek başına ödememek.
Öğrendiğimiz: Onurlu tavır bireysel başlar, ama ancak kolektifleştiğinde kalıcı olur.
Savunmanın söyledikleri, sınıfın ekledikleri
Genç yoldaşlar, bütün bu başlıkları bir tabloda toplayalım:
| Savunmanın söylediği | Sınıfın eklediği |
|---|---|
| "Cümle başına 22 gün" hücrede kaldım | Siyasi davalarda ceza kararla değil tutuklulukla verilir; cezaevinin uzaklığı yoksul aile için cezanın ikinci katıdır |
| 198 gösteri, 100 bin seyirci, sıfır şikâyet | Suç, sahnede değil, yayılımdaydı; iktidar kitlesel ortak kahkahadan korkar; sanatın dar sınıf ortamına kapanması onu savunmasız bırakır |
| 185 CİMER şikâyeti organik değil | "Halk" simülasyonu dijital Bonapartizmdir; platformların mülkiyeti ve öfke ekonomisi sorulmadan ifade özgürlüğü yarım kalır |
| "Diktatör" siyasi bir nitelemedir | Doğru; ama diktatör bir kişinin karakteri değil, bir sınıf ittifakının siyasal biçimidir |
| Terapi olumsuz bir şey değildir | Ruh sağlığı bir sınıf ayrıcalığı değil, kamusal ve ücretsiz bir hak olmalıdır |
| Dalgıç şakası önyargı testidir | Kültür savaşı sınıf savaşını örter; kutuplaşmayı yıkan şaka bu yüzden mahkûm edilir |
| Sanatsal üretim, dini üretim değildir | Dini değerler maddesi inananı değil, iktidarın din dili üzerindeki tekelini korur |
| Nasreddin Hoca'dan Şensoy'a mizah geleneği | Bu gelenek aynı zamanda baskı ve bedel geleneğidir; mizahı ancak örgütlü halk korur |
| İddianame kendi alıntılarıyla çelişiyor | Burjuva hukuku kâğıt üzerinde evrensel, uygulamada seçicidir; hakları güç ilişkileri işletir |
| Zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm | Mağdur vitrin malzemesi değildir; "gidin" diyen muhalefet kalmak zorunda olanların muhalefeti olamaz |
| Polisler bile gitmek istiyor | Gitmek bir sınıf ayrıcalığıdır; gidemeyenlerin tek şansı örgütlenmektir |
| İçeride kalanlar var | Özgürlük kolektiftir; görünür davalar görünmeyen tutukluların davalarına köprü olmalı |
| Cümlelerimin arkasındayım | Onur tavrı pişmanlık kültürüne karşı değerlidir; ama bireysel onurun bedelini tek başına ödememek için örgütlülük gerekir |
Genç yoldaşlar için somut görevler
Okumak yetmez. Bu davadan çıkan pratik görevler şunlar:
- Görünmeyen tutukluları görünür kılın. Bulunduğunuz şehirde, ifadesi ya da örgütlenmesi yüzünden tutuklu yargılanan işçileri, öğrencileri, gazetecileri öğrenin. Duruşma takvimlerini paylaşın, duruşmalara gidin. Ünlü olmayan bir sanığın salonunda beş kişinin oturması, o sanık için büyük bir fark yaratır.
- Cezaevi aileleriyle dayanışın. "12 kez Ankara–Çorlu" cümlesini unutmayın. Uzak cezaevlerine giden ailelerin yol, konaklama, avukat masrafları için dayanışma ağları kurmak, somut bir dayanışma biçimidir.
- Troll kampanyalarını belgeleyin. Hedef gösterme kampanyalarının zaman çizelgesini, hesap ağlarını, eş zamanlı paylaşımları kayda geçirin. Göktaş'ın savunmasındaki "ilk üç günde bir şikâyet" tespiti, iyi bir belgelemenin mahkemede ne kadar işe yarayabileceğini gösterdi.
- Kültür savaşı tuzağına düşmeyin. Laik–dindar kutuplaşmasının dilini kullanan her tartışmada şu soruyu sorun: "Bu kavga asgari ücreti, kirayı, iş güvenliğini konuşmamızı mı engelliyor?" Dindar emekçiyle ortak zemin arayın; ortak zemin işyerindedir.
- Mizahı ve sanatı mahalleye taşıyın. Sanatın dar bir sınıf ortamına kapanmasına karşı, emekçi mahallelerinde, sendika salonlarında, öğrenci yurtlarında gösteriler, okumalar, mizah atölyeleri örgütleyin. Sanat ile emekçi arasındaki köprüyü troller kurmadan biz kuralım.
- TCK 299 ve 216 tartışmasını büyütün. Cumhurbaşkanına hakaret ve dini değerleri aşağılama maddelerinin kaldırılması talebi, bir "sanatçı talebi" değil, bütün toplumun ifade özgürlüğü talebidir. Meslek örgütlerinde, sendikalarda, öğrenci topluluklarında bu tartışmayı başlatın.
- Ruh sağlığı hakkını sınıf talebi yapın. İşyerlerinde, okullarda ücretsiz ve erişilebilir psikolojik destek talebini sendikal gündeme taşıyın.
Sevgili Yoldaşlar,
Bu yazıdan aklınızda tek bir şey kalacaksa şu kalsın:
Deniz Göktaş'ı hukuken koşulsuz savunuyoruz, siyaseten yoldaşça okuyoruz.
Savunuyoruz: çünkü dört cümle için 88 gün tecrit, bir komedyene değil, gülen bütün bir topluma verilmiş bir uyarıdır.
Okuyoruz: çünkü onun liberal savunmasının göremediği yerde, yani mülkiyette, örgütlülükte, sınıfta, bizim sözümüz başlıyor.
Göktaş mahkemede, hiciv ustalarının eleştirdikleri yöneticilerin adlarının bile o eserler sayesinde hatırlandığını söyledi. Haklı. Ama biz bir şey ekleyelim: tarih, yalnızca iktidarla dalga geçenleri değil, onları koruyan kalabalıkları da hatırlar. Nasreddin Hoca'yı yaşatan, onu kulaktan kulağa anlatan köylülerdi. Aziz Nesin'i Sivas'tan kurtaran, dayanışma ağlarıydı. Markopaşa'yı her kapatılışında yeniden çıkaran, onu satın alan, dağıtan, okuyan halktı.
Kahkaha bir silahtır; ama silah, onu tutan elin örgütlülüğü kadar güçlüdür.
Örgütlenin. Gülmeye devam edin. Ve gülenleri yalnız bırakmayın.
Yoldaşça, Bilgi Müşterekleri
Kaynaklar
- Deniz Göktaş Davası ve Mizahın Sınıfı — Bilgi Müşterekleri, 28 Eylül 2026
- Deniz Göktaş'ın savunmasının tam metni ortaya çıktı — Halk TV
- Deniz Göktaş'ın savunmasının tam metni — Medyascope, 28 Eylül 2026
- Komedyen Deniz Göktaş'ın savunmasının tam metni — BirGün
- Deniz Göktaş'ın savunması: Erdoğan'ın isminin geçmediği politik mizahın bir anlamı yoktur — Diken
- Deniz Göktaş'tan ilk duruşmada dikkat çeken savunma: Türkiye beni çok zorluyor — Güneydoğu Ekspres
- Komedyen Deniz Göktaş savunma yaptı: "Kılıçdaroğlu ile zorla görüştürüldüm" — Veryansın TV
- Deniz Göktaş tahliye edildi: İşte duruşmada yaşananlar — Medyascope, 28 Eylül 2026
- Deniz Göktaş tahliye edildi: "Umarım hep beraber özgürlüğümüze kavuşacağımız bir hâl gelir" — Medyascope, 29 Eylül 2026
- Cumhuriyet Çağlayan'dan bildiriyor: 88 günlük tutukluluk sona erdi — Cumhuriyet
- Deniz Göktaş'a 1 yıl 7 ay hapis cezası: Kararla birlikte tahliye edildi — Sabah
- Deniz Göktaş'ın iddianamesi kabul edildi: 12 yıla kadar hapis istemi — Evrensel, 4 Eylül 2026
- Tahliye kararı verilen Deniz Göktaş yeniden tutuklandı — Medyascope, 28 Ağustos 2026







