İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?
Genç Yoldaşlar İçin Sağ ve İşçi Sınıfı İlişkisinin Tarihi ve Bugünü

İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu soruyu son yıllarda herkes soruyor. ABD'de üniversite diploması olmayan seçmenlerin çoğunluğu Trump'a oy verdi. Almanya'da AfD, sanayisi kapanmış Doğu eyaletlerinde birinci parti. Fransa'da bir zamanlar komünistlerin kalesi olan maden havzaları Ulusal Birlik'in belediyeleri. Türkiye'de işçi sınıfının büyük bölümü yirmi yılı aşkın süredir AKP-MHP blokuna oy veriyor; muhalefetin en güçlü olduğu yerler ise üniversite mezunlarının yoğunlaştığı mahalleler. Bu tabloyu görmemek için gözü kapamak gerekir.
Ama tablo, yanıtı içinde taşımıyor. Aynı tabloya bakan üç kişi üç ayrı şey söylüyor: biri "işçi cahil, kandırılıyor" diyor; öteki "işçi artık muhafazakâr, sol ona yabancı" diyor; üçüncüsü "sınıf bitti, kimlik çağındayız" diyor. Bu yazı, üçünün de yanlış olduğunu ve yanlışlıklarının aynı yerden kaynaklandığını göstermeye çalışacak: üçü de işçinin önündeki seçeneklere bakmıyor, işçinin kafasının içine bakıyor.
Yazının güncel vesilesi var. Gazete Oksijen, Daron Acemoğlu'nun yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi? vesilesiyle yapılan söyleşiden bir kesiti "İki sınıflı dünya uyarısı!" başlığıyla paylaştı; paylaşımın altına gelen yorumlardan biri şuydu: "İşçilerin artık neden sağa oy verdiğini özetliyor." O kesiti ve o yorumu yazının ortasında ayrıntılı ele alacağız; ardından bugünün dünyasına, yapay zekâ çağında değişen işçi sınıfı görünümüne, vasıfsızlaşmaya, "gereksizler sınıfı" söylemine, bahisten algoritmik akışa sınıfı parçalayan dijital süreçlere, okulun bu parçalanmadaki payına ve örgütlenme alternatiflerine geçeceğiz. Ama önce daha geriye gideceğiz; çünkü işçi ile sağ arasındaki ilişki 2016'da başlamadı. 1851'de Paris'te, 1867'de Londra'da, 1878'de Berlin'de, 1933'te yine Berlin'de, 1970'te New York'ta, 1979'da Londra'da ve 1950'de, 1983'te, 2002'de Ankara'da bu ilişkinin farklı sahneleri oynandı. Bu sahneleri bilmeden bugünkü sahneyi anlamak mümkün değil.
Yazı uzun. Bölüm başlıklarından gezinebilirsiniz; ama tarihsel bölümü atlamamanızı öneririz. Sorunun yanıtı orada.
Yanlış Yanıtları Eleyerek Başlayalım
"İşçi cahil, kandırılıyor"
Bu açıklama en yaygın ve en zararlı olanı. Zararlı, çünkü işçiye tepeden bakar ve onu bir özne olmaktan çıkarıp bir mağdura dönüştürür. Yanlış, çünkü kanıtla çelişir: aynı işçi sınıfı, 1945'te İngiltere'de Churchill'i indirip İşçi Partisi'ni iktidara taşıdı; 1977'de Türkiye'de CHP'ye yüzde 41 verdi; 2015'te Yunanistan'da Syriza'yı seçti. Aynı sınıf bir dönem sola, bir dönem sağa oy veriyorsa değişen şey işçinin zekâsı değildir. Değişen, önündeki seçenekler ve arkasındaki örgüttür.
"İşçi artık muhafazakâr, sol ona yabancı"
Bu açıklama daha incelikli; kültürel bir mesafe tespit ediyor ve tespit büyük ölçüde doğru. Ama nedeni sonuçla karıştırıyor. İşçi, sol partiler "diplomalıların partisi"ne dönüştüğü için onlara yabancı. Bu dönüşümün kendisi açıklanmadan, "kültürel mesafe" yalnızca bir betimleme olarak kalır. Aşağıda göreceğiz: sol partiler önce işçinin yanından kalktı, işçi sonra boş sandalyeye baktı.
"Sınıf bitti, kimlik çağındayız"
Bu açıklama, işçinin sağa oy vermesini sınıfın sona erdiğinin kanıtı sayıyor. Oysa tam tersi: sağın kazandığı işçi oyları neredeyse her yerde sanayisizleşmiş, işsizleşmiş, güvencesizleşmiş bölgelerden geliyor. Yani sınıf konumu oyu belirlemeye devam ediyor; belirlemeyen şey, o konumu siyasal bir özneye dönüştürecek örgüt. Sınıf bitmedi; sınıfın kendisi için sınıf olma kapasitesi zayıfladı. Bu ikisi arasındaki farkı anlamak, yazının geri kalanının anahtarı.
Kavramsal Çerçeve: Dört Anahtar
Tarihsel bölüme geçmeden önce dört kavramı elimize alalım. Her biri, aşağıdaki sahnelerden birinde işimize yarayacak.
Kendinde sınıf, kendisi için sınıf. Marx, Felsefenin Sefaleti'nde (1847) şöyle der: iktisadi koşullar ülke nüfusunun kitlesini önce işçiye dönüştürür; sermayenin egemenliği bu kitle için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratır; böylece bu kitle sermaye karşısında zaten bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Mücadele içinde bu kitle birleşir ve kendisi için sınıf olur. Kritik cümle şu: sınıf olmak nesnel bir durumdur; sınıf olarak davranmak mücadele ve örgütle kazanılır. Oy, bu ikinci durumun sonucudur, birincinin değil.
Bonapartizm. Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i'nde (1852) modern sağ popülizmin ilk çözümlemesini yapar. Sınıflar birbirini dengelediğinde, hiçbir sınıf tek başına yönetemediğinde, devlet aygıtı "bütün sınıfların üstünde" bir şef aracılığıyla bağımsızlaşır ve kendine örgütsüz bir kitle tabanı bulur. Bonaparte'ın tabanı Fransız küçük köylülüğüydü: birbirinden yalıtık, kendi adına konuşacak örgütü olmayan, bu yüzden "temsil edilmesi gereken" bir kitle. Marx'ın benzetmesi ünlüdür: bir çuval patates, çuvalın içindeki patateslerin toplamıdır ama bir sınıf değildir. Örgütsüz kitle, kendi sınıf çıkarını temsil edecek bir özneye sahip olmadığında, ona "yukarıdan" bir efendi bulur. Bu şema, sonraki bütün sağ popülizmlerin kalıbıdır.
İşçi aristokrasisi. Engels, 7 Ekim 1858'de Marx'a yazdığı mektupta İngiliz işçi sınıfının "giderek burjuvalaştığını" ve bu "en burjuva ulusun" sonunda "burjuva bir aristokrasi ve burjuva bir proletaryaya" sahip olmak istediğini yazar. Lenin, Emperyalizm'de (1916) bu gözlemi sistemleştirir: sömürge kârlarından pay alan bir üst işçi katmanı, sınıfın geri kalanından kopar ve burjuvazinin işçi hareketi içindeki dayanağı olur. Bu kavram, işçi sınıfının bölünebilir olduğunu söyler; sağ, tarih boyunca bu bölünmeyi kullanmıştır.
Hegemonya ve sağduyu. Gramsci, Hapishane Defterleri'nde egemen sınıfın yalnızca zorla değil rızayla yönettiğini yazar. Rıza, insanların gündelik deneyimlerini anlamlandırmak için kullandıkları hazır kalıplarda, "sağduyu"da üretilir. Fabrika kapandığında "sermaye daha ucuz emek için gitti" diyebilmek için bir sendika, bir işçi gazetesi, bir sınıf partisi gerekir; bunlar yoksa elde kalan kalıp "işimizi yabancılar aldı"dır. Kalıbın yanlışlığı, kullananın aptallığını değil, doğru kalıbı üretecek örgütün yokluğunu gösterir. Bu kavram, "kandırılma" açıklamasının bilimsel karşılığıdır: işçi kandırılmaz, işçinin deneyimini adlandıracak alternatif dil ortadan kaldırılır.
Tarih: Sağ, İşçiyi Ne Zaman ve Nasıl Kazandı?
1851, Paris: Bonaparte ve örgütsüz kitle
Sahne, yukarıda anlattığımız 18 Brumaire. 1848 Şubat Devrimi'nde Paris işçileri cumhuriyeti kurdu; aynı yılın Haziran'ında burjuvazi o işçilere top ateşi açtı. Bu yenilgiden sonra işçi sınıfı örgütsüz, burjuvazi bölünmüş, köylülük ise hep olduğu gibi dağınıktı. Louis Bonaparte, Aralık 1848'de cumhurbaşkanlığı seçimini köylü oylarıyla kazandı, Aralık 1851'de darbeyle imparator oldu ve darbesini bir halk oylamasıyla onaylattı. Bu, sağın örgütsüz emekçi kitleden ilk kez sandıkta meşruiyet devşirmesidir. Marx'ın dersi açıktır: kendini temsil edemeyen, temsil edilir. Ve onu temsil etmeye talip olan, çoğu zaman, onun çıkarına en uzak olandır.
1867, Londra: Disraeli ve "Tory demokrasi"
İngiltere'de 1867 İkinci Reform Yasası, kentli işçilerin önemli bir bölümüne oy hakkı verdi. Yasayı çıkaran liberaller değil, muhafazakâr Disraeli'ydi. Hesap basitti: oy hakkı zaten kaçınılmazsa, işçiyi genişleyen seçmen kitlesinin içinde muhafazakâr bir kimlikle kazanmak. Disraeli'nin "Tory demokrasi"si imparatorluk gururu, kraliyet, kilise ve "tek ulus" söylemiyle işçiye ulus içinde bir yer önerdi. Sınıf olarak değil, İngiliz olarak. Engels'in bir yıl önce yazdığı "burjuvalaşan proletarya" gözlemi tam bu dönemin ürünüdür: imparatorluk kârları, örgütlü zanaatkâr işçilere görece refah sağlıyor ve bu katman kendini "ulus"un parçası olarak görüyordu. Sağın ilk büyük keşfi budur: işçiye sınıfına karşı bir başka aidiyet, ulus, sunmak.
1878-1889, Berlin: Bismarck'ın çifte hamlesi
Almanya'da sosyal demokrasi 1870'lerde hızla büyüyordu. Bismarck iki şey yaptı. 1878'de Sosyalist Yasası'yla partiyi, sendikaları ve basınını yasakladı; 1883'te hastalık, 1884'te kaza, 1889'da yaşlılık sigortasını kurdu. Zor ve rıza, aynı elden. Amacı gizli değildi: işçiyi sosyalistlerden koparıp devlete bağlamak. Sosyal sigorta, işçinin örgütüne değil devletin lütfuna borçlu olduğu bir güvence olarak tasarlandı. Bu ikinci büyük keşiftir: işçinin korunma talebini yukarıdan, örgütünü tanımadan, hatta örgütünü ezerken karşılamak. Türkiye'de 12 Eylül sonrası ve 2000'lerdeki sosyal yardım rejimini okurken bu sahneyi hatırlayacağız.
4 Ağustos 1914: Sosyal demokrasinin ilk büyük terki
Alman sosyal demokrasisi yıllarca savaşa karşı olduğunu ilan etmişti. 4 Ağustos 1914'te Reichstag'daki SPD grubu savaş kredilerine oy verdi; Fransa'da, İngiltere'de sosyalist partiler kendi hükümetlerinin arkasında hizaya girdi. İşçi sınıfı, kendi partileri eliyle ulusal bayrakların altına dizildi ve dört yıl birbirini öldürdü. Bu tarihin önemi şudur: işçiyi ulusa bağlayan şey her zaman sağ olmadı; işçinin kendi partileri de, karar anında, sınıfı değil ulusu seçti. Sonraki bütün sağa kaymaların ilk halkası, solun kendi terkidir.
1922-1933: Faşizm ve işçi sınıfı
Faşizm, işçi ile sağ ilişkisinin en çok tartışılan ve en çok çarpıtılan sahnesi. "Naziler işçi partisiydi, işçiler Hitler'i seçti" cümlesi hem sağda hem solda söylenir; ikisinde de amaç işçiyi suçlamaktır. Kanıtlar başka bir şey söylüyor.
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adına rağmen seçmen tabanını esas olarak Protestan kırsal kesimden, küçük kasabalardan, küçük burjuvaziden, memurlardan ve krizle işsiz kalmış, örgütsüz kesimlerden aldı. Örgütlü sanayi işçisi, yani sendikalı, SPD ve KPD'li işçi, 1933'e kadar büyük ölçüde kendi partilerinde kaldı; 1932 Kasım seçiminde SPD ve KPD toplam oyu hâlâ NSDAP'yi geçiyordu. Naziler işçi oyunun tamamını değil, işçi sınıfının örgütsüz ve işsiz kesimini kazandı. Nazizmin işçi sınıfıyla asıl ilişkisi sandıkta değil, iktidarın hemen ardından kuruldu: 2 Mayıs 1933'te sendikalar basıldı, malvarlıklarına el kondu, yöneticileri toplama kamplarına gönderildi. Faşizm işçiyi kazanmadı; işçinin örgütünü ezdi ve sonra ona "Alman İş Cephesi"nde zorunlu bir yer verdi.
Bu sahneden iki ders çıkar. Birincisi, faşizm sınıfın örgütlü kesimini ikna edemez, ancak yok edebilir; kazandığı "işçi oyu" örgütsüz işçinin oyudur. İkincisi ve daha acısı, işçi sınıfının iki partisi, SPD ve KPD, 1933'e kadar birbirine düşman kaldı; birleşik bir işçi cephesi kurulamadı. Faşizmin zaferi, işçi sınıfının sağa gitmesiyle değil, solun bölünmesiyle mümkün oldu.
İtalya'da da sıra aynıydı: 1919-1920 fabrika işgalleri, ardından sermayenin ve toprak sahiplerinin finanse ettiği kara gömleklilerin sendika binalarını, işçi evlerini, kooperatifleri yakması, 1922'de iktidar. Mussolini işçiyi seçimle almadı; işçinin örgütünü sokakta yaktı.
1945-1975: Uzlaşma yılları ve solda kalan işçi
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra otuz yıl boyunca Batı Avrupa'da işçi oyu büyük ölçüde solda kaldı. 1945'te İngiliz işçileri savaşı kazanmış Churchill'i indirip İşçi Partisi'ni seçti; Fransa'da Komünist Parti yüzde 25'in üstünde oy alıyordu; İtalya'da PCI Batı'nın en büyük komünist partisiydi. Bu dönem, refah devletinin, güçlü sendikaların ve sınıf partilerinin dönemi. İşçi sola oy veriyordu, çünkü işyerinde sendika, mahallede parti örgütü, elinde işçi gazetesi vardı; deneyimini sınıf diliyle adlandırabiliyordu. Sağa kayış tartışmalarında bu dönemin unutulması manidar: aynı işçi sınıfı, örgütlüyken sola oy verdi.
Ama uzlaşmanın bedeli vardı. Sosyal demokrasi 1959 Bad Godesberg programıyla sınıf partisi olmaktan resmen vazgeçti; "halk partisi" oldu. O gün için zararsız görünen bu karar, otuz yıl sonra faturasını kesecekti.
1968-1980: "Sessiz çoğunluk", baret isyanı ve Thatcher
ABD'de sağın işçiyle yeni ilişkisi 1968'de Nixon'ın "sessiz çoğunluk" söylemiyle kuruldu. 8 Mayıs 1970'te New York'ta inşaat işçileri, Vietnam Savaşı'nı protesto eden öğrencilere saldırdı; "baret isyanı" olarak anılan bu olay, sağın işçiyi öğrenciye, "beyaz yakalı elite", siyah harekete karşı konumlandırma stratejisinin sembolü oldu. Nixon'ın "Güney stratejisi" beyaz işçiyi ırk hattı üzerinden Demokratlardan kopardı. 1980'de "Reagan Demokratları" doğdu: sendikalı, Katolik, sanayi işçisi, Cumhuriyetçi oy veriyor. Sağ burada iki şey yaptı: işçi sınıfını ırk hattıyla böldü ve işçinin öfkesini sermayeden "kültürel elite" çevirdi. "Diplomalılar sizi küçümsüyor" söylemi 1968'de icat edildi; 2016'da yalnızca güncellendi.
İngiltere'de Thatcher 1979'da işçi oyunun önemli bir kısmını aldı. Aracı somuttu: 1980 Konut Yasası'yla belediye konutlarının kiracılarına indirimli satışı. Kiracı işçi, mülk sahibi işçiye dönüştü ve mülk sahibi olarak düşünmeye başladı. Stuart Hall, 1979'da yazdığı "The Great Moving Right Show" makalesinde bunu "otoriter popülizm" olarak adlandırdı: Thatcherizm, işçinin gerçek şikâyetlerini, bürokrasiden, sendika bürokrasisinden, devletten şikâyetini alıp piyasa ve ulus lehine yeniden paketledi. Hall'un dersi: sağ, işçinin sorunlarını icat etmez; işçinin gerçek sorunlarına yanlış adres verir.
Bu dönemde bir de kuramsal bir uyarı geldi. Adam Przeworski ve John Sprague, Paper Stones (1986) kitabında sosyalist partilerin seçim ikilemini gösterdi: işçi sınıfı hiçbir ülkede tek başına seçmen çoğunluğu değildir; parti oyunu artırmak için orta sınıflara açıldıkça sınıf dilini yumuşatır, sınıf dilini yumuşattıkça işçi tabanı erir. Bu ikilemi "halk partisi" olarak çözmeye çalışan her sosyal demokrasi, otuz yıl sonra işçisiz kaldı.
1990'lar: Üçüncü Yol ve solun ikinci büyük terki
Blair ve Schröder'in "Üçüncü Yol"u, sosyal demokrasinin neoliberalizmi kendi programı olarak benimsemesidir: özelleştirme, esnek çalışma, finansal serbestleşme, "rekabet gücü". 2003-2005 Hartz reformlarıyla Almanya'da işsizlik yardımı yoksulluk yardımı düzeyine indirildi; bunu yapan SPD'ydi. Fransa'da Sosyalist Parti, İtalya'da eski komünistler, Türkiye'de 1990'ların merkez solu aynı yoldan gitti. İşçi bir partiden "sağa kaymadı"; o parti işçinin yanından kalkıp gitti.
Bu terkin en iyi tanıklığı, sosyolog Didier Eribon'un Reims'e Dönüş (2009) kitabıdır. Eribon, Reims'te işçi bir ailede büyür; ailesi kuşaklar boyu Komünist Parti'ye oy vermiştir. Yıllar sonra döndüğünde annesinin ve kardeşlerinin Ulusal Cephe'ye oy verdiğini görür. Kitabın gücü, bu geçişi bir ahlaki çöküş olarak değil, bir terk edilme olarak anlatmasındadır: PCF'nin mahalleden çekildiği, solun işçi sözcüğünü ağzına almamaya başladığı, işçinin kendini gören tek partinin aşırı sağ olduğu bir dünyada verilen oy. Hénin-Beaumont, eski bir maden kasabası, 1945'ten beri sol belediyeyken 2014'te Ulusal Cephe'ye geçti. Kasaba değişmemişti; kasabayı gören parti değişmişti.
2016-2026: Trump, Brexit, AfD
Bugünkü dalga bu tarihin üstünde yükseliyor. 2016'da Brexit'i sanayisizleşmiş İngiliz kasabaları, Trump'ı paslanmış kuşak eyaletleri kazandırdı; 2024'te üniversite diploması olmayan seçmenlerin çoğunluğu yine Trump'a oy verdi. Almanya'da AfD, AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır yazısında kaydettiğimiz üzere 6 Eylül 2026'da Saksonya-Anhalt'ta yüzde 43,8 aldı; o eyalet, 1990 sonrası Treuhand eliyle sanayisi tasfiye edilmiş, nüfusunun üçte birini yitirmiş bir bölge. Fransa'da Ulusal Birlik, işçi seçmen arasında birinci parti. Thomas Piketty, Kapital ve İdeoloji'de (2019) bu dönüşümü uzun serilerle gösterdi: 1950'lerde sol oy eğitim düzeyiyle ters orantılıydı, 2010'larda doğru orantılı hâle geldi; sol "işçi partisi"nden "Brahman sol"a, diplomalıların partisine dönüştü.
Piketty'nin verisi doğru; ama veriye bakıp "işçi sağa kaydı" demek kronolojiyi tersine çevirir. Bad Godesberg 1959, Üçüncü Yol 1997, Hartz IV 2005; Trump 2016, AfD'nin sıçraması 2017'den sonra. Önce sol sağa gitti, işçi sonra boş sandalyeye baktı.
Türkiye: Aynı Şemanın Yerli Sahneleri
Türkiye'de işçi ile sağ arasındaki ilişkiyi dünyadan ayrı düşünmek yanlış olur; ama sahneler farklı, tarihler farklı ve bir de bizim olan bir kırılma var: 12 Eylül.
1946-1960: Demokrat Parti ve köylü-işçi
Çok partili hayatın ilk büyük sağ dalgası Demokrat Parti'ydi. 1950'de tek parti bürokrasisine karşı köylünün, kasaba esnafının ve yeni yeni oluşan sanayi işçisinin oyunu aldı. DP'nin cazibesi, Bonaparte'ın köylüye cazibesine benziyordu: devlet baskısına karşı "milli irade", jandarmaya karşı "bizden biri". İşçi sınıfı henüz küçük ve örgütsüzdü; 1947 Sendikalar Kanunu grev hakkını tanımıyordu. İşçi, sınıf olarak değil "millet" olarak oy verdi, çünkü sınıf olarak konuşacağı yer yoktu.
1961-1980: Sınıfın kendini kurduğu on beş yıl
1961 Anayasası ve 1963 grev yasası, işçi sınıfının örgütlenmesinin önünü açtı. 1967'de DİSK kuruldu. 15-16 Haziran 1970'te DİSK'i tasfiye etmeye yönelik yasa değişikliğine karşı İstanbul ve Kocaeli'de yüz binden fazla işçi sokağa çıktı; yasa geri çekildi. 1970'lerde DİSK yarım milyon üyeye ulaştı, toplu sözleşmelerle reel ücretler yükseldi, işçi mahallelerinde dernekler, kooperatifler, halkevleri kuruldu. Sonuç sandıkta görüldü: 1977'de CHP yüzde 41,4 aldı ve bu oyun omurgası sanayi kentlerinin işçi mahalleleriydi. Bu dönem, Türkiye tarihinde işçinin sınıf olarak oy verdiği tek dönemdir. Ve tam bu yüzden hedefe kondu.
12 Eylül 1980: Örgütün fiziksel tasfiyesi
12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü yazısında ayrıntılı yazdık; burada yalnızca bu yazıyla ilgili yönünü alalım. Darbe, işçi sınıfının 1970'lerde kurduğu "biz"i fiziksel olarak dağıttı: DİSK kapatıldı, yöneticileri yargılandı, toplu sözleşme düzeni askıya alındı, 1982 Anayasası ve 1983 sendika yasalarıyla grev hakkı budandı, 1980'ler boyunca reel ücretler çöktü. 24 Ocak kararlarının, yani neoliberal programın uygulanabilmesi için işçinin örgütünün ezilmesi gerekiyordu; darbe bunu yaptı. Bismarck'ın çifte hamlesini hatırlayın: zor ve ardından yukarıdan lütuf. Zor 12 Eylül'dü; lütuf, sonraki yirmi yılda adım adım kuruldu.
1983-2001: Özal, "orta direk" ve gecekondunun Refah'ı
Turgut Özal'ın ANAP'ı, işçi örgütsüzleştirildikten sonra işçiye "orta direk" adını verdi ve onu tüketici, küçük yatırımcı, "köşeyi dönen" birey olarak yeniden tanımladı. Thatcher'ın belediye konutu satışı gibi: sınıf kimliği yerine mülk sahibi kimliği. 1989 Bahar Eylemleri ve 1991 Zonguldak yürüyüşü, işçinin kendiliğinden geri dönüşüydü; ama bu dalgayı sınıf partisine dönüştürecek bir sol yoktu. 1990'ların merkez solu koalisyonlarda özelleştirmenin, IMF programlarının ve 2001 krizine giden yolun ortağı oldu. Bu arada gecekondu mahallelerinde boşluğu Refah Partisi doldurdu: 1994'te İstanbul ve Ankara belediyelerini aldı. Refah'ın gücü, mahallede fiziksel olarak var olmasıydı: kömür, gıda, hasta ziyareti, cenaze, iş bulma. Solun çekildiği mahalleye giren, sınıf değil cemaat diliyle konuşan bir örgüttü. Gramsci'nin sağduyusu: işçinin deneyimini adlandıran tek dil kaldığında, o dil sağduyu olur.
2002-2026: AKP hegemonyası
AKP 2002'de iktidara geldiğinde karşısında işçi adına konuşan örgütlü bir güç yoktu. Boşluğa yerleşti ve hegemonyasını beş mekanizmayla kurdu. Birincisi, sosyal yardım: Bismarck şemasında olduğu gibi, işçinin korunma talebini örgütünü tanımadan, devletin ve partinin lütfu olarak karşılamak. İkincisi, TOKİ ve kredi: kiracıyı borçlu mülk sahibine dönüştürmek; Thatcher şeması. Üçüncüsü, taşeronlaştırma, yüzde 1 işkolu barajı ve grev ertelemeleri: örgütlenmenin kapısını fiilen kapatmak; 12 Eylül mirasının sürdürülmesi. Dördüncüsü, cemaat, hemşehrilik ve cami üzerinden kurulan aidiyet: Refah mirası. Beşincisi, düşman göstermek: "elitler", "beyaz Türkler", "dış güçler", "terör". Nixon'ın "sessiz çoğunluk"u ile aynı kalıp: işçinin öfkesini sermayeden kültürel elite çevirmek.
Karşısındaki muhalefet ise Piketty'nin "Brahman sol"unun yerli örneğine dönüştü: seçmen profili araştırmaları, ana muhalefetin en güçlü olduğu kesimin üniversite mezunları, en zayıf olduğu kesimin ise düşük eğitimli, düşük gelirli seçmenler olduğunu yıllardır gösteriyor. Muhalefet, işçiye sınıf diliyle değil "yaşam tarzı" diliyle sesleniyor; işçi de kendini o dilde bulmuyor. Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı yazısında bunu görmüştük: "muhalefet neden kazanamıyor" sorusuna sınıfsız yanıtlar veriliyor, çünkü soruyu soranlar da sınıfsız düşünüyor.
Soma'da 301 madencinin öldüğü kasabanın sonraki seçimde de iktidar partisine oy vermesi, bu yazıda anlattığımız her şeyin en acı özetidir. Bu bir "cahillik" değil; sendikasının şirketle iç içe olduğu, iş bulmanın partiye bağlı olduğu, alternatif bir örgütün mahallede bulunmadığı bir kasabada, işçinin önündeki tek "biz"in iktidar olmasıdır. Bonaparte'ın köylüsü gibi: kendini temsil edemeyen, temsil edilir.
Güncel Vesile: Acemoğlu'nun "İki Sınıfı" ve Bir Yorum
Şimdi yazının vesilesine dönelim. Bu bölümü ayrıntılı tutuyoruz; çünkü bugün "işçi neden sağa oy veriyor" tartışması tam bu şablonla yapılıyor.
Acemoğlu ne dedi?
Oksijen TV'de Uğur Koçbaş'ın sorularını yanıtlayan Acemoğlu'nun paylaşılan kesitteki sözleri, ses dökümünden düzeltilmiş hâliyle şöyle:
"Bence en önemli risk, insanların, halkın kontrolü dışında yapay zekânın gelişip toplumu daha da eşitsiz bir hâle getirip teknolojiyi kontrol eden birkaç tane şirketin, birkaç tane liderin gücünü artırıp işçi kesimini tamamen ekarte etmesi ve bunun sonucunda neredeyse gerçekten iki sınıflı bir toplumu ortaya çıkartması. O iki sınıf hangi sınıflar oluyor? O iki sınıf Marx'ın dediği gibi kapitalist ve işçi değil; teknolojiyi elinde tutan insanlar ve onun dışında onlarla beraber çalışan insanlar ve onun dışındaki gruplar. Böyle bir iki sınıf toplumuna doğru gittiğimiz soyut bir düşünce değil, görebiliyoruz."
Tehlikenin adı doğru konmuş: birkaç şirket, birkaç lider, ekarte edilen işçi, daha eşitsiz toplum. Hakkını teslim edelim. Ama "Marx'ın dediği gibi kapitalist ve işçi değil" cümlesi, bir çizgiyi yerinden oynatıyor: sınıfın ölçütünü mülkiyetten "teknolojiye yakınlığa" kaydırıyor. Acemoğlu'nun saydığı üç grubu somutlaştırınca ne olduğuna bakalım.
"Teknolojiyi elinde tutmak" ne demek? Bir yapay zekâ modeli için veri, hesaplama gücü ve emek gerekir. Veri insanlığın ortak birikimidir; Genel Zekânın Gaspı ve AGI İllüzyonu yazısından beri söylediğimiz gibi modeller kristalleşmiş kolektif emektir. Hesaplama gücü veri merkezidir: onlarca milyar dolarlık sabit sermaye. Emek, mühendisin ve veri etiketleyicinin ücretli emeğidir. Bu üçünü "elinde tutan", veri merkezine sahip olan, model ağırlıklarını özel mülk olarak kilitleyen ve mühendisi ücretle çalıştıran şirkettir. Bunun Marx'taki adı üretim araçlarının sahibidir: kapitalist.
"Onlarla beraber çalışanlar" kim? Ücret karşılığı emek gücünü satan, sahip olmayan yazılımcı ve araştırmacı. Sahip olmadıklarını nereden biliyoruz? İşten çıkarılıyorlar; 2023'ten bu yana teknoloji sektöründeki toplu işten çıkarmalar, "beraber çalışan"ın şirketin ortağı değil, kısılabilir bir gider kalemi olduğunu gösterdi. İstifanın Sınıfı: Bir Anthropic Araştırmacısının Vedası Neyi Söylüyor, Neyi Söyleyemiyor yazısında bunun bir başka yüzünü görmüştük: en yüksek ücretli araştırmacının bile şirketin yönüne itiraz ettiğinde elindeki tek seçenek kapıdan çıkmaktır. Bu kesimin Marx'taki adı, Engels ve Lenin'in kavramıyla, işçi aristokrasisidir: ücretli emeğin ayrıcalıklı ama sahip olmayan katmanı. İllüzyonun Yırtılışı: Dijital Kapitalizmin "İyilik" Mitine ve "Sınırı Belirlemek" Çağrısına Materyalist Bir Müdahale yazısında teknoloji işçisini tam bu ikili konumuyla tanımlamıştık.
"Dışarıda kalanlar"? İşi otomasyonla değersizleşen, platformda algoritmayla yönetilen, işsiz ya da eksik istihdamdaki kesim. Marx bunu Kapital'in birinci cildinin yirmi beşinci bölümünde anlatır: makineleşmenin sürekli ürettiği yedek sanayi ordusu. TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6 yazısında Türkiye'de bu ordunun büyüklüğünü görmüştük.
| Acemoğlu'nun adlandırması | Üretim araçlarıyla ilişkisi | Marx'ın çerçevesinde adı |
|---|---|---|
| Teknolojiyi elinde tutanlar | Sahip; başkalarının emeğini ücretle çalıştırır, ürünü satar | Sermaye sınıfı |
| Onlarla beraber çalışanlar | Sahip değil; emek gücünü yüksek ücretle satar, işten çıkarılabilir | Ücretli emek, ayrıcalıklı katman (işçi aristokrasisi) |
| Dışarıda kalanlar | Sahip değil; emek gücünü satamıyor ya da güvencesiz satıyor | Ücretli emek, yedek sanayi ordusu |
Acemoğlu'nun "Marx'ın dediği gibi değil" diye sunduğu üçlü, Marx'ın iki sınıfının kendisidir; ikinci ve üçüncü satır aynı sınıfın iki katmanıdır. Üstelik "iki sınıflı toplum" uyarısı Marx'a karşı değil, Marx'ın ta kendisidir: Komünist Manifesto'nun ilk tezi, toplumun giderek iki büyük düşman kampa bölündüğüdür.
Çizginin yeri neden önemli? Çünkü çizgi, çareyi belirler. Ölçüt teknolojiye erişimse çare eğitimdir, yeniden beceri kazandırmadır, dışarıda kalanları içeri almaktır: bir bölüşüm programı. Ölçüt mülkiyetse çare mülkiyettir: modellerin, verinin, veri merkezlerinin kamusal denetimi, işyerinde algoritma üzerinde söz hakkı, sendika: bir dönüşüm programı. Acemoğlu'nun kitabındaki "işçi sınıfı liberalizmi", işçiyi liberal koalisyona davet eden bir bölüşüm programıdır; Acemoğlu'nu Kurtarmak, Sınıfı Kurtarmaz yazısındaki tabloda gördüğümüz gibi, tartışmaya katılanların çoğu sınıfı görüyor, pek azı mülkiyeti soruyor.
Yorumcu ne dedi ve neden kısmen haklı?
Paylaşımın altındaki yorum: "İşçilerin artık neden sağa oy verdiğini özetliyor." Yorumcunun zihnindeki şablon açık: teknolojiyi elinde tutan ve onlarla çalışan diplomalı bir zümre var, sol artık onların partisi, dışarıda kalan işçi de sağa gidiyor. Bu, Piketty'nin "Brahman sol" tezinin gündelik dile çevrilmiş hâli ve betimleme olarak büyük ölçüde doğru.
Ama bir neden olarak eksik; eksik olduğu yer, tam olarak bu yazının tarihsel bölümünde anlattığımız şeylerin eksik olduğu yer. Şablon, işçinin neden öfkeli olduğunu açıklıyor; öfkenin neden sağa aktığını açıklamıyor. Öfkenin sağa akmasını açıklayan şey, 1914'ten 2005'e solun terkleri, 12 Eylül'ün örgüt tasfiyesi, boş kalan mahalleye giren cemaat ve sosyal yardım, yani örgüt ve mülkiyet. Bu iki sözcük şablonda yok. Ve olmadığı için şablon, kendini kanıtlayan bir kehanete dönüşüyor: sol işçiden umudu kesiyor, işçi soldan.
Acemoğlu'nun çözümü bu akışı durdurur mu? Hayır. İşçi liberal koalisyona seçmen olarak alındığında koalisyonun mülkiyet düzeninin sonuçlarını yaşamaya devam eder: fabrika yine kapanır, algoritma yine yönetir, veri merkezi yine birilerinin özel mülküdür. Aynı öfke aynı boşlukta yeniden birikir; aynı sağ aynı kalıpla gelir.
Bugünün Dünyası: Yapay Zekâ Çağında İşçi Sınıfı
Buraya kadar anlattığımız tarih, bugünü anlamanın ön koşulu; ama bugün, tarihin basit bir tekrarı değil. Yapay zekâ ve platform çağında işçi sınıfının biçimi değişti; sağ da bu yeni biçime göre yeniden konumlandı. Bu bölümde beş soruyu ele alacağız: klasik sınıf kavramı gerçekten değişti mi; vasıfsızlaşma nedir ve bugün kimi vuruyor; "gereksizler sınıfı" nereden çıktı; dijital dünya sınıfı nasıl parçalıyor ve okul bu parçalanmayı nasıl körüklüyor; ve bütün bunlara karşı hangi örgütlenme biçimleri mümkün.
Klasik sınıf kavramı değişti mi?
"Sınıf değişti" cümlesi iki ayrı şeyi karıştırır: sınıf ilişkisi ve sınıfın görünümü. İlişki, Marx'ın tanımladığı gibi, üretim araçlarına sahip olup olmama ve emek gücünü satmak zorunda olup olmamadır. Bu ilişki değişmedi; tersine, tarihte hiç olmadığı kadar genişledi. 1850'de dünya nüfusunun küçük bir azınlığı ücretli emekçiydi; bugün çoğunluğu. Değişen, görünümdür: 1970'lerin "işçi"si fabrikada, aynı vardiyada, aynı kapıdan giren, aynı servise binen, aynı sendikanın üyesi olan bir kitleydi. Bugünün işçisi çağrı merkezinde kulaklıkla, depoda el terminaliyle, sokakta motosiklet üstünde uygulamayla, evde bilgisayar başında uzaktan, hastanede taşeron üniformasıyla, marketin kasasında tek başına çalışıyor. Aynı ilişki, bin bir görünüm.
Bu yüzden "modern işçi sınıfı" derken kastettiğimiz şey, klasik kavramın terki değil, klasik kavramın kapsamının bugünkü gerçekliğe göre doldurulmasıdır. Geçimini emek gücünü satarak sağlamak zorunda olan herkes bu sınıftadır: montaj hattındaki işçi kadar, yazılım şirketindeki mühendis; kurye kadar, avukat bürosundaki stajyer; öğretmen, hemşire, çağrı merkezi çalışanı, market kasiyeri, bakım emekçisi, esnaf kuryeliğe zorlanan "kendi hesabına çalışan", ve emek gücünü satmak isteyip satamayan işsiz. Buna, çoğu zaman görülmeyen bir katman daha eklemek gerekiyor: yapay zekâ modellerini eğiten veri etiketleyiciler, içerik denetçileri ve ürettiği her tıklama, her fotoğraf, her cümle modellerin hammaddesine dönüşen, karşılığında hiçbir şey almayan hepimiz. "Yapay Zekâ Çağında Emek" Kitabımız Yayında yazısında bu katmanı "ücretsiz veri emeği" olarak adlandırdık: sınıfın en geniş, en görünmez halkası.
Guy Standing'in "prekarya" kavramı (2011) bu görünüm değişikliğini yakalamaya çalıştı; ama prekaryayı işçi sınıfından ayrı, yeni bir sınıf olarak sunmakla yanıldı. Güvencesizlik yeni bir sınıf değildir; işçi sınıfının 1945-75 uzlaşmasından önceki normal hâline dönüşüdür. Marx'ın 1867'de anlattığı işçi, güvencesizdi. Güvence, otuz yıllık bir istisnaydı ve örgütle kazanılmıştı. Örgüt zayıfladı, istisna bitti. Bugünkü "yeni" güvencesizlik, aslında örgütsüz işçinin eski hâlidir.
Sağ için bu görünüm değişikliği bir nimettir. Aynı kapıdan giren on bin işçi bir sendika kurabilir; on bin ayrı motosikletin üstündeki, on bin ayrı evdeki, on bin ayrı kasadaki işçi, birbirini görmez. Marx'ın çuval patatesi, dijital çağda yeniden kuruldu: bu kez köylü değil, uygulamayla yönetilen kurye.
Her gün vasıfsızlaşan bir sınıf
Harry Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye (1974) kitabında yirminci yüzyıl kapitalizminin işçiye yaptığı temel şeyi adlandırdı: tasarlama ile yapmanın ayrılması. Taylorizm, zanaatkârın kafasındaki bilgiyi ölçüp parçalayıp yönetime aktardı; işçiye yalnızca "yapma" kaldı. Braverman'ın öngörüsü, bu sürecin fabrikada durmayacağı, büro işine ve "vasıflı" mesleklere de yayılacağıydı. Öngörüsü doğru çıktı; ama o bile bugünkü hızı tahmin edemezdi.
Bugün vasıfsızlaşma iki kattan işliyor. Alt katta, algoritmik yönetim: kuryenin rotasını, deponun toplama sırasını, çağrı merkezinin konuşma metnini, kasiyerin saniye başına işlem hızını yazılım belirliyor; işçinin deneyimi, bilgisi, inisiyatifi sıfırlanıyor. GİG Ekonomisi Dosyası'nda buna "zihinsel Taylorizm" dedik: Taylor'ın kronometresi artık telefonun içinde ve her saniye işliyor. Üst katta ise yapay zekâ, Braverman'ın "vasıflı" saydığı işleri aynı sürece sokuyor: yazılımcı kod yazmak yerine kodu üreten modele komut yazıyor; çevirmen çeviri yapmak yerine makine çevirisini düzeltiyor; gazeteci haber yazmak yerine üretilmiş metni denetliyor; grafiker tasarlamak yerine üretilmiş görselleri seçiyor. Her birinde tasarlama, işçiden modele geçiyor; işçiye "denetleme" ve "düzeltme" kalıyor; ve bu kalan iş, daha düşük ücretle, daha az kişiye, daha kısa sürede yaptırılabiliyor.
Bu ikinci kat, "işçi aristokrasisi" tartışmasını yeniden açıyor. Acemoğlu'nun "teknolojiyi elinde tutanlarla beraber çalışanlar" dediği kesim, tam da bu vasıfsızlaşmanın hedefinde. Beş yıl önce kendini "yaratıcı sınıf", "bilgi işçisi", "profesyonel" olarak gören yazılımcı ve tasarımcı, bugün üretim aracını kiralayarak çalışan, üretim aracının sahibi tarafından her an yerine model konabilecek bir ücretli emekçi olduğunu keşfediyor. Bu keşif acı, ama siyasal olarak verimli: işçi aristokrasisinin sınıfın geri kalanıyla ortak kaderini görmesi, sınıfın birleşmesinin ön koşuludur. Kristalleşmiş Emeğin İsyanı: 20. Karaburun Bilim Kongresi’ne Çağrı bildirisinde bunu "genel zekânın gaspı" olarak adlandırdık: model, insanlığın birikmiş bilgisini özel mülk olarak kilitliyor ve o bilginin üreticisini kendi ürününün karşısında vasıfsızlaştırıyor. Marx Kapital'in makine bölümünde bunu 1867'de yazmıştı: makine, işçinin becerisini nesneleştirir ve ona karşı kullanır. Model, aynı şeyin zihinsel emeğe uygulanmış hâlidir.
Vasıfsızlaşmanın sağ oyla ilişkisi doğrudan. Vasıf, işçinin onurunun kaynağıydı: "ben bu işi bilirim." Vasıf elinden alındığında işçi yalnızca gelirini değil, kimliğini yitiriyor. Sağ, bu kimlik boşluğuna ulus, din, erkeklik, "gerçek halk" kimliklerini sunuyor. "Sen vasıfsız değilsin, sen bu ülkenin asıl sahibisin" cümlesi, vasıfsızlaştırılmış işçiye solun sunduğu "yeniden beceri kazan" cümlesinden çok daha güçlü konuşuyor. Çünkü biri onurunu iade ediyor, öteki onursuzluğunu onaylıyor.
"Gereksizler sınıfı": Kavramın kökenleri
Yuval Noah Harari, Homo Deus'ta (2015) "gereksiz sınıf" (useless class) kavramını ortaya attı: yapay zekâ çağında yalnızca işsiz değil, istihdam edilemez olacak, ekonomik ve askerî açıdan hiçbir işe yaramayacak milyarlar. Kavram hızla yayıldı; Silikon Vadisi'nde "evrensel temel gelir" tartışmalarının, popülist sağda ise "onlar bizi gereksiz görüyor" öfkesinin ortak zemini oldu.
Ama kavramın kökeni Harari'den çok eski ve o kökene bakınca kavramın nasıl çarpıtıldığı görülüyor. Marx, Kapital'in yirmi beşinci bölümünde "göreli artık nüfus"u üç biçimde tanımlar: akıcı (işten çıkarılıp yeniden alınan sanayi işçisi), gizli (kırdan kente akmaya hazır bekleyen kesim) ve durgun (düzensiz, en düşük ücretli işlerde tutunan kesim); en altta da yoksullaşmış tortu. Bu nüfus "gereksiz" değildir; sermaye için vazgeçilmezdir: ücretleri baskılar, grevleri kırar, genişleme dönemlerinde hazır işgücü sağlar. Marx'ın adı "yedek sanayi ordusu"dur ve "yedek" sözcüğü kritiktir: ordunun yedeği, ordunun parçasıdır.
Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar (2004) kitabında modernliğin sürekli "fazla insan" ürettiğini yazdı; ama Bauman'da bile "fazlalık" tasarımın bir sonucudur, insanların bir özelliği değil. Harari'nin yaptığı, bu tasarımı doğallaştırmaktır: insanlar teknoloji yüzünden gereksizleşmiyor, belirli bir mülkiyet düzeni içinde teknoloji belirli insanları kârsız kılıyor. "Gereksiz" sıfatı, kâr ölçütünün insana yapıştırılmış hâlidir. Bir hemşire, bir öğretmen, bir bakıcı, bir çiftçi toplum için gereksiz değildir; sermaye için yeterince kârlı olmayabilir. İki şey aynı değildir.
Piramidin Kanlı Basamakları: 2026 Küresel Mülksüzleştirme Savaşı ve 'Gereksizler Sınıfı'nın Doğuşu yazısında bu olgunun küresel boyutunu ele almıştık: yapay zekâ ve algoritmik otomasyon, milyarları yalnızca işsiz değil, refah devletinin geri çekilmesiyle korumasız bırakıyor; Küresel Güney'den Kuzey'e akan sermaye, yerelde "fazla nüfus" üretiyor. Türkiye'de bu olgunun ölçüsü, TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6 yazısındaki geniş tanımlı işsizlik ve ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı. Bu gençler Harari'nin "gereksiz sınıf"ının Türkiye'deki adayları; ama gereksiz oldukları için değil, onlara iş verecek yatırımın kâr getirmediği için.
"Gereksizler sınıfı" olgusunun sağ oyla ilişkisi, vasıfsızlaşmanınkinden bile derin. "Gereksiz" ilan edilen insan, önce bunu hisseder: piyasa ona "seni istemiyorum" demiştir. Sonra bunu söyleyenin kim olduğuna bakar. Sol, "evrensel temel gelir" ya da "yeniden eğitim" diyerek gereksizlik hükmünü kabul edip telafi etmeye çalışır. Sağ ise hükmü reddeder: "Sen gereksiz değilsin, seni gereksiz kılan yabancılar, elitler, teknokratlar." Reddetme, kabul etmekten her zaman daha güçlü konuşur. Popülist sağın gücü, gereksizlik hükmünü yanlış adrese yönlendirerek reddetmesindedir. Bizim görevimiz, hükmü doğru adrese yönlendirerek reddetmektir: seni gereksiz kılan, senin emeğini mülk edinen ve artık o mülkü sensiz çoğaltabileceğini sanan sahiplik düzenidir.
Tekno-oligarşi ile popülist sağın ittifakı
Bugünün sağı, Disraeli'nin ya da Nixon'ın sağından bir bakıma farklı: yanında, tarihte ilk kez, üretim araçlarının en yoğunlaşmış sahipleri açıkça duruyor. Musk, Thiel, Andreessen; Palantir, X, veri merkezleri. Fütürizmden Tekno-Faşizme yazısında bu ittifakın ideolojik kökenlerini izledik; Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu ve Dijital Çağda Sınıf Mücadelesinin Diyalektiği yazısında somut biçimini gördük.
İttifakın mantığı şu: teknoloji tekelleri, kendi ürettikleri vasıfsızlaşma ve "gereksizleşme"nin öfkesinin kendilerine dönmesini istemez. Popülist sağ, bu öfkeyi göçmene, "woke elite", Brüksel'e, "derin devlet"e yönlendirir. Karşılığında tekeller, popülist sağa platform, para ve gözetim altyapısı sağlar. İşçi, kendisini işsiz bırakan algoritmanın sahibinin finanse ettiği partiye, kendisini işsiz bıraktığını sandığı göçmene karşı oy verir. Bu, sağın tarihindeki en rafine yönlendirme mekanizmasıdır ve bir öncekilerden farkı, öfkenin kaynağı ile öfkenin siyasal temsilcisinin aynı el olmasıdır.
Bu ittifakın Türkiye'deki karşılığı daha yerli ve daha eski araçlarla işliyor, ama mantık aynı: iktidar, işçiyi vasıfsızlaştıran taşeron ve platform düzenini korurken, işçinin öfkesine "dış güçler", "faiz lobisi", "terör" adresini veriyor; aynı zamanda gözetim altyapısını ve medya tekelini elinde tutuyor. Anthropic'in Aktivist İzleme Sistemi yazısında söylediğimiz gibi, hedef listesi terörist → göçmen → muhalif → işçi sırasıyla genişler; gereksiz ilan edilen sınıf, önce gözetlenen, sonra bastırılan sınıf olur.
Sınıfı parçalayan dijital süreçler: bahis, uyuşturucu, ekran
Şimdi en az konuşulan, ama işçi mahallesinde en çok yaşanan meseleye gelelim. İşçi sınıfının sağda kalmasını yalnızca ideoloji açıklamaz; sınıfın fiziksel olarak bir araya gelme kapasitesini yok eden süreçler var ve bunların çoğu dijital.
Engels, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu'nda (1845) Manchester işçisinin içkiye sığınmasını ahlaki bir kusur olarak değil, dayanılmaz bir hayatın tek kaçış kapısı olarak anlattı; ve içkinin işçiyi örgütlenmekten alıkoyan, birbirine karşı kışkırtan, ücretini eritip patrona bağımlı kılan bir güç olduğunu yazdı. Bugünün içkisi, telefonun içinde ve çok daha etkili.
Bahis. Türkiye'de yasal ve yasadışı bahis, işçi ve genç işsiz mahallelerinde salgın boyutunda; resmî açıklamalar yasadışı bahis hacminin yılda yüz milyarlarca lirayı bulduğunu söylüyor ve bu rakam bile gerçek boyutun altında. Bahis, işçinin ekonomik umudunu bireyselleştirir: ücret artışı için birlikte mücadele etmek yerine, tek başına "büyük ikramiye" beklemek. Marx'ın çuval patatesinin dijital hâli: her patates kendi kuponuyla. Bahis aynı zamanda borç üretir; borçlu işçi, iş kaybetme korkusuyla grev yapamaz, sendikaya üye olamaz, patrona itiraz edemez. Borç, sağın en sessiz müttefikidir.
Uyuşturucu. Sentetik uyuşturucuların, özellikle metamfetaminin işçi mahallelerinde ve sanayi bölgelerinde yayılması son on yılın en ağır toplumsal olgularından biri; ve nedeni, kullanıcının zayıflığı değil, hayatın anlamsızlaştırılmasıdır. Vasıfsızlaştırılmış, "gereksiz" ilan edilmiş, on iki saat depo ya da motosiklet üstünde geçiren genç işçinin uyuşturucuya sığınması, Engels'in Manchester'ıyla aynı mantıkta. Sonuç aynıdır: uyuşturucu, mahalleyi bir dayanışma alanı olmaktan çıkarıp bir korku ve suç alanına dönüştürür; ve korkunun olduğu yerde "güvenlik" vaat eden sağ kazanır. Uyuşturucu ticaretinin kendisi de sınıfsaldır: satan işçi çocuğu, kazanan sermaye, ödeyen mahalle.
Ekran ve algoritma. En yaygın ve en görünmez parçalayıcı, telefonun kendisi. Algoritmik akış, her işçiye kendi kişisel dünyasını sunar; aynı vardiyada çalışan iki işçi, aynı gün, birbirinden tamamen farklı iki dünyada yaşar. Ortak deneyim, ortak dil, ortak öfke üretilemez; çünkü ortak bir şey yoktur. Üstelik akış, kullanıcıyı öfkeli tutacak biçimde ayarlanır ve öfkeyi en kolay satan içerik, sağ içeriktir: düşman göstermek, iki dakikada anlaşılır; sömürü mekanizmasını anlatmak, yirmi dakika ister. Algoritma, zaman bütçesiyle sağı kayırır. Bir de "hustle" ideolojisi var: YouTuber olmak, dropshipping yapmak, kripto vurmak, "kendi patronun olmak". Bu ideoloji, işçiye sınıfından çıkış vaadi sunar ve sınıfının içinde kalarak kazanabileceği fikrini gülünç gösterir.
Gig uygulamalarının kendisi. Platform, işçilerin birbirini görmesini yapısal olarak engeller: vardiya yoktur, ortak mola yeri yoktur, aynı anda aynı yerde bulunmak yoktur. Algoritma her kuryeye ayrı bir rota, ayrı bir prim, ayrı bir ceza verir; her işçi kendi puanıyla, kendi sıralamasıyla, tek başınadır. Bu, işçi sınıfının tarihindeki en sistemli atomizasyondur ve tasarım gereğidir.
Bu dört süreç birlikte, işçi sınıfının "kendinde sınıf" olmaktan "kendisi için sınıf" olmaya geçmesinin fiziksel ön koşulunu, bir araya gelmeyi, ortadan kaldırıyor. Sağın bu süreçlerle ilişkisi iki katmanlı: sağ, bu süreçleri üreten düzeni korur (bahis vergisinden gelen gelir, platform tekellerinin dokunulmazlığı, uyuşturucu ekonomisine göz yuman güvenlik politikası); sonra bu süreçlerin yarattığı çürümeye karşı "aile", "ahlak", "güvenlik", "din" diyerek çözüm olarak sunulur. Hastalığı üretip ilacı satmak: sağın dijital çağdaki en kârlı işi.
Okul bunu nasıl körüklüyor?
Eğitim, sağa akışı durduracak kurum sanılır. Tersine, bugünkü biçimiyle onu besliyor ve bunu üç yoldan yapıyor.
Birincisi, okul bir ayıklama makinesi. Samuel Bowles ve Herbert Gintis, Kapitalist Amerika'da Okul (1976) kitabında okulun asıl işlevinin bilgi vermek değil, çocukları sınıf konumlarına göre ayırmak ve her birine kendi konumuna uygun davranışı öğretmek olduğunu gösterdi; Bourdieu, aynı şeyi "kültürel sermaye" kavramıyla anlattı: okul, evden getirilen sermayeyi ödüllendirir ve bunu "yetenek" olarak sunar. Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin? yazısında Türkiye'deki tablonun rakamlarını verdik: LGS ve YKS, yüz binlerce çocuğu kurs parası olanlar ve olmayanlar diye ayırır; MESEM, işçi çocuğunu on dört yaşında fabrikaya gönderir ve buna "eğitim" der; özel okul, sermayenin çocuğuna sınıfını miras bırakır. Bu ayıklama, diplomalı-diplomasız hattını üretir ve o hat, gördüğümüz gibi, sağın en verimli tarlasıdır.
İkincisi, okul liyakat ideolojisini öğretir. Michael Sandel, Liyakatin Tiranlığı (2020) kitabında bunu açıkça yazdı: liyakat ideolojisi, kazananlara "hak ettin" der; kaybedenlere de. Üniversite mezunu, konumunu kendi başarısına yorar ve diplomasız işçiye, açıkça söylemese de, "sen de çalışsaydın" diye bakar. İşçi bu bakışı hisseder; ve diplomalı solun "cahil sağcı" küçümsemesi, tam bu bakışın siyasal biçimidir. Sağ, bu küçümsemeyi toplayıp "elit sizi hor görüyor" diye geri satar. Yani okul, yalnızca sınıfı bölmekle kalmaz; bölünmenin iki tarafına birbirini hor görmeyi öğretir. Piketty'nin "Brahman sol"u, bir eğitim sisteminin ürünüdür.
Üçüncüsü, okul hegemonya aygıtıdır. Türkiye'de müfredat, "dindar nesil" hedefi ve din eğitiminin genişlemesi, tarih anlatısının milliyetçi-muhafazakâr kurgusu, sınıf kavramının ders kitaplarından tamamen silinmesi; bunlar, işçi çocuğuna dünyayı sınıf diliyle değil, millet ve din diliyle okumayı öğretir. Sınıf sözcüğünü hiç duymamış bir işçi çocuğunun sağa oy vermesi bir bilmece değildir. Gramsci'nin sağduyusu, okulda kurulur.
Okulun bir de dördüncü, yeni işlevi var: yapay zekâ çağında okul, "yeniden beceri kazandırma" vaadiyle vasıfsızlaşmanın sorumluluğunu işçiye yükler. "Kendini güncelle, kod öğren, yapay zekâ okuryazarı ol" söylemi, işçiyi yaratılan işsizliğin suçlusu ilan eder. Sağ ise buna karşı "sana kimse kod öğrenmeni söyleyemez, sen bu ülkenin sahibisin" der. Yine: biri onursuzluğu onaylar, öteki onuru iade eder gibi yapar.
Modern işçi sınıfı için örgütlenme alternatifleri
Bütün bunların ardından soru şu: on bin ayrı motosikletin üstündeki, on bin ayrı ekrana bakan, bahis borçlu, diplomasız ya da vasıfsızlaştırılmış diplomalı işçi, nasıl "kendisi için sınıf" olur? Klasik sendika bunun için gerekli ama yeterli değil. Son on yılda dünyada ve Türkiye'de sınanmış biçimlere bakalım.
Platform işçisi örgütlenmeleri. Ocak 2022'de Trendyol kuryeleri, bir sendika olmadan, uygulama üstünden ve WhatsApp gruplarıyla örgütlenerek kontak kapattı ve şirket birkaç gün içinde geri adım atıp ücreti artırdı. Aynı yıl Yemeksepeti ve Hepsiburada kuryeleri, Migros depo işçileri benzer eylemler yaptı. Bu deneyimler iki şey gösterdi: platformun atomizasyonu aşılabilir, çünkü işçiler algoritmanın onları ayırdığı aynı dijital araçla birleşebilir; ve "esnaf kurye" statüsü, yasal engel olsa da fiilî örgütlenmeyi durduramaz. GİG Ekonomisi Dosyası'nda ILO'nun 2026 platform emeği sözleşmesini ve Türkiye'deki hukukî mücadeleyi ayrıntılı ele aldık.
Teknoloji işçisi sendikaları. Alphabet Workers Union (2021), Amazon Labor Union'ın Staten Island zaferi (Nisan 2022), Starbucks Workers United'ın yüzlerce mağazaya yayılması, ve 2023'te Hollywood senaristlerinin (WGA) ve oyuncularının (SAG-AFTRA) yapay zekâya karşı kazandığı grevler: bunlar, "vasıflı" ve "yaratıcı" emeğin yapay zekâ karşısında sınıf olarak davranabildiğini gösterdi. WGA grevi özellikle önemli: senaristler, yapay zekânın senaryo yazmasına değil, yapay zekânın kendilerinin yerine ve kendi emekleri üzerinde eğitilerek kullanılmasına karşı sözleşme maddesi kazandı. Yani mülkiyet sorusu, toplu sözleşme masasına taşındı. Türkiye'de Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu bu deneyimleri bilişim işkolu için derledi; işkolu barajı ve "10 no'lu işkolu" engeli, aşılması gereken yerli hukuk duvarı.
Mahalle ve topluluk sendikacılığı. İşyerinin dağıldığı yerde örgütlenme, işçinin yaşadığı yere taşınmalı. Kiracı sendikaları, mahalle dayanışma ağları, borç danışma büroları, bahis ve uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden komşuluk yapıları: bunlar "sendika" gibi görünmez ama sınıfın bir araya gelme kapasitesini yeniden kuran şeylerdir. Refah Partisi'nin 1990'larda gecekonduda yaptığını, sınıf diliyle yapmak. Sol, mahalleden çekildiği için kaybetti; mahalleye dönmeden kazanamaz.
Kooperatifler ve müşterekler. Albatros Bilişim Kooperatifi ve Yazılım Kooperatifçiliği 101 yazısında ele aldığımız gibi, üretim aracına ortaklaşa sahip olmak, vasıfsızlaşmaya karşı en doğrudan yanıt: tasarlama ile yapma, kooperatifte yeniden birleşir. Yazılım, tasarım, çeviri, kurye kooperatifleri; açık kaynak ve açık ağırlık modeller; veri müşterekleri. Bunlar tek başına kapitalizmi aşmaz, ama işçiye "sahip olmanın" ne demek olduğunu somut olarak öğretir ve mülkiyet sorusunu soyut olmaktan çıkarır.
Dijital araçların geri alınması. Algoritma işçiyi ayırıyorsa, işçi algoritmayı örgütlenme aracına çevirebilir: kurye gruplarının kendi rota ve ücret bilgisini paylaşması, çağrı merkezi çalışanlarının performans verilerini karşılaştırması, işçi tarafından kurulan ve işçi tarafından denetlenen platformlar. Bunun sınırı da bilinmeli: aynı araçlar patron ve devlet tarafından gözetim için kullanılır; dijital örgütlenme, dijital güvenlikle birlikte öğrenilmelidir.
Sınıfın katmanlarını bağlayan halkalar. En kritik olanı bu. Yazılımcı ile kuryeyi, öğretmen ile depo işçisini, işsiz genç ile kadrolu memuru birbirine bağlayacak halkalar olmadan, sağın bölme stratejisi işlemeye devam eder. Bilişim kılavuzunda kurye ve depo işçisini "ittifak halkası" olarak tanımlamamızın nedeni bu: aynı platformun bir ucunda kod yazan, öteki ucunda paket taşıyan iki işçi, aynı algoritmanın iki ucundadır. Biri ötekini görmeden, ikisi de sınıf olamaz.
Bu biçimlerin ortak paydası, hepsinin "bir araya gelme"yi yeniden kurmasıdır. Sağ, işçiyi ayrı ayrı sandığa götürür; örgüt, işçiyi sandıktan önce bir araya getirir. Bir araya gelmiş işçinin sağa oy verdiği, tarihte nadiren görülmüştür.
Sentez: Sağ İşçiyi Nasıl Kazanıyor? Beş Mekanizma
Tarihsel sahneleri ve bugünün dijital gerçekliğini yan yana koyunca, sağın işçiyle ilişkisinin beş tekrarlanan mekanizması ortaya çıkıyor. Her birinin bugünkü biçimini de not edeceğiz.
Birincisi, örgüt boşluğu. Sağ, örgütlü işçiyi ikna etmez; örgütsüz işçiyi kazanır. Bonaparte'ın köylüsü, Nazilerin işsizi, AKP'nin taşeron işçisi. Boşluk ya zorla açılır (1878 Sosyalist Yasası, 1933, 12 Eylül) ya da solun çekilmesiyle (Reims, Hénin-Beaumont, gecekondu) kendiliğinden oluşur. Her iki durumda da işçi, sınıf olarak konuşacağı yeri yitirir ve sandıkta birey, hemşehri, dindar, milliyetçi olarak konuşur. Bugünkü biçimi: platformun tasarım gereği yarattığı atomizasyon, algoritmik akışın her işçiye ayrı bir dünya sunması, bahis ve borcun işçiyi tek başına bırakması. Boşluk artık yalnızca darbeyle ya da solun çekilmesiyle değil, telefonun içindeki mimariyle de açılıyor.
İkincisi, korunma talebinin yeniden paketlenmesi. İşçinin sağa verdiği oy, çoğunlukla sınıf çıkarının unutulması değil, sınıf çıkarının başka bir dille ifadesidir. Sanayisi kapanan kasabada işçi korunma ister; piyasanın hayatını yerle bir etmesine karşı bir kalkan. Sol "küreselleşme kaçınılmaz, kendini yeniden eğit" dediğinde, sağ aynı talebe "seni korurum; düşman göçmen, düşman Brüksel, düşman dış güçler" diye yanıt verir. Talep aynı, adres değişir. Stuart Hall'un dersi budur: sağ işçinin sorunlarını icat etmez, gerçek sorunlarına yanlış adres verir. Bugünkü biçimi: vasıfsızlaştırılmış ve "gereksiz" ilan edilmiş işçinin onur talebi. Sol "yeniden beceri kazan" diyerek hükmü kabul eder; sağ "sen bu ülkenin asıl sahibisin" diyerek hükmü reddeder ve yanlış adrese yönlendirir.
Üçüncüsü, sınıfın bölünmesi. İşçi aristokrasisi, ırk hattı, yerli-göçmen hattı, kadrolu-taşeron hattı, diplomalı-diplomasız hattı. Sağ, işçi sınıfının bir kesimini ötekine karşı konumlandırır ve ötekini "elit" ya da "yabancı" ilan eder. 1970'in bareti öğrenciye, 2016'nın paslanmış kuşağı "kıyı elitine", Türkiye'nin "milletin adamı" "beyaz Türk"e karşı. Bölünme gerçek bir temele dayanır; işçi sınıfının katmanları gerçekten farklı yaşar. Sağın hüneri, bu farkı sınıf içi bir fark olarak değil, sınıflar arası bir düşmanlık olarak sunmaktır. Bugünkü biçimi: diplomalı-diplomasız hattının okulda üretilip liyakat ideolojisiyle mühürlenmesi; ve yapay zekânın "vasıflı" katmanı da vasıfsızlaştırmasıyla bu hattın aslında sınıf içi bir hat olduğunun görünür hâle gelmesi. Bölünmenin iki yanı da aynı algoritmanın iki ucunda.
Dördüncüsü, yukarıdan lütuf. Bismarck'ın sigortası, Thatcher'ın konutu, AKP'nin sosyal yardımı ve TOKİ'si. Korunma talebi, işçinin örgütü tanınmadan, hatta örgütü ezilirken, devletin ve partinin lütfu olarak karşılanır. Bu, işçiyi bağımlı kılar: örgütüne değil, patronuna ve iktidara borçludur. Lütuf geri alınabilir; hak geri alınamaz. Sağ bu farkı bilir ve hep lütfu seçer. Bugünkü biçimi: Silikon Vadisi'nin "evrensel temel gelir" vaadi. Gereksiz ilan edilen sınıfa, mülkiyete dokunmadan, sahibin lütfuyla verilen bir maaş; Bismarck'ın sigortasının yapay zekâ çağındaki karşılığı.
Beşincisi, solun terki. Beş mekanizmanın en belirleyicisi. 1914'ün savaş kredileri, 1959'un Godesberg'i, 1997'nin Üçüncü Yol'u, 2005'in Hartz'ı, Türkiye'de 1990'ların koalisyonları ve 2000'lerin yaşam tarzı muhalefeti. Sağ, işçiyi solun elinden almadı; sol işçiyi bıraktı, sağ yerdekini aldı. Bunu söylemek, sağı aklamak değildir; sorumluluğun nerede olduğunu göstermektir. İşçiye kızmak kolaydır; işçiyi bırakan partiye hesap sormak zordur. Bugünkü biçimi: solun, işçi mahallesindeki bahis salonuna, uyuşturucuya, borca ve ekrana karşı hiçbir somut şey önermeden "cahil sağcı" diye uzaktan bakması; ve tekno-oligarşi ile popülist sağın ittifakı karşısında sosyal demokrasinin bölüşüm önerileriyle yetinmesi.
İki Okuma Yan Yana
| "İşçi sağa kaydı" okuması | Sınıfsal okuma | |
|---|---|---|
| Bölünmenin ölçütü | Eğitim, teknolojiye yakınlık, kültür, yaşam tarzı | Üretim araçlarının mülkiyeti |
| Ne açıklıyor? | İşçinin neden öfkeli olduğunu | Öfkenin neden sağa aktığını |
| Kronoloji | İşçi değişti, muhafazakârlaştı | Önce sol sınıf siyasetini bıraktı, sonra işçi boş sandalyeye baktı |
| Sağ oyun anlamı | Sınıf çıkarının unutulması, "kültür savaşı" | Korunma talebinin yabancıya karşı korunma olarak yeniden paketlenmesi |
| Oy nedir? | Sınıf konumunun ya da kimliğin ifadesi | Örgütlülük düzeyinin ifadesi |
| Tarihsel örnekler | 2016 sonrası | 1851, 1867, 1878, 1914, 1933, 1970, 1979, 12 Eylül, 1994, 2002 |
| "Sınıf değişti" tezi | Sınıf bitti, kimlik ve eğitim belirleyici | İlişki aynı, görünüm değişti; güvencesizlik yeni bir sınıf değil, örgütsüz işçinin eski hâli |
| Vasıfsızlaşma ve "gereksizlik" | Teknolojinin kaçınılmaz sonucu; çare yeniden eğitim ya da temel gelir | Belirli bir mülkiyet düzeninin ürünü; "gereksiz" kâr ölçütünün insana yapıştırılmış hâli |
| Bahis, uyuşturucu, ekran | Bireysel ahlak ya da "toplumsal çürüme" sorunu | Sınıfın bir araya gelme kapasitesini yok eden, düzenin ürettiği ve sağın ilaç diye sattığı süreçler |
| Okulun rolü | Sağa akışın panzehiri | Ayıklama makinesi, liyakat ideolojisi ve hegemonya aygıtı olarak sağa akışın besleyicisi |
| Çare | Solu "halka yaklaştırmak", ton ayarı, işçiyi koalisyona almak | İşyerinden başlayan örgütlenme; işçinin kendi öznesini yeniden kurması |
| Acemoğlu'nun yeri | Bu okumanın akademik biçimi: "işçi sınıfı liberalizmi" | Mülkiyeti atladığı için sağa akışı durduramayan bir bölüşüm önerisi |
Sağ sütun sol sütunu yalanlamıyor; altına bir zemin koyuyor. Piketty'nin verisi, Acemoğlu'nun uyarısı, yorumcunun gözlemi doğru. Eksik olan, bu doğruların arkasındaki ilişkiyi adlandırmak.
Genç Yoldaşlara: Sağ ve İşçi Konusunda Bilinçli Olmak Ne Demek?
Bu yazıyı okuyan genç bir yoldaşın elinde şu ilkeler kalsın istiyoruz.
İşçiye kızmayın; işçiyi bırakanı sorgulayın. Sağa oy veren bir işçiyle konuştuğunuzda "neden" diye değil, "ne zamandan beri" diye sorun. Yanıt çoğu zaman bir fabrikanın kapandığı, bir sendikanın dağıldığı, bir partinin mahalleden çekildiği bir tarihi işaret eder. O tarih, "işçi sağa kaydı" cümlesinin gerçek tarihidir.
Sağ oyun içindeki sınıf talebini okuyun. "Düşman göçmen" diyen işçinin cümlesinin altında "işimi koru" talebi vardır. Cümleyle tartışmak yerine talebi adlandırın: işini alan göçmen değil, ucuz emek için göçmeni tercih eden patron ve onu buna zorlayan rekabet. Aynı öfke, doğru adresle, sınıf öfkesidir.
Faşizmin işçiyi "kazandığı" yalanına ortak olmayın. Faşizm, örgütlü işçiyi ikna edemedi; örgütünü yok etti. Bugün de aşırı sağın oyu sendikasız, işsiz, güvencesiz kesimlerden geliyor. Bu, umutsuzluğun değil, görevin göstergesidir: örgütlü işçi sağa gitmiyor.
Sınıfın bölünmesine karşı uyanık olun. Kadrolu-taşeron, yerli-göçmen, diplomalı-diplomasız, beyaz yakalı-mavi yakalı. Bu hatların her biri gerçek bir farka dayanır ve her biri sağın en verimli tarlasıdır. Kendi konumunuzu da bilin: yazılım şirketinde çalışan bir genç yoldaş, Acemoğlu'nun "beraber çalışanlar"ındandır; işçi aristokrasisinin sınıfın geri kalanıyla bağını kurmak, bugün en önemli görevlerden biridir. Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu'nda kurye ve depo işçisini "ittifak halkası" olarak tanımlamamız bu yüzdendi.
"Gereksiz" sözcüğünü kabul etmeyin. Ne kendiniz ne bir başkası için. Bir insanı gereksiz kılan teknoloji değil, o teknolojinin sahipliğidir. Bu sözcüğü duyduğunuzda "kim için gereksiz, kimin kârı için?" diye sorun. Yanıt her seferinde aynı adrese çıkar.
Bahis salonunu ve ekranı siyasal mesele sayın. İşçi mahallesindeki bahis, uyuşturucu ve borç, "toplumsal çürüme" diye uzaktan üzülünecek şeyler değil; sınıfın bir araya gelme kapasitesini yok eden ve sağı besleyen süreçlerdir. Bunlara karşı somut bir şey önermeyen sol, mahallede yer bulamaz. Borç danışmanlığı, bağımlılıkla dayanışma, telefonsuz bir araya gelme mekânları: bunlar "sendikal" görünmeyen ama sınıfı yeniden kuran işlerdir.
Diplomanızı bir üstünlük olarak değil, bir bölünme hattı olarak görün. Üniversite mezunuysanız, okulun size öğrettiği liyakat ideolojisiyle hesaplaşın: konumunuz yeteneğinizin değil, evden getirdiğiniz sermayenin ve ayıklama makinesinin ürünüdür. Diplomasız işçiye "cahil" diye bakan her sol, sağın en iyi propagandacısıdır.
Lütuf ile hakkı ayırt edin. Sosyal yardım, konut kredisi, asgari ücret zammı: bunların hiçbiri kötü değildir, ama bunların hangisinin örgütlü mücadeleyle kazanılmış hak, hangisinin iktidarın geri alabileceği lütuf olduğunu bilin ve işçiye bunu anlatın. Bismarck'tan bu yana sağın en güçlü aracı, hakkı lütuf gibi sunmaktır.
Oyun örgütün sonucu olduğunu unutmayın. İşyerinde sendika, mahallede dernek, ülkede sınıf partisi yoksa sandık, işçinin sınıf olarak konuştuğu yer olmaz. Sandığı değiştirmek istiyorsanız sandığa değil, sandıktan önceki dört yıla ve o dört yılda işçinin nerede konuştuğuna bakın.
Sosyal demokrasiden sağa akışı durdurmasını beklemeyin. Tarih bunun tersini gösteriyor: her sosyal demokrat terk, bir sağ dalganın öncülüdür. Acemoğlu'nun "işçi sınıfı liberalizmi" bu dizinin son halkası; işçiyi koalisyona alır, mülkiyete dokunmaz, öfkeyi yeniden biriktirir.
Somut Görevler
Cümle sökme: Acemoğlu'nun paragrafını alın; "elinde tutmak", "beraber çalışmak", "dışarıda kalmak" fiillerinin karşısına "üretim aracına sahip mi, emek gücünü mü satıyor?" sorusunu yazın. Bu egzersiz, "sınıf artık başka" diyen her metne uygulanabilir.
Yerel kronoloji: Kendi ilçenizin ya da mahallenizin son kırk yıllık seçim sonuçlarını, aynı dönemde kapanan işyerlerini, dağılan sendika şubelerini ve mahalleden çekilen sol örgütleri tek bir zaman çizgisine koyun. Bize gönderin; Türkiye'nin "sağa kayış" haritasını sınıfsal olarak birlikte çizelim.
Yorumlara yanıt: "İşçilerin neden sağa oy verdiğini özetliyor" diyen birine kızmayın; gözlemi doğru. Şunu sorun: "Peki işçi sağa oy vermeden önce solda ne buluyordu ve o şey ne zaman ortadan kalktı?" Soru, tartışmayı kültürden örgüte, kimlikten mülkiyete çeker.
Okuma: Marx'ın 18 Brumaire'inin son bölümünü (köylülük ve Bonaparte), Engels'in 1858 mektubunu, Lenin'in Emperyalizm'inin işçi aristokrasisi bölümünü, Stuart Hall'un "The Great Moving Right Show" makalesini, Eribon'un Reims'e Dönüş'ünü ve Piketty'nin "Brahman sol" bölümünü sırayla okuyun. Bugünün dünyası için Braverman'ın Emek ve Tekelci Sermaye'sini, Kapital'in 25. bölümünü Harari'nin "gereksiz sınıf" bölümüyle yan yana, Bowles-Gintis'i ve Sandel'in Liyakatin Tiranlığı'nı ekleyin. Sıra önemli: önce mekanizmayı, sonra bugünkü biçimini.
Mahalle envanteri: Bulunduğunuz mahallede bahis bayilerini, kahvehaneleri, kurye bekleme noktalarını, kapanmış sendika şubelerini ve sol örgüt lokallerini bir haritaya işaretleyin. Haritada hangisinin çoğaldığına, hangisinin azaldığına bakın. "İşçi neden sağa oy veriyor" sorusunun yerel yanıtı o haritadadır.
Bir katman bağlantısı kurun: Yazılımcıysanız bir kurye grubuyla, öğretmenseniz bir depo işçisiyle, öğrenciyseniz bir çağrı merkezi çalışanıyla düzenli görüşen bir bağ kurun. Amaç yardım değil, aynı algoritmanın iki ucunu birbirine göstermek. Sınıfın katmanlarını bağlayan halka, kendiliğinden oluşmaz.
Örgüt: Bütün bu yazının tek bir pratik sonucu var. Bulunduğunuz işyerinde, okulda ya da mahallede işçinin sınıf olarak konuştuğu bir yer yoksa, o yeri kurun. Sandıktaki sonuç o yerin varlığına bağlı; tersine değil.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
İşçiler neden sağa oy veriyor? Çünkü 1851'de Bonaparte'ın köylüsünden 2026'nın Saksonya-Anhalt işçisine, sağ her zaman örgütsüz emekçiyi kazandı ve emekçi her zaman örgütünü yitirdiğinde ya da terk edildiğinde örgütsüz kaldı. Çünkü sağ, işçinin gerçek korunma talebine yanlış adres vermekte ustadır ve sol, o talebe doğru adresi vermekten 1914'ten beri sık sık vazgeçti. Çünkü sağ, sınıfı bölmeyi ve hakkı lütuf gibi sunmayı bilir. Ve çünkü oy, sınıf bilincinin nedeni değil sonucudur; bilinç ise sandıkta değil, işyerinde ve mahallede, mücadele içinde kurulur.
Bugün buna yeni bir katman eklendi. Yapay zekâ çağında sınıf ilişkisi değişmedi ama görünümü parçalandı: on bin ayrı motosiklet, on bin ayrı ekran, on bin ayrı kupon. Vasıfsızlaşma artık kod yazanı da vuruyor; "gereksiz" hükmü, kâr ölçütünün insana yapıştırılmış hâli olarak milyarlara okunuyor; bahis, uyuşturucu ve algoritmik akış, sınıfın bir araya gelme kapasitesini fiziksel olarak yok ediyor; okul, diplomalı-diplomasız hattını üretip iki tarafa birbirini hor görmeyi öğretiyor; ve tarihte ilk kez, üretim araçlarının en yoğunlaşmış sahipleri popülist sağın yanında açıkça duruyor. Bu koşullarda işçinin sağda kalması bir bilmece değil; sağın hastalığı üretip ilacını satmasıdır.
Ama aynı koşullar, çıkış yolunu da gösteriyor. Trendyol kuryeleri algoritmanın onları ayırdığı aynı telefonla birleşti; Hollywood senaristleri mülkiyet sorusunu toplu sözleşme masasına taşıdı; yazılım kooperatifleri tasarlama ile yapmayı yeniden birleştirdi. Modern işçi sınıfı, klasik kavramın terkiyle değil, klasik kavramın bugünkü bin bir görünümüne uzanmasıyla kendisi için sınıf olacak: kurye ile yazılımcıyı, öğretmen ile depo işçisini, işsiz genç ile kadrolu memuru aynı algoritmanın iki ucu olarak birbirine göstererek.
Acemoğlu iki sınıflı bir dünyaya gittiğimizi söylüyor ve haklı. "Marx'ın dediği gibi değil" diyor ve yanılıyor: teknolojiyi elinde tutanlar üretim araçlarının sahipleridir, geri kalanlar aynı ücretli emeğin katmanlarıdır. Yorumcu, bu tablonun işçinin sağa oyunu özetlediğini söylüyor ve kısmen haklı: tablo öfkeyi açıklıyor; öfkenin sağa akmasını açıklayan iki sözcük ise tablonun dışında: mülkiyet ve örgüt.
Bizim işimiz işçinin sağa oy vermesine üzülmek değil; işçinin sınıf olarak konuşabileceği yeri yeniden inşa etmektir. 1970'lerde o yer vardı ve işçi sola oy verdi. 12 Eylül o yeri yıktı ve işçi, kendini gören tek "biz"e oy verdi. O yer yeniden kurulduğunda oy da gelir; kurulmadığında hiçbir liberal koalisyon, hiçbir yaşam tarzı muhalefeti, hiçbir "işçi yanlısı yapay zekâ" işçiyi sandıkta tutamaz.
Yoldaşça.
Bilgi herkesindir.
Kaynaklar
Güncel vesile
- Gazete Oksijen, "İki sınıflı dünya uyarısı!" — LinkedIn paylaşımı ve video kesiti (19 Eylül 2026)
- Uğur Koçbaş, Daron Acemoğlu'ndan iki sınıflı dünya uyarısı, Gazete Oksijen (18 Eylül 2026)
- Oksijen TV, İki sınıflı dünya uyarısı | Yapay zekâyı durduramazsınız | Daron Acemoğlu – Uğur Koçbaş
- T24, Daron Acemoğlu'nun yeni kitabı "Hangi Liberal Demokrasi" okurla buluşuyor (Ağustos 2026)
- Daron Acemoglu, The case for "working-class liberalism", Prospect (2 Eylül 2026)
Kuramsal çerçeve
- Karl Marx, Felsefenin Sefaleti (1847), II. bölüm (kendinde sınıf / kendisi için sınıf)
- Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852), VII. bölüm (köylülük ve Bonapartizm)
- Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto (1848), I. bölüm
- Karl Marx, Kapital, I. cilt, 25. bölüm: "Kapitalist Birikimin Genel Yasası"
- Friedrich Engels, Marx'a mektup, 7 Ekim 1858 (İngiliz proletaryasının burjuvalaşması)
- V. İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1916), VIII. bölüm; Ne Yapmalı? (1902)
- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri (hegemonya, sağduyu)
- Adam Przeworski ve John Sprague, Paper Stones: A History of Electoral Socialism (1986)
- Stuart Hall, "The Great Moving Right Show", Marxism Today (Ocak 1979)
- Didier Eribon, Reims'e Dönüş (2009)
- Thomas Piketty, Kapital ve İdeoloji (2019), "Brahman sol" bölümleri
- Jürgen Falter, Hitlers Wähler (1991) — NSDAP seçmen yapısı üzerine temel çalışma
Yapay zekâ çağında sınıf, vasıfsızlaşma, "gereksizlik", eğitim
- Friedrich Engels, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu (1845) — içki ve işçi sınıfı
- Karl Marx, Kapital, I. cilt, 15. bölüm: "Makine ve Büyük Sanayi"
- Harry Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye: Yirminci Yüzyılda Çalışmanın Değersizleşmesi (1974)
- Guy Standing, Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf (2011) — eleştirel olarak
- Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları (2004)
- Yuval Noah Harari, Homo Deus (2015) — "gereksiz sınıf" kavramının kaynağı; eleştirel olarak
- Samuel Bowles ve Herbert Gintis, Kapitalist Amerika'da Okul (1976)
- Pierre Bourdieu ve Jean-Claude Passeron, Yeniden Üretim (1970)
- Michael Sandel, Liyakatin Tiranlığı (2020)
- Bilgi Müşterekleri, Piramidin Kanlı Basamakları: 2026 Küresel Mülksüzleştirme Savaşı ve 'Gereksizler Sınıfı'nın Doğuşu (3 Temmuz 2026)
- Bilgi Müşterekleri, "Yapay Zekâ Çağında Emek" Kitabımız Yayında (18 Ağustos 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Kristalleşmiş Emeğin İsyanı: 20. Karaburun Bilim Kongresi’ne Çağrı (24 Temmuz 2026)
- Bilgi Müşterekleri, GİG Ekonomisi Dosyası (31 Ağustos 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Fütürizmden Tekno-Faşizme (7 Eylül 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu ve Dijital Çağda Sınıf Mücadelesinin Diyalektiği (11 Ağustos 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Anthropic'in Aktivist İzleme Sistemi (11 Eylül 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin? (29 Ağustos 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Albatros Bilişim Kooperatifi ve Yazılım Kooperatifçiliği 101 (4 Eylül 2026)
Türkiye
- Bilgi Müşterekleri, 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü (11 Eylül 2026)
- Bilgi Müşterekleri, TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6 (31 Ağustos 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı (7 Eylül 2026)
- Bilgi Müşterekleri, Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu (2 Eylül 2026)
Acemoğlu dizisi
- Daron’un Resti, Elon’un Testi: Tekno-Kapitalizmin Sahte Düellosu (29 Temmuz 2026)
- Acemoğlu ve The Economist Tartışması ve Sınıfsal Anlamı (21 Ağustos 2026)
- Acemoğlu'nu Kurtarmak, Sınıfı Kurtarmaz (9 Eylül 2026)
- AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır (11 Eylül 2026)
- İstifanın Sınıfı: Bir Anthropic Araştırmacısının Vedası Neyi Söylüyor, Neyi Söyleyemiyor (9 Eylül 2026)
- İllüzyonun Yırtılışı: Dijital Kapitalizmin "İyilik" Mitine ve "Sınırı Belirlemek" Çağrısına Materyalist Bir Müdahale (29 Temmuz 2026)
- Genel Zekânın Gaspı ve AGI İllüzyonu (22 Temmuz 2026)







