Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerKılavuzlarPopüler İçeriklerHakkımızdaİletişim

Neden Kendimizi Aldatırız?

Delphoi'den Algoritmaya Yanlış Bağıntılar, Temelsiz Yargılar ve Aklın Sınıfı

36 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Neden Kendimizi Aldatırız?

MARFET'in 30 Ekim 2026 Cuma günü saat 18.00'de Daima Cafe&Bar'da (İçmeler, Marmaris) düzenleyeceği "Neden Kendimizi Aldatırız? Yanlış Bağıntılar ve Temelsiz Yargılar" toplantısı öncesinde genç yoldaşlara bir başvuru metni.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Marmaris Felsefe Topluluğu bu hafta zor bir soru seçmiş: Neden kendimizi aldatırız? Soru zor, çünkü aldatan da aldanan da aynı kişi. Bir dolandırıcıyla karşılaştığınızda en azından karşınızda biri vardır; kendinizi aldattığınızda ise karşınızda kimse yoktur, yalnızca aynada size "haklısın" diyen bir yüz.

Soru yeni de değil. İnsanlık bunu en az yirmi beş yüzyıldır soruyor ve her çağ ona kendi malzemesiyle yanıt veriyor: Delphoi'de bir kehanet, Viyana'da bir doğumhane, Paris'te bir kafe, Florida'da bir uzay mekiği. Bu yazıda önce sorunun bugünkü mekaniğini ele alacağım: bağıntı ile nedensellik arasındaki uçurum, zihnin kestirmeleri ve gündelik yargılarımızı kuran yanlış bağıntılar. Sonra aynı soruyu felsefe tarihinin içinden izleyeceğim; bir müze gezisi gibi değil, bir soruşturma gibi, çünkü her çağın verdiği yanıt sonraki çağın eksiğini gösterir. Ardından Marksist çözümlemenin bu birikime ne eklediğini ve algoritma çağının ne değiştirdiğini anlatacağım. Sonda üç katmanlı bir sentez, yarın akşamki masa için tartışma soruları ve somut görevler var.

Önce özet, sonra ayrıntı. Daha önce bu blogda Kierkegaard'la seçim ve sorumluluk, Fromm'la sahip olmak ve olmak ve İoanna Kuçuradi'nin değer felsefesi üzerine yazdıklarımız, bu yazının akrabalarıdır.


Özet: On İki Tez

  1. Kendini aldatmak bir arıza değil, aklın olağan çalışma biçiminin yan ürünüdür. Zihin, belirsizlik altında hızlı karar vermek için örüntü arar, boşlukları doldurur, kestirmeler kullanır. Bu kestirmeler çoğu zaman işe yarar; yarar sağladığı için de yanıldığımızı fark etmeyiz.

  2. "Yanlış bağıntı"nın çekirdeği, birlikte görülen iki şeyi birbirinin nedeni sanmaktır. Dondurma satışı artınca boğulmalar artar; nedeni dondurma değil yazdır. Bu basit örnek, siyasal yargılarımızın çoğunun kalıbıdır.

  3. Yanlış bağıntı tek başına masumdur; onu tehlikeli yapan, kimin işine yaradığıdır. "Yoksullar tembel olduğu için yoksul" yargısı istatistik olarak boş ama toplumsal olarak çok dolu bir bağıntıdır: mülkiyet düzenini aklar.

  4. Zihin, inandığını doğrulayan kanıtı arar, çürüteni görmez. Ama doğrulama yanlılığı boşlukta işlemez; neye inanmak istediğimizi büyük ölçüde sınıf konumumuz ve bize sunulan "ortak akıl" belirler.

  5. Felsefe bu soruyu yirmi beş yüzyıldır soruyor ve her çağ bir katmanını gördü. Sokrates bilgisizliği, Aristoteles bilip yapmamayı, Platon kolektif zinciri, Stoacılar yargıyı, Gazali taklidi, İbn Haldun tarihçinin çıkarını, Bacon idolleri, Pascal oyalanmayı, La Rochefoucauld özsevgiyi, Hume nedensellik alışkanlığını, Kant cesaret eksikliğini, Nietzsche gururu, Freud savunmayı, Sartre kötü niyeti, Arendt düşünmemeyi tarif etti.

  6. Tarihin her çağı bu kavramlara olaylarla örnek verdi. Kroisos'un kehaneti, Sicilya seferi, Salem, lale ve hisse balonları, Semmelweis'ın doğumhanesi, Lysenko, Vietnam, Challenger, tütün endüstrisinin "şüphe bizim ürünümüzdür" notu, Greenspan'in "modelimde bir kusur buldum" itirafı.

  7. Temelsiz yargıların en ısrarcısı "dünya adildir" inancıdır. İnsanlar, kötü bir şey yaşayanın bunu hak etmiş olması gerektiğine inanmaya eğilimlidir; çünkü aksi, kendilerinin de korunmasız olduğunu kabul etmek demektir. Bu inanç, sömürüyü görünmez kılan en eski perdedir.

  8. Marx'ın "ideoloji" dediği şey bireysel yanılgıların toplamı değil, toplumsal ilişkilerin kendilerini ters yüz edilmiş biçimde göstermesidir. Ücret "emeğin fiyatı" gibi görünür, oysa emek gücünün fiyatıdır; kâr "sermayenin verimi" gibi görünür, oysa ödenmemiş emektir. Görünüş ile öz çakışsaydı, Marx'ın deyişiyle, bilime gerek kalmazdı.

  9. Engels'in "yanlış bilinç" sözü aptallık suçlaması değildir. İdeoloji, düşünen kişinin bilinçli ama kendi gerçek güdülerinden habersiz yürüttüğü bir süreçtir. Kendimizi aldatırken dürüst olabiliriz; mesele niyet değil, bakış açımızın nerede durduğudur.

  10. Algoritma çağı yanlış bağıntı üretimini sanayileştirdi. Öneri sistemleri, reklam modelleri ve büyük dil modelleri nedensellik sormadan bağıntı üzerinden çalışır ve bu makinelerin sahipleri bizim ne göreceğimize karar verir. Tütün endüstrisi şüpheyi ürün olarak sattı; platformlar doğrulamayı ürün olarak satıyor.

  11. Kendini aldatmanın üç katmanı vardır: zihin, varoluş, toplum. İlk ikisi yanılgının olanaklılığını ve güdüsünü açıklar; üçüncüsü yönünü. Zihin her yöne yanılabilir; ısrarla aynı yöne yanılıyorsa onu o yöne iten bir kuvvet vardır.

  12. Panzehir tek kişilik bir erdem değil, örgütlü bir yöntem ve dünyaya müdahale eden bir pratiktir. Bilim, bireyin kendi önyargısını göremeyeceğini kabul edip denetimi başkalarına dağıtan bir sistemdir. Aynı ilke siyaset için geçerlidir: Tek başına doğru düşünen insan yoktur, birlikte düşünmeyi öğrenen topluluklar vardır. Ve hangi bağıntının gerçek olduğunu, dünyayı değiştirmeye kalkıştığımızda dünyanın bize verdiği dirençten öğreniriz.


Birinci Bölüm: Yanılgının Mekaniği

1. Üç kavramı yerine oturtalım: bağıntı, nedensellik, yargı

Bağıntı (korelasyon), iki şeyin birlikte değişme eğilimidir. Biri artarken öteki de artıyorsa pozitif, biri artarken öteki azalıyorsa negatif bağıntı vardır. Bağıntı gözlemdir; bir şey söylemez, yalnızca "bu ikisi birlikte oynuyor" der.

Nedensellik, birinin ötekini doğurmasıdır. Bağıntıdan nedenselliğe geçmek için üç soru sorulur: Yön doğru mu (A mı B'yi yapıyor, B mi A'yı)? Üçüncü bir etken ikisini birden mi oynatıyor (gizli değişken)? Yoksa yalnızca rastlantı mı?

Yargı, bir bağıntıyı ya da gözlemi alıp "şu böyledir" demektir. Yargı kaçınılmazdır; yargısız yaşanmaz. "Temelsiz yargı", dayandığı bağıntının bu üç soruyu geçmemiş olmasıdır. Felsefe, yargıdan kaçmayı değil, yargının temelini sormayı öğretir.

Klasik örnek: Yaz aylarında dondurma satışı artar, aynı aylarda boğularak ölümler de artar. Dondurma mı boğuyor? Hayır; sıcak havada insanlar hem dondurma yiyor hem denize giriyor. Sıcaklık, iki değişkeni birden oynatan gizli etkendir. Bu örnek çocukça gelebilir; ama birazdan göreceğiz ki ekonomi sayfalarındaki ve meydanlardaki yargıların önemli bir bölümü tam olarak bu kalıpta.

2. Zihnin kestirmeleri

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında psikoloji, zihnin kullandığı kestirmelerin bir haritasını çıkardı. Daniel Kahneman ve Amos Tversky'nin çalışmaları bu alanın omurgasıdır; Kahneman'ın 2011 tarihli Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabı bunların popüler özetidir. (Bir not: Kitapta anlatılan deneylerin bir bölümü, özellikle "hazırlama" etkisiyle ilgili olanlar, sonraki yıllarda tekrarlanamadı; Kahneman bunu 2017'de açıkça kabul etti. Bu, alanın kendi yöntemini kendine uyguladığının güzel bir örneğidir. Aşağıda sayacaklarım, çok kez tekrarlanmış bulgulardır.)

Doğrulama yanlılığı. Peter Wason 1960'ta deneklere "2-4-6" dizisini verip kuralı bulmalarını istedi. Denekler kendi varsayımlarını doğrulayan dizileri (8-10-12) denedi, çürütecek dizileri (1-2-3) denemedi. Kural yalnızca "artan sayılar"dı; çoğu bulamadı. İnandığımızı sınamak yerine onaylatırız.

Örüntü görme eğilimi (apofeni). Bulutlarda yüz, gürültüde ses, rastlantıda plan görürüz. Çünkü evrimsel olarak, çalılıktaki hışırtıyı rüzgâr sanıp yanılmak, kaplan sanıp yanılmaktan pahalıdır. Yanlış alarm ucuzdur, kaçırılan tehdit ölümcüldür. Bu asimetri, zihni bağıntı görmeye ayarlar.

Bundan sonra, öyleyse bundan dolayı (post hoc ergo propter hoc). Yeni bir yönetici geldi, satışlar düştü; demek ki yöneticiden. Belki de o yıl piyasa daraldı.

Hayatta kalan yanlılığı. İkinci Dünya Savaşı'nda istatistikçi Abraham Wald'a, geri dönen uçaklardaki kurşun deliklerinin yoğunlaştığı yerleri zırhlamak önerildi. Wald tersini söyledi: Delik olmayan yerleri zırhlayın; oradan vurulanlar geri dönmedi ki. "Ben sıfırdan başladım, çalıştım, zengin oldum" anlatısının istatistiksel değeri budur: Aynı şeyi yapıp olmayanlar konuşmaz.

Bulunabilirlik kestirmesi. Aklımıza kolay gelen şeyi olası sanırız. Haberlerde her gün sokak suçu görüyorsak sokak suçunun arttığını düşünürüz; iş cinayetleri haberlere girmiyorsa onları seyrek sanırız. Oysa İHD'nin 2025 raporu üzerine Eylül'de yazdığımız gibi, Türkiye'de şiddet sonucu ölümlerin dörtte üçünden fazlası işyerlerinde gerçekleşiyor. Bulunabilirlik, medyanın neyi bulunabilir kıldığına bağlıdır; bu da bir mülkiyet sorusudur.

Temel oran ihmali. Bir hastalık için test yüzde 99 doğru, hastalık ise on binde bir görülüyorsa, pozitif çıkan testin gerçekten hasta olma olasılığı yüzde birin altındadır. Göçmen suçluluğu tartışmaları tam bu hatayla yürür: Birkaç çarpıcı vaka, milyonlarca kişilik temel oranı siler.

Simpson paradoksu. 1973'te Berkeley Üniversitesi'ne başvurularda erkeklerin kabul oranı kadınlardan yüksekti; ayrımcılık suçlaması yapıldı. Bölüm bölüm bakıldığında kadınların çoğu bölümde eşit ya da daha yüksek oranda kabul edildiği görüldü; kadınlar, kabul oranı düşük kalabalık bölümlere daha çok başvurmuştu. Veri, sorunu ortadan kaldırmadı, yerini değiştirdi: Kadınlar neden o bölümlere yöneliyordu?

Temel yükleme hatası. Başkasının davranışını kişiliğine, kendi davranışımızı koşullara bağlarız. O geç kaldı çünkü sorumsuz; ben geç kaldım çünkü trafik vardı. Toplumsal ölçekte bu, "yoksullar tembel, zenginler çalışkan" olur. Birazdan göreceğiz: Bu rastgele bir hata değildir.

3. Yanlış bağıntıların sergisi

Tyler Vigen adlı bir hukuk öğrencisi 2014'te kamuya açık veri setlerini birbirine çarpıştıran bir site kurdu; ertesi yıl Spurious Correlations kitabı çıktı. Nicolas Cage'in bir yılda oynadığı film sayısı ile ABD'de yüzme havuzunda boğulanların sayısı arasında on yıllık dönemde 0,67'lik bir bağıntı vardır. Yeterince çok değişkeni yeterince çok değişkenle karşılaştırırsanız, saf rastlantıyla güçlü bağıntılar bulursunuz; buna "p-değeri avcılığı" denir ve bilimdeki tekrarlanabilirlik krizinin ana nedenlerinden biridir. Daha eski bir örnek: Avrupa ülkelerinde leylek çifti sayısı ile doğum sayısı arasında anlamlı bir bağıntı vardır (Robert Matthews, 2000). Leylek bebek getirmez; büyük ülkelerde hem daha çok leylek hem daha çok insan yaşar.

Şimdi bunları Türkiye'nin gündelik yargılarına çevirelim.

"Asgari ücret artınca enflasyon artıyor." Asgari ücret artışı ile enflasyon birlikte yükselir; doğru. Ama yön nedir? Asgari ücret geçmiş enflasyona göre belirlenir; enflasyon ücreti kovalar, tersi değil. Üstelik ikisini birden oynatan gizli değişkenler vardır: kur, enerji fiyatları, kâr marjları. TÜİK–ENAG makası üzerine yazımızda termometrenin kendisinin de bir sınıf aracı olabildiğini anlatmıştık. Yanlış bağıntı burada bir hesap hatası değil, ücreti baskılamanın gerekçesidir.

"Göçmenler geldi, kiralar arttı." Göçmen sayısı ile kiralar aynı yıllarda yükseldi. Ama aynı yıllarda konut üretimi düştü, faiz politikası değişti, konut yatırım aracına dönüştü, inşaat sermayesi stok tuttu. Göçmen en görünür ve en savunmasız değişkendir; rantiye görünmez. Rant üzerine yazımız bu gizli değişkeni ele almıştı. Temel oran ihmali, bulunabilirlik ve temel yükleme hatası burada tek bir yargıda birleşir: Zayıfı suçla, güçlüyü görme.

"Çalışan kazanır." Çok çalışan insanların bir kısmı zengindir; demek ki çalışmak zenginleştirir. Oysa dünyanın en çok çalışan insanları tarlalarda, madenlerde, kuryelerin selelerinde ve fabrika bantlarındadır. Soma madencileri yerin yedi kat altında günde on saat çalışır. Olan, hayatta kalan yanlılığıdır: Çalışıp zengin olan konuşur, çalışıp ölen konuşamaz.


İkinci Bölüm: Felsefe Tarihinden Yedi Durak

4. Antik Yunan: Bilmemek mi, bilip yapmamak mı?

Delphoi'de bir kehanet. Herodotos, Tarih'in birinci kitabında Lidya kralı Kroisos'un hikâyesini anlatır. Kroisos, Pers kralı Kyros'a saldırmadan önce Delphoi'ye danışır. Kehanet şudur: "Halys'i geçersen büyük bir imparatorluğu yıkacaksın." Kroisos bunu zafer müjdesi olarak okur, nehri geçer ve yıkılan büyük imparatorluk kendisininki olur. Bu, kayda geçmiş ilk doğrulama yanlılığı vakasıdır: Belirsiz bir işaret, inanmak istediğimiz anlamla doldurulur. Kehanet yalan söylememişti; Kroisos kendine söylemişti.

Sokrates: Kimse bilerek kötülük yapmaz. Platon'un Protagoras'ında Sokrates, yanlış yapan herkesin aslında bilmediğini savunur. Bu görüşe göre kendini aldatma bilgisizliğin bir türüdür ve çaresi bilgidir. "Bilmediğimi biliyorum" sözü ve Delphoi tapınağının kapısındaki "kendini bil" yazısı aynı programın parçasıdır.

Aristoteles: Bilip de yapmamak. Nikomakhos'a Etik'in yedinci kitabında Aristoteles itiraz eder: İnsanlar doğru olanı bildikleri hâlde yanlış yapıyorlar; buna akrasia der. Akrasia'da bilgi vardır ama o anda "uykuda" gibidir; tutku bilgiyi geçici olarak susturur. Bu ayrım, kendini aldatmanın yalnızca bilgiyle giderilemeyeceğini ilk kez söyler. Sigara paketindeki uyarıyı okuyup sigara yakan herkes Aristoteles'i doğrular.

Platon: Zincirliler birliktedir. Devlet'in yedinci kitabındaki mağara alegorisi, kendini aldatmanın kolektif boyutunu ilk kez görür. Mağaradakiler gölgeleri gerçek sanır; ama bunu birlikte yaparlar. Gölgeler hakkında yarışmalar düzenler, en iyi gölge tahmincisine ödül verirler. Dışarı çıkıp güneşi gören biri geri döndüğünde onu gülünç bulur, ısrar ederse öldürmek isterler. Üç ders: Yanılgı bir sistemdir, sistemin kendi ödülleri vardır ve sistemden çıkmak acı verir. Platon'un eksiği, gölgeleri kimin oynattığını sormamasıdır; ateşin önünden kuklaları geçiren birileri vardır ve alegori onlar hakkında sessizdir.

Thukydides: Umut, tehlikenin tesellisi. Melos diyaloğunda Atinalı elçiler, teslim olmayı reddeden Meloslulara şunu söyler: "Umut, tehlike anında bir tesellidir; her şeyini ortaya koyanlar onun ne olduğunu ancak yıkıldıktan sonra anlar." Meloslular Spartalıların yardıma geleceğine inanır; gelmezler. Atinalılar ise bir yıl sonra aynı umutla Sicilya'ya sefer düzenler ve donanmalarını kaybederler. Kendini aldatma güçsüzün de güçlünün de hastalığıdır. Aynı eserde Korkyra iç savaşını anlatırken Thukydides sözcüklerin anlamının nasıl değiştiğini yazar: "Düşüncesiz cüret, yoldaşlığa sadakat sayıldı; ihtiyatlı tereddüt, korkaklık."

5. Stoa, Epikuros, Augustinus: İçe ve dışa bakmak

Stoacılar. Epiktetos'un El Kitabı'nın beşinci maddesi: "İnsanları olaylar değil, olaylar hakkındaki yargıları üzer." Stoa'ya göre bize bağlı olan tek şey yargılarımızdır ve yanılgı, bize bağlı olmayanı bize bağlıymış gibi görmektir. Stoacıların katkısı kendini aldatmayı bir yargı sorunu olarak kurmaları, eksikleri yargının toplumsal koşullarını görmemeleridir. Köle Epiktetos ile imparator Marcus Aurelius'un aynı felsefeyi paylaşması bu eksikliğin ironik kanıtıdır: Felsefe ikisine de "elinde olmayana üzülme" demiştir, ama ellerinde olanlar aynı değildi.

Epikuros ve Lucretius. Epikuros, mutsuzluğun iki korkudan beslendiğini söyler: tanrı korkusu ve ölüm korkusu; ikisi de kendini aldatmanın ürünüdür. Lucretius, Şeylerin Doğası Üzerine'de dinin "ne kadar kötülüğe ikna edebildiğini" İphigenia'nın kurban edilişiyle anlatır. Bu çizgi, Feuerbach'a ve Marx'a uzanan bir hattı başlatır: Yanılsamalar ihtiyaçlardan doğar; ihtiyacı anlamadan yanılsamayı dağıtamazsınız.

Augustinus. İtiraflar'ın sekizinci kitabında gençliğinde ettiği duayı aktarır: "Bana iffet ve kendine hâkimiyet ver, ama henüz değil." İnsan aynı anda hem ister hem istemez; irade iki parçadır ve parçalardan biri ötekini kandırır. Hristiyan teolojisi buna "günah" dedi; bin beş yüz yıl sonra Freud "bastırma", Sartre "kötü niyet" diyecekti.

6. Ortaçağ: Gazali'nin şüphesi, İbn Haldun'un listesi

Gazali. On birinci yüzyılın sonunda Bağdat'ın en ünlü müderrisi, bir kriz geçirip kürsüsünü bırakır. Dalaletten Kurtuluş'ta fark ettiği şey şudur: Hristiyan çocuğu Hristiyan, Yahudi çocuğu Yahudi, Müslüman çocuğu Müslüman olarak yetişir; inancın kaynağı çevredir, yani taklittir. Taklitle edinilmiş inanç bilgi değildir. Gazali, Descartes'tan beş yüz yıl önce radikal şüpheyi yöntem olarak dener. Vardığı yer tasavvuftur, ama bizim için önemli olan yola çıkış nedenidir: Kendini aldatmanın en yaygın biçimi, hiç sorgulanmamış olanı bilgi sanmaktır.

İbn Haldun. 1377'de yazılan Mukaddime'nin girişi, kendini aldatma tarihinin en parlak metinlerinden biridir. İbn Haldun, tarihçilerin neden yanlış haber aktardığını sorar ve sıralar: bir görüşe yandaşlık; aktaranlara aşırı güven; haberin amacını kavrayamamak; doğruluğuna temelsiz inanç; olayların koşullarını bilmemek; yüksek mevkidekilere yaranma isteği; ve en önemlisi, toplumsal yaşamın (umran) yasalarını bilmemek. Sonra örnek verir: Tarihçiler Musa'nın ordusunun altı yüz binden fazla asker olduğunu yazar. İbn Haldun hesaplar: Bu büyüklükte bir ordu o coğrafyada beslenemez, yürüyemez; Pers imparatorluğunun ordusu bile bundan küçüktü. Rakam aktarıla aktarıla büyümüş, kimse sormamıştır. Bu, ilk "temel oran" denetimidir. Listedeki "yandaşlık", "güçlüye yaranma" ve "toplumun yasalarını bilmemek" maddeleri birlikte okunduğunda, Marx'tan beş yüz yıl önce yazılmış bir ideoloji kuramı taslağı ortaya çıkar.

7. Rönesans ve erken modernlik: Şüphenin yöntem oluşu

Montaigne. "Yamyamlar Üzerine" denemesinde: "Herkes kendi alışkanlığında olmayana barbarlık diyor." Avrupalılar yerlilerin ölü düşmanı yemesine dehşetle bakarken kendi engizisyonlarının canlı insanı yaktığını görmezler.

Bacon'ın idolleri. 1620 tarihli Novum Organum'da Bacon zihni yanıltan dört "idol" sayar; bugünkü psikolojiyle şaşırtıcı ölçüde örtüşür. Kabile idolleri: İnsan türünün ortak yanılgıları; Bacon zihnin "olduğundan fazla düzen varsayma" eğiliminden söz eder (apofeni) ve "zihin bir görüşü benimsedi mi onu desteklemek için her şeyi toplar" der (doğrulama yanlılığının 1620 tarihli tanımı). Mağara idolleri: Bireyin eğitiminden, mizacından gelen yanılgılar. Çarşı idolleri: Dilin yanıltmaları; sözcükler var olmayan şeylere ad verir ya da farklı şeyleri aynı adla örter. Bu blogda "kadın sorunu" ve "Kürt sorunu" demeyi neden bıraktığımızı anlatırken aslında çarşı idollerinden söz ediyorduk. Tiyatro idolleri: Hazır sistemlerden, otoritelerden gelen yanılgılar; sahnelenmiş dünyalar. Bacon'ın önemi, yanılgıyı kişisel kusur olmaktan çıkarıp yöntemle aşılacak bir yapı olarak görmesidir; eksiği, dili ve sahneyi kimin kurduğunu sormamasıdır.

Descartes. 1641'de Meditasyonlar'da her şeyden şüphe eder, bir "kötü cin"in onu sürekli aldattığını varsayar ve yalnızca şüphe eden varlığının kesinliğinde durur. Bacon dışarıdan, Descartes içeriden gelir; ikisi de şüpheyi ruh hâli olmaktan çıkarıp prosedüre dönüştürür. Modern bilim bu iki yolun kesiştiği yerde doğar.

Osiander'in önsözü. 1543'te Kopernik'in kitabı basılırken teolog Osiander imzasız bir önsöz ekler: Güneş merkezli sistem gerçeği iddia etmiyor, yalnızca hesap kolaylığı sağlayan bir varsayım. Kopernik böyle düşünmüyordu. Bu, bir kurumun gerçekle yüzleşmemek için bulduğu formülün tarihsel örneğidir: Görüngüyü kurtar, özü sorma. Aynı formül 1633'te Galileo'yu diz çöktürdü ve bugün "şirket içi rapor" ile "kamuya açıklama" arasındaki farkta yaşıyor.

Pascal. İnsanın en büyük derdinin "bir odada sessizce oturamamak" olduğunu yazar. Av peşinde koşar ama tavşanı istemez; oyun oynar ama parayı istemez; istediği, kendini düşünmemektir. Buna divertissement, oyalanma der: Ölümlü ve zayıf olduğumuzu düşünmemek için icat ettiğimiz her şey. "Kalbin aklın bilmediği nedenleri vardır": Yargılarımızın nedenleri, onları gerekçelendirirken söylediklerimiz değildir.

La Rochefoucauld. 1665 tarihli Maksimler'in 119'uncusu konunun en kısa tanımıdır: "Kendimizi başkalarına karşı gizlemeye o kadar alışmışızdır ki, sonunda kendimize karşı da gizleriz." İkincisi mekanizmayı verir: "Özsevgi, dalkavukların en büyüğüdür." Evrimsel biyolog Robert Trivers'ın 2011'de kuracağı tez (kendimizi, başkalarını daha iyi aldatmak için aldatırız; kendi yalanına inanan inandırıcıdır) on yedinci yüzyıl Paris salonlarında gözlemle kurulmuştu.

Üç kolektif yanılgı. 1637'de Hollanda'da tek bir lale soğanı bir evin fiyatına satıldı ve haftalar içinde fiyatlar çöktü. 1720'de Londra'da Güney Denizi Şirketi'nin hisseleri, şirketin hiçbir gerçek ticareti olmadan on kat artıp çöktü. 1692'de Salem'de birkaç genç kızın nöbetleriyle başlayan büyücülük suçlamaları, "hayaletlerin kurbanlara göründüğü" iddiasıyla ("spektral kanıt") yirmi kişinin idamıyla sonuçlandı. Üçünün ortak yapısı: Yargının temeli, başkalarının da öyle yargılamasıdır. Bir balon, herkesin herkesin inandığına inanmasıdır. Charles Mackay 1841'de bunları Olağanüstü Halk Yanılgıları kitabında topladı; eksiği, balonu kimin şişirdiğini sormamasıydı. Güney Denizi'nin yöneticileri hisseleri tepeden satmıştı.

8. Aydınlanma ve on dokuzuncu yüzyıl: Soru toplumsallaşıyor

Hume: Nedenselliği hiç görmedik. 1739'da İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme'de Hume rahatsız edici bir saptama yaptı: Nedenselliği hiçbir zaman gözlemlemeyiz; gözlemlediğimiz, A'dan sonra B'nin gelmesi ve bunun tekrar etmesidir. "Sürekli birliktelik" gördüğümüzde zihnimiz alışkanlıkla "A, B'nin nedenidir" der. Bu, kendini aldatma sorusunun en derin katmanıdır: Zihin, bağıntıdan nedenselliğe geçişi varsayılan ayar olarak yapar. Nedensellik düşünmemek için çaba harcamamız gerekir. Yanlış bağıntı, dikkat kesilmediğimiz her an işleyen bir refleksin sonucudur. Marksist gelenek sorunu başka yerden yakalar: Nedenselliği gözlemleyerek değil, müdahale ederek biliriz. Dondurmayı yasaklayıp boğulmaların sürdüğünü gördüğümüzde, dondurmanın neden olmadığını öğreniriz.

Kant. 1784 tarihli "Aydınlanma Nedir?" aydınlanmayı "insanın kendi suçu olan ergin olmama hâlinden çıkışı" diye tanımlar. "Kendi suçu olan" ifadesi önemlidir: Ergin olmama akıl eksikliğinden değil, aklı kullanma cesaretinin eksikliğinden doğar; vesayet altında olmak rahattır. Kant burada kendini aldatmanın konforunu teşhis eder. Ahlak Metafiziği'nde içsel yalanı en büyük ahlaki kusur sayar: Başkasına yalan söyleyen bir ilişkiyi, kendine yalan söyleyen aklın kendisini bozar.

Hegel. Tinin Fenomenolojisi'nin önsözünde: "Tanıdık olan, tanıdık olduğu için bilinmez." Her gün gördüğümüz, "doğal" saydığımız şeyler tam da bu yüzden düşünülmez. Ücret, piyasa, devlet, aile. Bu cümle, Marx'ın fetişizm çözümlemesinin yöntemsel çıkış noktasıdır: Bilim, tanıdık olanı yabancılaştırmakla başlar.

Feuerbach ve Marx. Feuerbach 1841'de tanrının insanın kendi özünün yansıtılmış hâli olduğunu söyledi. Marx bir adım ileri gitti: Feuerbach yanılsamayı açıklamıştı ama yanılsamanın neden gerekli olduğunu açıklamamıştı. Din "halkın afyonudur" ama aynı cümlede "kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur." Yanılsamayı dağıtmak için, yanılsamaya ihtiyaç duyan koşulları değiştirmek gerekir. Marx'ın asıl katkısını aşağıda, üçüncü bölümde ayrıca ele alacağız.

Nietzsche. İyinin ve Kötünün Ötesinde, 68: "'Bunu ben yaptım' der hafızam. 'Bunu yapmış olamam' der gururum ve geri adım atmaz. Sonunda hafıza boyun eğer." Nietzsche hakikatin kendisini kendini aldatmanın ürünü sayar: "yanılsama olduğu unutulmuş yanılsamalar." Teşhisi doğru, tedavisi tehlikelidir; hakikat ölçütü ortadan kalkar. Ama teşhis kalır: Gurur, hafızayı yener.

Dostoyevski ve Ibsen. Karamazov Kardeşler'de Zosima, Fyodor Pavloviç'e şöyle der: "Her şeyden önce kendinize yalan söylemeyin. Kendine yalan söyleyen ve kendi yalanını dinleyen insan, sonunda ne kendinde ne çevresinde hakikati ayırt edemez hâle gelir." Ibsen ise 1884 tarihli Yaban Ördeği'nde tersini söyler gibidir: Doktor Relling, "Sıradan insandan yaşam yalanını alırsanız, mutluluğunu da alırsınız" der ve hakikati dayatan idealist Gregers bir ailenin yıkımına neden olur. İkisi birlikte okunmalıdır: Kendine yalan söylemek yıkıcıdır; ama yalanı yöntemsiz, dayanışmasız söküp almak da öyledir.

Freud. Kendini aldatmayı ilk kez bir sistem olarak tarif etti: bastırma, inkâr, yansıtma, akla uydurma (öğrencisi Ernest Jones'un 1908'de adlandırdığı rasyonalizasyon: yaptığımızın gerçek nedenini değil, kabul edilebilir bir nedenini söylemek). Katkısı, kendini aldatmanın bir işlevi olduğunu göstermesidir: Ben'i korur. Eksiği, bu Ben'in hangi toplumda ve hangi sınıfta yaşadığını sormamasıdır.

Semmelweis: Kanıtın yetmediği yer. 1847'de Viyana Genel Hastanesi'nde genç hekim Ignaz Semmelweis, iki doğum kliniği arasındaki ölüm oranı farkını inceler. Hekimlerin çalıştığı klinikte lohusa humması ölümleri, ebelerin çalıştığı klinikten birkaç kat fazladır. Nedeni bulur: Hekimler sabah otopsi yapıp elleri yıkamadan doğumhaneye geçmektedir. Klorlu suyla el yıkamayı zorunlu kılar; ölüm oranı yüzde onlardan yüzde birin altına düşer. Veri açıktır. Tepki reddediştir: Hekimler, kendilerinin hastaları öldürdüğü fikrini kabul edemez. Dönemin ruhunu bir Amerikalı profesöre atfedilen söz özetler: "Hekimler beyefendidir, beyefendilerin elleri temizdir." Semmelweis hastaneden uzaklaştırılır, 1865'te bir akıl hastanesinde ölür. Bu vaka kendini aldatmanın en saf laboratuvar örneğidir: Kanıt vardır, kanıtı kabul etmek kendini suçlamak demektir ve meslek, kanıt yerine onurunu seçer.

9. Yirminci yüzyıl: Kavramlar ve felaketler

Lukács: Şeyleşme. 1923 tarihli Tarih ve Sınıf Bilinci, Marx'ın fetişizm çözümlemesini bütün toplumsal yaşama genişletir. Kapitalizmde insan ilişkileri şeyler arası ilişkiler olarak görünür: İşçi kendi emek gücünü pazarda satılan bir mal olarak görür, hukukçu hukuku çıkarlardan bağımsız bir sistem sanır, iktisatçı piyasayı doğa yasası gibi inceler. Lukács'ın "yüklenen bilinç" kavramı önemli bir araç verir: Bir sınıfın gerçek konumunun gerektirdiği bilinç ile üyelerinin fiilen taşıdığı bilinç arasındaki mesafe, ideolojinin ölçüsüdür.

Gramsci: Ortak akıl ve sağduyu. Hapishane Defterleri'nde Gramsci, "ortak akıl" (senso comune) ile "sağduyu" (buon senso) arasında ayrım yapar. Ortak akıl, herkesin sorgulamadan paylaştığı, parça parça, çelişkili inançlar yığınıdır: "Çalışan kazanır", "herkes kendi kaderini çizer", "böyle gelmiş böyle gider." Sağduyu, bu yığının içindeki sağlıklı çekirdektir; felsefenin işi ortak aklı yıkmak değil, içindeki sağduyuyu tutarlı bir dünya görüşüne dönüştürmektir. Yanlış bağıntılar, ortak aklın yapı taşlarıdır; her biri tek başına küçük, birlikte bir sınıfın dünyayı kendi lehine okuma biçimidir.

Sartre: Kötü niyet. Varlık ve Hiçlik'in "Kötü Niyet" bölümünde ünlü örnekler: Kafedeki garson, hareketleri biraz fazla kesin, biraz fazla hızlıdır; garson olmayı oynar, bir taşın taş olduğu gibi garson olmak ister, çünkü özgürlüğünün ağırlığından kaçmaktadır. İlk randevudaki kadın, erkeğin elini tuttuğunu fark eder ama çekmez; bedeniyle bilincini ayırır. Kötü niyet, insanın hem olgusallık hem aşkınlık olmasından yararlanır: Sorumluluktan kaçmak istediğinde "ben böyleyim", kimliğe sıkışmak istemediğinde "ben bu değilim" der. Sartre'ın eksiği Lukács'ın fazlasıdır: Garson neden garson olmayı oynar? Çünkü müşteri öyle ister ve işini kaybetmek istemez. Kötü niyet bireyin kaçışıdır; ama kaçılan yer bir sınıfın koşullarıdır.

Orwell: Çiftdüşün. 1984'teki çiftdüşün, iki çelişik inancı aynı anda taşıyıp ikisine de inanmaktır. "Siyaset ve İngiliz Dili"nde: Siyasal dil, "yalanları doğru, cinayeti saygıdeğer gösterecek biçimde tasarlanmıştır." "Pasifikasyon", "nüfus transferi" sözcükleri, köylerin bombalanmasını düşünmeden söylemeyi sağlar. Kötü dil, kendini aldatmanın aracıdır; dile özen göstermek siyasal bir görevdir.

Arendt: Düşünmeme ve siyasette yalan. 1963'te Eichmann davasını izleyen Arendt, kötülüğün "sıradan" olabileceğini yazdı: Eichmann bir fanatik değil, klişelerle konuşan, kendi yaptığını başkasının açısından düşünme yetisinden yoksun bir memurdu; buna "düşünmeme" dedi. 1971'de Pentagon Belgeleri üzerine "Siyasette Yalan" denemesi daha ileri gider: Vietnam Savaşı'nı yönetenler kendi raporlarına inanmıyorlardı; ama kurdukları "imaj"a hizmet etmek için gerçek verileri görmezden geldiler. Arendt buna "olgusuzlaştırma" der ve asıl tehlikeyi belirler: Başkalarını aldatan, bir süre sonra kendi aldatmacasına inanır; çünkü inanmak, yalanı sürdürmekten kolaydır. 2003'te Irak'ta kitle imha silahı bulunacağına "kesin" inanan hükümetler için de geçerliydi; 2016 tarihli Chilcot Raporu, İngiliz hükümetinin "haklı gösterilemeyecek bir kesinlikle" yargılar sunduğunu yazdı.

Yüzyılın felaketleri.

Lysenko (1948). Sovyetler Birliği'nde Trofim Lysenko, Mendel genetiğini "burjuva bilimi" diye reddeden çizgisini parti desteğiyle resmi öğreti hâline getirdi; genetik araştırmaları yasaklandı, tarım zarar gördü. Bunu açıkça söylemek gerekir: Sosyalizmin kendi tarihi de kendini aldatmadan muaf değildir. Kanıtın sınıf etiketiyle reddedilmesi bizim de hastalığımız olabilir. Lenin'in "Marksizmin canlı ruhu, somut durumun somut tahlilidir" sözü tam da bu hastalığa karşı yazılmıştır.

Challenger (1986). Uzay mekiği fırlatıldıktan 73 saniye sonra patladı; yedi astronot öldü. Komisyondaki fizikçi Richard Feynman raporun ekine şunu yazdı: "Başarılı bir teknoloji için gerçeklik, halkla ilişkilerin önünde gelmelidir; çünkü doğa kandırılamaz." Mühendisler soğukta contaların başarısız olabileceğini biliyor ve ertelemeyi istiyordu; yöneticiler takvimi seçti. Sosyolog Diane Vaughan bu sürece "sapmanın normalleşmesi" adını verdi: Her küçük risk kabul edildiğinde bir sonraki daha küçük görünür. Semmelweis'ın hastanesi ile NASA arasındaki fark yalnızca teknolojidir.

"Şüphe bizim ürünümüzdür" (1969). Tütün şirketi Brown & Williamson'ın iç notu: "Şüphe bizim ürünümüzdür, çünkü halkın zihnindeki 'olgular bütünü' ile rekabet etmenin en iyi yoludur." Sigara–kanser bağı 1950'lerden beri biliniyordu; endüstri bağıntıyı reddetmek yerine "henüz kesin değil" diyerek şüphe üretti ve bunu bilim insanlarına, derneklere, düşünce kuruluşlarına fon sağlayarak yaptı. Bu, kendini aldatma tarihinde yeni bir aşamadır: Yanılgı artık yalnızca zihinden ya da yapıdan doğmaz; bir sanayi olarak üretilir. İklim, şeker, asbest, kurşun için aynı yöntem kullanıldı (Oreskes ve Conway, Şüphe Tacirleri).

Greenspan (2008). 23 Ekim 2008'de ABD Temsilciler Meclisi'nde eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan: "Dünyanın nasıl işlediğini tanımlayan kritik yapı olarak gördüğüm modelde bir kusur buldum." Kırk yıl piyasaların kendini düzenleyeceğine inanmış, bu inancı kanıt olarak kullanmıştı. Ama "kusur" bulundu, model değişmedi; kriz, en zenginlerin servetini artırarak kapandı. Kendini aldatmanın bedelini aldananlar değil, başkaları öder.


Üçüncü Bölüm: Marksist Zemin ve Algoritma Çağı

10. Marx: Aldanmanın toplumsal zemini

Buraya kadar anlattıklarım, kendini aldatmayı büyük ölçüde bireyin zihninde ya da varoluşunda arayan yaklaşımlardı. Hepsi doğru ve hepsi eksik. Çünkü şu soruyu yanıtlamazlar: Zihin her yöne yanılabilecekken, neden hep aynı yöne yanılıyor? Neden yanlış bağıntılar rastgele dağılmıyor da ısrarla yoksulu suçlayıp zengini aklıyor? Doğrulama yanlılığı neyi doğrulamak istediğimizi açıklamaz; onu açıklamak için zihnin dışına çıkmak gerekir.

Camera obscura. Alman İdeolojisi'nde (1845–46) Marx ve Engels ideolojiyi bir karanlık odaya benzetir: İnsanlar ve ilişkileri bu odada baş aşağı görünür. Ama bu ters görüntü bir yalan değildir; tıpkı retinada görüntünün ters düşmesi gibi, yaşam sürecinin kendisinden doğar. İdeoloji, kafaya dışarıdan sokulan bir hile değil, gerçek ilişkilerin kendilerini gösterme biçimidir.

Fetişizm: "Bilmiyorlar, ama yapıyorlar." Kapital'in birinci bölümünde Marx bunun en ince örneğini verir. Pazarda mallar birbiriyle değişilir; değer, malların doğal bir özelliği gibi görünür, oysa toplumsal emeğin bir ilişkisidir. İnsanlar arası ilişki, şeyler arası ilişki olarak görünür. Bu nesnel bir yanılsamadır: Herkes, en bilgili iktisatçı dahil, pazarda böyle davranmak zorundadır. Meta sahipleri ürünlerini değiş tokuş ederken emeklerini eşitlediklerinin farkında değildirler: "Bunu bilmiyorlar, ama yapıyorlar." Burada yanılgı kafada değil, pratiktedir; insanlar yanlış düşündükleri için yanlış davranmazlar, belirli biçimde davrandıkları için belirli biçimde düşünürler. Sokrates'ten beri süren "bilgi mi, irade mi" tartışması yeni bir zemine taşınır: Ne bilgi ne irade; pratik.

Yanlış bağıntı diliyle söyleyelim: Ücret "emeğin fiyatı" olarak görünür; işçi sekiz saat çalışır, sekiz saatin karşılığını alır gibi. Oysa aldığı, emek gücünün yeniden üretim maliyetidir; günün bir bölümünde kendi ücretini, kalanında karşılıksız olarak artı değeri üretir. Kâr "sermayenin verimi" olarak görünür; oysa bu karşılıksız bölümdür. Bağıntı yanlış kurulmuştur: Kâr, sermayeyle değil ödenmemiş emekle bağıntılıdır. Bu yanlış bağıntıyı düzeltmek için istatistik yetmez; üretim ilişkisinin kendisine bakmak gerekir. Kapital'in üçüncü cildinde Marx özetler: "Şeylerin görünüşü ile özü doğrudan çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu." Kendimizi aldatmamız, aptallığımızdan değil, içinde yaşadığımız toplumun kendini bize ters göstermesindendir.

18 Brumaire: Kostüm olarak yanılgı. 1848 devrimcileri Roma cumhuriyetinin kostümlerini giyerek kendilerini aldattılar; Fransız köylüleri Bonaparte'ta kendi temsilcilerini gördüler, oysa Bonaparte onları ipotekle ezen düzenin koruyucusuydu. "İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullarda değil." Kendini aldatma, koşulların insana giydirdiği kostümdür.

Engels: Yanlış bilinç. 14 Temmuz 1893'te Franz Mehring'e yazdığı mektupta Engels: "İdeoloji, sözde düşünür tarafından bilinçle, ama yanlış bir bilinçle yürütülen bir süreçtir. Onu harekete geçiren gerçek güdüler kendisine bilinmez kalır; yoksa bu ideolojik bir süreç olmazdı." Bu cümle kendini aldatmayı niyet sorunundan çıkarır. "Asgari ücret enflasyon yaratır" diyen ekonomist yalan söylemiyor olabilir; ama neden öyle düşündüğünü bilmez: Sorusu sermayenin sorusudur, verisi sermayenin verisidir, ekranı sermayenin ekranıdır. Spinoza bunu iki yüz yıl önce metafizik düzlemde söylemişti: İnsanlar isteklerinin bilincindedir ama o istekleri belirleyen nedenlerden habersizdir. Marx aynı yapıyı toplumsal düzleme taşıdı.

11. Adil dünya inancı: En ısrarcı temelsiz yargı

Toplumsal psikolojinin Marksist çözümlemeyi en çok destekleyen bulgusu, Melvin Lerner'ın çalışmalarıdır. 1980'de yayımladığı kitabının adı açıktır: Adil Bir Dünyaya İnanç: Temel Bir Yanılsama. Deneylerinde, haksız yere acı çeken birini izleyen deneklerin, acıyı durduramadıklarında kurbanı küçümsemeye başladığını gösterdi. Mantık şudur: Dünya adilse, acı çeken bunu hak etmiş olmalı; aksi hâlde ben de korunmasızım demektir.

Bu bulgu, "yoksullar tembel" yargısının neden bu kadar dirençli olduğunu açıklar. Yargı veriye değil, bir ihtiyaca dayanır: Kendi konumumun güvende, hak edilmiş ve kalıcı olduğuna inanma ihtiyacına. Yoksulun suçlu olması, benim masum olmam için gereklidir. John Jost ve Mahzarin Banaji 1994'te bunu "sistem meşrulaştırma kuramı"na taşıdı: İnsanlar içinde yaşadıkları düzeni de aklamaya eğilimlidir ve bu eğilim düzenden zarar görenlerde bile görülür. Yoksulların zengin vergilerinin düşürülmesini desteklemesi, işçilerin işçi düşmanı partilere oy vermesi bu kuramın açıklamaya çalıştığı olgulardır; Jost, kuramının Engels'in yanlış bilinç kavramıyla akrabalığını açıkça kabul eder.

Leon Festinger'in 1956'da kıyamet bekleyen bir grubu izleyerek bulduğu "bilişsel uyumsuzluk" da aynı yere bakar: Kehanet gerçekleşmediğinde grup inancını terk etmedi, daha ateşli savundu. İnanç ile olgu çatıştığında çoğu zaman olgu değil inanç kazanır, çünkü inancı değiştirmek kimliği değiştirmek demektir.

Buradan çıkan ders şudur: Temelsiz yargı bilgi eksikliğinden doğmaz; bilgi vererek de giderilemez. Yoksulluk istatistiklerini önüne koyduğunuz kişi, "ama ben tanıdığım birini biliyorum ki..." diye başlar. Çünkü yargı bir bilgi değil, bir savunmadır. Savunmayı kaldırmak için güvensizliği kaldırmak gerekir; güvensizliği kaldırmak ise bireysel değil toplumsal bir iştir. Örgütlü işçi, kendini savunmak için komşusunu suçlamak zorunda değildir; sendikası vardır. Ve bir yargının temelsiz olduğunu göstermek yetmez; kimin işine yaradığını da göstermek gerekir. Cui bono (kim yararlanıyor) sorusu, Hume'un üç sorusuna eklenecek dördüncü sorudur.

12. Algoritma çağı: Bağıntının fabrikası

Buraya kadar anlattıklarım insan zihninin ve toplumun yanılgılarıydı. Artık bağıntıları makineler üretiyor ve bu makineler nedensellik sormuyor.

2008'de Wired editörü Chris Anderson "Kuramın Sonu" başlıklı bir yazı yayımladı: Yeterince veriniz varsa modele, hipoteze, kurama gerek yoktur; bağıntı yeter. "Google'ın bir sayfanın neden daha iyi olduğunu bilmesine gerek yok; istatistik öyle diyorsa öyledir." Bu, Hume'un sorununun teknolojik dille yeniden yazılmasıdır: Nedenselliği bilmeden, yalnızca sürekli birlikteliğe dayanarak dünyayı yönetebilir miyiz?

On sekiz yıl sonra yanıtı biliyoruz. Öneri algoritmaları "bu videoyu izleyenler şunu da izledi" bağıntısıyla çalışır ve kullanıcıyı gittikçe daha uç içeriklere taşır; çünkü bağıntı dikkati yakalayanla kurulur, doğru olanla değil. Suç tahmin yazılımları, polisin daha çok devriye gezdiği mahallelerde daha çok suç kaydı bulur ve oraya daha çok polis gönderir; bağıntı kendi kendini doğrular. Büyük dil modelleri bu mantığın en gelişkin biçimidir: Hangi sözcüğün hangi sözcükten sonra geldiğinin devasa bir istatistiği. Modele "neden" sorduğunuzda, "neden" sorusuna verilmiş yanıtların istatistiksel ortalamasını alırsınız. Evrim Ağacı'nın AGI videosu ve üniversitede bilişsel teslimiyet üzerine yazarken söylediğimiz buydu: Bağıntı makinesine akıl demek, Hume'un uyardığı yanılgıyı bir tür olarak kurumsallaştırmaktır.

Asıl mesele şurada: Bu fabrikaların sahibi var. Hangi bağıntının bize gösterileceğine, hangi haberin bulunabilir kılınacağına bir avuç şirket karar veriyor. Brezilya seçimlerinde Meta'nın rolünü ve Sırbistan'da gençliğin bot ağına karşı yürüyerek verdiği yanıtı anlatırken gördük: Bacon'ın tiyatro idolleri artık bir sahne değil, cebimizdeki ekran. Delphoi kehaneti Kroisos'a bir kez verildi; Kroisos onu kendisi yanlış okudu. Bugünkü öneri algoritması Kroisos'un yanlış okumasını fark eder ve ona her gün aynı yanlış okumayı doğrulayan bin kehanet gönderir. Tütün endüstrisi şüpheyi ürün olarak üretti; platformlar doğrulamayı ürün olarak üretir. Harry Frankfurt'un 2005 tarihli Boş Laf Üzerine denemesi çağın türünü tanımladı: Yalancı hakikati bilir ve gizler; boş laf eden hakikatle ilgilenmez, yalnızca etkiyle ilgilenir. Kendini aldatma, bir iç süreç olmaktan çıkıp bir hizmete dönüştü: Size, inanmak istediğinizi, ölçeklenebilir biçimde satıyorlar.


Dördüncü Bölüm: Sentez ve Çıkış

13. Üç katman

Yirmi beş yüzyıllık soruşturmayı toparlayalım. Kendini aldatmanın üç katmanı var ve her çağ bunlardan birini öne çıkardı.

Birinci katman: Zihin. Hume, Bacon, Kahneman. Zihnimiz hızlı karar vermek için kurulmuştur; bağıntıyı nedensellik sanmak, inandığını doğrulamak, çarpıcı olanı olası sanmak onun varsayılan ayarlarıdır. Bu katman yanılgının olanaklılığını açıklar.

İkinci katman: Varoluş. Augustinus, Pascal, Kierkegaard, Sartre. Özgür ve ölümlüyüz; sorumluluğun ağırlığından kaçmak isteriz. Garson olmayı oynarız, oyalanırız, "ben böyleyim" deriz. Bu katman yanılgının güdüsünü açıklar: Yanılmak isteriz, çünkü hakikat ağırdır.

Üçüncü katman: Toplum. İbn Haldun, Marx, Lukács, Gramsci, Arendt. İçinde yaşadığımız ilişkiler kendilerini bize ters gösterir ve bu tersliğin sürmesi birilerinin işine yarar; onlar da şüpheyi, oyalanmayı, doğrulamayı sanayi olarak üretir. Bu katman yanılgının yönünü açıklar.

Marksist konum, üçüncü katmanın ilk ikisini yuttuğunu söylemez; ilk ikisinin üçüncüsü olmadan eksik kaldığını söyler. Kahneman'ın yanlılıkları gerçektir ama neyi doğrulamak istediğimizi açıklamaz. Sartre'ın kötü niyeti gerçektir ama garsonun neden garson olduğunu açıklamaz. Üçüncü katman olmadan kendini aldatma insan doğasının bir kaderi gibi görünür; üçüncü katmanla birlikte, değiştirilebilir bir toplumsal düzenleme olarak görünür.

Tedavi de üç katmanlıdır. Zihin düzeyinde yöntem: İbn Haldun'un ölçütleri, Bacon'ın idol listesi, istatistiğin üç sorusu. Varoluş düzeyinde cesaret: Kant'ın "aklını kullanmaya cesaret et" çağrısı, Dostoyevski'nin "önce kendine yalan söyleme" uyarısı. Toplum düzeyinde örgütlenme: Yalanı gerekli kılan koşulları değiştirmek. Bu üçüncüsü olmadan ilk ikisi, Semmelweis'ın doğru istatistiğiyle akıl hastanesinde ölmesi gibi, bireysel bir trajedi olarak kalır.

14. Tek başına doğru düşünen insan yoktur

Kendimize "daha dikkatli ol" demek yetmez; doğrulama yanlılığının ilk kurbanı, kendisinin ondan azade olduğuna inanan kişidir. Çıkış bireysel değildir.

Bilimsel yöntemin dehası bu kabulde yatar: Bireyin kendi önyargısını göremeyeceğini varsayar ve denetimi topluluğa dağıtır. Hipotezi açıkça yazarsınız ki sonradan değiştiremeyesiniz. Veriyi açarsınız ki başkası baksın. Yöntemi yazarsınız ki başkası tekrar etsin. Sonucu akranlara verirsiniz ki çürütmeye çalışsınlar. Bilim, dürüst bireylerin toplamı değil, dürüstlüğü zorunlu kılan bir örgütlenmedir. Açık erişim haftası ve OpenAI'ın kapalı laboratuvarı üzerine yazarken bu yüzden şunu savunduk: Kanıtı kim denetler sorusu, bilginin mülkiyeti sorusudur. Denetlenemeyen kanıt, kurumsallaşmış kendini aldatmadır.

Her çağda kendini aldatmanın karşısında bir yöntem icat edildi: Sokrates'in diyaloğu, İbn Haldun'un ölçütleri, Bacon'ın yöntemi, Semmelweis'ın istatistiği, Marx'ın eleştirisi, Feynman'ın "doğa kandırılamaz" cümlesi. Hepsinin ortak yanı, bireyin kendi gözüne güvenmemesi ve denetimi dışarı taşımasıdır: Diyaloğa, kayda, tekrara, kanıta, sınıfın kolektif deneyimine, doğanın direncine. Aynı ilke siyaset için geçerlidir. Bir sendika toplantısında, bir mahalle meclisinde, bir felsefe topluluğunun masasında yanlış bağıntınızı yüzünüze vuracak biri vardır. Yalnız kaldığınızda ise yalnızca ekran vardır ve ekran size hak verir.

Ve son söz pratiğe aittir. Marx'ın Feuerbach üzerine ikinci tezi: İnsan düşüncesine nesnel hakikat atfedilip atfedilemeyeceği kuramsal değil, pratik bir sorundur. Dondurmayı yasaklayıp boğulmaların sürdüğünü gören, gizli değişkeni bulur. Kirayı dondurup fiyatların düştüğünü gören, kiracıyı değil rantiyeyi sorumlu tutmayı öğrenir. Örgütlenip ücretini yükselten işçi, "çalışan kazanır" yargısının temelsizliğini istatistik tablosundan değil, kendi bordrosundan öğrenir. Pratik, Hume'un hiç göremediği nedenselliği görünür kılan tek yerdir; çünkü pratikte seyretmez, müdahale ederiz ve dünya bize direnir. O direnç, hakikatin dokunuşudur.


Çağlar ve Yanıtlar

ÇağSoru nasıl sorulduVerilen yanıtTarihsel örnek
Antik YunanBilmemek mi, bilip yapmamak mı?Sokrates: bilgisizlik; Aristoteles: akrasia; Platon: kolektif zincirKroisos'un kehaneti, Sicilya seferi
Helenistik-RomaBizi ne üzer?Stoa: yargılarımız; Epikuros: korkunun ürettiği tanrılarAugustinus'un "henüz değil" duası
OrtaçağBildiğimizi nereden biliyoruz?Gazali: taklit bilgi değildir; İbn Haldun: yedi yanılgı nedeni600 binlik ordu efsanesi
Erken modernlikŞüphe yöntem olabilir mi?Bacon: idoller; Descartes: kötü cin; Pascal: oyalanma; La Rochefoucauld: özsevgiLale çılgınlığı, Güney Denizi balonu, Salem
Aydınlanma-19. yyYanılgının toprağı nerede?Hume: alışkanlık; Kant: cesaret eksikliği; Hegel: tanıdık olan bilinmez; Marx: pratik ve ideoloji; Nietzsche: gurur; Freud: savunmaSemmelweis, 18 Brumaire
20. yüzyılKurumlar nasıl kendini aldatır?Lukács: şeyleşme; Gramsci: ortak akıl; Sartre: kötü niyet; Orwell: çiftdüşün; Arendt: düşünmeme; Lerner: adil dünyaLysenko, Vietnam, Challenger, tütün notu, Greenspan
BugünYanılgı nasıl üretilir?Frankfurt: boş laf; bağıntı makineleri, şüphe ve doğrulama endüstrisiÖneri algoritmaları, Irak 2003

İki Akıl

Kendini aldatan akılSınanan akıl
Birlikte gördüğünü birbirinin nedeni sanırYön, gizli değişken ve rastlantı sorularını sorar
İnandığını doğrulayan kanıtı ararİnandığını çürütecek kanıtı arar
Başarı hikâyelerinden genelleme yaparKonuşamayanları, geri dönmeyen uçakları sayar
Çarpıcı vakaya bakar, temel oranı unuturÖnce "kaç kişiden kaçı" diye sorar
Kötülüğü kurbanın karakterine bağlarKötülüğü koşullara ve ilişkilere bağlar
Dünyanın adil olduğuna inanmak isterDünyanın adil olmadığını kabul edip değiştirmeyi dener
"Kim haklı" diye sorar"Kim yararlanıyor" diye de sorar
Ekranın gösterdiğini gerçek sanırEkranı kimin kurduğunu sorar
Yalnız düşünür, yalnız karar verirToplulukta düşünür, eleştiriye açar
Doğruluğu hissederek bilirDoğruluğu pratikte sınar

Yarın Akşam İçin Tartışma Soruları

Sokrates mi, Aristoteles mi? Kendini aldatma bir bilgi sorunu mudur, yoksa bilip de yapmama sorunu mu? Sigara paketindeki uyarı neden işe yaramıyor? Yanıtınız, "bilgi vererek düzeltebiliriz" iyimserliğinin sınırını belirler.

Platon'un mağarasında gölgeleri kim oynatıyor? Alegori kuklacılar hakkında neden sessiz? Mağaradan çıkanın öldürülmek istenmesi bugün hangi olaya benziyor?

İbn Haldun'un yedi nedeni bugün geçerli mi? Listesini bugünün medyasına ve sosyal medyasına uygulayın. Hangi madde en çok işliyor?

Semmelweis neden kaybetti? Kanıtı vardı, istatistiği doğruydu. Kaybetmesini açıklayan şey kişiliği mi, meslek kurumunun çıkarı mı, dönemin bilim anlayışı mı? Bu üç açıklama birbirini dışlar mı?

Ibsen haklı mı? Yaşam yalanını alırsanız mutluluğu da alırsınız diyor. Hakikatin yıkıcı olduğu durumlar var mı? Varsa, hakikati nasıl söylemeli?

"Bilmiyorlar ama yapıyorlar." Marx'ın cümlesi kendini aldatmayı kafadan pratiğe taşıyor. Bu doğruysa, yanılgıyı düzeltmenin yolu da pratikten geçmeli. Hangi somut eylem, hangi yaygın yanlış bağıntıyı çürütür?

Lysenko bizim hatamız mı? Sosyalizmin kendi kendini aldatma tarihiyle nasıl yüzleşmeli? "Somut durumun somut tahlili" bunu önleyebilir mi?

"Doğa kandırılamaz." Toplum kandırılabilir mi? Ne kadar süreyle? Toplumsal gerçekliğin direnci nerede ortaya çıkar?

Şüphe bir ürünse, doğrulama da bir ürün mü? Tütün endüstrisinden sosyal medyaya, yanılgının endüstriyel üretimi hangi aşamada? Karşısına ne konabilir?

Üç katman: Zihin, varoluş, toplum. Hangi katman olmadan açıklama eksik kalır? Bir katmanı öne çıkaran, ötekilerden ne kaybeder?


Somut Görevler

Dört soru alışkanlığı. Bir bağıntı duyduğunuzda (haberde, sohbette, kendi kafanızda) dört soruyu refleks hâline getirin: Yön hangi tarafa? İkisini birden oynatan üçüncü bir şey var mı? Bu kaç vakaya dayanıyor? Bu bağıntıya inanmam kimin işine yarar?

Çürütme egzersizi. Ayda bir, en çok inandığınız siyasal ya da toplumsal yargıyı seçin ve onu çürütecek en güçlü kanıtı bilerek arayın. Wason'ın deneklerinin yapmadığını yapın: 1-2-3'ü deneyin.

Temel oranı sorun. "Göçmen suçu arttı", "gençler çalışmak istemiyor", "sendikalı işçi tembel" gibi bir yargı duyduğunuzda tek soru: Kaç kişiden kaçı? Rakam yoksa yargı yoktur.

Hayatta kalan yanlılığına karşı sayım. Bir başarı hikâyesi dinlediğinizde aynı yolu deneyip başaramayanları sayın. Girişimcilik hikâyelerinin yanına kapanan işletme sayısını koyun.

İbn Haldun'un listesini taşıyın. Yedi nedeni bir kâğıda yazın; bir haberi, bir köşe yazısını, bir sosyal medya akışını okurken hangilerinin işlediğini işaretleyin.

Akışı kırın. Haftada bir, size hiç önerilmeyecek bir kaynağı bilerek okuyun. Öneri algoritmasının çizdiği çemberin dışına çıkmak, bulunabilirlik kestirmenizi geri almanın tek yoludur.

Birlikte düşünün. Yanlış bağıntınızı yüzünüze söyleyecek bir topluluğunuz olsun. MARFET gibi felsefe toplulukları, okuma grupları, sendika eğitimleri bunun içindir. Yalnız düşünen, ekranla düşünür.

Pratiğe çıkın. En emin olduğunuz yargıyı, onun üzerine bir şey yaparak sınayın. Mahallede bir imza kampanyası, işyerinde bir talep, bir dayanışma ağı. Dünyanın size verdiği direnç, hangi yargınızın temelli olduğunu kitaplardan daha hızlı öğretir.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Neden kendimizi aldatırız? Çünkü zihnimiz hızlı karar vermek için kurulmuştur ve bağıntıyı nedensellik sanmak onun varsayılan ayarıdır. Çünkü hakikat ağırdır ve ondan kaçmak için garson olmayı oynar, oyalanır, "ben böyleyim" deriz. Çünkü içinde yaşadığımız toplum kendini bize ters gösterir; emeğin ürünü sermayenin verimi, ilişkiler şeyler gibi görünür. Çünkü dünyanın adil olduğuna inanmak, adaletsizliğe katlanmaktan kolaydır. Ve çünkü artık bu yanılgıları bize ölçeklenebilir biçimde satan fabrikalar var.

Kroisos'tan Greenspan'e, kendini aldatmanın tarihi aynı zamanda ona karşı icat edilen yöntemlerin tarihidir. Her çağ yanılgının bir katmanını gördü ve ona karşı bir araç geliştirdi; hiçbiri tek başına yetmedi, ama birbirine eklendiğinde bugün elimizde çalışan bir alet çantası var. Çantanın en önemli parçası bir alet değil, bir ilke: Kendi gözüne güvenme, denetimi dışarı taşı. Yalnız insan yanılır ve yanıldığını göremez; bu, Platon'un mağarasından Challenger'ın yönetim odasına kadar değişmedi. Değişen tek şey, yanılgıyı üretenlerin gücüdür. O güce karşı tek tek dikkatli olmak yetmez; dikkati örgütlemek gerekir.

Aynı soruyu tersten de sormak gerekir: Neden bazen kendimizi aldatmayı bırakırız? Yanıt, yalnız kalmadığımız anlardadır. Birinin "dur, o bağıntı yanlış" dediği masada. Verinin açıldığı, yöntemin paylaşıldığı laboratuvarda. İşçilerin birbirine "patron bize aile dedi ama bordro öyle demiyor" dediği sendika odasında. Kendini aldatma yalnızlığın hastalığıdır; tedavisi, örgütlü şüphedir.

Yarın akşam saat altıda İçmeler'de, Daima'da bir masa kuruluyor. Marmaris'teyseniz gidin; değilseniz kendi masanızı kurun. Felsefe, tek başına doğruyu bulma sanatı değil, birlikte yanılgıdan çıkma sanatıdır.

Bilgi herkesindir.


Kaynaklar

Antikçağ
  • Herodotos, Tarih, I. Kitap, 53–91 (Kroisos ve kehanet). Türkçesi: çev. Müntekim Ökmen, İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Thukydides, Peloponnesos Savaşı, III. Kitap 82–83 (Korkyra), V. Kitap 84–116 (Melos diyaloğu). Türkçesi: çev. Furkan Akderin, Belge Yayınları.
  • Platon, Protagoras 352–358; Devlet VII. Kitap, 514a–521b. Türkçeleri: İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Aristoteles, Nikomakhos'a Etik, VII. Kitap. Türkçesi: çev. Saffet Babür, BilgeSu.
  • Epiktetos, El Kitabı, 5. madde; Seneca, Öfke Üzerine; Lucretius, Şeylerin Doğası Üzerine, I. Kitap 80–101. Türkçeleri: Şule; İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Augustinus, İtiraflar, VIII. Kitap, 7. Türkçesi: çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa.
Ortaçağ
  • Gazali, Dalaletten Kurtuluş (el-Munkız mine'd-Dalal). Türkçesi: çev. Abdürrezzak Tek, Emin Yayınları.
  • İbn Haldun, Mukaddime, Giriş ve I. Kitap. Türkçesi: çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları.
Erken modernlik
  • Montaigne, Denemeler, I. Kitap, 31. Türkçesi: İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Francis Bacon, Novum Organum (1620), I. Kitap, 38–68. Türkçesi: çev. Sema Önal, Say.
  • René Descartes, Meditasyonlar (1641). Türkçesi: çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa.
  • Baruch Spinoza, Etika (1677), I. Bölüm, Ek. Türkçesi: çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa.
  • Blaise Pascal, Düşünceler. Türkçesi: çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Kültür Yayınları.
  • La Rochefoucauld, Maksimler (1665), 2 ve 119. Türkçesi: Özdeyişler, çev. Tahsin Yücel, İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Charles Mackay, Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds (1841). Türkçesi: Scala.
  • Osiander'in önsözü için: Thomas Kuhn, Kopernik Devrimi (1957). Türkçesi: İmge.
Aydınlanma ve 19. yüzyıl
  • David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (1739), I. Kitap, III. Bölüm; İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (1748). Türkçeleri: Bilgesu; Say.
  • Immanuel Kant, "Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt" (1784); Ahlak Metafiziği, Erdem Öğretisi, §9. Türkçeleri: Toplumsal Dönüşüm; Fol.
  • G. W. F. Hegel, Tinin Fenomenolojisi (1807), Önsöz. Türkçesi: çev. Aziz Yardımlı, İdea.
  • Ludwig Feuerbach, Hristiyanlığın Özü (1841). Türkçesi: Öteki.
  • Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (1845–46), I. Bölüm. Türkçesi: Sol; Evrensel Basım Yayın.
  • Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler (1845), II. Tez; "Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş" (1843–44); Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852); Kapital, I. Cilt, 1. Bölüm, 4. Kesim ("Metanın Fetiş Karakteri"); Kapital, III. Cilt, 48. Bölüm. Türkçeleri: Sol; Yordam Kitap.
  • Friedrich Engels, Franz Mehring'e mektup, 14 Temmuz 1893. Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, Sol; İngilizcesi marxists.org'da.
  • Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde (1886), §68; "Ahlakdışı Anlamda Doğruluk ve Yalan Üzerine" (1873). Türkçeleri: Say; Pinhan.
  • Fyodor Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, II. Kitap, 2. Bölüm; Yeraltından Notlar. Türkçeleri: İş Bankası Kültür Yayınları; İletişim.
  • Henrik Ibsen, Yaban Ördeği (1884), V. Perde. Türkçesi: Mitos-Boyut.
  • Ernest Jones, "Rationalisation in Every-Day Life", Journal of Abnormal Psychology, 3 (1908); Anna Freud, Ben ve Savunma Mekanizmaları (1936). Türkçesi: Metis.
  • Semmelweis için: Sherwin Nuland, The Doctors' Plague (2003).
20. yüzyıl ve sonrası
  • Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci (1923). Türkçesi: çev. Yılmaz Öner, Belge.
  • Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, 11. Defter. Türkçesi: çev. Barış Baysal, Kalkedon.
  • Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (1943), I. Kısım, 2. Bölüm. Türkçesi: çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen, İthaki.
  • George Orwell, 1984 (1949); "Siyaset ve İngiliz Dili" (1946). Türkçeleri: Can; Sel.
  • Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs'te (1963); "Siyasette Yalan" (1971), Cumhuriyet Krizi içinde. Türkçeleri: Metis; Dipnot.
  • Peter C. Wason, "On the Failure to Eliminate Hypotheses in a Conceptual Task", Quarterly Journal of Experimental Psychology, 12 (1960).
  • Leon Festinger, Henry Riecken ve Stanley Schachter, When Prophecy Fails (1956); Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance (1957).
  • Melvin J. Lerner, The Belief in a Just World: A Fundamental Delusion (Plenum, 1980).
  • John T. Jost ve Mahzarin R. Banaji, "The Role of Stereotyping in System-Justification and the Production of False Consciousness", British Journal of Social Psychology, 33 (1994).
  • P. J. Bickel, E. A. Hammel ve J. W. O'Connell, "Sex Bias in Graduate Admissions: Data from Berkeley", Science, 187 (1975).
  • Robert Matthews, "Storks Deliver Babies (p = 0.008)", Teaching Statistics, 22(2) (2000).
  • Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme (2011). Türkçesi: Varlık. Tekrarlanabilirlik tartışması için Kahneman'ın 2017'de Ulrich Schimmack'ın blog yazısına verdiği açık yanıt.
  • Robert Trivers, The Folly of Fools (2011). Türkçesi: Aptalların Budalalığı, Alfa.
  • Tyler Vigen, Spurious Correlations (2015) ve tylervigen.com/spurious-correlations.
  • Abraham Wald'ın uçak zırhı çalışması için: Jordan Ellenberg, How Not to Be Wrong (2014). Türkçesi: Yanılmamak İçin, Domingo.
  • Lysenko için: Loren Graham, Science in Russia and the Soviet Union (1993); V. İ. Lenin, "Kommunismus" dergisi üzerine not (1920).
  • Richard Feynman, "Personal Observations on the Reliability of the Shuttle", Rogers Komisyonu Raporu, Ek F (1986); Diane Vaughan, The Challenger Launch Decision (1996).
  • Brown & Williamson, "Smoking and Health Proposal" (1969); Naomi Oreskes ve Erik Conway, Merchants of Doubt (2010). Türkçesi: Şüphe Tacirleri, Koç Üniversitesi Yayınları.
  • Alan Greenspan'in 23 Ekim 2008 tarihli Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi ifadesi; Sir John Chilcot, The Report of the Iraq Inquiry (2016), Yönetici Özeti.
  • Chris Anderson, "The End of Theory", Wired, 23 Haziran 2008; Cathy O'Neil, Weapons of Math Destruction (2016). Türkçesi: Matematiksel İmha Silahları, Nail Kitabevi.
  • Harry G. Frankfurt, On Bullshit (2005). Türkçesi: Boş Laf Üzerine, Zeplin.
Bu blogdan ilgili yazılar

Etkinlik: "Neden Kendimizi Aldatırız? Yanlış Bağıntılar ve Temelsiz Yargılar", Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET), 30 Ekim 2026 Cuma, 18.00, Daima Cafe&Bar, İçmeler.


Bilgi Müşterekleri — Bilgi Herkesindir. Bu yazı bir canlı belgedir. Düzeltme ve katkılarla güncellenecektir. CC BY-SA 4.0.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği