Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Kararın Ağırlığı: Kierkegaard'la Seçim ve Sorumluluk Üzerine

Bir Kararı Savunmak ile Sorumluluğunu Üstlenmek Arasında: Genç Yoldaşlara Diyalektik Bir Okuma

31 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Kararın Ağırlığı: Kierkegaard'la Seçim ve Sorumluluk Üzerine

Kararın Ağırlığı: Kierkegaard'la Seçim ve Sorumluluk Üzerine

Bir karar verdiniz ve yanlış çıktı. Şimdi önünüzde iki yol var: onu sonuna kadar savunmak ya da onunla yüzleşmek. Kierkegaard ikincisinin adını koydu; Marx o yüzleşmenin nerede tamamlanacağını gösterdi.

1843 yılının Şubat ayında Kopenhag'da, Victor Eremita imzasıyla iki ciltlik tuhaf bir kitap çıktı. Birinci cilt, adı yalnızca "A" olan genç bir estetin dağınık notlarıydı. Bu notlardan birinde şöyle yazıyordu: "Evlen, pişman olursun; evlenme, yine pişman olursun; evlen ya da evlenme, ikisinde de pişman olursun." İkinci cilt ise yaşlı bir yargıcın, Wilhelm'in, o gence yazdığı uzun mektuplardı. Yargıç ona şunu söylüyordu: Asıl mesele doğruyu seçmekten çok, seçmeyi seçmektir — ve seçtiğin şeyin ağırlığını sırtlanmaktır. Kitabın adı "Enten — Eller" idi: Ya / Ya Da. Yazarı, takma adların arkasına saklanan, 1841 sonbaharında nişanını bozmuş, yirmi dokuz yaşında bir ilahiyat mezunuydu: Søren Kierkegaard.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazının vesilesi, felsefe topluluğumuz Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET) içinde geçen bir konuşmadır. Orada paylaşılan iki cümle hem çok yerinde hem de kolayca yanlış anlaşılabilecek bir konuya dokunuyordu; konuyu biraz daha aydınlatalım istedik. Nietzsche ve Fromm yazılarında olduğu gibi, bu da MARFET'te açılan bir tartışmanın blogdaki devamıdır. Konuşmadaki iki cümle şunlardı; bütün yazı bu iki cümlenin açılımıdır:

Kierkegaard açısından seçimlerini sahiplenmek, yanlış bir kararı ne pahasına olursa olsun savunmak değildir. Asıl mesele, kişinin kendi seçimiyle, sorumluluklarıyla ve seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşebilmesidir.

Bu bakış açısı bizi yalnızca "Doğru karar verdim mi?" diye sormaya değil, "Verdiğim kararın sorumluluğunu üstlenebiliyor muyum?" sorusuna yöneltir.

İlk bakışta bu, kişisel gelişim kitaplarının arka kapağına yazılabilecek bir öğüt gibi durur. Değildir. Bu iki soru arasındaki fark, bir insanın kendisiyle, bir örgütün kendi tarihiyle ve bir sınıfın kendi yenilgileriyle nasıl ilişki kurduğunu belirleyen farktır. Gündelik hayatta da, siyasette de, bir sendikanın yönetim kurulunda da, bir yazılım ekibinin çöken sunucusunun başında da aynı ayrım karşımıza çıkar: hatayı savunan mı olacağız, hatayı üstlenen mi?

Bu yazının tezini de baştan söyleyelim:

Kierkegaard, sorumluluğun "doğru sonuca sahip olmak" değil, "kendi seçimine sahip çıkmak" olduğunu gösterdi; bu, felsefe tarihine kalıcı bir katkıdır. Ama o sahiplenmeyi yalnızca tek kişinin iç dünyasına, Tanrı karşısındaki yalnızlığına kapattı. Marksist gelenek bu yüzleşmeyi içeriden dışarıya, vicdandan pratiğe, bireyden örgüte taşır: Sorumluluk, hatanın koşullarını çözümlemek ve o koşulları birlikte değiştirmek demektir. Kierkegaard'ı okumak, bu iki adımı birlikte atabilmektir.


Önce özet

Acelesi olan okur için yazının bütününü sekiz maddede verelim; ayrıntılar ve kaynaklar aşağıda.

  1. Seçmek, benlik kurmaktır. Kierkegaard'ın Ya/Ya Da'sında (1843) her kapıyı açık tutmak için hiçbir şeyi seçmeyen "estet"e karşı Yargıç Wilhelm şunu söyler: Seçmeyen insan bir benliğe sahip olmaz.
  2. Ciddiyet, kararı korumak için değil, sınamak için gereklidir. Wilhelm'e göre ciddiyetle seçen insan, yanlışı seçtiyse bunu keşfedecektir. Sahiplenmek, yanılgıyı görmenin önkoşuludur; onu örtmenin aracı değil.
  3. Yanlış kararları kaygıdan kaçmak için savunuruz. "Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir." Kararı yeniden açmak kaygıyı da yeniden açar. Festinger'in bilişsel çelişki araştırmaları ve batık maliyet yanılgısı bu kaçışı ölçer.
  4. Savunmak ile üstlenmek farklı şeylerdir. Savunan, "Haklı mıydım?" diye sorar. Üstlenen, "Sonuçlarıyla yüzleşebiliyor muyum?" diye sorar. Kendini yerden yere vurmak da bir kaçıştır; sorumluluk ne inkârdır ne dövünmek, hesap vermektir.
  5. Hesap vermekten kopan sahiplenme tehlikelidir. Korku ve Titreme'deki "etiğin askıya alınması" fikri, Carl Schmitt'in kararcılığına kadar uzanan bir hattın kaynaklarından biri oldu. Arkasında durmak tek kişiyle yapılabilir; hesap vermek ise bir topluluk gerektirir.
  6. Kierkegaard sorumluluğu iç dünyaya kapattı. Lukács, Adorno ve Sartre'ın eleştirilerinin ortak noktası şudur: Sorumluluk vicdanda başlar ama orada tamamlanamaz. Marx'ın deyişiyle insanlar seçer, ama seçmedikleri koşullar içinde seçerler.
  7. Sorumluluk örgütte tamamlanır. Bunun örgütteki karşılığı öz eleştiridir; Lenin'in ifadesiyle hatayı açıkça kabul etmek, koşullarını çözümlemek, düzeltmenin yolunu tartışmaktır. İşyerindeki karşılığı ise suçlamasız incelemedir. "Kişisel sorumluluk" söylemi ise yetkiyi yukarıda, bedeli aşağıda tutan bir sınıf aracıdır.
  8. Mücadeleyi bile bile ve isteye seçmek, sorumluluğun en yüce biçimidir. Hayatı dönüştürmeye koyulmuş yoldaşlar, insana yakışır bir dünya için bedeli baştan bilerek yola çıkar ve o bedeli bizzat taşırlar. Diyalektik materyalizm bu seçimi boşluğa doğru bir sıçrayış olarak görmez; zorunluluğun kavranması, yani özgürlük olarak görür. Bu seçim tek kişinin "kendini seçmesi"nden sınıfını seçmesine uzanır. Bedel yüceltilmez, boşa da ödetilmez; örgüt, bedel ödeyen yoldaşının sorumluluğunu taşır.

Tek cümleyle: Seçiminizi sahiplenin, ama onu bir kale gibi savunmayın, bir yol gibi yürüyün. Yanlış çıkarsa rotayı düzeltin ve bunu yalnız yapmayın.

Şimdi ayrıntıya geçelim. Sırasıyla Kierkegaard'ın kim olduğunu, Ya/Ya Da'daki seçim kavramını, kaygıyı ve yanlış kararları neden savunduğumuzu, savunmak ile üstlenmek arasındaki farkı, pişmanlığın anlamını, bu düşüncenin karanlık yüzünü, marksist eleştiriyi ve bireyden örgüte geçişi ele alıyoruz. Ardından mücadeleyi bile bile seçenlerin sorumluluğunu ve diyalektik materyalist bir vizyonu tartışıyoruz. En sonda somut görevler var.


Kopenhag'da bir yalnız: 1813–1855

Kierkegaard'ın hayatı kısa, olaysız görünen ama içten içe fırtınalı bir hayattır. Onu okumadan önce birkaç tarihi bilmek gerekir; çünkü bu filozofun bütün yapıtı, kendi hayatındaki birkaç büyük kararın etrafında döner.

1813. 5 Mayıs'ta Kopenhag'da doğdu; yedi çocuğun en küçüğü. Babası Michael Pedersen Kierkegaard, Jutland'ın yoksul bir köyünden çoban çocuğu olarak başlayıp Kopenhag'da yün ve çorap ticaretiyle zengin olmuş, sert dindar bir adamdı. Bu servet, Søren'in bütün hayatını hiç ücretli bir işte çalışmadan, yazarak geçirmesini mümkün kıldı. Bu ayrıntıyı aklınızda tutun; marksist eleştiriye geldiğimizde döneceğiz.

1840–1841. Regine Olsen'le nişanlandı; bir yıl sonra yüzüğü geri gönderdi. Nedenini hiçbir zaman açıkça söylemedi. Regine başkasıyla evlendi; Kierkegaard ömrü boyunca bu kararın etrafında yazdı. Ya/Ya Da'nın evlilik üzerine sayfaları, Korku ve Titreme'deki fedakârlık sorunu, Tekrarlama'nın bütün kurgusu bu yaradan beslenir. Yani seçim ve sorumluluk üzerine yazan bu adam, kuramını kendi en ağır kararının gölgesinde kurmuştur.

1841–1842. Doktora tezini (İroni Kavramı Üzerine) verdikten hemen sonra Berlin'e gitti ve Schelling'in ünlü derslerini dinledi. Aynı salonda, aynı derslerde başka iki genç de oturuyordu: Mihail Bakunin ve Friedrich Engels. Engels o derslerden Schelling ve Vahiy adlı eleştirel broşürü çıkardı; Kierkegaard ise hayal kırıklığıyla Kopenhag'a döndü. Hegel sonrası Avrupa düşüncesinin iki yolu — biri tek kişinin iç dünyasına, öbürü toplumsal pratiğe uzanan iki yol — aynı salondan çıkmıştır.

1843–1846. Olağanüstü bir üretkenlik dönemi. Ya/Ya Da (1843), Korku ve Titreme (1843), Tekrarlama (1843), Felsefi Kırıntılar (1844), Kaygı Kavramı (1844), Yaşam Yolunun Evreleri (1845), Felsefi Kırıntılara Kapanış Niteliğinde Bilimsel Olmayan Ek Yazı (1846). Kitapların çoğu takma adlarla yayımlandı. Bu önemlidir: Kierkegaard her takma adla farklı bir "yaşam görüşünü" içeriden konuşturur; Yargıç Wilhelm'in söyledikleri Kierkegaard'ın son sözü değildir, bir duraktır.

1846. Dönemin hiciv dergisi Korsar ile girdiği polemik, onu Kopenhag sokaklarında alay konusu yaptı. Aynı yıl yazdığı İki Çağ değerlendirmesinde "kamuoyu"nu, basını ve "düzleştirme"yi (nivellering) sert biçimde eleştirdi.

1849. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk. Benliği "kendisiyle ilişki kuran bir ilişki" olarak tanımladığı, en yoğun kitabı.

1854–1855. Danimarka resmî kilisesine karşı açık bir savaş başlattı; kendi çıkardığı An (Øjeblikket) broşürlerinde kiliseyi, devletten maaş alan rahiplerin Hristiyanlığı bir memuriyete dönüştürmesini suçladı.

1855. Ekim başında sokakta yığıldı; 11 Kasım'da, kırk iki yaşında Frederiks Hastanesi'nde öldü. Babasından kalan servet neredeyse tükenmişti.


Ya/Ya Da: seçmeyi seçmek

Kitabın birinci cildindeki genç estet "A", estetik yaşam görüşünün temsilcisidir. Estetik insan anı yaşar; hazzı, ilginç olanı, yeniliği arar; can sıkıntısından kaçar. En önemlisi: kesin olarak hiçbir şeyi seçmez. Seçmek kapıları kapatmaktır; estet ise bütün kapıları açık tutmak ister. "Evlen, pişman olursun; evlenme, yine pişman olursun" cümlesi bu tutumun özüdür: Madem her seçim pişmanlıkla bitecek, o hâlde seçmemek en akıllıcasıdır.

İkinci ciltte Yargıç Wilhelm buna etik yaşam görüşüyle yanıt verir. Wilhelm'e göre estetin sorunu yanlış şeyleri seçmesi değil, hiç seçmemesidir. Seçmeyen insan bir benliğe sahip olmaz; koşulların, ruh hallerinin, fırsatların rüzgârında savrulan bir dizi andan ibaret kalır. Wilhelm'in kurduğu karşıtlık, iyi ile kötü arasında seçmekten önce gelir: Asıl "ya/ya da", iyi ile kötü ayrımını hayatına sokup sokmayacağın, yani seçmeyi seçip seçmeyeceğindir.

Ve sonra, yazımızın konusuyla doğrudan kesişen o pasaj gelir. Wilhelm kabaca şöyle der:

"Seçimde önemli olan, doğru olanı seçmekten çok, insanın seçerken gösterdiği enerji, ciddiyet ve tutkudur. Kişilik, seçimde kendi iç sonsuzluğunu ilan eder ve böylece sağlamlaşır. Bu yüzden insan yanlış olanı seçmiş olsa bile, seçtiği enerji sayesinde yanlış olanı seçtiğini keşfedecektir."

Bu pasaj iki türlü okunabilir ve iki okuma arasındaki fark, bu yazının bütün meselesidir.

Birinci okuma — tehlikeli olan: "Önemli olan doğru seçmek değil, tutkuyla seçmektir." Bu okumada sorumluluk, kararlılığa indirgenir. Ne seçtiğinizin bir önemi yoktur; arkasında durduğunuz sürece haklısınızdır. Bu, inatçılığın, "ben bir kere söz verdim" kibrinin, yanlış bir kararı ne pahasına olursa olsun savunmanın felsefi kılıfı olabilir.

İkinci okuma — Wilhelm'in asıl söylediği: Pasajın son cümlesine bakın. Ciddiyetle seçen insan, yanlışı seçtiyse bunu keşfedecektir. Yani ciddiyet, kararı korumak için değil, kararı sınamak için gereklidir. Yarım ağızla, kaçamak, "nasılsa geri dönerim" diye verilen bir karar yanlış çıktığında insan bunu fark etmez bile; çünkü kendini hiçbir zaman ona gerçekten vermemiştir. Ciddiyetle verilen bir karar ise insanı sonucuyla yüz yüze getirir. Sahiplenmek, yanılgıyı görmenin önkoşuludur, onu örtmenin aracı değil.

Kierkegaard'ın kendi defterlerine yazdığı ünlü cümle bu ikinci okumayı tamamlar:

"Hayat geriye doğru anlaşılır, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır."

Karar anında elimizde hiçbir zaman tam bilgi yoktur. Kararın doğru olup olmadığını ancak sonra, geriye bakarak anlarız. O hâlde karar anında sorulabilecek tek dürüst soru, "Doğru karar veriyor muyum?" değil, "Bu kararın sonuçlarıyla — hangileri olursa olsun — yüzleşmeye hazır mıyım?" sorusudur.


Kaygı: neden yanlış kararlarımızı savunuruz?

Yanlış bir kararı savunmak insanın neden bu kadar sık başvurduğu bir tutumdur? Kierkegaard'ın bu soruya verdiği yanıtın adı kaygıdır.

Kaygı Kavramı'nda (1844) şu ünlü cümle geçer:

"Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir."

Uçurumun kenarında duran insanın başı döner. Bu baş dönmesi yalnızca düşme korkusundan değil, atlayabilecek olmanın farkındalığından gelir. Özgürlük de böyledir: Seçebilecek olmak, yanlış seçebilecek olmak demektir. Kaygı, bu imkânın insandaki yankısıdır.

Kaygı dayanılmaz olduğu için insan ondan kaçar. Yanlış bir kararı savunmak, bu kaçışın en yaygın biçimlerinden biridir. Kararı yeniden açmak, kaygıyı yeniden açmaktır: "Ya baştan beri yanılıyorsam? Ya bunca emek, bunca zaman boşa gittiyse? Ya ben, sandığım kişi değilsem?" Bu sorulardan kaçmanın en kolay yolu, kararı bir kale gibi savunmaktır.

Kierkegaard'ın yüz yıl önce sezdiği şeyi yirminci yüzyıl sosyal psikolojisi ölçtü. 1954'te Leon Festinger ve arkadaşları, dünyanın 21 Aralık'ta bir tufanla sona ereceğine inanan küçük bir topluluğa sızdılar. Tarih geldi, tufan gelmedi. Beklenen, topluluğun dağılmasıydı. Olan tam tersiydi: Kehanetin çökmesinden sonra üyelerin bir kısmı inançlarına daha sıkı sarıldı ve o güne kadar kaçındıkları kamuoyunun önüne çıkıp ilk kez hararetle propaganda yapmaya başladı. Festinger bu araştırmayı Kehanet Gerçekleşmeyince (1956) adıyla yayımladı ve oradan bilişsel çelişki (bilişsel uyumsuzluk) kuramını geliştirdi: İnsan, eylemleriyle inançları arasındaki çatışmanın yarattığı rahatsızlığı gidermek için çoğu zaman eylemini değil, gerçekliği yorumlama biçimini değiştirir.

İktisatçıların batık maliyet yanılgısı dediği şey de aynı mekanizmanın günlük biçimidir: Bir işe ne kadar çok yatırım yapmışsak, o işin yanlış olduğunu kabul etmek o kadar zorlaşır. Bitmeyen inşaatlar, kurtarılamayan projeler, sürdürülen savaşlar — hepsinde aynı cümle duyulur: "Bu kadar emek boşa mı gitsin?"

Ama dikkat: Bu bir psikoloji açıklamasıdır, açıklamanın bütünü değil. Bir kararı kimin, hangi koşullarda, hangi bedeli ödeyerek geri alabildiği de sınıfsal bir sorudur. Buna marksist eleştiriye ve örgüt sorununa geldiğimizde döneceğiz.


Savunmak ile üstlenmek arasındaki fark

Şimdi yazının başındaki iki cümleyi bir tabloya dökelim. Sol sütunda kararını savunan insanın, sağ sütunda kararının sorumluluğunu üstlenen insanın tutumu:

Kararı ne pahasına olursa olsun savunmakKararın sorumluluğunu üstlenmek
Asıl soru: "Haklı mıydım?"Asıl soru: "Sonuçlarıyla yüzleşebiliyor muyum?"
Kararı benliğin bir parçası sayar; karara yapılan eleştiriyi kendine yapılmış sayarBenliği, kararlarını yeniden değerlendirebilme kapasitesinde görür
Yeni bilgi, savunulacak bir saldırıdırYeni bilgi, kararın sınanması için bir fırsattır
Sonuçları küçümser, yorumunu değiştirir ("aslında öyle değil")Sonuçları adlandırır, ölçer, kabul eder
Suçu koşullara ya da başkalarına yükler — ya da tam tersine, bütün suçu üstlenip kendini cezalandırırKendi payını ve koşulların payını ayrı ayrı çözümler
Tutarlılığı erdem sayar ("ben bir kere söyledim")Dürüstlüğü erdem sayar ("o gün bildiğim buydu, bugün başka bir şey biliyorum")
Geriye dönmeyi yenilgi olarak yaşarRotayı düzeltmeyi kararın bir parçası olarak görür
Kaygıdan kaçarKaygıyı taşır
Sonuç: Hata büyür, örtülür, tekrarlanırSonuç: Hata öğretir

Tablonun beşinci satırına özellikle dikkat edin. Yanlış kararı savunmanın tek biçimi inatçılık değildir; onun bir de ters yüzü vardır: kendini yerden yere vurmak, "her şey benim suçum" deyip dövünmek. Bu da bir kaçıştır. Kendini topyekûn suçlayan insan, hatanın somut nedenlerini çözümleme zahmetine girmez; dövünmek, düzeltmenin yerine geçer. Sorumluluğu üstlenmek ise ne inkârdır ne kendini cezalandırma; hesap vermektir — önce kendine, sonra başkalarına.


Pişmanlık: geçmişi sırtlanmak

Yargıç Wilhelm, "kendini seçmek" dediği şeyin kolay bir şey olmadığını bilir. Kendini seçen insan yalnızca bugününü değil, geçmişini de seçer: hatalarını, eksiklerini, içinden geldiği aileyi, yaşadığı tarihi. Wilhelm'in diliyle, insan kendini seçerken kendini pişmanlık içinde seçer; pişmanlık yoluyla kendine, ailesine, soyuna geri döner.

Bu, Türkçedeki "pişmanlık" sözcüğünün gündelik anlamından farklıdır. Gündelik anlamda pişmanlık, "keşke yapmasaydım" diye geriye bakıp hayıflanmaktır. Kierkegaard'daki pişmanlık (Danca anger) ise hayıflanma değil, sahiplenmedir: "Bunu ben yaptım; bu benim tarihimin parçası; onu yok saymayacağım, onu taşıyacağım." Hayıflanma geçmişten kaçmaya çalışır; pişmanlık geçmişi sırtlanır.

Burada ince bir ayrım var ve genç yoldaşlar için önemli: Sahiplenmek, onaylamak değildir. Bir hatayı sahiplenmek, "iyi ki yapmışım" demek değil, "yaptım ve bunun hesabını vereceğim" demektir. Tersine, bir hatayı onaylamadan sahiplenmek, onu değiştirebilmenin tek yoludur. İnkâr edilen hata düzeltilemez; çünkü düzeltilecek bir şey yoktur.

Kierkegaard'ın kendi hayatına dönelim. Regine'le nişanını bozmasını ömrü boyunca sahiplendi; onu hiçbir zaman "iyi bir karar" olarak savunmadı, ama ondan da hiç kaçmadı. Defterleri bu kararla bitmeyen bir hesaplaşmadır. Vasiyetinde mal varlığını Regine'e bıraktı. Bu kararın doğru olup olmadığı hâlâ tartışılır. Ama Kierkegaard'ın onun ağırlığını taşıdığı tartışılmaz.


Karanlık yüz: Abraham ve kararcılık

Kierkegaard'ı sevmek kolaydır; bu yüzden onun tehlikeli bir yüzü olduğunu da söylemeliyiz. Blogun ilkesi budur: Nietzsche'yi yazarken de, Fromm'u yazarken de bir düşünürün katkısını teslim edip sınırını göstermeye çalıştık.

Korku ve Titreme'de (1843) takma adlı yazar Johannes de silentio, Tanrı'nın emriyle oğlu İshak'ı kurban etmeye götüren Abraham'ı anlatır. Abraham'ın eylemi etik açıdan bir cinayet girişimidir; başkalarına açıklanamaz, gerekçelendirilemez. Kierkegaard bunu etiğin teleolojik askıya alınması diye adlandırır: Daha yüksek bir amaç uğruna, evrensel ahlak kuralının askıya alınması. Abraham'ın "inanç şövalyeliği", kimseye hesap veremeyeceği bir karara tek başına, titreyerek ama sonuna kadar bağlı kalmasındadır.

Kierkegaard bu hikâyeyi bir model olarak değil, bir dehşet olarak anlatır; kitabın adı boşuna Korku ve Titreme değildir. Ama metinden çıkan bir düşünce ailesi vardır ve o aile yirminci yüzyılda korkunç bir yere varmıştır: kararcılık (desizyonizm). Kararın doğruluğunu içeriğinde değil, kararın kendisinde, kararlılıkta, istisnai anın "egemen" iradesinde arayan düşünce.

Bunun en bilinen örneği Carl Schmitt'tir. Schmitt, 1922'de yayımlanan Siyasal İlahiyat'ın birinci bölümünü — "egemen, olağanüstü hâle karar verendir" cümlesiyle açılan bölümü — adını anmadan bir "Protestan ilahiyatçı"dan alıntıyla bitirir. O ilahiyatçı Kierkegaard'dır ve alıntı Tekrarlama'dan gelir: İstisna, genel olanı açıklar. On bir yıl sonra Schmitt Nazi Partisi'ne üye oldu; ertesi yıl da "Führer hukuku korur" başlıklı yazıyı yazdı.

Bu, Kierkegaard'ı faşizmden sorumlu tutmak değildir. Ama şunu gösterir: Hesap verilebilirlikten koparılmış bir sahiplenme, kolayca keyfîliğe dönüşür. "Ben bu kararı tutkuyla verdim, arkasındayım" cümlesi, karar verenin kimseye hesap vermediği bir yapıda, iktidarın en tehlikeli cümlesidir. Fütürizmden tekno-faşizme uzanan hattı yazarken gördüğümüz eylem kültü, düşünmeden önce davranma övgüsü, "hızlı hareket et, bir şeyleri kır" sloganı da bu ailenin akrabasıdır.

O hâlde yazının başındaki ayrımı bir kez daha, bu kez siyasal bir dille kuralım: Sorumluluk, kararın arkasında durmak değil, kararın hesabını verebilmektir. Arkasında durmak tek kişiyle yapılabilir; hesap vermek ise bir karşı taraf, bir ortaklık, bir topluluk gerektirir.


Tek kişi ve kalabalık: Kierkegaard'a marksist eleştiri

Kierkegaard'ın bütün düşüncesi bir kavram etrafında döner: Tek Kişi (den Enkelte). Gerçek, kalabalıkta değil, Tanrı'nın karşısında yalnız duran tek kişidedir. Ünlü formülü şudur: "Kalabalık yalandır."

Bu formülün içinde haklı bir sezgi vardır. Kalabalık, sorumluluğun dağıldığı ve kaybolduğu yerdir. "Herkes öyle yapıyordu", "emir böyleydi", "ben yalnızca bir çarkım" cümleleri, bireyin kendi seçimini kalabalığın arkasına sakladığı cümlelerdir. Kierkegaard'ın İki Çağ'da basını, "kamuoyu" denen hayaleti, herkesin konuştuğu ama kimsenin sorumluluk almadığı dedikodu kültürünü eleştirmesi, bugün sosyal medya üzerine yazılmış gibi okunabilir.

Ama sorun şuradadır: Kierkegaard bu sezgiden, bütün kolektif eylemi reddeden bir sonuç çıkarır. Onun gözünde 1848'in devrimci kalabalıkları, demokratik hareketler, sayılara dayalı siyaset hep aynı "düzleştirme"nin biçimleridir. Danimarka'da mutlakıyetin sona erdiği, Avrupa'nın devrimlerle sarsıldığı 1848'de Kierkegaard'ın kaygısı yoksulların açlığı değil, "kitle"nin bireyi yutmasıdır. Aynı yıl Londra'da yayımlanan bir başka metin, Komünist Manifesto, aynı kalabalığa bambaşka bir gözle bakıyordu: Kalabalık, örgütlendiğinde sınıf olur; sınıf ise sorumluluğun dağıldığı değil, ortaklaştığı yerdir.

Marksist gelenek Kierkegaard'la üç düzeyde hesaplaşmıştır.

1. Lukács: akıldışıcılığın kökü. Lukács, Aklın Yıkımı'nda (1954) Kierkegaard'ı, 1848 sonrası Avrupa burjuvazisinin tarihten ve toplumdan kaçışının felsefi ifadesi olarak okur. Kierkegaard'da tarih, bireyin "iç" kararı karşısında önemsizleşir; nesnel toplumsal ilişkiler, öznel "varoluş" lehine ortadan kalkar. Lukács'a göre bu, burjuva aydının kendi toplumsal konumunu sorgulamadan "derinleşmesinin" yoludur. Lukács'ın eleştirisi kimi zaman fazla serttir; ama özünde isabetlidir: Tarihi dışarıda bırakan bir sorumluluk kavramı, sorumluluğun yarısını dışarıda bırakır.

2. Adorno: iç mekân. Genç Adorno'nun 1933'te yayımlanan ilk kitabı Kierkegaard üzerinedir. Adorno orada çarpıcı bir imge kullanır: burjuva iç mekânı (intérieur). Kierkegaard'ın "içsellik" dediği şey, on dokuzuncu yüzyıl burjuvazisinin perdeli, kalın halılı, dış dünyadan yalıtılmış oturma odasının felsefi karşılığıdır. Dışarıda fabrikalar, sokaklar, açlık vardır; içeride ise ruh, Tanrı'yla baş başa, kendi sonsuzluğunu tartar. Kierkegaard'ın babasından kalan servetle, hiç çalışmadan yazdığını hatırlayın. Bu bir kişisel suçlama değildir; ama bir düşüncenin hangi maddi koşullarda mümkün olduğunu bilmek, o düşüncenin sınırını anlamaya yardım eder. Gününün on iki saatini fabrikada geçiren bir dokuma işçisinin "Tanrı karşısında tek kişi" olarak var olmaya ne zamanı vardı?

3. Sartre: tekil evrensel. En ilginç hesaplaşma Sartre'dan gelir. 1964'te UNESCO'nun Paris'te düzenlediği "Yaşayan Kierkegaard" toplantısında Sartre, Tekil Evrensel başlıklı bir konuşma yaptı. Marksizme yöneldiği bu dönemde Sartre, Kierkegaard'ın haklı olduğu bir noktayı kurtarmaya çalıştı: Tarih, sınıflar ve yapılar gerçektir; ama bu yapıların içinde yaşayan, seçen, kaygılanan somut insan da gerçektir ve hiçbir yapı çözümlemesi onu tümüyle eritemez. Sartre'ın formülü, Kierkegaard ile Marx'ı aynı cümlede tutmaya çalışır: İnsan, kendisinden yapılmış olanla kendi yaptığı şeyin toplamıdır.

Bu üç eleştiriyi bir araya getirelim:

Kierkegaard'ın gördükleriKierkegaard'ın göremedikleri
Seçim, benliğin kurulmasıdır; seçmeyen insan bir benliğe sahip olmazSeçimlerin, insanın kendi seçmediği koşullar içinde yapıldığı
Sorumluluk, sonucun doğruluğundan önce kararla yüzleşmektirSorumluluğun yalnızca vicdanda değil, pratikte ve hesap verilebilir yapılarda tamamlandığı
Kalabalık, sorumluluğun dağılıp kaybolduğu yer olabilirÖrgütlü kolektifin, sorumluluğun ortaklaştığı yer olabileceği
Kaygı, özgürlüğün kaçınılmaz eşlikçisidirKaygının bir bölümünün varoluşsal değil, toplumsal güvencesizliğin ürünü olduğu
Pişmanlık, geçmişi inkâr etmek değil sırtlanmaktırGeçmişin bireysel değil, toplumsal ve tarihsel bir birikim olduğu
Kitle iletişimi, "kamuoyu" adlı sorumsuz bir hayalet üretebilirBu hayaletin arkasında basının ve iletişimin mülkiyet ilişkileri olduğu
Resmî kilise, inancı bir devlet memuriyetine çevirmiştirBu eleştirinin, kurumların sınıfsal işlevine dair genel bir eleştiriye açılabileceği

Vicdandan örgüte: sorumluluk nerede tamamlanır?

Şimdi asıl soruya gelebiliriz. "Verdiğim kararın sorumluluğunu üstlenebiliyor muyum?" sorusu, bireyin iç dünyasında sorulabilir ve sorulmalıdır. Ama orada tamamlanamaz.

Marx bunun nedenini Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adlı yapıtının ilk sayfasında yazmıştır:

"İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar altında değil, doğrudan karşı karşıya bulundukları, verili ve geçmişten devralınmış koşullar altında yaparlar."

<a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1852/18th-brumaire/ch01.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, 1852, Birinci Bölüm</a>

Bu cümle Kierkegaard'ı çürütmez; onu tamamlar. İnsan seçer — Kierkegaard haklıdır. Ama seçtiği koşulları kendisi seçmemiştir — Marx da haklıdır. O hâlde bir kararın sorumluluğunu üstlenmek iki şeyi birden gerektirir: kendi payını sahiplenmek ve kararı biçimlendiren koşulları çözümlemek. Birincisi olmadan sorumluluk kaçışa, ikincisi olmadan dövünmeye dönüşür.

"Kişisel sorumluluk" ideolojisi

Bu ayrımın neden hayati olduğunu bugünkü Türkiye'de görmek zor değil. Neoliberal dönemin en sevdiği sözcüklerden biri "kişisel sorumluluk"tur. İşsiz kalan, "yeterince kendini geliştirmemiştir"; borçlanan, "harcamalarını yönetememiştir"; iş cinayetinde hayatını kaybeden işçi, raporlarda "dikkatsizlik" ve "kişisel hata" başlığına yazılır. Kararlar yukarıda verilir; vardiya süresini, iskele malzemesini, iş güvenliği bütçesini, üretim temposunu patron belirler. Ama sorumluluk aşağıya yıkılır.

Bu, Kierkegaard'ın sahiplenme kavramının bir karikatürüdür: Karar verme yetkisi olmayanın, kararın sonuçlarını üstlenmeye zorlanması. Neoliberal afyonları teşhir ederken gösterdiğimiz işlem budur: toplumsal bir sorunun bireysel bir tutum sorununa çevrilmesi. Sorumluluk ile yetki arasındaki bu makas, sınıf ilişkisinin ta kendisidir. O hâlde sorumluluk üzerine dürüst bir tartışmanın ilk sorusu şudur: Bu kararı kim verdi ve kararın bedelini kim ödüyor?

Öz eleştiri: ciddiyetin ölçüsü

Bireysel düzeyde Kierkegaard'ın sorduğu sorunun, kolektif düzeyde bir karşılığı vardır ve marksist gelenek ona öz eleştiri adını verir. Lenin, 1920'de "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı'nda bunu şöyle formüle etti:

"Bir siyasal partinin kendi hatalarına karşı tutumu, o partinin ne kadar ciddi olduğunu ve sınıfına ve emekçi kitlelere karşı yükümlülüklerini fiilen yerine getirip getirmediğini değerlendirmenin en önemli ve en güvenilir yollarından biridir. Bir hatayı açıkça kabul etmek, nedenlerini saptamak, ona yol açan koşulları çözümlemek ve düzeltmenin yollarını titizlikle tartışmak — ciddi bir partinin işareti budur."

<a href="https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1920/lwc/ch07.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Lenin, "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, 1920, Yedinci Bölüm</a>

Bu cümleyi Yargıç Wilhelm'in pasajıyla yan yana koyun. İkisi de ciddiyetten söz eder. Wilhelm'de ciddiyet, insanın yanlış seçtiğini keşfetmesini sağlayan şeydir; Lenin'de ciddiyet, hatayı açıkça kabul edip koşullarını çözümleyebilmektir. Fark, ölçeğin değişmesidir: Kierkegaard'da hesap Tanrı'ya verilir; Lenin'de sınıfa ve kitlelere. Kierkegaard'ın "kendini pişmanlık içinde seçmek" dediği şeyin örgütsel adı, öz eleştiridir.

Ama hemen bir uyarı ekleyelim: Öz eleştiri de tarih içinde yozlaştırıldı. Kimi dönemlerde ve kimi yapılarda "öz eleştiri", yukarıdan dayatılan bir boyun eğme ritüeline, aşağıdakilerin kendini suçlama törenine dönüştü. Bu, savunmak ile üstlenmek arasındaki farkı gösteren tablodaki dövünme satırının örgütsel biçimidir: dövünmenin, çözümlemenin yerine geçmesi. Gerçek öz eleştiri yukarıdan aşağıya değil, en yukarıdan başlar; kararı veren, hesabı ilk verendir.

Suçlamasız inceleme: bilişim dünyasından bir ders

Bu ayrımın en iyi işleyen çağdaş örneklerinden biri, beklenmedik bir yerden, bilişim emeğinin gündelik pratiğinden gelir. Büyük sistemleri işleten ekiplerde bir kesinti, bir veri kaybı ya da ciddi bir hata yaşandığında yazılan rapora "olay sonrası inceleme" denir. İyi ekipler bu incelemeyi suçlamasız yapar: Amaç "kim hata yaptı?" sorusuna yanıt bulup birini cezalandırmak değil, "hangi koşullar bu hatayı mümkün kıldı ve bir daha olmaması için neyi değiştirmeliyiz?" sorusuna yanıt bulmaktır.

Mantık şudur: İnsanlar cezalandırılacaklarını bildiklerinde hatayı saklarlar; saklanan hata büyür. İnsanlar hatayı güvenle açabildiklerinde ise hata, sistemin öğrenmesinin malzemesine dönüşür. Suçlamasızlık, sorumsuzluk değildir: İnceleme, kişinin kendi kararını ve o kararı verirken elinde olan bilgiyi açıkça anlatmasını gerektirir. Ama sorumluluğu bireyin vicdanında bırakmaz; sürece, araçlara, koşullara, karar yetkisinin dağılımına taşır.

Bu, Kierkegaard'ın bireysel sahiplenmesi ile Marx'ın koşullar çözümlemesinin, bir işyeri pratiğinde buluşmasıdır. Ve şunu da not edelim: Bu kültür ancak işçinin hatasını açıkladığında işten atılmayacağından emin olduğu yerde işler. Yani suçlamasız inceleme bile, sonunda, bir güvence ve örgütlülük sorunudur.


Bile bile ve isteye: mücadeleyi seçenlerin sorumluluğu

Şimdi yazının en önemli bölümüne geldik. Buraya kadar sorumluluğu çoğunlukla hata üzerinden konuştuk: yanlış bir karar verildiğinde ne yapacağımız üzerinden. Oysa sorumluluğun bir de öbür yüzü vardır. O yüz, doğru olduğuna inanılan, bedeli baştan bilinen ve yine de seçilen yoldur.

Hayatı dönüştürmeye koyulmuş insanlar, yani greve çıkan işçi, sendikayı işyerine sokmaya çalışan genç, sansüre rağmen yazan gazeteci, hayat pahalılığına karşı meydana inen emekli ya da ormanını savunan köylü, bu yolu çoğu zaman bile bile ve isteye seçerler. İşini kaybedebileceğini, kara listeye alınabileceğini, gözaltına alınabileceğini, ailesinin kaygılanacağını, yıllarının zorlu geçeceğini bilirler. Yine de insana yakışır bir dünya için eyleme geçmek gerektiğine inanırlar. Karşılığında yaşayacakları her şeyin sorumluluğunu da bizzat taşırlar.

Kierkegaard'ın "seçmeyi seçmek" dediği şeyin en yüce biçimi, bize göre, budur. Ama bu seçimi Kierkegaard'ın kavramlarıyla tümüyle anlayamayız. Onu anlamak için diyalektik materyalizme ihtiyacımız var.

On yedi yaşında bir lise öğrencisinin kompozisyonu

1835 yazında Trier'de bir lise öğrencisi, bitirme sınavı için Almanca bir kompozisyon yazdı. Konu, bir gencin meslek seçerken nelere dikkat etmesi gerektiğiydi. Öğrencinin adı Karl Marx'tı. Kompozisyonda iki gözlem yan yana durur.

Birincisi, Kierkegaard'ın da imzalayabileceği bir uyarıdır. Seçimimizi kendimiz yapıyor gibi görünürüz, ama tümüyle özgür değilizdir:

"Her zaman kendimizi çağrılmış hissettiğimiz konuma ulaşamayız; toplumdaki ilişkilerimiz, biz onları belirleyecek duruma gelmeden önce bir ölçüde kurulmaya başlamıştır bile."

Yani on yedi yaşındaki Marx, seçimin koşullardan bağımsız olmadığını şimdiden görüyordu. On yedi yıl sonra 18 Brumaire'de yazacağı cümlenin tohumu buradadır.

İkincisi ise Kierkegaard'ın hiçbir zaman yazmadığı bir şeydir:

"Hayatta insanlık için en çok çalışabileceğimiz konumu seçmişsek, hiçbir yük bizi eğemez; çünkü bunlar herkesin yararına yapılmış fedakârlıklardır. O zaman küçük, sınırlı, bencil bir sevinç tatmayız; mutluluğumuz milyonlara ait olur, eylemlerimiz sessizce ama sürekli etkisini sürdürerek yaşar."

<a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1837-pre/marx/1835-ref.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Marx, "Bir Gencin Meslek Seçimi Üzerine Düşünceleri", 1835</a>

İki pasajı birlikte okuyun. Birincisi zorunluluğu, ikincisi özgürlüğü anlatır. Diyalektik materyalizmin seçime bakışı, bu ikisini birbirinden ayırmamaktır.

Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır

Kierkegaard'ın seçimi ile mücadeleyi seçen yoldaşın seçimi arasındaki temel fark, özgürlüğün nasıl anlaşıldığıdır.

Kierkegaard'da özgürlük, uçurumun kenarındaki baş dönmesidir. Hiçbir şeyin garanti etmediği, her an boşluğa açılan bir imkândır. Seçim, bu boşluğun karşısında bir sıçrayıştır.

Diyalektik materyalizmde ise özgürlük boşlukta yapılan bir sıçrayış değildir. Engels bunu Anti-Dühring'de, Spinoza'dan ve Hegel'den devraldığı bir düşünceyle şöyle formüle eder:

"Özgürlük, doğa yasalarından düşlenmiş bir bağımsızlıkta değil, bu yasaların bilgisinde ve bu bilginin, onları belirli amaçlar doğrultusunda planlı biçimde işletme olanağı sağlamasında yatar."

Hegel'in deyişiyle "zorunluluk, ancak kavranmadığı ölçüde kördür." Spinoza yazımızda bunu ayrıntılı tartışmıştık.

Mücadeleyi seçen yoldaşın seçimi bu anlamda özgürdür. Kör bir inançla değil, toplumun nasıl işlediğini kavrayarak seçer. Sömürünün nereden geldiğini, krizlerin neden tekrarlandığını, haklarının hangi mücadelelerle kazanıldığını ve hangi örgütsüzlükle kaybedildiğini bilir. Seçtiği yol, tarihin kendiliğinden bir yere gideceğine olan bir inanç değil, tarihin içindeki eğilimlerin bilgisine dayanan bir taraf tutmadır. Kierkegaard'ın inanç şövalyesi bilmeden, saçma olana dayanarak seçer. Mücadeleci ise bilerek seçer. Bilmek kaygıyı ortadan kaldırmaz, ama ona bir zemin verir.

Taraf tutmak: kayıtsızlığa karşı

Antonio Gramsci, 1917'de, yirmi altı yaşındayken, Kayıtsızlardan Nefret Ediyorum başlıklı kısa bir yazı yazdı:

"Kayıtsızlardan nefret ediyorum. Yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyorum. Gerçekten yaşayan, yurttaş ve taraftar olmaktan kaçınamaz. Kayıtsızlık ve ilgisizlik asalaklıktır, korkaklıktır; hayat değildir."

Bu cümle, Kierkegaard'ın estetine verilmiş en sert yanıttır. Estet hiçbir şeyi seçmeyerek bütün kapıları açık tuttuğunu sanır. Oysa sınıflı bir toplumda seçmemek de bir seçimdir: var olan düzeni seçmektir. Tarafsızlık, güçlü olanın tarafında durmanın en kibar biçimidir. O hâlde "Doğru karar verdim mi?" sorusunun yanına, sınıfsal bir toplumda, üçüncü bir soru eklenir: "Karar vermemek, kimin işine yarıyor?"

Bedeli kim öder? Seçimin sınıfsal eşitsizliği

Burada dürüst olmak zorundayız: Mücadeleyi seçmenin bedeli herkes için aynı değildir.

Bir holding yöneticisinin "zor bir karar" dediği şey, bir fabrikayı kapatmaktır. Bedelini kapatılan fabrikanın işçileri öder; yöneticinin hayatı aynen sürer. Bir işçinin "zor bir karar" dediği şey ise sendikaya üye olmaktır. Bedelini kendisi öder: işinden, ekmeğinden, kimi zaman özgürlüğünden. Egemen sınıfın kararlarında karar ile bedel farklı ellerdedir. Emekçinin mücadele kararında ise ikisi aynı eldedir.

İşte bu yüzden mücadeleyi seçen emekçinin sorumluluk üstlenmesi, ahlaki bakımdan en ağır sorumluluktur. Vicdandan örgüte geçerken gördüğümüz makası, yani kararın yukarıda verilip bedelin aşağıya yıkılmasını, tersine çevirir: Bedeli bile bile, karar verenin kendisi taşır.

Ama tam da bu nedenle, bu sorumluluk tek başına taşınmamalıdır. Burada Kierkegaard'dan kesin olarak ayrılırız:

  • Kierkegaard'ın Abraham'ı yalnızdır. Kimseye açıklayamaz, kimseyle paylaşamaz. Üstelik bedeli kendisi değil, oğlu İshak öder.
  • Mücadeleci ise yoldaşlarıyla birliktedir. Kararını açıklar, tartışır, ortaklaştırır. Bedeli başkasına ödetmez; kendi rahatını ortaya koyar, başkasının hayatını değil.

İşten atılan sendikacının ailesine sahip çıkan dayanışma fonu, gözaltındaki arkadaşının kapısında bekleyen yoldaşlar, grev çadırına götürülen çorba: bunlar, sorumluluğun örgütsel biçimidir. Bir örgütün ahlakı, en çok bedel ödeyen üyesine nasıl davrandığıyla ölçülür. Mücadeleyi seçen kişi kendi seçiminin sorumluluğunu taşır, örgüt ise o kişinin sorumluluğunu taşır. Bu karşılıklılık olmadan "bile bile ve isteye" seçilen yol, yalnızlığa ve tükenmişliğe çıkar.

Kahramanlık kültüne karşı bir uyarı

Bu noktada bir yanlış anlamaya da kapıyı kapatalım. Mücadeleyi seçmenin sorumluluğunu taşımak, kendini feda etmeyi kutsamak demek değildir. Acıyı yüceltmek, bedel ödemeyi kendi başına bir erdem saymak, "ne kadar çok acı çekersem o kadar haklıyım" duygusu Kierkegaard'ın Hristiyan çile ahlakından miras kalan bir tuzaktır; marksist bir ahlak değildir.

Marx'ın kompozisyonundaki cümle bu yüzden önemlidir: Yükler bizi eğmez, çünkü onlar herkesin yararına yapılmış fedakârlıklardır. Ölçüt acının büyüklüğü değil, eylemin sonucudur. Mücadeleyi seçen yoldaşın sorumluluğu yalnızca bedeli göze almak değil, o bedeli boşa ödememektir. Bu da hesaplamak, örgütlemek, gereksiz riskten kaçınmak, kendini ve yoldaşlarını korumak, uzun soluklu düşünmek demektir. Bir maratonda ilk kilometrede tükenen koşucu kahraman değildir. Sorumluluk, yolun sonuna varabilmeyi de kapsar.

Diyalektik materyalist bir vizyon

Şimdi bütün bu tartışmayı diyalektik materyalizmin temel kavramlarıyla toparlayalım. Kierkegaard'ın bireysel seçim kuramını materyalist bir zemine oturttuğumuzda beş ilişki ortaya çıkar.

a) Birey ile sınıf: kendinde sınıftan kendisi için sınıfa. Marx, Felsefenin Sefaleti'nde (1847) işçi sınıfının iki hâlini ayırır. Ekonomik konumu nedeniyle sermaye karşısında bir sınıf olan ama bunun bilincinde olmayan "kendinde sınıf" ile kendi çıkarlarının bilincine varıp örgütlenen "kendisi için sınıf". Bu geçiş kendiliğinden olmaz; tek tek insanların seçimleriyle olur. Her işçinin sendika kapısından içeri girdiği an, sınıfın kendinde olmaktan kendisi için olmaya geçişinin küçük bir parçasıdır. Kierkegaard'ın "kendini seçmek" dediği şey, materyalist bir dille, sınıfını seçmektir.

b) Nicelikten niteliğe. Tek bir kişinin kararı tarihi değiştirmez. Ama birbirine eklenen kararlar, belirli bir eşikte nitel bir sıçramaya dönüşür. Bir işyerinde önce bir kişi, sonra beş kişi, sonra çoğunluk üye olur ve bir gün sendika yetkiyi alır. Tek tek seçimlerin sorumluluğunu taşıyanlar, bu sıçramayı mümkün kılanlardır. Kierkegaard'ın bireysel sıçrayışı, diyalektikte kolektif bir nitel dönüşüm olarak yeniden ortaya çıkar.

c) Çelişki ve hareket. Seçim ile koşul, birey ile kolektif, özgürlük ile zorunluluk birbirini dışlayan karşıtlar değil, birbirini gerektiren ve birbirine dönüşen karşıtlardır. İnsan koşulların ürünüdür, ama koşulları değiştiren de insandır. Bu çelişki çözülerek ortadan kalkmaz; pratik içinde sürekli yeniden kurulur ve ileriye taşınır.

d) Olumsuzlamanın olumsuzlanması: hata aşılarak korunur. Hegel'in Aufhebung kavramı, yani aynı anda hem ortadan kaldırmak hem korumak hem de daha yüksek bir düzeye taşımak, hatayla ilişkimizin diyalektik formülüdür. Yanlış bir karar, olumsuzlanır: düzeltilir. Ama yok sayılmaz: Dersi korunur ve bir sonraki karar daha yüksek bir bilinçle verilir. Kierkegaard'ın "pişmanlık içinde kendini seçmek" dediği şeyin, Lenin'in "ciddi bir partinin işareti" dediği öz eleştirinin felsefi zemini budur. Yenilgiler de böyledir. 1871 Paris Komünü yenildi, ama dersleri 1917'nin örgütlenmesine aktarıldı.

e) Pratik, ölçüttür. Marx'ın Feuerbach üzerine ikinci tezi: Düşüncenin doğruluğu bir kuram sorusu değil, pratik bir sorudur. Bir kararın doğru olup olmadığını geriye doğru anlarız; Kierkegaard bu konuda haklıdır. Ama o anlamanın aracı, yalnız başına içe dönük düşünme değil, kolektif pratiğin sonuçlarıdır. On birinci tez ise bütün bu tartışmanın son sözüdür: "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir." Kierkegaard dünyayı yorumlamakla kalmadı; kendi iç dünyasını değiştirmeye çalıştı. Mücadeleyi seçen yoldaş ise dış dünyayı değiştirirken iç dünyasını da değiştirir.

İki seçim, iki dünya

Bu bölümü bir tabloyla kapatalım:

Kierkegaard'ın inanç şövalyesiMücadeleyi seçen yoldaş
Saçma olana dayanarak, bilmeden seçerToplumsal eğilimlerin bilgisine dayanarak, bilerek seçer
Özgürlük, boşluğa doğru bir sıçrayıştırÖzgürlük, zorunluluğun kavranması ve dönüştürülmesidir
Kimseye açıklayamaz, yalnız taşırAçıklar, tartışır, yoldaşlarıyla birlikte taşır
Hesabı Tanrı'ya verirHesabı sınıfına, yoldaşlarına ve geleceğe verir
Bedeli başkası (İshak) öderBedeli kendisi öder; başkasına ödetmez
Acı, imanın kanıtıdırAcı, ödenmesi gerekebilecek ama yüceltilmeyecek bir bedeldir
Benlik, Tanrı karşısındaki tek kişide kurulurBenlik, sınıfıyla ve dünyayla kurduğu pratik ilişkide kurulur
Hedef, bireysel kurtuluşturHedef, insana yakışır bir dünyadır

Rosa Luxemburg, öldürülmesinden bir gün önce, 14 Ocak 1919'da yazdığı son makaleyi, yenilen Spartakist ayaklanmanın ardından, devrimin ağzından konuşan üç sözcükle bitirdi: "Vardım, varım, var olacağım." Bu, yenilginin ortasında söylenmiş bir sorumluluk cümlesidir. Ne inkâr eder ne dövünür. Yenilgiyi kabul eder, nedenlerini o makalenin satırlarında çözümler ve yolun devam ettiğini söyler. Kierkegaard'ın "kendini seçmek" dediği şeyin tarih ölçeğindeki karşılığı budur.


Genç yoldaşlara: ne yapmalı?

Kierkegaard'ı okuyup kapatırken yapılacak şey, kendinizi daha çok sorgulamak değildir — çoğunuz zaten yeterince sorguluyorsunuz. Somut olalım.

1. Karar anında soruyu değiştirin. Bir karar verirken "Bu doğru mu?" sorusunun yanına ikinci bir soru koyun: "Bu yanlış çıkarsa, sonuçlarını kime, nasıl açıklayacağım?" Bu sorunun yanıtını veremiyorsanız, karar henüz olgunlaşmamıştır.

2. Kararlarınızı yazın. Bir kararı verdiğiniz gün, neden verdiğinizi, elinizde hangi bilgilerin olduğunu ve neyin sizi fikir değiştirmeye yöneltebileceğini iki üç cümleyle yazın. "Hayat geriye doğru anlaşılır" — ama geriye dönüp baktığınızda o günkü gerekçelerinizi hatırlamazsanız, ya kendinizi haksız yere aklarsınız ya haksız yere suçlarsınız.

3. Fikir değiştirmeyi yenilgi saymayın. "O gün bildiğim buydu, bugün başka bir şey biliyorum" cümlesi bir zayıflık itirafı değil, düşünen bir insanın imzasıdır. Tutarlılık, yanlışta ısrar etmek değil, yöntemde ısrar etmektir.

4. Dövünmeyi çözümlemeyle karıştırmayın. Bir hatadan sonra kendinizi yerden yere vurmak, sorumluluk almak değildir. Kendi payınızı ve koşulların payını ayrı ayrı yazın. Kendi payınız için ne yapacağınızı, koşullar için kimlerle birlikte ne yapacağınızı belirleyin.

5. Yetki ile sorumluluğun makasını teşhir edin. İşyerinizde, okulunuzda, örgütünüzde bir hata konuşulduğunda ilk soruyu siz sorun: "Bu kararı kim verdi?" Sorumluluğun aşağıya, yetkinin yukarıya aktığı her yapıda, "kişisel sorumluluk" söylemi bir sınıf aracıdır.

6. Örgütünüzde öz eleştiriyi yukarıdan başlatın. Bir sendikada, dernekte, kolektifte hata konuşulacaksa, kararı veren kurul önce kendi payını açıklasın. En yukarıdan başlamayan öz eleştiri, bir boyun eğme ritüelidir.

7. Hatanın güvenle açılabildiği alanlar kurun. Toplantılarınızda, bir eylemden ya da etkinlikten sonra "suçlamasız değerlendirme" yapın: Ne planlamıştık, ne oldu, neden farklı oldu, bir dahaki sefere neyi değiştireceğiz? İsim değil süreç konuşun. Bu alışkanlık, bir örgütün öğrenme kapasitesidir.

8. Kalabalığın arkasına saklanmayın, ama örgütten de kaçmayın. Kierkegaard'ın uyarısını ciddiye alın: "Herkes öyle yapıyordu" bir gerekçe değildir. Ama onun sonucunu ciddiye almayın: Kalabalıktan kaçmak, tek başına kalmak demek değildir. Sorumluluğun dağıldığı kalabalık ile sorumluluğun ortaklaştığı örgüt arasındaki farkı kurmak, sizin işinizdir.

9. Bedeli göze alın, ama boşa ödemeyin. Mücadeleyi seçmek, her riski üstlenmek değildir. Eylemden önce hesap yapın: Bu adımın kazanımı ne, bedeli ne, bedeli kim ödeyecek, örgüt bu bedeli karşılamaya hazır mı? Acıyı yüceltmeyin; tükenmemek de bir sorumluluktur.

10. Kierkegaard'ı okuyun — ama yanında Marx'la. Ya/Ya Da'nın ikinci cildini, Kaygı Kavramı'nı ve Ölümcül Hastalık Umutsuzluk'u okuyun; bu metinler insanın iç dünyasına dair söylenmiş en derin sözlerin bir kısmını içerir. Ama her sayfanın kenarına küçük bir not düşün: Bu insan hangi koşullarda yaşıyor ve bu koşulları kim belirliyor?

11. Ve örgütlenin. Bu listedeki her maddenin arkasında bu madde var. Tek başına bir insan, kararlarının sorumluluğunu ancak kendi vicdanında taşıyabilir. Örgütlü insanlar ise o sorumluluğu birbirlerine karşı taşır, birbirlerini düzeltir, birlikte öğrenir. Bedel ödeyen yoldaşınızı yalnız bırakmayın: Dayanışma fonu, ziyaret, hukuki destek, ailesine sahip çıkmak, onun seçiminin sorumluluğunu ortaklaştırmanın somut biçimleridir. Marx'ın Feuerbach üzerine üçüncü tezinde dediği gibi: Koşulların değişmesi ile insanın kendini değiştirmesinin çakışması, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir.


Sevgili Yoldaşlar,

Kierkegaard'ın bize bıraktığı en değerli şey bir yanıt değil, bir sorudur. "Doğru karar verdim mi?" sorusu, çoğu zaman yanıtı olmayan bir sorudur: Karar anında bilemeyiz, sonradan bildiğimizde ise iş işten geçmiştir. "Verdiğim kararın sorumluluğunu üstlenebiliyor muyum?" sorusu ise her an sorulabilir ve her an yanıtlanabilir. Bu, Kierkegaard'ın felsefe tarihine yaptığı sessiz devrimdir: Sorumluluğu sonucun doğruluğundan, sahiplenmenin dürüstlüğüne taşımak.

Ama Kierkegaard o soruyu kapalı bir odada, kalın perdelerin ardında, Tanrı'yla baş başa sordu. Perdeyi açtığınızda dışarıda başka insanlar vardır: kararlarınızdan etkilenenler, sizinle birlikte karar verenler, sizin adınıza karar verenler ve sizin yerinize bedel ödeyenler. Sorumluluk, o perdenin açıldığı yerde tamamlanır.

Ve perdenin dışında, sokakta, işyerinde, meydanda, bu soruyu her gün yeniden yanıtlayan insanlar vardır. Hayatı dönüştürmeye koyulmuş, bu yolu bile bile ve isteye seçmiş, karşılığında yaşayacakları her şeyin sorumluluğunu kendi omuzlarında taşıyan yoldaşlar. Onların seçimi, Kierkegaard'ın kaygıyla baktığı uçurumun kenarında değil, tarihin içinde yapılır. Tek başına değil, birlikte yapılır. Kendi kurtuluşları için değil, insana yakışır bir dünya için yapılır. Onların bize öğrettiği şey şudur: Sorumluluk bir yük olarak başlar, ama paylaşıldığında bir güce dönüşür. Ve on yedi yaşındaki Marx'ın dediği gibi, insanlık için çalışmayı seçenin mutluluğu küçük ve bencil bir mutluluk değildir; milyonlara aittir.

Seçiminizi sahiplenin. Ama onu bir kale gibi savunmayın; bir yol gibi yürüyün. Yanlış çıkarsa, rotayı düzeltin — ve bunu yalnız yapmayın.

Yoldaşça


Bağlantılı yazılarımız

Bu yazı, blogun #felsefe etiketi altındaki dizinin bir halkasıdır. İlgili başlıklar:

Filozof portreleri — felsefe dizisi

Yöntem ve gündelik hayat


Kaynaklar

Kierkegaard'ın metinleri

  • Søren Kierkegaard (Victor Eremita), Enten — Eller, 1843. Türkçesi: Ya/Ya Da.
  • Søren Kierkegaard (Johannes de silentio), Frygt og Bæven, 1843. Türkçesi: Korku ve Titreme.
  • Søren Kierkegaard (Constantin Constantius), Gjentagelsen, 1843. Türkçesi: Tekrarlama / Yineleme.
  • Søren Kierkegaard (Vigilius Haufniensis), Begrebet Angest, 1844. Türkçesi: Kaygı Kavramı.
  • Søren Kierkegaard, En literair Anmeldelse: To Tidsaldre, 1846. İngilizcesi: Two Ages: The Age of Revolution and the Present Age.
  • Søren Kierkegaard (Anti-Climacus), Sygdommen til Døden, 1849. Türkçesi: Ölümcül Hastalık Umutsuzluk.
  • Søren Kierkegaard, Synspunktet for min Forfatter-Virksomhed, yazımı 1848, yayımı 1859. İngilizcesi: The Point of View for My Work as an Author ("Kalabalık yalandır" notu).
  • Søren Kierkegaard, Journals and Papers (Defterler), 1843 tarihli not: "Hayat geriye doğru anlaşılır…"
  • <a href="https://plato.stanford.edu/entries/kierkegaard/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Søren Kierkegaard"</a>

Marx, Engels, Lenin

  • <a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1852/18th-brumaire/ch01.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, 1852, Birinci Bölüm</a>
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/theses/theses.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845</a>
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1837-pre/marx/1835-ref.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karl Marx, "Bir Gencin Meslek Seçimi Üzerine Düşünceleri" (Betrachtung eines Jünglings bei der Wahl eines Berufes), 1835</a>
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/poverty-philosophy/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, 1847, İkinci Bölüm, §5</a>
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Friedrich Engels, Anti-Dühring, 1878, Birinci Kısım, "Ahlak ve Hukuk. Özgürlük ve Zorunluluk"</a>
  • Friedrich Engels, Schelling und die Offenbarung, 1842.
  • Antonio Gramsci, "Odio gli indifferenti", La Città futura, 11 Şubat 1917.
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1919/01/14.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Rosa Luxemburg, "Berlin'de Düzen Hüküm Sürüyor", Die Rote Fahne, 14 Ocak 1919</a>
  • <a href="https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1920/lwc/ch07.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">V. İ. Lenin, "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, 1920, Yedinci Bölüm</a>

Eleştiriler ve tartışmalar

  • Georg Lukács, Die Zerstörung der Vernunft, 1954. Türkçesi: Aklın Yıkımı.
  • Theodor W. Adorno, Kierkegaard: Konstruktion des Ästhetischen, 1933.
  • Jean-Paul Sartre, "L'universel singulier", Kierkegaard vivant (UNESCO kolokyumu, Paris, Nisan 1964), Gallimard, 1966.
  • Carl Schmitt, Politische Theologie, 1922 — birinci bölümün sonundaki adı anılmamış Kierkegaard alıntısı.

Sosyal psikoloji ve pratik

  • Leon Festinger, Henry W. Riecken, Stanley Schachter, When Prophecy Fails, University of Minnesota Press, 1956.
  • Leon Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance, Stanford University Press, 1957.
  • Hal R. Arkes, Catherine Blumer, "The Psychology of Sunk Cost", Organizational Behavior and Human Decision Processes, c. 35, 1985.
  • <a href="https://sre.google/sre-book/postmortem-culture/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Betsy Beyer vd. (ed.), Site Reliability Engineering, O'Reilly, 2016 — "Postmortem Culture: Learning from Failure"</a>

Bu yazıdaki Kierkegaard, Marx, Engels, Lenin, Gramsci ve Luxemburg alıntılarının Türkçe karşılıkları bize aittir; Yargıç Wilhelm pasajı İngilizce çeviriler üzerinden özetleyerek aktarılmıştır. Kierkegaard'ın takma adlı yapıtlarındaki görüşlerin doğrudan yazarına mal edilemeyeceğini metin içinde belirttik.


Lisans: CC BY-SA 4.0 — kaynak göstererek ve aynı lisansla paylaşmak koşuluyla çoğaltabilir, dağıtabilir, uyarlayabilirsiniz.

Bilgi Müşterekleri — Bilgi Herkesindir.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği