Doğa Yağması ve Sermaye Tahakkümü: Esra Işık Davasından Ekososyalist Direnişe
Türkiye’deki Ekolojik Talan Rejimi, Burjuva Hukukunun Seferberlik Tiyatrosu ve Genç Yoldaşlar İçin Sınıf Mücadelesi Pusulası

Yangından Mal Kaçırma Yargısı ve Esra Işık Davasının Absürtlükleri
Bak yoldaş, bugün takvimler tam olarak 6 Temmuz 2026’yı gösterirken, Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi koridorlarından tam da öngördüğümüz o çıplak, acımasız sermaye adaleti fışkırdı. Akbelen Ormanı’nı ve köylünün asırlık zeytinini Limak Holding gibi maden tekellerine peşkeş çekmek isteyenlerin tiyatrosunda perde indi ve karar yüzümüze çarptı: Toprağını, suyunu, geleceğini savunan 20'li yaşlarındaki gencecik köylü kadını, İkizköy Muhtarı Nejla Işık’ın kızı
Esra Işık’a "görevi yaptırmamak için direnme" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası, "hakaret" iddiasından ise tam 44.000 TL adli para cezası verildi!
Hani hep konuşuruz ya yoldaş; sermaye sıkıştıkça liberal "hukuk devleti" maskesini fırlatır atar, ceza kırbacını sallar diye... İşte bugün tescillenen bu ceza, burjuva hukukunun doğayı ve insanı holdinglerin kâr marjına kurban etme iradesinin en taze, en kanlı vesikasıdır.
Olayı hiç bilmeyen birine anlatır gibi en başından, o yangından mal kaçırır gibi işletilen süreci ve bugün Milas’ta mühürlenen bu akılalmaz absürtlükleri adım adım önümüze koyalım yoldaş.
4 Dakikalık "Talan" Keşfi ve Gece Baskını
Her şey bu yılın başlarında, 30 Mart 2026’da başladı. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Yeniköy Termik Santrali’ne kömür sahası açmak uğruna Akbelen çevresindeki 6 köyü kapsayan 679 parsellik devasa bir tarım arazisi için "acele kamulaştırma" kararı çıkarıldı.
- Baskın Basanındır Hukuku: Toprak sahiplerine, muhtarlara ve avukatlara hiçbir ön bildirim, yasal tebligat yapılmadı yoldaş. Bir sabah köylüler uyandı ki, mahkeme heyeti ve şirketin bilirkişileri tarlalarında "keşif" yapıyor!
- Endüstriyel Hızda Yargılama: Günde 130’dan fazla parseli gezdiler. Matematiksel olarak hesapladık; parsel başına 4 dakikadan az süre ayırarak adeta göz kararı bir gasp tespiti yaptılar.
- 42 Günlük Esaret: Bu arsızlığa, bu talan tiyatrosuna karşı toprağını savunan 20'li yaşlarındaki gencecik bir köylü kadını, İkizköy Muhtarı Nejla Işık’ın kızı Esra Işık meşru öfkesiyle isyan etti. Sonuç ne mi oldu? Aynı gece evinden jandarmayla apar topar gözaltına alındı. Ertesi gün tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevi’ne gönderildi ve tam 42 gün boyunca zindanda esir tutuldu yoldaş! 11 Mayıs’ta ilk duruşmada adli kontrolle bırakıldı ama sermayenin intikam davası bugün hâlâ sürüyor.
Koridorlarda Yükselen Absürtlükler Silsilesi
Gelelim bugün duruşma salonunda yargı mekanizmasının içine düştüğü o zavallı, absürt durumlara. Burjuva adaleti köylülere gözdağı vermek isterken o kadar aceleci davranıyor ki, kendi koyduğu usul kurallarını bile yüzüne gözüne bulaştırıyor:
- 8 Kişilik "Aleni" Yargılama: Duruşmanın kamuya açık olması (aleniyet ilkesi) anayasal bir kuraldır değil mi? Ne yaptılar biliyor musun? Davayı bilerek adliyenin en küçük, sadece 8 sandalye kapasiteli odasına sıkıştırdılar. Dışarıda yüzlerce köylü, baro başkanları, demokratik kitle örgütleri destek için beklerken, "yer yok" bahanesiyle salonu halka kapattılar!
- Hem Davacı Hem Hâkim: Olay günü köylülerin meşru protestosuna maruz kalan, o hukuksuz keşfi yürüten mahkeme personeli ve hâkimler, bugün davanın bizzat "müştekisi" yani mağduru rolündeler. Yani devletin mahkemesi, kendi personelinin kişisel intikam aparatı haline getirilmiş durumda.
En Büyük Diyalektik Çelişki: Hukuken Olmayan Suçun Yargılaması
Yoldaş, bu davanın bağrında barındırdığı öyle bir mantık kırılması var ki, tam bir kara mizah örneği:
Hükümsüz Davanın Sanığı: Esra Işık cezaevindeyken köylülerin avukatları boş durmadı ve Danıştay o 679 parsel hakkındaki "Acele Kamulaştırma" kararının yürütmesini durdurdu. Yani devletin yüksek mahkemesi, "O gün yapılan bilirkişi keşfi ve kamulaştırma işlemi hukuksuzdur, geçersizdir" dedi.
İşte zurnanın zırt dediği yer tam burası yoldaş: Esra Işık, yürütmesi durdurulan, yani hukuken zaten yasadışı ve geçersiz olduğu tescillenen bir işlemi engellemeye çalıştığı için bugün "kamu görevlisine direnmek" suçundan hapis cezası istemiyle yargılanıyor! Ortada yasal olarak yürüyen bir "kamu görevi" kalmamışken, onun engellenmesinden suç üretmeye çalışıyorlar.
Şirketlerin kârı sekteye uğramasın diye hukuku ters yüz eden bu aygıt, kendi kendini işte böyle boşa düşürüyor. Şimdi gel yoldaş, bu absürt tiyatronun ardındaki o büyük resmi, Türkiye’deki ekolojik mülksüzleştirme çarkının nasıl döndüğünü makro bir çerçeveyle daha derinden inceleyelim.
Makro Çatı: Türkiye’de Ekoloji Hak İhlalleri Nasıl İşler? (Süreçten Biçare Olanlar İçin Kılavuz)
Yoldaş; televizyon ana haberlerinde ya da sosyal medya akışlarında Muğla Akbelen’i, Erzincan İliç’i, Muğla Deştin’i veya Bergama’yı gördüğünde buraları birbirini tanımayan köylülerin münferit, şanssız yerel dramları sanan büyük bir kitle var. "Altı üstü maden aranıyor", "Enerji yatırımı yapılıyor" diyerek süreci basitleştiren o burjuva uyuşukluğunu parçalamak bizim ilk görevimizdir.
Karşımızda duran şey tekil çevre felaketleri değil; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin doğrudan sermaye birikimi emrine tahsis edildiği kurumsal bir mülksüzleştirme çarkıdır. İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibarıyla bu çark, daha da vahşi yasal zırhlarla donatılmıştır. Süreçten bîhaber olanların, "Bizim tarlalara neden jandarma girdi?" şaşkınlığı yaşayanların gözünü açmak için devlet-sermaye ortaklığının o standart yağma kılavuzunu tüm kurumsal çıplaklığıyla şemalaştıralım.
2025–2026 Yasal Mühendisliği: Doğanın Katline "Stratejik" Kılıf
Burjuva devleti, sermayenin önündeki her türlü pürüzü kaldırmak için yasaları birer gece yarısı operasyonuyla sürekli günceller. En son yürürlüğe giren 7554 sayılı Kanun ve revize edilen maden yönetmelikleri, ekolojik talanı kurumsal olarak kusursuzlaştırma hamlesidir:
- "Kritik ve Stratejik Maden" İllüzyonu: Yasal mevzuata ilk kez sokulan bu sihirli kavramla, holdinglerin altın, bakır, nikel madenciliği "millî güvenlik" ve "kamu yararı" seviyesine yükseltildi. Anlamı şudur: Eğer şirket "stratejik" ilan edildiyse, köylünün zeytinliği, merası veya tapulu arazisi için Cumhurbaşkanlığı kararıyla anında acele kamulaştırma hakkı doğuyor.
- Su Havzalarının Yağmaya Açılması: Aynı yasal mühendislik sayesinde, içme ve kullanma suyu rezervuarlarının 1000-2000 metrelik mutlak koruma bantlarında bile, sırf "stratejik maden" gerekçesiyle holdinglerin siyanür patlatmasına, ağaç kesmesine izin verildi. Esra Işık’ın korumaya çalıştığı o su havzaları ve tarım arazileri, bizzat yasalar eliyle Limak Holding’in bilançosuna birer "girdi maliyeti" olarak eklendi.
- Geri Dönüşü Olmayan ÇED Tiyatrosu: ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçlerinde bir kez izin veren kurumların, daha sonra halkın baskısıyla ya da bilimsel raporlarla "olumsuz görüş" bildirmesi yasa ile engellendi. Yani bürokrasi, holdinge verdiği katliam ruhsatından pişman dahi olamıyor yoldaş!
Adım Adım Ekolojik Mülksüzleştirme Protokolü
Türkiye'de bir orman, bir köy ya da bir akarsu holdinglerin radarına girdiğinde işletilen standart bürokratik-mekânsal şiddet şeması şu şekilde işler:
Mevzuat Tahkimatı > İstisnai Acele Kamulaştırma > Kolluk Kuvveti Kuşatması > Yargısal Taciz / Sanık Kürsüsü
1. Aşama: Hukuki Altyapının Şirkete Göre Eğilip Bükülmesi
Şirket maden ya da termik santral için gözüne kestirdiği bölgeyi belirler. Bakanlıklar anında "ÇED Gerekli Değildir" ya da "ÇED Olumlu" raporunu ibraz eder. Yerel halkın açtığı yürütmeyi durdurma davaları, burjuva yargısının dehlizlerinde bilerek aylarca, bazen yıllarca bekletilir ki holding sahaya iş makinelerini sokabilsin.
2. Aşama: Mekânsal Şiddet ve Jandarma Barikatı
Köylüler iş makinelerinin önüne dikildiğinde devlet, asli karakterini yani "egemen sınıfın silahlı örgütü" olma vasfını sahaya sürer. Normalde asayişi korumakla görevli kolluk kuvvetleri (jandarma, çevik kuvvet), maden şirketinin özel güvenlik şefinin talimatıyla hareket eden birer koruma ordusuna dönüşür. Köylüye biber gazı sıkılır, cop vurulur; holdingin dozerleri ise arkada asırlık ağaçları devirmeye başlar.
3. Aşama: Mağdur Şirket, Suçlu Köylü (Yargısal Taciz)
İş makinelerini durdurmaya çalışan yerel halk ve aktivistler, apar topar gözaltına alınır. Tıpkı Esra Işık örneğinde gördüğümüz gibi; hukuksuz bir kamulaştırma işlemine karşı koyan köylüler, Türk Ceza Kanunu’nun 265. maddesindeki "Görevi Yaptırmamak İçin Direnme" suçlamasıyla sanık sandalyesine oturtulur. Holdingin kâr oranları korunsun diye köylünün hayatı adli kontrol, imza şartı ve cezaevi tehdidiyle kilitlenir.
Yağma Düzeninin Ekonomi Politik Matrisi
Bu kurumsal ihlal rejiminin kime ne kazandırdığını, kimden neyi çaldığını şu net karşılaştırma tablosuyla kitlelerin bilincine çıkaralım:
| Sermayenin Çarkı | Devletin Sunduğu Kılıf | Halkın ve Doğanın Payına Düşen |
|---|---|---|
| Hammaddeye Bedava Çökmek | 7554 Sayılı Stratejik Maden Kanunu | Ormansızlaşma, çölleşme, geçimlik tarım arazilerinin yok olması. |
| Maliyeti Halka Yıkmak | Koruma bantlarının madene açılması, esnek ÇED denetimleri. | Ağır metallerle zehirlenmiş içme suları, kanser vakalarında patlama. |
| Direnci Kırmak | 8 kişilik salonlarda yargılama, uydurma şafak baskınları. | Adli kontrol kıskacı, toprağından edilip kent varoşuna sürülen yeni mülksüz işçiler. |
Neticede yoldaş; ekoloji hak ihlalleri, kapitalizmin o doymak bilmeyen Genişletilmiş Yeniden Üretim mantığının mekânsal tezahürüdür. Sermaye, kâr oranlarındaki tarihsel düşüşü durdurabilmek için doğayı hammaddeye, köylüyü ise proletere dönüştürmek zorundadır. İşte bu yüzden Türkiye’deki ekoloji mücadelesi sadece bir "çevre, ağaç, böcek koruma" faaliyeti değil; doğrudan holdinglerin ve onların hamisi olan devlet aygıtının mülksüzleştirme terörüne karşı çekilen **en ön cephe, en kızıl sınıf savaşıdır!
Ekoloji Mücadelesinde Marksist Duruş: Doğa "Dışsal" Bir Dekor Değildir
Yoldaş; liberal çevre örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve o tatlı su "yeşil" kapitalizm savunucularının en büyük yanılsaması, doğayı insan yaşamının dışında, hafta sonları gidip hava alınacak romantik bir dekor, korunması gereken lüks bir hobi olarak görmeleridir. Onlar için çevre sorunu; karbon vergileriyle, plastik pipet boykotlarıyla ya da holdinglerin amblemlerini yeşile boyadığı "sosyal sorumluluk" projeleriyle çözülebilecek teknik bir pürüzdür.
Oysa Marksist iktisat ve tarihsel materyalizm, bu sığ burjuva romantizmini kökünden parçalar. Esra Işık’ın Milas adliyesinde yargılanmasına neden olan o barikat, sadece birkaç ağacı koruma refleksinden ibaret değildir. O barikat; doğanın, insanın ve emeğin sermaye tarafından topyekûn metalaştırılmasına karşı çekilen sınıfsal bir settir. Genç yoldaşlarımıza ekoloji mücadelesinin neden sınıf mücadelesinin tam merkezinde yer aldığını Marksist teorinin o sarsılmaz kavramsal cephaneliğiyle anlatalım:
Doğa İnsanın Organik Olmayan Bedenidir
Karl Marx, daha 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazıları’nda insan ile doğa arasındaki ilişkiyi koparılamaz biyolojik ve maddi bir birliktelik olarak tanımlar. Marx’ın o muazzam ifadesiyle:
"Doğa, insanın organik olmayan bedenidir. İnsanın doğa ile yaşaması, doğanın onun bedeni olması demektir ki, insan ölmemek için onunla sürekli bir diyalog içinde kalmalıdır."
Kapitalizm, insanı kendi emeğine yabancılaştırırken, eşzamanlı olarak onu kendi organik olmayan bedenine, yani doğaya da yabancılaştırır. Akbelen’de ormanı kesmek, İliç’te toprağa siyanür akıtmak, sömürgeci bir cerrahın insanın kendi uzvunu canlı canlı kesip koparmasından farksızdır. Dolayısıyla ekoloji mücadelesi, insanın kendi varoluşsal ve maddi bütünlüğünü sermayenin vahşi tırpanına karşı savunma mücadelesidir.
Metabolik Yarılma Teorisi (Metabolic Rift)
Marx, Kapital’in üçüncü cildinde kapitalist üretim tarzının doğayla kurduğu sömürü ilişkisini netleştirmek için Metabolik Yarılma kavramını geliştirir. Kapitalizm, kârı maksimize etmek için kır ile kent, insan ile toprak arasındaki o binlerce yıllık doğal, döngüsel maddi alışverişi (metabolizmayı) geri dönülmez bir biçimde keser.
- Toprağın Yağmalanması: Kırsal alanlardaki (Milas’ta, İkizköy’de) tarım arazileri, su havzaları ve ormanlar; holdinglerin kentlerdeki sanayilerine ve enerji santrallerine ucuz girdi sağlamak amacıyla acımasızca sömürülür. Toprağın kendi kendini yenileme döngüsü, sermayenin genişletilmiş yeniden üretim hızı karşısında iflas ettirilir.
- Diyektik Yıkım: Akbelen’de kömür uğruna yeraltı su yataklarının patlatılması, toprağın üstündeki bitki örtüsünün kazınması yerel bir doğa tahribatı değildir; küresel iklim krizini ve ekolojik çöküşü besleyen o devasa sistematik metabolik yarılmanın yereldeki çıplak bir halkasıdır.
Sermayeye "Bedava Hediye" İllüzyonu ve Maliyetlerin Dışsallaştırılması
Kapitalist üretim tarzının en büyük ekonomi-politik hilesi, doğayı muhasebe defterlerinde bedava bir hammadde deposu, atıklarını kusabileceği ücretsiz bir çöplük olarak görmesidir. İktisat literatüründe buna Sermayeye Bedava Hediye denir.
Limak Holding ya da YK Enerji, termik santralleri işletirken veya kömür madenini açarken yok ettikleri asırlık zeytin ağaçlarının, kuruttukları su kaynaklarının, havaya saldıkları zehirli gazların faturasını asla kendi kâr-zarar tablolarına yazmazlar. Onlar kârı bütünüyle kendi kasalarına kilitlerken, yarattıkları devasa ekolojik yıkımın maliyetini dışsallaştırarak işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün sırtına yüklerler.
Faturayı Ödeyen Sınıf: Bölgede patlayan kanser vakalarının, kuruyan tarım arazilerinin, kirlenen içme sularının faturasını holding patronları değil; o köylerde yaşayan emekçiler, Esra Işık’ın ailesi ve o madenlerde güvencesiz çalışan işçiler çıplak hayatlarıyla, bedenleriyle öderler.
"Yeşil Kapitalizm" ve Tekno Fetişizm Yalanı
Son yıllarda Elon Musk’ların, Bill Gates’lerin ve küresel finans çevrelerinin pazarladığı "Elektrikli araçlar dünyayı kurtaracak", "Karbon piyasaları iklim krizini çözecek", "Yapay zekâ destekli eko-tarım" gibi söylemler, tekno-fetişist birer aldatmacadır yoldaş.
Ekolojik Kriz > Yeşil Teknoloji Yatırımı > Yeni Pazar ve Yeni Sömürü > Krizin Derinleşmesi
- Yeni Sömürü Alanları: Yeşil teknoloji dedikleri lityum pilleri, güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri için Küresel Güney’in toprakları ve Türkiye gibi bağımlı çevre ülkelerin maden sahaları daha vahşi bir talanla oyulmaktadır.
- Doğanın Finansallaşması: Karbon kredisi ticareti, kapitalizmin doğayı kurtarma operasyonu değil; kirliliği bile borsada alınıp satılan fiktif bir sermayeye dönüştürerek doğanın katlinden yeni kâr alanları yaratma stratejisidir. Kapitalizm, doğayı yok ederek ürettiği krizi, yine doğayı finansallaştırarak çözemez.
Neticede genç yoldaşlar; sınıf mücadelesinden, antikapitalist hattan kopuk bir çevrecilik, egemen sınıfın vicdanını rahatlatan bir "bahçıvanlıktan" öteye geçemez. Esra Işık’ın Milas’ta toprağı korumak için jandarma copuna karşı duran nasırlı eli ile İstanbul’da, Gebze’de fabrikadaki sendika hakkı için şalter indiren işçinin eli nesnel olarak aynı düşmana vurmaktadır. Sömürülen emek ile yağmalanan doğa, aynı kapitalist canavarın dişlileri arasındadır. Bu yüzden ekoloji mücadelesi, doğayı sermayenin tahakkümünden kurtarıp insanlığın kolektif ve planlı ortak varlığı haline getirecek olan sosyalizm mücadelesinin ta kendisidir!
Sonuç ve Genç Yoldaşlara Çağrı: Ne Yapmalıyız?
Yoldaş; Karl Marx o meşhur Feuerbach Üzerine 11. Tez’inde ne diyordu? "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir." Biz de bu makalede sadece Akbelen’deki, İliç'teki yağmanın anatomisini çıkarmakla, Esra Işık davasındaki absürtlükleri teşhir etmekle yetinemeyiz. Teşhir, bilincin ilk adımıdır; ancak o bilinci örgütlü bir güce, sermayenin göğsüne vurulacak bir yumruğa dönüştürmediğimiz sürece burjuvazinin mahkeme salonlarında sadece birer "seyirci" olarak kalırız.
Bugün 6 Temmuz 2026. Sermaye, arkasına aldığı devlet kolluğuyla, 7554 sayılı "Stratejik Maden" kanunlarıyla ve kuşa çevrilmiş 8 kişilik duruşma salonlarıyla topyekûn bir taarruz yürütüyor. Esra Işık’ın Milas adliyesi önünde haykırdığı o tarihsel soru, aslında tüm bir gençliğin ve işçi sınıfının geleceğine sorulmuştur: "Köyümüzü, toprağımızı, memleketimizi savunmak ne zamandan beri suç oldu?"
Genç yoldaşlar; egemenlerin bu meşru savunmayı "suç" ilan ettiği bu netlik anında, bizim payımıza yılgınlık değil, organize bir kavga çizgisi düşer. Peki, ne yapmalıyız? Sermayenin bu teknolojik ve ekolojik kuşatmasını kırmak için genç komünistlerin önüne somut görev manifestosunu koyalım:
Eylem Çizgisi ve Görev Manifestosu
1. Kent ile Kır Arasındaki Sınıfsal Köprüyü Kurun
Liberal çevre hareketleri ekoloji mücadelesini şehirden kopuk, sadece köylülerin yerel bir direnişi olarak hapsetmek ister. Bu tuzağa düşmeyin yoldaşlar!
- Ortak Düşman: Akbelen’de gasp edilen o tarım arazileri, yarın kentlerdeki işçi sınıfının gıda egemenliğinin yok edilmesi, daha fazla açlık ve daha fazla sömürü demektir.
- Pratik Görev: Genç yoldaşlar; Gebze’deki, İvedik’teki, Aliağa’daki fabrikalarda çalışan genç işçiler ile toprakları talan edilen İkizköylü, Deştinli köylüler arasında organik bağlar kurmalıdır. İşçi komiteleri ile çevre meclisleri aynı anti kapitalist hatta birleştiği gün, holdinglerin dozerleri tek bir ağacı bile yerinden sökemez.
2. Burjuva Hukukunun İllüzyonunu Parçalayın
Mahkeme salonlarındaki beraat mücadelelerini, avukat yoldaşlarımızın hukuki direnişlerini küçümsemeyin; ancak adaletin o salonlardan çıkmayacağını asla unutmayın.
- Kürsüyü Ajitasyon Alanına Çevirmek: Mahkemeleri burjuva hâkimlerin bizi yargıladığı bir yer değil, bizim kapitalizmi ve holdingleri yargıladığımız ideolojik ajitasyon kürsüleri haline getirmeliyiz.
- Gerçek Adalet Sokaktadır: Esra Işık davasındaki absürtlükleri halka, kampüslere, sokaklara anlatırken gençliğin bilincine şunu kazımalıyız: Gerçek adalet Danıştay'ın koridorlarında değil, maden sahalarının önünde kurulan örgütlü halk barikatıyla kazanılır!
3. Radikal Programı Yükseltin: "Tazminatsız Kamulaştırma!"
Avrupa merkezli fonlanan STK'ların "karbon vergisi", "yeşil mutabakat" gibi kapitalizmi restore etmeye çalışan reformist yalanlarını çöpe atın. Ekolojik krizin kapitalist mülkiyet ilişkileri çözülmeden engellenmesi imkansızdır.
Talebimiz Net Olmalı: Limak, Cengiz, Kolin, Sabancı gibi doğayı ve emeği yağmalayan tüm enerji ve maden tekellerinin mal varlıklarına, maden sahalarına ve enerji santrallerine işçi-köylü denetimi altında, tazminatsız olarak EL KONULMALI VE KAMULAŞTIRILMALIDIR. Doğa ve enerji, kâr peşinde koşan holdinglerin oyuncağı değil, insanlığın kolektif ortak varlığıdır!
Genç Yoldaşlar İçin Pusula
| Liberal Çevreciliğin Çıkmazı | Ekososyalist Mücadelenin Hattı |
|---|---|
| Sorunu "insanlığın genel hatası" (antroposen) olarak görmek. | Sorunun failini doğrudan Kapitalizm olarak kodlamak. |
| Mahkeme kararlarına ve imza kampanyalarına bel bağlamak. | Fiili, meşru ve militan sokak/tarla barikatını örgütlemek. |
| "Ağaç sevgisi" gibi sınıfsal özden yoksun romantizm. | Yağmalanan doğa ile sömürülen emeği aynı cephede birleştirmek. |
Son Söz: Toprak, Onur ve Sosyalizm!
Genç yoldaş; sermaye kendi kâr oranlarını kurtarmak için yapay zekâsıyla, jandarma copuyla, uydurma ceza davalarıyla topyekûn bir sınıf taarruzu yürütüyor. Esra Işık’ı zindanla korkutup toprağını holdinge teslim etmesini bekleyenler, bu toprakların devrimci damarını hesaba katmıyorlar.
Kaderimizi ne holdinglerin insafına ne de onların 8 kişilik kuşa çevrilmiş adliye salonlarına teslim edeceğiz. Çözüm ne batı kaynaklı "yeşil fonlarda" ne de düzen partilerinin sahte vaatlerindedir. Çözüm; üniversitelerden fabrikalara, köylerden kent meydanlarına kadar örülecek olan örgütlü, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bağımsız bir hattadır.
Esra Işık’ın, hücrelerde direnen tüm yoldaşların sesi ol; kampüsünde, mahallende, fabrikanda bu kavgayı büyüt!
Toprak, Onur ve Sosyalizm İçin; İkizköy’den Tüm Memlekete: Ayağa tabur ol, ayağa kalk yoldaş!
Kazanacağımız koca bir dünya, özgürce nefes alacağımız yeşil ve kızıl bir geleceğimiz var!







