Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Deniz Göktaş Davası ve Mizahın Sınıfı

88 Gün, Dört Cümle, İki Mahkûmiyet: Savunmanın Tam Metni ve Sınıfsal Bir Değerlendirme

Yazar: Oğuz Demirkapı
Deniz Göktaş Davası ve Mizahın Sınıfı

Deniz Göktaş Tahliye Edildi

88 gün, dört cümle, iki mahkûmiyet: savunmanın tam metni ve sınıfsal bir değerlendirme
Sevgili Genç Yoldaşlar

Komedyen Deniz Göktaş, 28 Eylül 2026 Pazartesi öğleden sonra, 88 günlük tutukluluğun ardından ilk duruşmasında tahliye edildi. İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi, "suçu ve suçluyu övme" suçlamasından beraatine; "dini değerleri aşağılama"dan 7 ay 15 gün hapis, "Cumhurbaşkanına hakaret"ten 11 ay 20 gün hapis cezasına ve tahliyesine hükmetti. (Gazete Oksijen, Halk TV)

Bir gün önce cezaevinden yazdığı mesaj "88 gün sonra ilk kez kelepçeleneceğim ve araba kornası duyacağım" diye başlıyordu. Bu akşam o kornayı dışarıdan duyacak.

Sevinelim. Ama sevinci doğru yere koyalım: tahliye, beraat değildir. Mahkeme, savcının istediği formülü, yani "ceza ve tahliye"yi büyük ölçüde benimsedi. Göktaş dışarıda; iki mahkûmiyet ise sicilinde. Bu yazıda önce olanı kısaca hatırlatacağız, sonra cezaevinden gelen mesajı ve mahkemede okuduğu savunmayı olduğu gibi aktaracağız, ardından sınıfsal değerlendirmemizi yapacağız ve en sonda tahliyenin hangi koşullarda gerçekleştiğini, bugün itibarıyla bilinen bütün ayrıntılarıyla anlatacağız.

Bu Dosyada Daha Önce Yazdıklarımız

Deniz Göktaş'ı bu sayfalarda ilk kez yazmıyoruz. Bu yazı, 88 gün önce başlayan bir dizinin dördüncü halkası:

O yazılarda öngördüğümüz pek çok şeyi (tutuklamanın bir sindirme aracı olarak kullanılmasını, din üzerinden kurulan suçlamanın kutuplaşmayı beslemek için seçilmesini) bugün Göktaş'ın kendi savunması ve mahkemenin kararı doğruladı. Aşağıdaki değerlendirme o yazıların üzerine kuruludur.

Kararın Özeti

SuçlamaİddianameMahkemenin kararı
Cumhurbaşkanına hakaret (TCK 299)"Utangaç bir diktatör" esprisi ve Erdoğan'a ilişkin kesit11 ay 20 gün hapis
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (TCK 216)Oruç, "dördüncü kitap" ve dalgıç esprileri7 ay 15 gün hapis ("dini değerleri aşağılama" olarak)
Suçu ve suçluyu övme (TCK 215)"Daltonlar" esprisiBeraat
Tutukluluk3 Temmuz'dan beri, 88 günTahliye

İki cezanın toplamı 19 ay 5 gündür. Bazı haberlerde bu rakam yuvarlanarak "toplam 18 ay" diye verildi. (Halk TV)

Ne Olmuştu?

Deniz Göktaş 1994'te Ankara Mamak'ta doğdu; ODTÜ'de psikoloji, Kadir Has'ta sinema-televizyon okudu, yaklaşık yedi yıl önce açık mikrofon gecelerinde sahneye çıkmaya başladı. Gösterilerini ücretli platformlara satmıyor, YouTube'a ücretsiz koyuyor; 2023'teki "Selam Selam" altı milyonu aşkın izlendi. (T24)

TarihOlay
Ekim 2023 – Haziran 2026"Ölü Deniz" 198 kez, Türkiye'nin dört bir yanında 100 binden fazla biletli seyirciye sahnelendi. Tek bir şikâyet gelmedi.
1 Haziran 2026Gösteri Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda kayda alındı.
24 Haziran 202690 dakikalık gösteri YouTube'da yayımlandı.
29 Haziran 2026İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı.
2 Temmuz 2026Soruşturmayı öğrenip yurt dışından kendi isteğiyle dönen Göktaş, İstanbul Havalimanı'nda gözaltına alındı; ters kelepçeli görüntüleri çekildi.
3 Temmuz 2026"Kaçma ve delilleri karartma şüphesi"yle tutuklandı; Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne ("kuyu tipi") gönderildi. Videoya erişim engeli getirildi.
28 Ağustos 2026İtiraz üzerine iki suçlamadan tahliye kararı çıktı; Göktaş cezaevinden çıkamadan "Daltonlar" esprisi gerekçesiyle "suçu ve suçluyu övme"den yeniden tutuklandı.
31 Ağustos 2026Savcılık itirazıyla diğer iki suçlamadan da yeniden tutuklandı.
4 Eylül 2026İddianame İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi'nce kabul edildi.
27 Eylül 2026Cezaevinden duruşma öncesi mesaj.
28 Eylül 2026İlk duruşma; savunma, mütalaa, karar: iki mahkûmiyet, bir beraat, tahliye.

Kaynaklar: Cumhuriyet, Evrensel, Medyascope, Euronews, Göktaş'ın savunması (Halk TV)

Duruşmadan Bir Gün Önce: Karatepe'den Gelen Mesaj

Deniz Göktaş'ın 27 Eylül 2026'da X hesabından (@idgoktas) paylaşılan mesajı, olduğu gibi: (Evrensel)

Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'ndan selamlar,

Yarın, 28 Eylül Pazartesi, Çağlayan Adliyesi'nde saat 10:00'da duruşmam var.

88 gün sonra ilk kez kelepçeleneceğim ve araba kornası duyacağım. Kelepçeyi özlemediğim kesin, bakalım araba kornasını özlemiş miyim?

İyiyim. Güneş olmadan da yaşanıyormuş, güneş abartılmış bir balonmuş.

Biraz da cezaevinden havadisler: Sınıf atlama heyecanı var Karatepe'de mahallemize 2 özel jeti olan komşu taşındı. Herkes bir gecede radikal seviyede artan refah seviyesine uygun davranmaya çalışıyor. Ben de buna uygun olarak bu tweette 'zengin derdi' sayılacak bir konu seçtim: Cezaevi ve müzik.

'Müziksiz yaşayamam' tipi bir insan hiç olmadım, hatta epey de yaşarım ama 'müziksiz 88 gün yaşayamam' tipi bir insanmışım meğer. Rüyalarımdan birinde; tahliye olduğumu fark edince hemen Peyk açıyordum ama Peyk olmayan bir şey çalıyordu. Radyo ve Dream Türk var ama hep Peyk olmayan bir şey çalıyor.

Şimdi övmeye çekiniyorum; TRT 2'yi övdüm, son 1 aydır yok. Radyo 3 sağolsun, Gojira çaldı 1 saat. Böyle mucizevi anlar dışında pek seçenek yok. Bu yüzden bu yaşa kadar ergen inadıyla taşıdığım Türkçe pop alerjimi aşmam gerekti. Bu hafta savunmama hazırlanırken 24 saat boyunca Dream Türk açıktı. Sadece yan komşum Haluk Levent, Mamak Türküsü ya da Haziran'da Ölmek Zor çaldığında TV'yi kapatıp avluya çıkıyorum. Kuyu tipinin tek iyi yanı akustiği olabilir.

24 saat Dream Türk izlerseniz 4 kere Ezhel'i görebiliyorsunuz, özledik. Onun dışında Türkçe pop. Girl Band, Boy Band ve Karışık Band salgını var, herkes dikkatli olsun. Kalabalık ortamlara girmeyin, aniden bir koreografinin parçası olabilirsiniz.

Favorilerim:

  • Eypio & Sibel Can – Kıyamam
  • Mabel Matiz – Umrumdışı

Hücremde Mabel Matiz'in 'Ben büyüttüm boy boy' dansını yaparken infaz koruma memuruna yakalandım. Bir kere de derbi günü MasterChef izlerken yakalanmıştım, iki etti.

Savunma öncesi gündemden uzaklaşmak için seçtiğim bu yumuşak konuyu burada yazdığım bir rap ile bitireyim. Sabah 9'da ekmek dağıtımı oluyor. Haftada birkaç gün de ekmekle birlikte poğaça veriliyor ve kruvasan neşesi yaşanıyor. O günler önce koridorda servis tezgâhının tekerleğinden çıkan sesler yankılanıyor. Sonra dağıtımı yapan memur bozacı gibi bir nağmeyle bağırıyor: 'Ekmek ve poğaçaaaa'

(Fuat Ergin tarzı bir flow'la)

Ekmek ve poğaça
Vaktimiz bolca
Cicibebe olmasa
Halimiz n'olcak
Menü ful carbo
Ne peynir ne yarım kadeh Doluca
Haluk [Levent], Cem [Küçük], Özkan [Yalım], ben
D Blok dört yapraklı yonca

Görüşmek üzere.


Deniz Göktaş'ın Savunmasının Tam Metni

Aşağıdaki metin, Deniz Göktaş'ın 28 Eylül 2026'da İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi'ne sunduğu ve duruşmada okuduğu yazılı savunmanın tamamıdır. Metin Halk TV tarafından "Deniz Göktaş'ın savunmasının tamamı" başlığıyla yayımlandı; ara başlıklar savunmanın kendi başlıklarıdır. (Halk TV) Yalnızca birkaç yazım ve tekrar hatası düzeltildi; içeriğe dokunulmadı. Savunma yaklaşık bir buçuk saat sürdü ve salondaki izleyicilerin alkışlarıyla bitti.

88 Gün

Buraya Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'ndan getirildim. Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi, kamuoyunda "kuyu tipi" olarak bilinen bir cezaevi. 3 Temmuz'dan, bu duruşma gününe kadar günlerim güneş almayan, hiçbir tutuklu/hükümlü ile iletişim kuramadığım bir hücrede geçti. Ailemle de bu süreçte, yüksek güvenlik gerekçesiyle, diğer cezaevlerinden farklı olarak, haftada yalnızca 10 dakika telefonda konuşabiliyorum.

Bugün 28 Eylül, 3 Temmuz'dan bugüne 88 gün geçti. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'ndaki stand-up gösterimde bir komedyen olarak, komedyen kimliğimle söylediğim 4 cümle sebebiyle 88 gündür tutukluyum. Cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli bu hücrede tutuldum. Ki bunlar minimum rakamlar, şimdilik cümle başına 22 gün diyelim.

Tabii ki bir komedyen olarak cümlelerin etki gücünün bu kadar yüksek olduğunu görmek gururlandırıyor ama bir vatandaş olarak ülkemin ifade özgürlüğü sicili adına üzülüyorum.

Başıma gelenler işime olan inancımı artırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla otosansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.

4 Cümle

Bu davayı bilmeyen birine 2026 yılında 88 gün hücre hapsi gerektiren 4 cümle hakkında tahminlerini sorsak, muhtemelen cinnet geçiren birinin katliam çağrısı, nefret suçu, taciz gibi cevaplar alırız. Hâlbuki bu davaya konu olan cümleler, bir stand-up gösterisinde sarf edilmiş, seyircilerden alkış ve kahkaha almış, kabalık bile içermeyen şakalardan ibarettir. Tutuklanmamın gerekçesi olarak gösterilen bu dört cümleyi, "Ölü Deniz" adlı gösterimin videosundan önce, 197 kez sahnelerde söyledim, hâlâ arkasındayım şakalarımın, çünkü en küçük bir suç unsuru içermemekte sözlerim.

Biz Komedyenler

Komedyenlik ve stand-up gösteri videolarıyla ilgili şunu belirtmek isterim: Müzikteki albüm yayınlama ve konser düzeninin tersi bir çalışma şekline sahibiz. Müzisyenler önce albümü kaydedip sonra yayınlarlar, ardından o şarkıları seyircilerle birlikte söylerler. Çünkü konsere gittiğimizde bildiğimiz şarkıları duymak, müzisyene eşlik etmek isteriz. Müzikte aşinalık ve şarkı bilmek avantajken, komedide sürpriz ve ters köşe elzemdir. Komedyenler önce seyirci karşısında canlı olarak gösteriyi yıllarca yapar ve sonra turnelerinin sonunda da videoya kaydederler. Yani bu davaya konu olan 90 dakikalık gösteri videom, 3 yıl boyunca 100 binden fazla seyircinin canlı süzgecinden geçen metnin son temsilidir.

Yayınlanan ismi ile "Ölü Deniz" gösterisini birebir aynı şekilde, aynı cümleler ile ilk kez Ekim 2023'te Harbiye'de sahneye koydum. Son kez de Haziran 2026'da yine Harbiye'de sahneledim. Yani ilk gösteriden son gösteriye kadar davaya konu olan bu 4 cümleyi 198 kez, Türkiye'nin dört bir yanında 100 binden fazla biletli seyirci karşısında söyledim. Her seferinde kahkaha ve alkışla karşılandı.

Bu 3 yıl boyunca tanesi 22 gün hücre hapsi eden bu cümleler hakkında gelen şikâyet sayısı: 0. Samsun'da, Edirne'de, Mersin'de, Muğla'da, Çanakkale'de, Diyarbakır'da, Hatay'da, Trabzon'da, Adana'da, Çorlu'da, Artvin'de binlerce insan, hapse girmemi gerektiren bir cümle görmediler. Bu gösteriler her şehrin en büyük, en bilinen salonlarında gerçekleşti. Gösterilerimin hepsi afişle, reklamla duyuruldu. Toplumun her kesiminden gösteriye gelen seyirciler şikâyet etmek bir yana, sağ olsunlar arkadaşlarına, sevdiklerine tavsiye ettiler. Anne-babalarıyla, çocuklarıyla, sevgilileriyle tekrar tekrar aynı gösteriye geldiler. Onlar sayesindedir ki "Ölü Deniz" gösterimi, 5 bin kişilik 2 Harbiye gösterisi dâhil olmak üzere, 3 yıl boyunca kapalı gişe oynadı. Bu 3 yıl boyunca duyduğum tek şikâyet de; insanların bilet bulmakta zorlanmasına dairdi. O da biletlerin hızlı tükenmesi sebeplidir. Ve biraz önce anlattığım üzere; 3 yılın sonunda, bu gösteriyi başladığı yerde, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda, 1 Haziran 2026 akşamında video olarak kaydettim. Çekimi yapılan günden 23 gün sonra, 24 Haziran 2026'da 90 dakika olarak YouTube'da yayınladım ve olaylar gelişti.

Troller

İlk gösterim Selam Selam'ı yine YouTube'dan 2023 yılında yayınlamıştım, 6 milyon izlendi. O yüzden bu gösterimin de ilgi göreceğini bekliyordum ama gerçekten de beklentimin çok üstünde bir ilgi gördü. 3 gün içinde milyonlarca kişi izledi, paylaştı; üzerine yayınlar yapıldı, köşe yazıları yazıldı. Ancak hepimizin malumu, sosyal medya gündemini troller belirliyor, kontrolleri dışında ve hoşlarına gitmeyen bir gündem olduğunda ise operasyonel hesaplarını kullanarak saldırmaya başlıyorlar. Bu troll ekibinden ilk gördüğüm paylaşım, Şamil Tayyar kullanıcı adını kullanan yüksek takipçili bir troll hesabının paylaştığı, "Cumhurbaşkanına Hakaret" suçlamasına konu olan diktatör şakasıydı. Beklenen reaksiyonu alamadılar. İkinci gün de İmamoğlu şakasının bir bölümünü paylaşıp gösteriyi sahiplenen insanları soğutmaya çalıştılar. Ne var ki bu da bekledikleri reaksiyonu almadı. Aynı troll ekibinden olduğu anlaşılan kullanıcılar, ekip arkadaşlarına yalvarıyordu: "Dinle ilgili kısımlardan gidelim!" ve üçüncü gün soruşturmaya konu olan şakamın başını sonunu kesip, cımbızlayıp, bağlamından koparıp "Dinî Değerleri Aşağılayan Komedyen" olarak eş zamanlı yüzlerce hesaptan paylaştılar ve CİMER'e şikâyet kampanyası başlattılar. Bu kesinlikle organik bir tepki değildir. Bunun organik olmadığı da ufak bir paylaşım tarama araştırması ile kanıtlanabilir.

Sonraki gün yaptıkları yalan haberlerle bunu gösterdiler. Önce yurt dışına kaçtığımı yazdı aynı hesaplar, sonra bütün bu gösteri sürecinin iltica planımın parçası olduğunu yazdılar. Hâlbuki gösteriyi 24 Haziran'da yayınladım, 2027'de askere gitmek için bedelli askerlik ücretini, neredeyse yarım milyon TL, 22 Haziran'da yatırdım. Türkiye dışında yaşama planım hiçbir zaman olmadı.

Yurt Dışı ve Dönüş

Her yıl turnem biter bitmez tatil için yurt dışındaki arkadaşlarımın yanına giderim. Şu an 20–35 yaş arasındaki insanları 3 kategoriye ayırabiliriz. 1: Yurt dışına taşınanlar, 2: Taşınmaya çalışanlar, 3: Türkiye'de yalnız kalmamak için onları vazgeçirmeye çalışanlar. Ben 3. kategorideyim. Bütün yakın arkadaşlarım Türkiye'de bir gelecek görmedikleri için göçtüler. "Yurt dışına kaçtı" haberlerini Türkiye'ye dönmeye ikna etmeye çalıştığım arkadaşlarımla okumak trajikomik oldu. Ben beyin göçünü durdurmaya çalıştıkça Türkiye engel oluyor. Şimdi stand-up gösterisi sebebiyle 3 ay hapse girmiş bir komedyen olarak ikna etmeye çalışacağım. Bütün bu sürece dair yalan haberler ve manipülatif paylaşımları mahkemeye sunduk. Hemen ardından da "Soruşturma" haberi çıktı. Bize resmî bir bilgi ulaşmadan avukatım Metin Bey'i aradım. "Yakalama kararı yok ama dön istersen" dedi. Bu haberin ardından tatilimi yarıda kesip aynı gittiğim gibi; sırt çantamda üç tişörtle ilk uçağa atlayıp Türkiye'ye döndüm.

Uçaktan indikten sonra havaalanı pasaport polisine gidip "Benim hakkımda yakalama kararı olabilir" dedim. Beraber kontrol ettik, bekledik. Bir polis beni almaya geldi, onunla beraber havalimanı karakoluna yürüdük. O sırada havalimanında beni tanıyan insanlarla selamlaştım, iyi yolculuklar diledim. Ne koluma girildi ne de kelepçe takıldı. Karakoldaki memurlar şaşırdı: "Deniz niye döndün, deli misin? Ben olsam hayatta dönmem." dediler. Güle oynaya komiseri bekledik. Polislerin bile ülkeden gitmek istemesine şaşırmıştım.

Komiser geldi ve söylediği ilk şey "Kelepçe yapın" oldu. "Kendim teslim oldum, kelepçe yapılacak bir durum yok" dedim. Zorunlu prosedürün bu olduğunu söyledi. Ben de "Rızam yok, zorla yapacaksınız o zaman" dedim. Bunun üzerine komiser vazgeçti, beni nezarete aldılar.

Bir süre sonra Vatan Emniyet Güvenlik Şube'den bir komiser geldi, yine "kelepçe" dedi. Aynı şeyleri söyledim. Bu sefer polislere dar gelen parlak yelekler giydirilmişti. Videoyla şov yapılacağını anladım, hem kelepçeye hem de görüntü alınmasına rızam olmadığını söyledim. Zorla yaptılar. Hayatımda ilk kez kelepçe taktırmamaya çalıştığım için 4 saniye kadar karşı koyabildim. Nihayetinde "Ya benim yakalama kararım var galiba" diye girdiğim havalimanından ters kelepçe ve başıma bastırılarak çıktım. Emniyet teşkilatını tebrik ediyorum: 4 cümle cephaneli suç makinesini kıskıvrak yakaladılar.

Vatan Emniyet ve Adliye

Önden, arkadan, yandan ters kelepçeli videolarımı çektiler. Hepsinde başımı kaldırıp kamerayı bulup güldüm. Yayınlayacaklarını biliyordum, istedikleri aşağılama ritüeli görüntüsünü yakalayamadıkları için uzak ve arkadan bir görüntü yayınladılar. Ardından Vatan Emniyet'in klimasız memur odasından, klimalı amir odasına, oradan da uyuşturucu kokulu, ful kapasite, yerin altındaki nezarethaneye indirildim. Abartmıyorum, bütün polis memurları Türkiye'ye neden döndüğümü soruyordu. Bendeki imkânlar onlarda olsa 1 dakika durmazlarmış. Çocukken ebeveynler "Devlet memuru ol, hayatın kurtulur" derdi, şu an onlar bile Türkiye'den gitmenin hayalini kuruyor. Harbiye'de insanları güldürdüm diye niye ömür boyu sürgün yaşayayım, insanların ülkeden bu kadar bıkmış olmasına üzüldüm.

Nezarette bizi korumakla görevli polisin yanımdaki adamı göstererek "Bu psikopat gece uyurken seni öldürse, başımıza iş olursun" demesiyle ülkenin hâlinden kendi hâlime geçtim. Bir süre sonra beni tekrar çıkardılar, adli tıpa götürdüler. Kan, idrar, saç ve tırnak örneği alındı. İddianame ve soruşturmada uyuşturucunun u'su geçmezken 0 delil, 0 suçlama, 0 somut sebeple uyuşturucu testine sokuldum. 88 gün geçti, hâlâ sonucunu bilmiyoruz.

O gece Vatan'da öldürülmeden sabah Çağlayan Adliyesi'ne getirildim. Sorguya konu olan gösterimi hatta o cümleleri bile izlememiş olan savcıya şakaları izah ettim. Savcılık sorgusundan çıkıp adliye koridorunda duruşmayı beklerken, üç kez sert ve net bir şekilde görüşmek istemediğimi söylememe rağmen, komiser emrivaki yaparak beni Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürdü. Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de duruşma öncesi zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. Kılıçdaroğlu "Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada" dedi. Yok. Maalesef bir tek o öyle demedi bu süreç boyunca konuştuğum insanlar arasında. Kendisi ile, ben tutukluyken üzerimden reklam yapılmasın diye görüşmek istemiyordum. Zorla olunca da sert, net ve olumsuz konuştum. Herkesin şahit olduğu konuşmamı bile yalanladılar. Memurlar "niye CHP'yi salın dedin" diye sordular. Avukatlarımı bile göremiyorken, ellerim kelepçeli bir hâlde adliyede zorla neden Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm? Hâlâ merak ediyorum.

Daha sonra çıkarıldığım mahkeme tarafından kaçma ve delil karartma şüpheleriyle tutuklandım. Oysa New York Comedy Festivali'nde gösteri yapmak için aldığım, oturum-çalışma izni sağlayan yetenek vizem olmasına rağmen soruşturmayı öğrenir öğrenmez Türkiye'ye dönmüştüm.

Aynı şekilde davanın konusu ve tek delili olan gösteri videom, resmi makamlarca erişim engeli getirilip karartılmaya çalışılırken diğer sosyal medya hesaplarımdan bizzat paylaşıp, delili karartmayı bırakın korumak için elimden geleni yaptım.

Hücre ve SEGBİS'ler

Hücremdeki ilk haftamda; ters kelepçeli videom, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ona söylediğim cümleyi inatla reddetmesini ve hakkımda CİMER kampanyası yapan yayın organlarının babam hakkındaki yalan haberlerini izledim. Bu troll ekibinin derdi çok açıkça din değildi, dinî hassasiyetleri kullanarak eleştirel her sesi sindirmekti.

88 gün boyunca bu duruşmaya çıkmayı bekledim. 4 cümlelik iddianamenin hazırlanması 64 gün sürdü. Bu belirsiz bekleyiş psikolojik olarak yeterince yorucuyken, bir de tahliye edilip tekrar tutuklandım. 57. günde bir cuma günü apar topar SEGBİS'e götürüldüm. Tutukluluk incelemelerinde olduğu gibi yine avukatlarım çağrılmamıştı. Beni tutuklayan hâkim tekrar karşımdaydı. İtiraz sonucu iki suçlamadan da tahliye olduğumu söyledi. Es verdi. Kısa bir sessizlikten sonra yeni bir suçlamadan tutuklama istemi olduğunu belirtti. Bahsi geçen "Ölü Deniz" gösterisinden, yani aynı gösterinin ilk 5 dakikasında söylediğim bir cümlede, tutuklanmamın 2 ay sonrasında, tam tahliye olduğum anda yeni bir suç tespit edildiği için SEGBİS odasında yaşadığım 30 saniyelik özgürlüğün ardından Daltonlar çetesini övmekten tekrar tutuklandım.

Sonrasında Pazartesi günü diğer 2 suçtan da yeniden tutuklandım. Hücrede kendi kendime MasterChef izlerken, 2 iş günü içinde 3 farklı suçtan tutuklanmış oldum. 61. Asliye Ceza Mahkemesi hiç tahliye vermemiş olsa toplam suç sayım daha az olacaktı gibi hissediyorum. Ve buradayım, üstümde 30 gün önce bütün suçlamalardan tahliye olmuş insan rahatlığı ve tahliye olur olmaz 3 kere tekrar tutuklanmış insan tedirginliği var.

Utangaç Bir Diktatör

Anne ve babamın beni bir camın arkasından haftada yalnızca 1 saat görebilmek için 12 kez Ankara'dan Çorlu'ya gelmelerinin sebebi 4 cümleden ilki; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim: "utangaç bir diktatörden, kendi kimliği ile barışık bir diktatöre geçişi, bizim başımıza gelenleri düşünmezsek, bir insan için olumlu bir ilerleme." Ve BAM! 22 gün güneş yok Deniz'e.

Buradaki "utangaç bir diktatör" tanımlaması cumhurbaşkanına hakaret sayılmış olup "terapiye gidiyor kesin, en son güldüğü video mezarlıkta" ifadeleri de rencide edici bulunmuştur. "Diktatör" ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir, bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir. Yazılan metnin ve sanatçının üslubuna göre seçilen kelimeler değişebilir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı'dır. 25 yıldır iktidarda olan partinin ve Türkiye'nin en yetkili yöneticisi olarak bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hiciv sanatına/mizahi eleştiriye açık olmalıdır. Gösteride geçen "diktatör" benzetmesi otoriter eğilim gösteren bütün yöneticilere, dünyanın her yerinde sıklıkla yapılan bir benzetmedir.

"Mezarlıkta gülme" olarak geçen yer, "Sevgili Musa" olarak bilinen, Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllar önce bir muhabirle konuşurken mezarlıklara yaptıkları çalışmaları övdüğü videoya atıftır. Cumhurbaşkanının içten kahkaha attığı nadir görüntülerden olduğu için sosyal medyada da sıkça paylaşılır ve gönderme yapılır. Bu nedenle gösterideki anlatım da rencide edici bir ifadeden ziyade basit bir mizahi tespittir.

Terapi ise herkesin gitmesi ve yararlanması gereken, hayatın doğal parçası olan bir psikolojik destek hizmetidir. Terapiye yıllardır giden ve imkânı olan herkese öneren biri olarak psikolojik bir rahatsızlık imasında bulunmadım; psikoloji mezunu olarak terapiye gitme eylemini negatif anlamda kullanmam söz konusu olamaz.

İddianamede toplumsal değerlerden ve onların korunması gerektiğinden söz ediliyor. Mizah da, hiciv de bu coğrafyanın yüz yıllara yayılmış birer değeridir. "Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız" cümlesi sık sık sarf edilmesine rağmen mevzu duymak istemediğimiz bir konu olduğunda engelleniyor ya da cezalandırılması gereken bir eğlence muamelesi görüyor. Hâlbuki bir şakadan rahatsız olursanız, verebileceğiniz cezalar bellidir ve gayet yeterlidir. Bir komedyeni sevmiyorsanız gülmezsiniz, gösterilerini seyircisiz bırakırsınız, şakalarını/metnini aynı sertlikte eleştirirsiniz. Ancak sahneye çıkan kişiye verilecek cezalar içinde sansürün, yasağın ve tutuklamanın yeri olmamalıdır. Bu sansür ve yasak algısı, tutuklanma korkusu sanatçılar ve ürettikleri için olduğu kadar, tüm vatandaşlar için de endişe vericidir. Siyasetçiler her kamu figürü gibi bu eleştirilere göğüs germek zorundadır.

O Zamanın Mizahı ve Bugün

Soruşturma Savcısı iddianamenin ilk sayfası boyunca Anayasa'nın ifade özgürlüğünü koruyan maddelerinden ve Türk Ceza Kanunu'nun hakaret suçunun sınırlarını çizen maddesinden geniş alıntılar yapmış. Bir komedyenin stand-up gösterisinde "diktatör" demesi iddianamedeki alıntılara göre de herhangi bir suç unsuru barındırmıyor. Benim gibi hukukçu olmayan birinin bunu anlaması için, bu bilgilere ihtiyacı yok aslında. Çünkü politik mizah ve hiciv ile ilk kez karşılaşmayan herkes bilir ki bu şakadaki eleştiri dozu çok hafif ve yumuşaktır. Ben çocukken televizyonda Levent Kırca izleyerek, mizah dergileri okuyarak büyüdüm. Ferhan Şensoy'un oyunlarını izledim; arşivlerden Gırgır ciltlerine, Devekuşu Kabare'nin oyunlarına baktım. Beni o ustalar izleseler "Bir komedyene göre fazla yumuşak dillisin" diyip beni korkak bulabilirlerdi. Ama onların döneminde bu eleştiriler toplum ve yöneticiler tarafından normal karşılanır, eserleri eleştiri alsa da yargının konusu olmazdı. Hâlbuki o yıllardaki söz konusu yasalar bugünle aynı. Ancak o zaman olsa yumuşak bulunacak politik mizah, bugün komedyeni hücrede hapis yatırıyor. Yasalar değişmedi, değişen ne? Yöneticiler.

Nasreddin Hoca'dan Cumhuriyet dönemine kadar onlarca hicivcinin eserleri ve efsaneleri hâlâ hatırlanmakta; eleştirdikleri yöneticilerin isimleri dahi, bu eleştirel eserler sayesinde anımsanmaktadır. Bana Türkçeyi ve mizahı sevdiren Ferhan Şensoy başta olmak üzere, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin; mizah dergileri Markopaşa, Diyojen, Akbaba, Gırgır, Leman, Penguen, Uykusuz, çoğu siyasetçiden daha kalıcı olarak bu toplumun hafızasında ve kültüründe yer edinmiştir. Ferhan Şensoy'un eleştirdiği ve onu sansürlemeye çalışan isimler çoktan unutulmuşken, en genç kuşaklardan bile Ferhan Şensoy'un oyunlarını ezbere bilenler var.

Hicvi, politik mizahı, bu toplumsal değeri ve sahnede ve hayatta tek başına olan komedyenleri; şakalarından rahatsız olan güç sahiplerine, öfkeli kalabalıklara karşı yargının koruması; yüzyıllardır bu toprakların değeri olan bu eleştirel kültürün özgürce icra edilebileceği bir ortamın yaratılması gerekiyor.

Eğer politik mizah bugünün Türkiye'sinde doğrudan yasak değilse, bu şakada bir suç unsuru yoktur. Çünkü 25 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisinin başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın isminin geçmediği politik mizah gösterisinin bir samimiyeti de, gerçeklikle bir bağı da yoktur. Pertev Naili Boratav'ın derlemesinden bildiğimiz gibi otoriteden lafını sakınmayan Nasreddin Hoca bugün stand-up yapsa gösterinin yarısı Recep Tayyip Erdoğan hakkında olurdu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bahsettiğim ters kelepçe uygulamasından, yurt dışına göçen gençlerden, göçme hayali kuran memurlardan, sanatçıların otosansüründen, ekonomik koşullara; Türkiye'de eleştirilebilecek ve hakkında şaka yapılabilecek her konunun birinci derece sorumlusudur, muhatabıdır veya çözmekle yükümlüdür. Doğal olarak da hepimizden daha çok bu sorumluluğunun farkında olarak, hakkında yapılan eleştiri ve şakalara olgunlukla yaklaşmalıdır.

Buna rağmen Türkiye ve gündeme dair onlarca farklı konu ve kişiden bahsettiğim bu 90 dakikalık stand-up gösterisinde hepi topu 5 dakika kendisi hakkındadır, bu 5 dakikanın da bir cümlesi iddianameye konu olmuştur.

"Diktatör olsam diktatör diyemezdiniz" şeklinde birçok demeci olmasına rağmen kendisine bir şakasında "utangaç bir diktatör" dedi diye komedyeninden şikâyetçi olan ve onu cümle başına 22 günlüğüne özgürlüğünden mahrum eden bir yönetici olması da eleştirilecektir. Herhangi bir hakaret kastım yoktur, beraatimi talep ederim.

CİMER ve Diğer 3 Cümle

Geri kalan 3 cümle "dini değerleri aşağılama" kapsamında ele alındı, daha sonra "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla tutuklanma sebebim olarak gösterildi. 66 günümü hücrede geçirmeme gerekçe gösterilen bu 3 cümlenin halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtı olarak 185 CİMER şikâyeti gösterildi savcılık tarafından. Tutuklandığım 3 Temmuz günü, "Ölü Deniz" gösterisini 100 binden fazla seyirci canlı izlemişti; YouTube'da ise 6 milyon izlenme, 100 bin beğenme, 20 binden fazla olumlu yorum vardı. Bir yanda bunlar, öte yanda 185 CİMER şikâyeti.

Bu işleme koyulan 185 CİMER şikâyeti dava dosyasında mevcut. Hücrede vaktim bol olduğu için hepsine göz attım. Gösteri 24 Haziran'da paylaşılıyor, 3 gün boyunca internette ve medyada gündem oluyor, 3 günde yaklaşık 4 milyon izleniyor. Tahmin edin bu 3 günde gelen CİMER şikâyet sayısı kaç? Yalnızca 1. O da dini konular değil, cumhurbaşkanı hakkında. En başta anlattığım gibi 3 gün boyunca saldırıları tutmayan trollerin "Dini konulardan gidelim" demesiyle başlayan yapay bir rahatsızlık. Halkın bir şikâyeti yok. Bunu hem şikâyetlerdeki tarihlerden hem de eklenen görsellerden anlıyoruz. Şikâyet edenlerin ezici çoğunluğu gösterimi izlememiş, sosyal medyadaki operasyonel hesapların "İğrenç komedyen dinimize hakaret ediyor" başlıklı, başı sonu kesilmiş, manipülatif video kesitlerinden gelmişler. Bunu gösteren CİMER şikâyetlerindeki ekran görüntülerini mahkemeye sunduk. Ama video ile de yetinmiyorlar, bakın mesela "okadirmisiroglubey" sayfasından gören birçok CİMER şikâyeti var. Ekran görüntüsünde sayfanın "CİMER'e bildirin, etiket yapıp geçmeyin, kolaya kaçmayın" yazdığını görüyoruz.

Bu şikâyetler organik değil. Sanatla ve mizahla tek ilişkisi şikâyet yazmak olan sayfaların, videoları kırpıp biçerek takipçilerini yönlendirdikleri yapay bir kampanya. Şimdi bir sahne düşünelim: Konuşmalarını ve fikirlerini sevdiğiniz bir din adamı var. O din adamını seven bir grup, hocalarının konuşmalarını derleyip paylaştıkları bir Instagram sayfası kurmuşlar. Siz de o dini konuşmalar için 100 bin insanla beraber sayfayı takip ediyorsunuz. Sonra bir akşam normal yayın tarzı dışında bir paylaşım yapılıyor: "Bu şerefsizi şikâyet edin" başlıklı bir video, altında "CİMER'e şikâyet edin" yazıyor. Videoyu izliyorsunuz, bıyıklı bir çocuk alışık olmadığınız üslupta bir şeyler diyor, binlerce kişi kahkaha atıyor. Hakaret görmediniz diyelim ama kulağınızı tırmaladı. Sevdiğiniz sayfayı dinleyip CİMER'e mi giderdiniz, yoksa işin aslını merak edip YouTube'a mı giderdiniz? İşte bütün bu çabaya ve manipülasyona rağmen sadece 185 şikâyet! Çünkü bu cümlelerde aşağılama ve saygısızlık namına hiçbir şey yok. Onlarca yüksek takipçili hesap hedef göstermesine rağmen sadece 185 kişiyi ikna edebilmiş. Öte yandan 15 milyon izlenmiş, üzerine yazılar yazılmış, gündemi meşgul etmiş bir politik mizah gösterisinden bahsediyoruz. Dünyanın en huzurlu çizgi filmi bile Türkiye'de bu kadar gündem olsa 185 şikâyet gelirdi.

Dava dosyasındaki CİMER şikâyetlerini mutlaka incelemişsinizdir. Bu kampanyayı yapanlar sanatla ilgilenen, stand-up takip eden hesaplar değiller. Herhangi bir sanat eserini övmüşlükleri ya da olumsuz olsa bile bir eleştiri yapmışlıkları yoktur. Hepimiz bu hesapları tanıyoruz; sanatla ve mizahla tek etkileşimleri kadın sanatçıların kıyafetleri ve yasak çağrılarıdır. Yarın konserler yasaklansın, sonraki gün stand-up yasaklansın çağrısı yapabilirler. Halkı temsil etmiyorlar.

Keza ben içerideyken TV'de gördüm, beni hedef gösteren gazetelerden en ünlüsü "Karma Eğitim Kaldırılsın" kampanyası başlattı. Eminim 500 CİMER'i geçmiştir. Umarım onların lafıyla "halk böyle istiyor" denip kaldırılmaz.

Şikâyet eden insanların incindikleri ifadeyi anlamak için şikâyetlere tek tek baktım. 185 şikâyetten birisi "Selçuklu devletini salataya benzetiyor." Böyle bir suçlama yok iddianamede, savcılık neden dahil etmiş anlamadım. Bir diğeri "Şahsın Instagram takipçi sayısı 100 bin azalıp 200 bin artıyor. Bunları yapan bir dış lobi olabilir ancak" diye şikâyet etmiş, savcılık 185 şikâyetten biri olarak almış. Bunlar araya kaynamıştır, olabilir. İddianameyi geçtim, böyle bir suç yok.

Ama gerçekten beni üzen ve hiç abartmadan alıntılayacağım iki şikâyet var. Kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim halkın bir kesiminden iki kişi idam edilmemi istemiş. Dava dosyasında mevcut. "Ben sınır dışı edilmesini ya da bu konuyla ilgilenirseniz idam edilmesini en kısa zamanda istiyorum." Bir başkası "İdam olan bir ülkede infaz edilsin, teşekkür ederim" demiş.

Öncelikle bu vatandaşı, beni geçtim, hiç kimse kin ve düşmanlığa tahrik edemez. Ondaki kin tüm Orta Doğu'ya yeter. Nefret inovasyonu yapmış: İdam cezası olmayan bir ülkesiniz ama elinizde idamlık komedyen var; diğer ülkede de idam cezası var ama kriminal komedyen yok. İdamlık komedyen ihracatı talep ediyor. Ve bu şikâyetin altında "Şikâyetiniz işleme alınmıştır" yazıyor. Savcılık "Halk Deniz'den rahatsız oldu" diye bu CİMER şikâyetini referans gösteriyor. Hukuki olarak vahim değil mi? Konu benim diye mi öyle geliyor yoksa?

Canlı Bomba Şakası

Halkı herhangi bir şekilde suçlamadaki gibi kin ve nefrete teşvik ettiğimi düşünmüyorum. Benim alenen dini değerleri aşağılayarak şehir şehir dev salonlara çıkmam hayatın olağan akışına uygun değildir, inandırıcı da değildir. CİMER'deki 185 kişi halk da, gösterimi izlemek için salonları dolduran 100 bin kişi, olumlu yorum yapan 20 bin kişi, videoyu izleyen 15 milyon kişi halk değil mi? Ancak tabii ki yanlış anlaşılmasın; hiç kimse bu iki cümleden rahatsız olmamalı gibi kesinlikle bir iddiam yok. Tam tersine anlıyorum. Dini inanç insanların kırmızı çizgisi, bir insan bir komedi gösterisinde bu konulara girilmemesini isteyebilir, tabii ki kendi tercihidir. Gösteride kullanılan olumsuz, aşağılayıcı bir kelime olmasa da alışılagelmedik cümleler olabilir. O zaman da izlememek, eleştiri yapmak en doğal haklarıdır. Ama herhangi bir aşağılama veya saygısızlık olduğu iddialarını reddediyorum. Kimse de gösteremez, hepsi abartılı ve zorlama yorumlardır.

MasterChef'te Armağan, Eyyüp Can'la tartıştığında "Ben kendi dediklerimden sorumluyum Eyyüp Can, senin ne anladığından değil," demişti. Ben de bu niyetle sorumlu olduğum cümleleri açıklayacağım.

Öncelikle iddianamedeki alıntılar çok eksik ve yönlendiricidir. Bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakacak bir suçlamada cümlelerin yarısından başlaması üzücü. Şakada sokağa çıkarken korktuklarımı sayıyorum. Çevik kuvvet, oruç tutan otobüs şoförleri (bunun iddianamede olmaması büyük bir yanılgıya sebep olabilir) ve canlı bombalar ama en çok da oruç tutan canlı bombalar. Burada basit bir dil oyunu var. Gerçekten bu üç şeyden korkuyorum. Oruç tutan insanların sinirli hali malum. Nasıl, oruç tutan otobüs şoförleri dediğimde, oruç tutan kişilerin otobüs şoförü olmaya daha müsait ve uygun olduklarını iddia etmiyorsam; oruç tutan canlı bombalar dediğimde de böyle bir ima ve ilişkilendirme yoktur. Yalnızca sinir krizi ile patlamayı birleştirdiğim basit bir şakadır. Dini değerleri aşağılama niyeti veya iması mevcut değildir.

4 Kitap

İddianameye konu olan diğer bir cümlemle devam edeceğim ama şunu belirtmek isterim ki; bu 3 yıl boyunca "Ölü Deniz" gösterimi şehir şehir gezdirip, yüz binlerce biletli seyirciye oynarken, bir seyircim sahneye koyduğum anlatımdan incindiğini söylese elbette üzülürdüm.

İddianamede geçen bir diğer ilgili şakamın içinde "Dördüncü kitap favorim" ve "Dört kitap arasında açık ara en iyisi" diyorum. Burada kutsal kitabı veya ona inanan insanları küçümsemeyi asla amaçlamıyorum. Böyle bir küçümseme belirtisi ile biraz önce dediğim gibi; şehir şehir gezip sahne alırken insanların inanç değerlerini aşağılamak ve sonraki her gösterime tekrar tekrar bilet satıp doldurmam hayatın olağan akışına da bir o kadar zıttır diye düşünüyorum. İnançlı bir insanın değerlerini aşağılamak gibi bir amacım kesinlikle yoktur. Sözlerimin ne anlama geldiğinin, şakanın bütünü ve sahnedeki anlatımla birlikte değerlendirilmesini istiyorum.

Cezaevinde manevi rehberlik servisi var. Oradaki din görevlisi beni tanıyormuş, "Çok iyi bir komedyensin ama o şakayı niye yaptın?" diye sordu. Ben de "Hocam, saygısızlık nerede var?" dedim. "Yazar" diyerek Tanrı'ya insani bir özellik atfettiğimi söyledi. "Yazar" kullanımı dini terminoloji açısından yanlış bir kullanım olabilir ama hiçbir şekilde olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlam içermez. Böyle bir kastım yoktur, bu şekilde anlaşılmasını da garipsedim. "Ölü Deniz" gösterisi, bu savunmada da sık sık tekrar ettiğim gibi, bir stand-up gösterisidir, sanatsal bir üretimdir. Herhangi bir dini eğitim gayesi taşımamaktadır. Kelime seçimi hatalı ya da alışılmadık bulunabilir, ancak bu saygısızlık ya da aşağılama olduğu anlamına gelmez. Bütün bu şakada olumsuz tek bir ifade vardır: "İlk üç kitap iyiydi, 4.'nün çevirisi zayıf" ifadesi. Burada da kutsal kitabın kendisine değil, yıllardır duyduğum meal ve çeviri tartışmalarına atıf vardır.

Dalgıç Açılış

Şu ana kadar savunmamı verdiğim 3 cümle ifade özgürlüğü açısından vahim olsa da bir nebze tanıdık ve beklediğim tartışmalardır. Cumhurbaşkanı eleştirilebilir mi? Ne hakarettir? Dini konularda mizah yapılabilir mi? Saygısızlık mı? İfade özgürlüğünün sınırı nedir? vs. Fakat şimdi sözünü edeceğim "Dalgıçlar" hakkındaki üçüncü cümle benim için de, Türkçe bilen herkes için de şoke edicidir. Çünkü burada açıkça söylediğim, hatta altını kalın bir şekilde çizdiğim anlamın, eleştirinin tam zıttıyla yargılanıyorum. Diğer üç cümleye dair tepkileri gözaltına alınmadan önce sosyal medyada görmüştüm.

Dalgıçlarla ilgili cümlenin böyle 180 derece zıt, tamamen yanlış yorumlandığına savcılık sorgusundan önce bir kere daha denk geldim. Nagehan Alçı'nın yorumunda. Kendisi mental retardasyon mağduru olduğu için üzerinde durmamıştım. Ancak ilgili cümleyi suçlama olarak gözaltına alındığım gün savcı sorgusunda duyunca şaşırıp "Suçlama ne?" diye sordum. Haşemalılara dair ayrımcılık olduğunu söyledi. Sonrasında gösteriyi izlemediğini, metinden okuduğunu söyledi. O zamandan iddianame hazırlanana kadar "Herhalde aceleyle karışıklık oldu o gün, iddianameye girmez," diye düşündüm. Buraya kadar bu trajikomik ve zorlama suçlamanın gelmesini hiç beklemezdim. Türkçe için kara gün.

Lenny Bruce ve Dalgıç Kapanış

Dediğim gibi her ne kadar iddianamedeki alıntıda bile suçlamanın zıttı bir anlam çıksa da yine de sahnedeki şekliyle açıklayarak şakayı tekrar etmek istiyorum.

Şakaları sebebiyle yargılanan Amerikalı komedyen Lenny Bruce da benzer bir problem yaşamış; mahkemede metinler üzerinden şakalarının değerlendirilmesiyle ilgili: "Bir stand-up gösterisini metinden okumak, bir sinema filminin ses kaydını dinlemek gibidir" demiş. Çünkü komedyenin gösterisindeki tavrı, esleri, seyirciden gelen tepkisi, öncesinde ve sonrasında anlattıkları, performanstaki bütün bağlamı ve anlamı yaratır. Nasıl bir filmde replikler ve kelimeler, onları icra eden oyuncunun performansı ile vücut buluyorsa aynı şekilde komedide sahnede var olan komedyen için performans ve oyunculuk o kadar elzemdir. Komedi biraz da yanlış konuşmak ya da yanlış konuşuyormuş gibi yapmaktır. Bazen sonunu kesip sadece ortasına bakarak yanlışı bulabilirsiniz.

"Türkiye'de komedyen söyledikleri yüzünden yargılanıyor, halimize bak. İfade özgürlüğü nerde" diyor insanlar benim davam hakkında. Ama bu verdiğim örnekte de görüldüğü gibi komedyen yargılaması Türkiye'ye özgü değil. Bahsettiğim Amerikalı komedyen Lenny Bruce da şakalarından dolayı yargılanıyor, 1965'te! Onu yargılayan New York Mahkemesi'nin bağlı olduğu New York Valisi 40 yıl sonra bu yargılama sebebiyle komedyenden özür diliyor.

Neyse, şaka şöyle: Seçim 2023 yenilgisinden sonra bunalımdan çıkmak için gittiğim tatili anlatıyorum. "Şezlonga uzandım. Tamam dedim Deniz, hayat bu, her şey geride kaldı, Türkiye, seçim, siyaset… Bütün yılın stresini denize akıtacağım." Seçim yenilgisi yaşayan muhalif seküler bir karakter var. Tatilde huzur bulmak üzereyken bir şey yaşanıyor. "Tam böyle düşünürken denizin içinden birkaç insan çıktı. Saçları görünmüyor. Bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafet."

Seçim ve siyasetten biraz kaçtığım için seyircide büyük bir gerginlik yaşanıyor, tarif ettiğim profilin haşemalı kadınlar olduğunu düşünüyor %90'ı. Çünkü bu karikatür ve ezber, bir kültürel tartışma olarak yıllara damgasını vurmuş. Ve toplumda tansiyon çok yüksek. Seyircilerin muhafazakâr, özgürlükçü ya da feminist olanları… "Ama böyle biriysen Deniz büyük bir hayal kırıklığısın" diye nefesini tutuyor, geri kalanı da "salaksın mevzu bu mu?" diye düşünüyor, belki binde biri de "hah haşemalılar hakkında benim gibi düşünen biri sonunda" diyor. Es veriyorum. Herkes sessizliği hissediyor. Daha da geriliyor, sonra "siktiğimin dalgıçları" diyorum ve gösterinin en çok gülen ve alkışlanan yeri oluyor. Çünkü herkesi ters köşede bırakıyorum. Saçları görünmeyen, bütün vücudu kaplayan siyah bir kıyafet... Gerçekten dalgıç tarifine de uyuyor. Hatta haşemaların çoğunluğu siyah değil. O açıdan dalgıçlara daha uygun bir tarif. Seyirci hem ters köşeyi alkışlıyor hem de dalgıç yerine haşema olasılığından emin olmasına şaşırıyor. Bir yandan da hayal kırıklığı yaşatıp ayrımcı bir cümle sarf etmediğim için büyük bir psikolojik rahatlama yaşıyor. 5 bin tane birbirinden farklı insan ilk kez duyduğu bu cümleleri saniyeler içinde anlayıp reaksiyon gösteriyor ama nedense iddianameyi hazırlayanlar çok kez dinleyip okumalarına ve benim savunmalarımdaki ve tutukluluk incelemelerindeki açıklamalarıma rağmen anlamamakta ısrar ediyor.

Hadi buraya kadar cümleler açık ama niyetim konusunda şüphelisiniz, bende ve 5 bin seyircide sinsi bir ima seziyorsunuz, şakanın devamı bir komedi gösterisi için fazlasıyla altı çizili ve net! Sağ olsun savcı suçlamayı boşa düşürmesine rağmen iddianameye bu kısmı koymuş: "Boşa alkışlamayın testi geçemediniz." Bunun bir test olduğunu ve seyircinin testte yanlış tarafında kaldığını söylüyorum. "Siz de tanımış olduk" + "Harbiye isminin hakkını verdi" Eski ordu - başörtüsü gündemine göndermeyken "Deniz Baykal ölmedi, bilinçaltınızda yaşıyor." derken de başörtü yasağı tartışmalarının sembol isimlerinden Deniz Baykal'ı, önyargıların bilinçaltındaki sebebi, kalmış etkisi olarak anıyorum. Her şey ve benim konumum gayet net. Ama devam ediyorum, bu şakayı anlatmayı neden sevdiğimi analiz ederek: "Seyircinin çoğunluğu tatlı insanlar, aşırı geriliyorlar"? Dalgıç yerine haşemalı deme ihtimalinden çekinen insanlardan, ayrımcı bir söylemde bulunmamdan korkan insanlardan "tatlı" diye bahsederek tartışmadaki konumumu da net bir şekilde belirtiyorum. Devamında da dalgıçlardan gerçekten nefret ettiğim sebebiyle açıklıyorum. Nefret tabii ki komik olsun diye abartılmış bir şey, ama dalgıçlar derken dalgıçları kastettiğimin başka bir kanıtı.

Stand-up ve Toplum

Neden böyle bir konuda şaka yapıyorum? Komedi ve stand-up, bazı insanların gözünde sabun köpüğü konular hakkında alaycı ve gerçeklerden kaçıp eğlence sağlayan bir alandır. Hâlbuki onlarca yıldır diğer sahne sanatları gibi, sinema, roman gibi, stand-up da kişisel ve toplumsal konulara dair çok etkili sanat ürünleri çıkarmıştır. Ben kişisel olarak stand-up'ı özellikle tabu sayılan, çatışmalı, üzücü, gergin konularda diğer anlatılardan ve onların eserlerinden daha güçlü buluyorum. Neden derseniz; gülmek bir refleks olduğu için kontrollü bir tepki mümkün olmuyor. Bu da bazı filtrelerden kurtulmayı mümkün kılıyor. 90 dakikalık gösterimde kişisel utançlarım, çelişkilerim, tabularım, korkularım ve çatışmalarım ile toplumsal çatışmalar, gerginlikler, tabular ve çelişkiler beraber yer alıyor. Canlı bombaların ya da sokak çetelerinin günlük hayatta bizde yarattığı korku, medya figürleri, politik figürler, psikiyatri hastanesindeki stajım vs. hepsinin gösteri içinde yeri var.

Bu şakada da Türkiye tarihinde nedense çok uzun yıllar yer kaplayan kıyafet konusu üzerinden benzer bir şey yapıyorum. Kadınların kıyafeti, siyasetçi erkeklerin üzerine konuştuğu bir konu oldu yıllarca. Biz de izledik. Özgürlükçü geçinen bazı tanıdıklarımın "haşema" üzerinden söyledikleri hep çelişkili gelirdi çocukken bile. Artık böyle "seküler karikatür" diyebileceğim insanlarla karşılaşmasam da, seyirciler arasında da olduğunu düşünmüyorum, hepimizin bilinçaltında o tansiyon ve tartışmalardan bir tortu kaldı. Bu da kendi başına komik bir durum. Bunu böyle bir şakayla ortaya çıkardığım için mutluyum. Gösterideki favori yerlerimden.

İşin garibi, kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan seyircilerimin de favori kısmı bu. Görüldüklerini hissediyorlar. "Haşema demeyeceğini biliyordum, yanımdakine de söyledim" demişti birisi mesela. Yani muhafazakârların en sevdiği şakadan dolayı, dindar kesimi aşağılamaktan yargılanıyorum. Eğer bu cümlelerden dinî değerleri aşağılama suçlamasıyla yargılanıyorsam, şu an Türkiye'de herkes, herkes derken gerçekten 86 milyon insan, her cümlesiyle dinî değerleri aşağılama ile yargılanabilir. Bu anlamı çıkarmak, bu kadar zoraki ve utanç vericidir.

En uzun vakti bu şakaya ayırdım çünkü benim için en hassas konu bu. Diğer suçlamalar ifade özgürlüğünün sınırlarıyla ilgiliyken, burada hayat görüşümle ve gösterimle uyuşmayan bir şeyle itham ediliyorum. Bir yandan da iddianameye bu cümlenin eklenmiş olması benim için bir şanstır. Suçlama halkın dindar kesimine karşı ayrımcılık iken, burada seküler kesime dair bir eleştiri olduğu görülüyor. Suçlama kendi içinde eriyor; herhangi bir kesime dair bir düşmanlığım yok.

Yöneticilere eleştirim var, Türkiye'ye dair her konuda da şakalarım var. Sıradan insan hedefim değildir ve doğal olarak seyircimdir. İddianamede dalgıç derken haşemalı dediğimi savcılık sorgusunda kabul ettiğim yazıyor. Bu ya büyük bir hata ya da art niyetli bir yorumdur. Sorguyu hatırlıyorum, böyle bir şey demedim. Kayıtlara geçen ifademe göre de dedim ki; "Burada ben haşema ile denize giren insanlara karşı gösterilen önyargıya yönelik eleştiride bulunuyorum. Hatta söylemin tamamını incelerseniz, haşema ile denize giren insanlara karşı önyargılı insanları eleştiriyorum. Söylemde "siktiğimin dalgıçları" diyerek ters köşeye düşürüyorum. Söylemin başında seyirci benim haşema giyerek denize giren insanlar ile ilgili konuşacağımı sanıyor ancak ben konuyu dalgıçlara getirerek seyirciyi kendi önyargısı ile yüzleştirerek eleştirel bir gösteri sergiliyorum. Zaten söylemin devamında da "Harbiye testi geçemediniz" diyerek kastımın seyircinin önyargısını sergilemek olduğunu belli ettiğimi düşünüyorum."

Dediğim gibi tüm Türkiye'yi dolaşıp haşemalılara hakaret edip alkışlanmam hayatın olağan akışına uygun değildir. Paranoyak ve arkaik bir fantezidir; siktiğimin dalgıçları derken haşemalı insanları kastettim ve 0 şikâyet.

Halkı kin ve nefrete teşvik suçlamasına dâhil 3 cümle, beni siyasi sebeplerle sevmeyen ve itibarsızlaştırıp ceza almamı isteyen sosyal medya trollerinin yapay bir şekilde hedef göstermesinden ibarettir. Oruç tutmada açlık sinirine atıf vardır, 4. kitapta saygısızlık yoktur ve dalgıç şakası bu düşmanca yaklaşan hesapların aceleyle yaptıkları bir hatadır. Halk, 500 CİMER şikâyetinden ibaret değildir. Bir kampanya ile hedef gösterilmemin önünün açılmaması gerektiğini düşünüyorum. Cümlelerimin arkasındayım, beraatimi talep ediyorum.

Daltonlar

Şu ana kadar kendimi savunduğum 4 cümle, hem tutuklanmama sebep olan hem de 61. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 30 gün önce hakkımda tahliye kararı verilen suçlamalardır. Tutuklanmamdan 57 gün sonra, tam tahliye edildiğim gün, aynı gösteriden 3. suçlama olarak Daltonlar çetesini övdüğüm gerekçesiyle tutuklandım.

İçinde bulunduğum toplumun önemli ve güncel bir problemini mesleğim çerçevesinde, mizahi ve kinayeli bir üslupla dile getirdim. Bu suç şebekelerinin nasıl çalıştığını anlatan bir gazeteci ya da hakkında bir iddianame düzenleyen bir savcı işini ne kadar doğru yapıyorsa, bir komedyen olarak bu şaka ile benim yapmak istediğim de budur.

Yukarıda belirttiğim gerekçelerle üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum, hakkımda BERAAT ve TAHLİYE kararı verilmesini talep ediyorum.

28.09.2026

İMRAN DENİZ GÖKTAŞ


Sözlü Eklemeler

Duruşmayı izleyen gazeteci ve TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık'ın ve ajansların aktardığına göre Göktaş, yazılı metnin dışında şunları da söyledi:

  • Fon vurgunu iddialarıyla anılan bir iktidar partisi yöneticisinin istifa etmek ya da özeleştiri vermek yerine "görevden affını istemesini" örnek göstererek: "Yani bu ancak otoriter eğilimleri olan bir liderin ülkesinde olabilecek bir şeydir… ben burada utangaç bir diktatörün hâlâ geçerli şaka olduğunu düşünüyorum." (Gazete Oksijen)
  • Geçim sıkıntısı içindeki emekli bir polisin yaşamını yitirmesinin de ülke yöneticilerinin sorumluluğu olduğunu söyledi ve gösterilerinde ekonomik sorunları eleştirmeyi sürdüreceğini ekledi: "Yaptığım, söylediğim her şey politik mizah ve eleştiridir. Cezaevinden çıktığımda buna devam edeceğim." (Kırşehir Çiğdem, Ahmet Şık'ın aktarımı, Gazete Oksijen)
  • "Diğer davalarda gizli tanık oluyor, bizim dosyada gizli sanık var resmen." (Halk TV)
  • "Şikâyetçi olan dalgıç arkadaş ne dediğimi iddianameyi yazandan daha doğru anlamış. Çünkü hakaret varsa dalgıçlara var." (Halk TV)
  • Ve kapanışta: "Hayatımdan üç ay çalındı ama hapishanede sigarayı bıraktım ve bu şekilde o üç ayı telafi edeceğim. Beraatimi ve tahliyemi talep ediyorum." (Kırşehir Çiğdem, Ahmet Şık'ın aktarımı)

Ahmet Şık'ın aktarımına göre mahkeme başkanı, savunma sırasında Göktaş'a "Stand-up gösterin bile bir saat sürüyor, bir buçuk saattir konuşuyorsun, bitir artık" dedi. (Kırşehir Çiğdem)

Sınıfsal Değerlendirmemiz

Genç yoldaşlar, bu savunmayı bir hukuk metni olarak okuyabilirsiniz; bir sanat manifestosu olarak da. Biz onu üçüncü bir gözle, bir sınıf belgesi olarak okuyacağız. Çünkü Göktaş'ın anlattığı 88 gün, tek bir insanın başına gelenlerin ötesinde, bu ülkede iktidarın nasıl çalıştığının küçük ama eksiksiz bir haritasıdır.

Aygıtların İş Bölümü

Savunmayı baştan sona okuyun ve kimin ne iş yaptığına bakın:

AşamaÖzneYaptığı iş
Hedef gösterme"Operasyonel" trol hesaplarıÜç gün boyunca tutacak bir öfke arıyor, bulamayınca "dinle ilgili kısımlardan gidelim" diyor, videoyu kırpıyor.
İhbarCİMER ve ona yönlendirilen takipçiler15 milyon izlenmeye karşı 185 şikâyet; ilk üç günde yalnızca 1.
KovuşturmaSavcılıkGösteriyi izlemeden, metinden okuyarak, şakayı tersine çevirerek suç kuruyor.
GösteriEmniyetKendi ayağıyla gelen birine zorla ters kelepçe, dar gelen parlak yelekler, önden-arkadan-yandan çekim: bir "aşağılama ritüeli."
TecritCezaeviGüneş görmeyen hücre, haftada 10 dakika telefon, camın arkasından haftada 1 saat görüş.
Döner kapıYargıTahliye anında yeni suçlama, iki iş gününde üç tutuklama.

Gözaltı gecesi yazdığımız "Diyalektik Kahkaha ve Epistemik Barikat" yazısında bu tabloya "yıldırma politikalarının anatomisi" demiştik. Savunma, o anatomiyi içeriden, adım adım belgeliyor. Louis Althusser devletin iki tür aygıtından söz eder: baskı aygıtları (polis, mahkeme, cezaevi) ve ideolojik aygıtlar (medya, din kurumları, okul). Göktaş davası, bu ikisinin nasıl tek bir üretim hattı gibi çalıştığını gösteriyor. Trol hesaplarının ve yandaş medyanın ürettiği "öfke" hammaddedir; CİMER onu ihbara, savcılık suça, emniyet görüntüye, cezaevi korkuya dönüştürür. Ürün, sahneye çıkacak her gencin kafasındaki öz-sansürdür. Göktaş'ın "tek kaygım" dediği şey tam da budur.

Bu hattın bir de ideolojik aygıt içindeki emek boyutu var. Savunmada adı geçen yüksek takipçili hesaplar, "CİMER'e bildirin, etiket yapıp geçmeyin" diyen sayfalar, kendiliğinden oluşmuş bir halk tepkisi değildir; örgütlü bir ideolojik emek biçimidir. İktidar, sokaktaki öfkeyi üretmek için de iş bölümü yapar. Göktaş bunu tek cümlede özetliyor: "Bu troll ekibinin derdi çok açıkça din değildi, dinî hassasiyetleri kullanarak eleştirel her sesi sindirmekti."

İddianamedeki şikâyetçiler arasında bir de "Manevi, İlkeli, Liyakatli Diyanet ve Vakıf Çalışanları Sendikası" vardı. (BirGün) Bir kamu emekçileri sendikasının işi, işvereni olan devletin karşısında üyelerinin ücretini, güvencesini savunmaktır. İşverenin başını eleştiren bir komedyeni savcılığa şikâyet eden sendika, sınıfın örgütü olmaktan çıkıp ideolojik aygıtın bir dişlisine dönüşmüş demektir. Eskiden buna sarı sendikacılık denirdi; bugün bir adım ötesindeyiz. 2026'da 174 milyar liralık bütçesiyle birçok bakanlığı geride bırakan bir kurumun (Diken) sözleşmeli, güvencesiz çalışanlarının çıkarı bir komedyenin hapiste kalmasında değildir.

Kararın Kendisi: Beraat Eden Suçlama, Kalan 31 Gün

Kararın en çok konuşulması gereken yeri, en az konuşulan yeri: "suçu ve suçluyu övme"den beraat.

Hatırlayın: 28 Ağustos'ta Göktaş iki suçlamadan tahliye kararı almıştı. Cezaevinden çıkamadan, SEGBİS odasında "30 saniyelik özgürlüğün" ardından, aynı gösterinin ilk beş dakikasındaki "Daltonlar" esprisi yüzünden yeniden tutuklandı. Savunmada anlattığı gibi: "Tam tahliye olduğum anda yeni bir suç tespit edildi."

Bugün mahkeme o suçlamada suç görmedi. Yani Göktaş'ın 28 Ağustos'tan 28 Eylül'e kadar geçen son bir aylık tutukluluğunu başlatan suçlama, beraatla sonuçlandı. İki ay boyunca kimsenin görmediği "suç", tam tahliye anında keşfedildi ve bir ay sonra ortadan kalktı. Bunun adı hukuk değil, tutma aracıdır. Tutukluluğun tedbir değil, peşin ceza olarak kullanıldığının bundan daha açık bir kanıtı olamaz.

İkinci nokta, "ceza ve tahliye" formülünün kendisi. Savcı hem mahkûmiyet hem tahliye istedi; mahkeme de büyük ölçüde bunu yaptı. İlk bakışta çelişkili görünüyor ama değil. Bu formül, iktidarın ihtiyacını tam karşılar: kişiyi içeride tutmaya devam etmenin kamuoyu maliyeti artınca dışarı çıkarırsınız, ama sicile mahkûmiyeti yazarsınız. Caydırıcılık hücrede değil, sicilde sürer. Bir sonraki gösteride, bir sonraki "diktatör" şakasında o sicil bir tehdit olarak başının üstünde durur. Ve sahneye çıkmaya hazırlanan her genç komedyen şunu öğrenir: beraat etmek mümkün değildir, olsa olsa tahliye edilirsiniz.

"Niye Döndün?": Göçün Sınıfı

Savunmanın en çarpıcı ama hukukla en az ilgili bölümü, göç üzerine. Havalimanı karakolundaki polisler "Deniz niye döndün, deli misin? Ben olsam hayatta dönmem" diyor. Vatan Emniyet'teki memurlar "bendeki imkânlar onlarda olsa bir dakika durmayacaklarını" söylüyor. Adliye koridorunda zorla karşısına getirilen eski ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu bile aynı şeyi söylüyor: "Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada."

Bu sahneyi sınıfsal okuyalım:

  • Devletin kendi emekçileri gitmek istiyor. "Devlet memuru ol, hayatın kurtulur" vaadi, kamu emekçisi için bile bitmiş. Enflasyon altında eriyen maaş, güvencenin anlamını yitirmesi, polis memurunu bile "imkânı olsa" gidecek biri yapıyor. Göktaş'ın sözlü eklemesindeki emekli polis örneği bu tablonun en acı ucudur.
  • "Beyin göçü" bir emek gücü ihracıdır. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde otuzu aştığı bir ülkede, Göktaş'ın 20–35 yaş arasındaki kuşağı üçe ayırması (gidenler, gitmeye çalışanlar, kalmaları için onları ikna etmeye çalışanlar) bir sosyolojik tespittir. Türkiye'nin kamu kaynağıyla yetiştirdiği mühendis, hekim, yazılımcı, sanatçı emeği, daha yüksek ücret ve güvence sunan merkez ülkelere bedelsiz aktarılıyor. Burada kaybedilen yalnızca "beyin" değil, örgütlenebilecek bir kuşaktır. Giden, sendikaya, meclise, sokağa gelmez.
  • Çıkış ile ses arasında. Ekonomist Albert Hirschman'ın ünlü ayrımıyla: memnuniyetsizliğe iki tepki vardır, çıkış (gitmek) ve ses (kalıp itiraz etmek). Muhalefetin liderinin bile "bir dakika durmam" demesi, çıkışın siyasal bir tutum olarak normalleştiğini gösteriyor. Göktaş'ın tercihi ise tersine: dönmek, kalmak, sahneye çıkmak. Bu yüzden onu içeri almak, yalnızca bir komedyeni değil, kalıp ses çıkarmayı seçen bir tavrı cezalandırmaktır.

Bir ayrıntı daha: Göktaş'ın "kaçmayacağını" kanıtlamak için anlattığı şeylerden biri, 2027'de askere gitmek üzere 22 Haziran'da yaklaşık yarım milyon lira bedelli askerlik ücreti yatırmış olması. Bu cümle, farkında olmadan, askerliğin sınıfını da gösteriyor: yarım milyon lirayı ödeyebilen askerliğini kısa keser, ödeyemeyen işçi çocuğu uzun dönem gider. Vatan borcu da piyasadadır.

Kültür Savaşı Sınıfı Örter: Dalgıç Şakası

Savunmanın en uzun bölümü dalgıç şakasına ayrılmış ve bu bölüm bir mizah dersi olduğu kadar bir ideoloji eleştirisi dersi.

Şakanın yapısı şu: 2023 seçim yenilgisinin ardından tatilde huzur arayan "muhalif seküler bir karakter", denizden çıkan, saçları görünmeyen, bütün vücudu siyah bir kıyafetle kaplı insanları tarif ediyor. Seyircinin yüzde doksanı haşemalı kadınları düşünüp geriliyor. Es. Sonra: dalgıçlar. Salon kahkahaya boğuluyor. Göktaş'ın deyişiyle, seyirci kendi önyargısıyla yüzleşiyor; şakanın hedefi haşemalılar değil, haşemalılara yönelik "seküler karikatür" önyargısıdır. Muhafazakâr seyircilerinin de en sevdiği yer burası: "Haşema demeyeceğini biliyordum."

İddianame bu şakayı tersine okudu ve Göktaş'ı dindarları aşağılamakla suçladı. Mahkeme de bu suçlamayı "dini değerleri aşağılama" olarak mahkûmiyete bağladı. Neden?

Çünkü iktidarın ihtiyacı, laik–dindar kutuplaşmasının sürmesidir. Tutuklamanın ertesi günü yazdığımız laiklik yazısında bu refleksi "seküler vitrinin arkasındaki politik refleks" olarak adlandırmıştık; dalgıç şakasının mahkûmiyete dönüşmesi aynı refleksin mahkeme salonundaki hâlidir. Bu kutuplaşma, Türkiye'de otuz yıldır sınıf çelişkisinin üzerine örtülen en kalın perdedir. Başörtüsü, haşema, içki, karma eğitim tartışmaları büyüdükçe asgari ücret, kira, emekli aylığı, iş cinayeti konuşulmaz. Aynı kira artışını ödeyen, aynı fabrikada çalışan, aynı hastane kuyruğunda bekleyen iki işçi, biri başörtülü, diğeri başı açık diye iki ayrı "kamp"a bölünür. Göktaş'ın şakası tam bu perdeyi yırtıyor: iki kampı da aynı anda güldürüyor, iki kampa da "bu tartışmanın tortusu sizin bilinçaltınızda" diyor. Kutuplaşmayı mizahla eriten bir şaka, kutuplaşmadan beslenen bir iktidar için gerçek bir tehdittir. İddianame bu yüzden şakayı tersine okumak zorundaydı.

Savunmadaki şu cümle ise, mizahın sınıfını belki en iyi özetleyen cümle: "Yöneticilere eleştirim var… Sıradan insan hedefim değildir ve doğal olarak seyircimdir." Mizahın sınıfını belirleyen şey, kime güldüğüdür. Yukarıya gülen mizah iktidarı rahatsız eder; aşağıya gülen mizah onu besler. Göktaş'ın dördüncü cümlesinin hedefi "yukarısı"ydı; bu yüzden cezalandırıldı.

Karatepe'de Sınıf Atlama

Cezaevinden gelen mesajdaki şu satırları hatırlayın: "Sınıf atlama heyecanı var Karatepe'de, mahallemize 2 özel jeti olan komşu taşındı." Gönderme, fon soruşturması kapsamında tutuklanan Pusula Portföy ve Tera Yatırım yöneticilerineydi. (Evrensel)

Mahkemedeki sözlü eklemesinde de aynı hatta kaldı: fon vurgunu iddialarıyla anılan bir iktidar yöneticisinin istifa etmek yerine "görevden affını istemesini", "utangaç diktatör" şakasının neden hâlâ geçerli olduğunun kanıtı olarak gösterdi.

Fon krizinin kimi vurduğunu, kapı kapanmadan kimin çıktığını Borsa Dosyamızda ayrıntılı yazmıştık. Bu iki cümle yan yana konunca tablo netleşiyor. Aynı cezaevinin aynı koridorunda iki tür tutuklu vardı: biri sahnede söylediği dört cümle yüzünden, öbürleri küçük tasarruf sahiplerinin birikimlerinin buharlaştığı bir krizin soruşturmasında. Birinin "suçu" söz; ötekilerinki, iddialar doğruysa, milyonların emeğinin birikimi üzerinde oynanan bir oyun. Göktaş'ın esprisi "sınıf atlama" vaadini ters çeviriyor: bu ülkede sınıf atlamanın gerçekleştiği tek yer, özel jetli komşuların taşındığı yüksek güvenlikli bir cezaevi. İşte hücreden bile sınıfı görebilen, gösterebilen ve güldürebilen bir bilinç. Onu içeri atanların korktuğu şey buydu.

Sahne Bir İşyeridir, Gösteri Bir Müşterektir

Savunmanın "Biz Komedyenler" bölümü, stand-up'ın bir emek süreci olduğunu anlatıyor: bir metin, üç yıl boyunca 198 gösteride, 100 binden fazla seyircinin "canlı süzgecinden" geçerek biçimleniyor. Bu, bir Marksist için çok tanıdık bir şey söylüyor: bir sanat eseri, tek bir dehanın değil, toplumsal bir sürecin ürünüdür. "Ölü Deniz"in her cümlesi, o cümleye gülen ya da gülmeyen yüz binlerce insanın tepkisiyle yontuldu. Mahkûm edilen dört cümle, aslında 100 bin kişinin onayından geçmiş dört cümledir.

Bu sürecin arkasında bir emek zinciri var: açık mikrofon geceleri, komedi kulüpleri, ses teknisyenleri, kameramanlar, kurgucular, bilet görevlileri. Çoğu güvencesiz, proje bazlı, kayıt dışı. Tutuklama bu zincirin tamamına mesaj verdi: hangi komedyeni sahneye çıkaracağınızı, hangi cümleyi kurguda keseceğinizi Karatepe'yi düşünerek seçin. Sansür en etkili biçimde işverenin işçiyi denetlemesiyle işler. Devlet her gösteriye polis gönderemez; mekân sahibini korkutursa polise gerek kalmaz. Bu yüzden kültür emekçilerinin örgütlenmesi, yalnızca ücret meselesi değil, bir ifade özgürlüğü meselesidir.

Bir de şu var: Göktaş gösterilerini ücretsiz yayımlıyor; parası olan da olmayan da izleyebiliyor. Bu tercih, gösteriyi bir kültürel müştereğe dönüştürüyor. Erişim engeli ise bu müştereğin devlet kararıyla çitlenmesidir: kararı devlet verir, uygulamayı özel bir tekel (YouTube, yani Google) yapar, hesap soracak kimse kalmaz. Göktaş savunmasında, delili karartmak şöyle dursun, erişim engeline karşı videoyu kendi hesaplarından yeniden paylaşarak "delili korumak için elimden geleni yaptım" diyor. Delilin karartılmasını isteyen, sanık değil devletti.

Rakamlarla TCK 299: Bir Sanayi

Deniz Göktaş bir istisna değil. Adalet Bakanlığı verilerine göre Cumhurbaşkanına hakaret suçunu da içeren TCK 299 ve 301 kapsamındaki dosyalar şöyle büyüdü:

YılDosya sayısı
201727.396 (savcılıklarda)
2018 (Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk yılı)36.664 (savcılıklarda)
202582.992 (savcılık ve ceza mahkemelerinde toplam)

2025'te yalnızca bu iki madde kapsamında savcılıklarda 28.105 yeni dosya açıldı; bu, günde ortalama 77 yeni soruşturma demek. (T24) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2021'deki Vedat Şorli kararında, devlet başkanına özel koruma sağlayan bu tür bir hakaret düzenlemesinin ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığını söyledi. (HRW) Madde yerinde duruyor; kullanımı üçe katlandı. Bu bir hukuk kuralının işleyişi değil, bir disiplin aygıtının işleyişidir.

Göktaş'ın savunmasındaki tespit burada anahtar: "Yasalar değişmedi, değişen ne? Yöneticiler." Levent Kırca'nın, Ferhan Şensoy'un, Gırgır'ın dönemindeki yasalar bugünküyle aynı. Değişen, yasanın kime ve ne sıklıkla uygulandığı. Herkese uygulanmayan kural, kural değildir; seçim aracıdır. Aynı TCK 216, resmî ağızlardan çıkan ve Alevileri, Kürtleri, LGBTİ+'ları, göçmenleri hedef alan nefret söylemi karşısında neredeyse hiç işletilmiyor; bunu LGBTİ+ derneklerine yönelik operasyonlarda yakından izledik.

Dinle İlgili Espriler: İlkeli Tutumumuz

Burada açık olmalıyız. Bir komedyeni savunmak, onun her esprisini onaylamak değildir. Oruç, "dördüncü kitap" ya da dalgıç esprilerinden rahatsız olan inançlı insanlar olabilir; Göktaş da savunmasında bunu kabul ediyor: "Dini inanç insanların kırmızı çizgisi… izlememek, eleştiri yapmak en doğal haklarıdır."

Ama şu ayrımı net koyalım:

  • İnanan insanı aşağılamak ile inancın siyasal kullanımını hicvetmek aynı şey değildir. Mahalledeki mütedeyyin komşu ile devletin ideolojik aygıtı aynı şey değildir.
  • Kırıcı bulunan bir sözün yanıtı eleştiridir, hücre değil. Göktaş'ın dediği gibi: "Bir komedyeni sevmiyorsanız gülmezsiniz, gösterilerini seyircisiz bırakırsınız." Toplumsal tartışma alanında çözülecek bir meseleyi ceza hukukuna taşımak, tartışmayı bitirmektir.
  • Muğlak maddenin bugün kime uygulandığı ikincildir; uygulanabilir olduğunun görülmesi birincildir. İşçi hareketinin tarihi "halkı kin ve düşmanlığa tahrik", "kamu düzenini bozma" gibi muğlak suç tanımlarıyla mücadelenin tarihidir. Bugün bir komedyene okunan madde, yarın grev çadırında sendikacıya okunacak.
Mizahın Sınıfı

Son olarak, bütün bunları birbirine bağlayan felsefi noktaya gelelim.

Her egemen sınıf, kendi iktidarını doğal, ebedî ve dokunulmaz göstermek ister. İdeoloji dediğimiz şey tam da bu doğallaştırma işlemidir. Mizah bu işlemi tersine çevirir: dokunulmaz olanı dokunulabilir, ebedî olanı gülünç, doğal olanı keyfî gösterir. Güldüğünüz şeyden artık korkamazsınız.

Marx 1842'de, Rheinische Zeitung'daki ilk siyasi yazılarında Prusya sansürünü eleştirirken, sansürün fiili değil eğilimi cezalandırdığını, bu yüzden bir yasa değil bir polis önlemi olduğunu yazıyordu. 184 yıl sonra bir iddianame, bir şakadan "niyet" çıkarıyor ve şakayı söylenenin tam tersine okuyor. Mihail Bahtin'in Orta Çağ karnavalı üzerine gözlemi de burada yol gösterici: egemenler karnavala izin verir, yeter ki takvimde ve meydanda sınırlı kalsın. Sorun karnavalın taşmasıyla başlar. "Ölü Deniz" üç yıl boyunca salonlarda kaldığında şikâyet sayısı sıfırdı. YouTube'a çıkıp on milyonlara ulaştığında karnaval meydandan taştı.

Gösteri yayımlandıktan üç gün sonra yazdığımız "Türkiye'de Politik Mizahın Tarihsel Materyalist Evrimi" yazısında bu geleneği ayrıntılı işlemiştik. Göktaş'ın savunmasında saydığı gelenek (Nasreddin Hoca, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Ferhan Şensoy, Markopaşa'dan Uykusuz'a mizah dergileri) bize şunu öğretir: hiciv her baskı döneminde yargılandı ve her dönemde yargılayanlardan uzun yaşadı. "Ferhan Şensoy'un eleştirdiği ve onu sansürlemeye çalışan isimler çoktan unutulmuşken" cümlesi, bir savunma cümlesi olduğu kadar bir tarih yasasıdır.

Tahliye Hangi Koşullarda Oldu?

Duruşma Günü, Saat Saat
  • Sabah: Duruşmanın İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi salonu yerine, kapasite nedeniyle 4. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda yapılacağı açıklandı. Adliye girişine kısıtlama getirildi; basın kartı olmayan gazetecilerin salona girişi sınırlandı. (Halk TV, Medyascope)
  • Adliye önü: Siyasi partiler ve sendikaların da aralarında bulunduğu bir kitle, basın açıklaması yaparak tutukluluğun o gün sona ermesini istedi. (Halk TV)
  • 11.25: Saat 10.00'da başlaması beklenen duruşma, Göktaş'ın Çorlu'dan getirilmesi uzadığı için 11.25'te başladı. (Halk TV)
  • Savunma: Göktaş yazılı savunmasını yaklaşık bir buçuk saat okudu; mahkeme başkanı bir ara "bitir artık" uyarısı yaptı. Savunma salondaki alkışlarla bitti. (Kırşehir Çiğdem, Ahmet Şık'ın aktarımı)
  • Şikâyetçi taraf: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın avukatları davaya katılma (müdahillik) talebinde bulundu; "Şikâyetimiz devam etmektedir" dedi. (Medyascope, Halk TV)
  • Avukatların savunmaları ardından savcı esas hakkındaki mütalaasını verdi.
  • Mütalaa: Savcı, Göktaş'ın Cumhurbaşkanına alenen hakaret, basın ve yayın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ve suçu ve suçluyu övme suçlamalarının tamamından cezalandırılmasını ve hükümle birlikte tahliyesini istedi. (Halk TV, BirGün)
  • Ara: Mahkeme heyeti kararı açıklamak üzere duruşmaya ara verdi.
  • 14.30 sularında karar: Mahkeme tahliyeye hükmetti. Haberler 14.39–14.42 arasında güncellendi. (Halk TV, Gazete Oksijen)
Hükmün İçeriği

Basına yansıyan hüküm şöyle: (Gazete Oksijen, Halk TV)

  • Suçu ve suçluyu övme ("Daltonlar" esprisi): Beraat. Yani 28 Ağustos'taki yeniden tutuklamanın dayanağı olan suçlamada mahkeme suç görmedi.
  • Dini değerleri aşağılama: 7 ay 15 gün hapis. İddianamedeki "halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" suçlaması, basına yansıyan hükümde "dini değerleri aşağılama" olarak geçiyor. Bu, TCK 216'nın üçüncü fıkrasına karşılık gelir. Kararın bu kısmının suç vasfında bir değişiklik mi olduğu gerekçeli kararda netleşecek.
  • Cumhurbaşkanına hakaret: 11 ay 20 gün hapis.
  • Tutukluluk: Tahliye.

Rakamların nereden geldiğine dair bir not: Her iki ceza da, yasadaki alt sınırdan başlanıp artırım ve indirim uygulanmış hâliyle birebir örtüşüyor. TCK 299'da alt sınır 1 yıldır; suçun alenen işlenmesi hâlinde ceza altıda bir artırılır (14 ay), TCK 62 uyarınca takdiri indirimle altıda bir indirilir: 11 ay 20 gün. TCK 216/3'te alt sınır 6 aydır; TCK 218 uyarınca basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde yarı oranında artırılır (9 ay), takdiri indirimle altıda bir indirilir: 7 ay 15 gün. Bu hesap bizim yeniden kurduğumuz bir hesaptır; mahkemenin hangi hükümleri uyguladığı gerekçeli kararla kesinleşecek. Ama tablo açık: mahkeme, mahkûmiyet verdiği suçlarda da en alt sınırdan hareket etti.

Henüz Bilinmeyenler

Kararın bazı kritik ayrıntıları bu yazının yazıldığı saatte basına yansımadı. Bunları açıkça belirtelim:

  • Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB), erteleme ya da adli para cezasına çevirme: İki cezanın da iki yılın altında olması bu seçenekleri hukuken mümkün kılıyor; ancak mahkemenin bunlardan birini uygulayıp uygulamadığı bilinmiyor.
  • Adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı: Tahliyenin herhangi bir adli kontrol şartına bağlanıp bağlanmadığı açıklanmadı.
  • Mahsup: Tutuklulukta geçen 88 günün, kesinleşmesi hâlinde cezadan düşülmesi (TCK 63) yasanın gereğidir.
  • Kanun yolu: Hüküm kesin değildir. Göktaş'ın avukatları beraat için, savcılık ve katılan sıfatıyla Cumhurbaşkanı'nın avukatları ise daha ağır ceza için istinaf yoluna başvurabilir.
  • Erişim engeli: "Ölü Deniz" videosuna getirilen erişim engelinin durumu hakkında bir karar açıklanmadı.

Bu ayrıntılar gerekçeli kararla ya da avukatların açıklamasıyla netleştiğinde bu yazıyı tamamlayacağız.

Bizim Tutumumuz

  • Tahliye yetmez, beraat gerekir. Kendi isteğiyle dönen, üç yıldır aynı gösteriyi sahneleyen birinin tek gün bile tutuklu kalmasının hukuki gerekçesi yoktu. Beraatla sonuçlanan bir suçlamayla uzatılan tutukluluğun hesabı sorulmalıdır.
  • TCK 299 kaldırılmalıdır. Devlet başkanına özel koruma sağlayan bir hakaret maddesi cumhuriyetle değil, monarşiyle bağdaşır.
  • TCK 216'nın muğlak dili ifade özgürlüğü lehine daraltılmalı, madde seçici değil eşit uygulanmalıdır.
  • Tutuklama ceza olarak kullanılamaz. Döner kapı uygulaması, "kuyu tipi" tecrit ve kelepçe gösterisi adil yargılanma hakkının açık ihlalidir.
  • "Ölü Deniz" üzerindeki erişim engeli kaldırılmalıdır. Kültürel müşterekler devlet kararıyla çitlenemez.
  • Bir espriyi beğenmemek herkesin hakkıdır; bir komedyeni hapse atmak kimsenin hakkı değildir.

Somut Görevler

  • Savunmayı okuyun ve okutun. Yukarıdaki metin, bu ülkede ifade özgürlüğü üzerine son yıllarda yazılmış en açık belgelerden biri. Kampüste, dernekte, sendikada birlikte okuyun, tartışın.
  • Sahnesine gidin. Göktaş dışarıda. Korkutulmak istenen bir sanatçıya verilecek en iyi yanıt, dolu bir salondur.
  • Açık mikrofon sahnelerini sahiplenin. Öz-sansürün en güçlü panzehiri, sahnenin boş kalmamasıdır.
  • İstinaf sürecini izleyin. Dava bitmedi. Kanun yolu aşamasını takip edin, doğru bilgiyi yayın.
  • Kültür emekçilerinin örgütlenmesini destekleyin. Komedyenlerin, müzisyenlerin, sahne ve set emekçilerinin sendikalaşma çabalarını görünür kılın.
  • Sendikanıza sorun. Bugün komedyene okunan madde yarın grevde size okunacak. İfade özgürlüğü bir emek hakkıdır.
  • Muğlak maddelerin listesini tutun. TCK 299, 216, 215, 301 kimlere, ne sıklıkla, hangi gerekçelerle uygulanıyor? Veriyi toplamak, bilgi müştereği üretmektir.

Kelepçe Açıldı, Maddeler Duruyor

Sevgili genç yoldaşlar,

Deniz Göktaş 88 gün önce "Ya benim yakalama kararım var galiba" diyerek girdiği havalimanından ters kelepçeyle çıkarılmıştı. Kameralar onu başı eğik görüntülemek istedi; o her seferinde başını kaldırıp güldü. Bugün Çağlayan'da bir buçuk saat konuştu, salon alkışladı ve kapıdan yürüyerek çıktı.

Kazanılan bir şey var: bir insanın özgürlüğü, adliye önünde bekleyenlerin, Avrupa'da gösteriyi yeniden sahneleyenlerin, on beş milyon izleyicinin ve 88 gün boyunca susmayan herkesin emeğidir. Kaybedilmeyen bir şey de var: Göktaş'ın kendi sözleriyle, "Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim."

Ama kelepçeyi mümkün kılan maddeler yerinde duruyor. Bir sonraki komedyen, bir sonraki öğrenci, bir sonraki sendikacı için aynı hat yine çalışacak: trol, CİMER, savcı, kamera, hücre. Bu hattı durduracak olan tek şey, onu görünür kılan ve ona karşı örgütlenen bir toplumsal güçtür.

Kahkahaya vurulan kelepçe bugün açıldı. Şimdi sıra, kelepçeyi mümkün kılan maddelerde.

Bilgi herkesindir. Kahkaha da.

Kaynaklar

Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar

Etiketler:#denizgöktaş#komedi#sanat#gösteri#mahkeme#hukuk#türkiye#sansür#ifadeözgürlüğü#insanhakları

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği