Savaş Baronlarının Ankara Pazarı: Genç Yoldaşlar İçin 36. NATO Zirvesi Rehberi
Devrimciler ve İşçi Sınıfı Neye Karşı Çıkıyor?

Tarihin Diyalektik Çarkı ve Ankara Semalarındaki Kara Bulutlar
Genç yoldaşlarım, insanlık tarihinin şafağından beri değişmeyen tek bir felsefi yasa vardır: Bütün bir tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Egemenlerin kendi kâr kulelerini tahkim etmek için yazdığı yalanlarla dolu tarih sayfalarını parçalamak ve gerçeğin o sarsıcı çıplaklığını kuşanmak, devrimci gençliğin en asil görevidir. Bugün, takvimler 2026 yılının Temmuz ayını gösterirken, kadim Ankara şehri, insanlık tarihinin gördüğü en organize, en vahşi ve en ikiyüzlü silahlı örgütünün kirli paylaşım pazarlığına sahne oluyor. Küresel finans kapitalin efendileri, ellerinde masum halkların kanıyla yıkanmış çek defterleriyle, sömürü düzenlerini biraz daha uzatabilmek için başkentimizin sokaklarında boy gösteriyor.
Bizler bu makalede, konu hakkında henüz hiçbir teorik bilgisi olmayan, "NATO nedir, sermaye neden savaştan beslenir?" diye soran en genç yoldaşlarımızın zihnine sınıfsal bir meşale tutmak için yola çıkıyoruz. Egemen medyanın parıltılı ekranlarda fırlattığı yalan havai fişeklerini söndürecek; sokakta işçi çocuklarının boğazını sıkan barbarlıkla, saray salonlarında mehter marşlarıyla patlatılan şampanyalar arasındaki o iğrenç sınıfsal bağı en yalın diyalektik detaylarıyla inceleyeceğiz.
Tarihsel ve sınıfsal belgeler ışığında kaleme aldığımız; Ankara semalarında uçan her bir emperyalist savaş jeti, işçi sınıfının cüzdanından, geleceğinden ve ekmeğinden çalınan artı-değerin gökyüzündeki somutlaşmış halidir.
"Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser; satamadığı huzuru ise küresel savaş makineleriyle bombalayarak kâra dönüştürür. NATO, işte bu kanlı dönüştürme aygıtının ta kendisidir."
Şimdi arkaya yaslanın yoldaşlar; egemenlerin korkudan titrediği, yoksulluğun üstünü paravanlarla örttüğü bu karanlık zirvenin perdelerini, sömürünün ilk gününden başlayarak kronolojik bir sırayla aşağıya indiriyoruz. Tarih bizi çağırıyor ve diyalektik yalan söylemez!
NATO Zirvesinin Amacı ve Gündemi Nedir? Sömürünün ve Kanın Küresel Ajandası
Genç yoldaşlarım, diyalektik materyalizmin en temel kuralıyla başlayalım: Dünyada hiçbir askeri ittifak, hiçbir uluslararası zirve ve hiçbir "güvenlik" paktı, arkasındaki ekonomik çıkarlardan bağımsız tartışılamaz. Egemenlerin televizyon ekranlarında, parıltılı salonlarda size "küresel barış, demokrasi ve savunma iş birliği" olarak pazarladığı bu toplantı, aslında uluslararası finans kapitalin sömürü alanlarını yeniden paylaşmak, taze kan gölleri yaratmak ve silah tekellerinin kâr marjlarını büyütmek için topladığı bir kurtlar sofrasıdır.
Güncel diyalektik veriler ışığında, konuya hiç aşina olmayan yoldaşlarımızın bile net bir şekilde kavrayabilmesi için bu zirvenin gerçek amacını, gizli ajandasını ve ekonomi-politik perde arkasını kronolojik detaylarıyla parçalarına ayıralım.
Kronolojik Arka Plan: İkinci Soğuk Savaşın Eşiğinde 2026 Ankara Dönüm Noktası
Bu zirveyi anlamak için içinde bulunduğumuz 2026 yılının sıcak gelişmelerine bakmak zorundayız. Ankara'da düzenlenen 36. Liderler Zirvesi, sıradan bir rutin toplantı değildir.
- 28 Şubat 2026 İran Saldırısı: ABD ve İsrail ortaklığının 28 Şubat 2026'da İran’a saldırması, İran’ın füze misillemeleri yapması ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla küresel enerji hatları ve Ortadoğu denklemi tamamen sarsıldı.
- Üslerin Sınıfsal Rolü: İran'dan fırlatılan füzelerin engellenmesinde Türkiye’deki NATO ortak savunma sistemlerinin (İncirlik ve Kürecik gibi emperyalist üslerin) aktif rol oynaması, ülkemizin egemen sınıflar eliyle nasıl bir felaketin taşeronu haline getirildiğini açıkça kanıtladı.
- Transatlantik Çatlak: Çoğu Avrupa ülkesinin, Gazze ve Lübnan’da süregelen vahşi katliamlar nedeniyle İsrail ile arasına mesafe koymak istemesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın ise Avrupalı müttefiklerini "İran karşısında ABD'ye yeterli desteği vermemekle" suçlaması, emperyalist blok içindeki pazar ve nüfuz mücadelesini derinleştirdi. İşte Ankara Zirvesi, bu çatlakları egemenlerin kendi arasında kapatma ve pazar paylaşımını eşitleme çabasıdır.
"NATO 3.0" Küresel Saldırı Konsepti
Zirvenin en çok konuşulan ve teorik olarak en tehlikeli gündem maddesi, emperyalistlerin "NATO 3.0" adını verdiği yeni stratejik yol haritasıdır. Konuyu hiç bilmeyen genç yoldaşlarımız için bunu şöyle açalım:
NATO 1.0: Soğuk Savaş döneminde SSCB ve sosyalizm bloğuna karşı işçi sınıfının uyanışını bastırmak, kontrgerilla (Gladio) yapılanmalarıyla devrimcileri katletmek için kurulmuş "savunma" maskeli bir kontrdevrim örgütüydü.
NATO 2.0: SSCB’nin dağılmasının ardından, "insani müdahale" kılıfıyla Yugoslavya’yı parçalayan, Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı kana bulayan küresel jandarma aşamasıydı.
NATO 3.0 (2026 Ajandası): Bugün Ankara’da hayata geçirilen bu yeni aşama, NATO’nun artık sadece bölgesel bir ittifak olmaktan çıkıp, tüm dünyayı (özellikle Pasifik ve Çin cephesini) kapsayan küresel bir saldırı makinesine dönüşmesidir. Rusya'yı tamamen kuşatmak, Ukrayna Savaşı’nı silah tekellerinin çıkarları doğrultusunda sonsuza kadar uzatmak ve Çin’in ekonomik yayılmacılığına karşı askeri bir barikat kurmak zirvenin birincil hedefidir.
Ekonomi Politik Dayatma: %5 GSYİH Tuzağı
Marksist felsefe bize gösterir ki, burjuva devletlerin bütçeleri bir sınıf mücadelesi alanıdır. Trump’ın Ankara’ya gelirken çantasında getirdiği en büyük dayatma, üye ülkelerin askeri harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) %5’ine çıkarması zorunluluğudur.
Bu kuru bir ekonomik rakam değildir; sınıfsal karşılığı şudur: Zaten derin bir ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve geçim sıkıntısıyla boğuşan Türkiye gibi ülkelerin askeri harcamaları bu düzeye çıkarması; işçinin, emekçinin cebinden, asgari ücretlinin boğazından, halkın eğitim ve sağlık bütçesinden milyarlarca liranın daha çalınması demektir. Temmuz ayında asgari ücretliye ve emekliye yapılması gereken insani ara zamların burjuva iktidarı tarafından "kaynak yok" denilerek geçiştirilmesinin asıl sebebi, halkın kaynaklarının NATO’nun bu obur askeri ajandasına ve emperyalist silah sanayisine peşkeş çekilmesidir.
Savunma Sanayii Forumu: Savaş Patronlarının kâr Ziyafeti
Zirve gündeminin en somut ve kanlı çıktısı, tarihte ilk kez zirvenin resmi programına dahil edilen Savunma Sanayii Forumu oldu. Burası tam anlamıyla bir "ölüm pazarı" olarak işletildi.
- 11 Milyar Dolarlık Paylaşım: Emperyalist savaş baronları, Ankara’daki salonlarda sadece tek bir günde 11 milyar dolardan fazla askeri üretim sözleşmesine imza attılar.
- Sermayeyi Kanla Büyütmek: En büyük anlaşmalar, küresel finans kapitalin devleri olan BlackRock ve Vanguard Group’un kontrolündeki ABD’li Lockheed Martin ile Alman Rheinmetall tekelleri arasında yapıldı. Filistin’de, Lübnan’da, Ortadoğu’da çocukların tepesine yağan her bir füzenin maliyetinin 1.5 milyon dolar olduğu bu sistemde, savaş patronları kârlarını büyütürken faturayı yine dünya işçi sınıfı hayatıyla ve yoksulluğuyla ödemektedir.
Gördüğünüz gibi genç yoldaşlar; ortada ne bir "güvenlik" kaygısı var ne de bir "savunma" ihtiyacı. Yaşanan şey, çürüyen ve hegemonyası dağılmakta olan batı emperyalizminin, sınırsız bir haydutlukla dünyayı yeni bir küresel savaşa sürükleme ve yerli işbirlikçi burjuvazinin de bu kanlı tezgahtan yeni roller kapma yarışıdır.
Devrimciler ve İşçi Sınıfı Neye Karşı Çıkıyor? Sömürgeciliğin Ekonomi Politiği
Genç yoldaşlarım, burjuva medyasının parlak ışıklar arkasına saklamaya çalıştığı o kirli gerçeği tüm çıplaklığıyla ifşa etmek için soralım: Sokaklarda canı pahasına direnen, coplanan, boğazı sıkılan devrimciler ve işçi sınıfı tam olarak neye karşı çıkıyor? Bu öfke sıradan bir "dış politika" itirazı veya kuru bir inatlaşma değildir; bu, doğrudan yaşam hakkımızı, emeğimizi ve ortak geleceğimizi savunan sınıfsal bir başkaldırıdır.
Gelin, devrimci ve anti-emperyalist hareketlerin bu kanlı ittifaka neden topyekûn savaş açtığını, felsefi ve tarihsel gerekçeleriyle, parça parça inceleyelim:
Güvenlik Değil, "Sermayeyi Kanla Büyütme" Düzenine Karşıyız!
Egemen devletlerin ders kitaplarında ve ana akım medyanın parlatma şovlarında NATO size bir "savunma ve güvenlik örgütü" olarak anlatılır. Oysa diyalektik materyalizm bize gösterir ki, NATO hiçbir zaman savunma yapmamıştır; o, kurulduğu ilk günden beri uluslararası finans kapitalin sömürü alanlarını koruyan ve genişleten bir saldırı örgütüdür.
- Jeoekonomik Talan: Son dönemde emperyalizmin "jeoekonomi" adı verilen, askeri güç kullanılarak doğal ve ekonomik kaynakların ele geçirilmesi ya da denetlenmesi pratiği iyice hortlamıştır. Devrimciler; Kafkasya ve Karadeniz'den Ortadoğu'ya bizi kuşatan coğrafyada halkların yeni gerilim hatlarıyla yüz yüze bırakılmasına karşı çıkar.
- Savaş Patronlarının Kâr Ortaklığı: Zirvede tek bir günde paylaşılan 11 milyar dolarlık askeri üretim sözleşmeleri, emperyalist kapitalizmin savaştan nasıl beslendiğinin en somut kanıtıdır. İşçi sınıfı, bu baronların kârı uğruna Ortadoğu'nun, Filistin'in ve bölge halklarının kan gölüne çevrilmesine, bu katliamların meşrulaştırılmasına karşı cansiperane direnir.
Emeğimizin Silah Tekellerine Peşkeş Çekilmesine Karşıyız!
Askeri harcamalar ile işçi sınıfının cüzdanı arasında doğrudan ve doğrusal bir bağ vardır. Kapitalist devletlerin bütçesi sihirli bir torba değildir; egemenler bütçeyi bir sınıftan alır, diğer sınıfa verirler.
- %5 GSYİH Tuzağı ve Sosyal Hakların Gaspı: ABD emperyalizminin dayattığı ve Türkiye'deki tek adam rejiminin de hevesle talip olduğu savunma harcamalarını %5'e çıkarma hedefi, işçi sınıfına yönelik açık bir ekonomik savaştır. Bütçeden silahlara, füzelere ve savaş uçaklarına ayrılan devasa kaynaklar; çalışanların ücret ve sosyal haklarından, kamusal altyapı harcamalarından, sağlık ve eğitim bütçesinden kısıtlama anlamına gelmektedir.
- Emekçiyi Açlığa Mahkûm Eden Düzen: Ankara sokaklarında motorine zam üstüne zam gelirken, Temmuz ayında asgari ücretliye ve en düşük emekli maaşına yapılması gereken insani ara zamların "kaynak yok" bahanesiyle konuşulmaktan bile kaçınılması tesadüf değildir. Rejim, halkın kaynaklarını asgari ücretlinin boğazından kesip Lockheed Martin gibi kanlı tekellerin ürettiği, tanesi 1.5 milyon dolar olan füzelerin bütçesine aktarmaktadır. Devrimciler işte bu organize hırsızlığa karşı sesini yükseltir.
Tarihsel Kan Borcuna ve Gladio/Kontrgerilla Mirasına Karşıyız!
Genç yoldaşlarım, Türkiye işçi sınıfının NATO ile bağı eski ve çok kanlı bir hesaba dayanır. Türkiye, askeri, siyasi ve ekonomik olarak mevcut tek adam rejimi eliyle ABD emperyalizminin ve NATO'nun gizli işgali altındadır.
- Kontrgerilla ve Gladyo Suçları: NATO, doğrudan komünizme, sosyalizme ve anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketlerine karşı konumlanmıştır. Üye ülkelerin içerisindeki bağımsızlıkçı uyanışları bastırmak için devletlerin bağrında yasa dışı Gladio (Kontrgerilla) örgütlerini kurdurmuştur. Bu topraklarda tam bağımsızlığı savunan devrimci gençlerin katledilmesinin, darbelerin ve faili meçhullerin arkasında bu karanlık NATO aparatı vardır.
- 6. Filo Hafızası: 1960'larda Boğaz'a demirleyen Amerikan 6. Filosu’nu protesto eden devrimci gençlerin üzerine bıçaklarla saldıranlar ve o emperyalist gemilere karşı secde edenler, bugün Ankara'da Trump'ı resmi törenlerle, taklalar atarak karşılayan muhafazakar ve işbirlikçi burjuva zihniyetin ta kendisidir. İşçi sınıfı, bu tarihsel ikiyüzlülüğü asla unutmaz.
İklim Kırımına ve Geleceğimizin Karartılmasına Karşıyız!
Zirvenin parıltılı ekranlarda asla gösterilmeyen, burjuva medyasının kör taklitçilerinin asla yazamadığı gizli bir gündemi daha var: Silahlanma çılgınlığının yarattığı ekolojik yıkım.
- Sera Gazı Emisyonu: NATO’nun iklim değişikliğini sözde bir risk olarak tanımlamasına karşın, ittifakın savunma harcamalarını ve askeri mobilizasyonunu artırma planları mevcut iklim hedefleriyle devasa bir çelişki barındırıyor. Silahlanma hedefi, sera gazı emisyonlarını kontrolsüzce artırarak iklim krizini derinleştirmekte ve insanlığın ortak geleceğini yok etmektedir. Devrimci gençlik, tekellerin kâr hırsı uğruna gezegenin katledilmesine barikat olur.
İşçi Çocuklarının Emperyalizme "Top Yemi" Yapılmasına Karşıyız!
Sınıf işbirlikçisi burjuva gericiliği, Batı dünyasından ve ABD'den yeni siyasi roller kapabilmek adına bu memleketin evlatlarını yeni askeri maceralara taşeron olarak sunmaktadır.
- Askeri Taşeronluk: Trump’ın askeri yükü Avrupa’dan kaydırıp Türkiye gibi ülkelere ihale etme çabası, işçi ve emekçi çocuklarının emperyalist tekellerin sınır boylarında can vermesi demektir. Zenginlerin çocukları ultralüks saraylarda milyar dolarlık kâr anlaşmalarını kutlarken, cepheye sürülecek olanlar yine bu memleketin yoksul çocuklarıdır. Devrimciler, işçi çocuklarının sömürgeci savaşlarda "top yemi" yapılmasına en sert şekilde karşı çıkarlar.
"Yerli ve Milli" Maskesinin Ardındaki Barbarlık: Egemenlerin Korkusu ve Devlet Şiddetinin Anatomisi
Genç yoldaşlarım; burjuva ideolojisinin en büyük mahareti, sömürü ilişkilerini ve emperyalizme olan göbekten bağımlılığını süslü kavramlarla gizlemektir. Bugün egemenlerin dilinden düşürmediği "yerli ve milli" retorik, tam da bu tür bir felsefi illüzyondur. 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Liderler Zirvesi, bu maskenin nasıl tek bir günde parçalandığını ve altından uluslararası sermayeye hizmet eden çıplak bir sınıf devletinin şiddet aygıtı çıktığını bizlere gösterdi.
Bu değerlendirmeleri yaparken, burjuvazinin tüm bu zorbalık pratiklerini ve işçi sınıfının çocuklarına reva gördüğü vahşeti açıkça gözler önüne seren verileri ve kronolojik gerçekleri rehber alıyoruz. Egemen sınıfın sömürgeci baronları mutlu etmek adına kendi halkına karşı nasıl barbarlaştığını adım adım, gün gün inceleyelim.
Kronolojik Baskı Zinciri: Adım Adım Sokakların Kapatılması
Sermaye devleti, işçi sınıfının ve devrimci gençliğin sesinin ne kadar güçlü çıkacağını bildiği için şiddet aygıtını zirveden günler önce, adeta "önleyici bir terör" konseptiyle devreye soktu. Süreç, anayasal hakların sistematik olarak gasp edildiği şu kronolojik zincirle ilerledi:
- 5 Temmuz 2026 (Zirve Öncesi İlk Dalga): Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi 139 yurttaş, Kızılay’da gerçekleştirdikleri anti-emperyalist NATO protestosu gerekçe gösterilerek apar topar gözaltına alındı. Sınıf korkusu o kadar baskındı ki, savcılık hiçbir somut suç unsuru olmamasına rağmen devrimcilerin gözaltı süresini hukuksuzca bir gün daha uzattı.
- 6 Temmuz 2026 (Dijital Karartma ve Sansür): Sokakları temizleyebileceğini sanan burjuvazi, dijital alanı da hapsedebileceğini düşündü. NATO karşıtı "NATO Defol", "Sermayeyi Kanla Büyütme Zirvesi" çağrılarının halka ulaşmasını engellemek amacıyla ilerici kurumların hesaplarına erişim engelleri getirildi. Bu sansür dalgasında, genç işçilerin ve öğrencilerin sesi olan Genç Hayat dergisinin Instagram hesabı da Türkiye’den tamamen erişime kapatıldı.
- 7 Temmuz 2026 (Zirvenin İlk Günü ve Kurtuluş Parkı Vahşeti): "NATO'ya Hayır Koordinasyonu" çağrısıyla saat 10.00’da Ankara Kurtuluş Parkı’nda bir araya gelen kitle, daha kelimelerini haykıramadan binlerce polisin ablukasıyla karşılaştı. Eylemcilerin etrafı kalkanlarla çevrilerek yerli gazetecilerin görüntü alması engellendi ve basın emekçileri alandan zorla "süpürüldü". Aynı saatlerde Eskişehir’de de eylem saati gelmeden platform üyeleri evlerinden ve sokaklardan gözaltına alınmaya başlandı.
Vahşetin Çıplak Anatomisi: Boğaz Sıkma, Kafaya Basma ve Sınıf Kini
Genç yoldaşlar; bir polisin sokakta ya da metroda bir devrimcinin boğazını sıkarken, kafasına postallarla basarken sergilediği vahşet, bireysel bir öfke değil; egemen sınıfın kolektif korkusunun ve sınıfsal kininin dışavurumudur.
Metrolarda ve Caddelerde Yaşanan Vahşet: İstanbul’da, metronun içinde NATO’yu ve Gazze katliamının ortağı Trump’ı protesto eden genç bir yoldaşımız, sivil polisler ve özel güvenlik görevlileri tarafından nefessiz bırakılacak şekilde darp edildi, boğazı sıkılarak insanlık dışı muameleye maruz bırakıldı. Ankara sokaklarında ve İstanbul İstiklal Caddesi’nde "Kahrolsun emperyalizm" sloganı atan devrimciler yerlerde sürüklendi, kafalarına basıldı ve ters kelepçelerle işkence edilerek nezarethanelere taşındı.
Bu barbarlığın felsefi açıklaması nettir: Donald Trump’ın uçağı Ankara’ya inip, rejim ona yaranmak için Yeniçerilerle ve atlı polislerle karşılama şovu yaparken; dışarıda bu ülkenin onurlu çocuklarının boğazı sıkılıyordu. Bu, burjuvazinin küresel efendilerine verdiği "Ben sizin sömürü bütçenizi korumak için kendi halkımı gerekirse ezebilirim" mesajının çıplak ve kanlı bir uygulamasıdır.
Hukukun Çöküşü: "Suç Yok, Tutuklama Var" ve Vekillere Abluka
Egemen sınıf, sömürgeci savaş aygıtını korumak adına kendi yazdığı burjuva yasalarını ve anayasal hakları bile çöpe atmaktan çekinmedi. Zirve boyunca Ankara sokaklarında kelimenin tam anlamıyla bir "hukuksuzluk zirvesi" yaşandı.
- Milletvekillerine Barikat: Sınıf devleti, anayasal dokunulmazlığı olan halk temsilcilerini bile hedef alacak kadar gözü dönmüş bir saldırganlık sergiledi. Kurtuluş Parkı’nda işçilerin ve gençlerin yanında saf tutan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TİP Sözcüsü Sera Kadıgil, DEM Parti Milletvekili Keziban Konukçu ile EMEP Milletvekilleri İskender Bayhan ve Sevda Karaca polis barikatlarıyla ablukaya alındı. Kolluk kuvvetleri, halkın milletvekillerini yaka paça gözaltına almaya cüret edecek kadar barbarlaştı.
- "Suç Yok, Tutuklama Var" Doktrini: Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı ve pek çok hukukçunun da belirttiği üzere, zirve boyunca hiçbir yasal dayanağı olmayan bir "Potemkin Köyü" hukuku işletildi. İnsanlar somut bir suç işledikleri için değil, egemenlerin emperyalist ortaklarına sunmak istediği "pürüzsüz/huzurlu Türkiye" illüzyonunu bozma potansiyelleri olduğu için önleyici olarak tutuklandı ve hastanelik edilene kadar dövüldü.
Burjuva İkiyüzlülüğünün Aynası: İçeride Ziyafet, Dışarıda Kelepçe
Genç yoldaşlarım, Marksist felsefenin en berrak saptamalarından biri, burjuvazinin ideolojik aygıtları aracılığıyla ahlaki ve hukuki kavramları nasıl ters yüz ettiğidir. İktidarın sermaye medyasında estirdiği "büyük ve güçlü devlet" parlatmalarının ardındaki felsefi sefaleti ve iki yüzlülüğü anlamak için 7 Temmuz 2026 tarihli sahneleri derinlemesine incelememiz gerekir.
Burjuva ikiyüzlülüğü, zirve salonlarının kapısında adeta fiziki bir sınıfsal duvara dönüşmüştür. Bir yanda küresel sermayenin temsilcilerine açılan ziyafet sofraları, diğer yanda bu toprakların onurlu evlatlarına vurulan kelepçeler... Gelin bu ibretlik çelişkiyi parça parça deşifre edelim:
Yabancı Basına Ziyafet, Muhalif Gazeteciye Akreditasyon Engeli
Burjuva devlet aygıtı, emperyalist efendilerine "huzurlu ve demokratik" bir illüzyon sunabilmek için basını ikiye bölmüştür:
- İletişim Başkanlığı'nın Lüks Sofraları: Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, NATO Zirvesi öncesinde yabancı basın mensuplarıyla lüks ziyafet yemeklerinde bir araya gelmiştir. Küresel kamuoyuna şirin gözükmek adına batılı gazetecilere parıltılı sofralar kurulmuştur.
- Yerli Basına Akreditasyon Sansürü: Aynı İletişim Başkanlığı ve NATO yönetimi, Türkiye'de gerçekleri yazmaya çalışan, işçi sınıfının sesini duyuran muhalif ve eleştirel yerli gazetecilere zirveyi takip etmeleri için akreditasyon tanımamış, onları kapı dışarı etmiştir.
- TRT’nin Çıplak Sansürü: Zirve salonunun içinde dahi sansür aygıtı durmaksızın çalışmıştır. Devletin resmi yayın organı TRT, zirve sırasında Hollandalı bir gazetecinin sorduğu can alıcı soruya canlı yayında sansür uygulayarak burjuva medyasının gerçek karakterini göstermiştir.
Rutte’nin 'Özgür Medya' Nutukları ve Sınıf Gerçekliği
Zirvenin en zırva ve felsefi olarak en ikiyüzlü anı, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin kameralar karşısına geçip adeta bir "liberal demokrasi havarisi" kesilmesiyle yaşanmıştır:
- Hollandalı bir gazeteci, Rutte'ye Türkiye'de gazetecilerin, komedyenlerin ve muhaliflerin gözaltına alınıp tutuklandığı bir ortamda bu zirvenin Erdoğan ile düzenlenmesinin ne kadar uygun olduğunu açıkça sormuştur.
- Rutte, bu soru karşısında bin dereden su getirerek top çevirmiş ve "Demokrasi dediğin şey sadece seçim değildir; demokrasi bu odadaki özgür medyadır, istediğiniz soruyu sorabilmenizdir" şeklinde süslü nutuklar atmıştır.
- Oysa Rutte bu sözleri söylerken, kendi onay verdikleri akreditasyon listeleriyle onlarca namuslu yerli gazetecinin o odaya girmesini bizzat engellediklerini gizlemeye çalışmaktadır.
Güvenlik Masallarının Ardındaki Kanlı Bilanço
Sınıfsal Analiz: Burjuvazi için "özgürlük" ve "demokrasi", sadece kendi sınırları içinde kâr ortaklığı yaptıkları sürece geçerli olan soyut birer kavramdır. Rutte içeride özgürlük masalları anlatıp top çevirirken, salonun hemen dışında Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı gibi ilerici hukukçular, gazeteciler ve devrimci gençler "NATO'dan çıkılsın, emperyalist üsler kapatılsın" dedikleri için işkenceyle gözaltına alınmaktaydı.
Genç yoldaşlarım; içeride mehterli karşılamalarla ağırlanan kanlı tekellerin, lüks otellerde paylaşılan 11 milyar dolarlık askeri kârların faturası, dışarıda boğazı sıkılan işçi çocuklarına kesilmektedir. Burjuvazinin "yerli ve milli" maskesi, emperyalizmin çek defterini gördüğü anda düşer; geriye sadece sömürgecilere ziyafet, kendi işçisine ve gazetecisine ise ters kelepçe reva gören çıplak bir zorba rejim kalır.
Korkuyu Büyütenler Kaybedecek
Genç yoldaşlarım, tüm bu anlattıklarımızı felsefi bir diyalektikle süzerek nihai bilincimize ulaştırma zamanı geldi. Bu kanlı panayır, burjuva devlet aygıtının iddia edildiği gibi sarsılmaz bir güce değil, aksine derin bir çaresizliğe ve sınıf korkusuna sahip olduğunu göstermektedir. Sokaklarda işçi sınıfının çocuklarının barbarca boğazını sıkan, halkın seçtiği milletvekillerinin önüne etten barikatlar kuran bu zorba mekanizma, kendi meşruiyetsizliğinin farkında olduğu için bu denli vahşileşmektedir.
Egemenlerin bu çürümüş düzen karşısındaki korkusunu ve diyalektik çöküşünü şu temel sınıfsal başlıklarla zihnimize kazımalıyız:
- Sermayenin Kırılgan İllüzyonu: Ankara sokaklarının paravanlarla kapatılması, işçi mahallelerindeki yoksulluğun ve talan enkazlarının sömürgeci gözlerden gizlenmeye çalışılması devletin ideolojik zayıflığının kanıtıdır. İçeride mehter marşlarıyla 11 milyar dolarlık ölüm kontratları imzalayanlar, dışarıda gencecik bir yoldaşımızın haykıracağı tek bir anti-emperyalist slogandan bile titreyecek kadar büyük bir panik içindedirler.
- Meşruiyet İthalatının Çöküşü: Kendi emekçisinden utanan ve korkan burjuva iktidarı, kaybettiği kitle desteğini Donald Trump’ın lüks uçaklarında ve NATO’nun kanlı koridorlarında aramaktadır. Ancak Marksist felsefe bize gösterir ki, sömürgeci finans kapitalden ithal edilen hiçbir sahte övgü ve hiçbir askeri taşeronluk rolü, rejimleri işçi sınıfının örgütlü öfkesinden koruyamaz.
- Zor Aygıtının Sınırları: Metrolarda yoldaşlarımızın nefesini kesmeye çalışan o barbar eller, ters kelepçeler ve Genç Hayat gibi ilerici mecralara getirilen dijital sansür dalgası, burjuvazinin elinde kalan son baruttur. Hakları ve yasaları bizzat çiğneyen devlet aygıtı çıplaklaştıkça, kitlelerin gözündeki "hukuk devleti" masalı da o ölçüde yerle bir olmaktadır.
Genç yoldaşlarım; devletin kolluk güçleri eliyle sokaklara saçtığı bu barbarlıktan asla yılmayın ve korkmayın. Egemen sınıf korkuyu büyüttükçe kendi sonunu da hızlandırmaktadır. Karşımızda duran bu devasa savaş makinesi, GSYİH’nin %5’ini silah baronlarına peşkeş çekmek için bütçeleri yağmalayabilir, halkın asgari ücretinden çalabilir ancak tarihin diyalektik ilerleyişini durduramaz.
Bizim birincil görevimiz, egemenlerin gözlerimize bağlamak istediği o milliyetçi ve şovenist bağları söküp atmak; işbirlikçi burjuvaziye ve onun küresel hamisi olan NATO’ya karşı bağımsızlık, demokrasi ve barış mücadelesini her fabrikada, her kampüste ve her sokakta birleştirerek büyütmektir.
Unutmayın; sömürgeci katillerin rahatı için kendi halkına kelepçe vuranlar kaybedecek, bu dünyayı emeğiyle var eden ve emperyalizme boyun eğmeyen işçi sınıfı kazanacaktır!







