Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Sahip Olmaktan Olmaya: Erich Fromm'u Sınıfla Okumak

Fromm Neyi Doğru Gördü, Nerede Sınıfı Gözden Kaçırdı ve "Olmak" Neden Bireysel Bir Tercih Değil Bir Mülkiyet Sorunudur?

Yazar: Oğuz Demirkapı
Sahip Olmaktan Olmaya: Erich Fromm'u Sınıfla Okumak

Sahip Olmaktan Olmaya: Erich Fromm'u Sınıfla Okumak

Bir psikanalist, Alman işçilerine 271 soru sordu ve faşizmin geleceğini gördü. Aynı araştırma elli yıl yayımlanmadı. Bugün o adam kişisel gelişim rafında duruyor.

1929 ile 1931 arasında, Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nde genç bir psikanalist, Alman işçilerine ve memurlarına 271 maddelik bir anket dağıttı. Sorular doğrudan "hangi partiye oy veriyorsun" diye sormuyordu; gündelik alışkanlıkları, otoriteye bakışı, çocuk yetiştirme tarzını, beğenileri soruyordu. Yanıtlar, işçilerin ne dediğini değil, ne olduğunu ölçmek üzere yorumlandı. Sonuç şuydu: sol partilere oy veren işçilerin yalnızca dörtte biri kadarı, faşizme fiilen direnecek karakter donanımına sahipti. Yaklaşık beşte biri, sola oy vermesine rağmen otoriter karakter yapısındaydı. Enstitü'nün yöneticisi Max Horkheimer bu çalışmayı yayımlatmadı — bir anlatıma göre "fazla Marksist" bulduğu, Enstitü'nün Amerika'daki itibarına zarar vereceğinden korktuğu için. Araştırma ilk kez 1980'de, yazılmasından yarım yüzyıl ve Nazizmin iktidara gelmesinden kırk yedi yıl sonra Almanca yayımlandı. Anketi hazırlayan adamın adı Erich Fromm'du.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazının doğrudan bir vesilesi var: Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET), 18 Eylül Cuma günü saat 18.00'de Marmaris Belediyesi Kültür ve Sanat Evi'nde, Ahmet Nohut'un sunumuyla "Erich Fromm'u Anlamak — Sevgiyle Yaşama Sanatı: Sahip Olmaktan Olmaya" başlıklı bir oturum düzenliyor. Aynı topluluğun 4 Eylül'deki Nietzsche sunumu vesilesiyle bir yazı yazmıştık; bu, o dizinin devamıdır. Yerel bir felsefe topluluğunun ilçe belediyesinin salonunda Fromm konuşması, üzerine iki söz söylemeye değer bir olaydır — kültürün merkezden taşraya "indirildiği" değil, kendi yerinde üretildiği her durum bizim ilgi alanımızdadır. Üstelik bu coğrafya, felsefeye yabancı bir coğrafya değildir: Ege kıyılarında materyalist felsefenin izini sürerken ve Marmaris'in hemen yanı başındaki Amos antik kentine giderken yazdığımız gibi, bu kıyılar düşüncenin ilk kez emek ve ticaret ilişkileriyle birlikte kurulduğu yerlerdir.

Ama Nietzsche yazımızla bu yazı arasında önemli bir fark var. Nietzsche'yi düşman olarak okumuştuk: doğru gördükleri vardı, ama gördüklerini aristokratik bir programa bağlamıştı. Fromm için durum başkadır. Fromm bizim geleneğimizin içinden konuşan biridir. Marx'ın 1844 elyazmalarını Amerika'ya o taşıdı, ömrünün sonuna kadar kendini sosyalist saydı, ABD Sosyalist Partisi için program yazdı, nükleer silahlanmaya karşı örgütlendi, Vietnam Savaşı'na karşı çıktı. Yani Fromm'la hesabımız bir düşmanlık hesabı değil, bir yoldaşlık hesabıdır — ve yoldaşlık hesabı daha zordur, çünkü övgüyle eleştiriyi aynı cümlede tutmayı gerektirir.

Bu yazının tezini baştan söyleyelim, çünkü uzun bir yazı olacak:

Fromm, kapitalizmin insanın karakterini nasıl ürettiğini gösterdi; bu büyük bir katkıdır. Ama karakteri üreten koşulların nasıl değiştirileceği sorusuna geldiğinde, değiştirecek özneyi — örgütlü işçi sınıfını — gözden kaçırdı. "Sahip olmaktan olmaya" geçiş, bireysel bir karar değildir; mülkiyet ilişkilerinin değişmesi sorunudur. Fromm'u okumak, bu iki cümleyi birlikte tutabilmektir.

Yazı on bölüm. Önce hayatı, sonra bastırılan araştırması, sonra kavramları, sonra iki büyük kitabı (Sevme Sanatı ve Sahip Olmak ya da Olmak), sonra Marx okuması, sonra ona yöneltilen Marksist eleştiriler, sonra bugün — ve en sonda somut görevler.


I. Neden Fromm, neden şimdi?

Türkiye'de Fromm, kitapçıların en tuhaf raflarında durur. Sevme Sanatı'nı Say Yayınları'nın baskısından yalnızca tek bir çevrimiçi satıcı 14.647 adet satmış; kitabın Türkçede yirmi altıdan fazla ayrı baskısı var. Bu, Türkiye ölçeğinde muazzam bir rakamdır. Ama aynı kitap çoğu yerde "ilişki tavsiyeleri" bölümünde, "kişisel gelişim" kitaplarının yanında durur.

Bu yerleştirme masum değildir. Sevme Sanatı'nın son bölümünde şu cümle vardır:

"The principle underlying capitalistic society and the principle of love are incompatible." ("Kapitalist toplumun dayandığı ilke ile sevginin ilkesi bağdaşmaz.")

Bu cümleyi yazan kitabı kişisel gelişim rafına koymak, bir bıçağı süs eşyası diye satmaktır. Ve tam olarak olan budur: Fromm'un teşhisi alınmış, programı çöpe atılmıştır. Geriye "daha çok olmaya çalışın, daha az sahip olmaya odaklanın" diye özetlenen bir öğüt kalmıştır — yani bir sınıf çözümlemesinin yerine bir yaşam koçluğu. Neoliberal afyonları teşhir ederken anlattığımız işlem tam olarak budur: toplumsal bir sorunun bireysel bir tutum sorununa çevrilmesi, ve çevirinin "bilgelik" diye pazarlanması.

Bizim işimiz bıçağı raftan indirmektir.

İkinci bir neden daha var. Fromm'un merkezî sorusu — "insanlar kendi çıkarlarına açıkça aykırı olan düzene neden rıza gösteriyor, hatta neden onu seviyor?" — bugün Türkiye'de ve dünyada sorulması gereken sorudur. Yoksullaşan bir toplumun yoksullaştıranı desteklemesi, güvencesiz çalışanın güvencesizliği "özgürlük" diye savunması, işçinin patronun başarısıyla gururlanması: bunlar açıklanması gereken olgulardır. "Cehalet" ya da "aptallık" bir açıklama değildir; hakaret bir yöntem değildir. Fromm bu soruya ampirik olarak yanıt aramış ve bir kavram üretmiştir: toplumsal karakter. Bu kavramın hakkını teslim etmek zorundayız — sonra da sınırını göstermek.

Ve üçüncü bir neden: dijital çağda neden felsefe yaptığımızı tartışırken söylediğimiz gibi, felsefe bir süs değil bir savunma hattıdır. Fromm, bu hattın psikolojiye açılan kapısıdır — ve o kapı açık bırakıldığında içeriden kişisel gelişim endüstrisi girer.


II. Bir yaşam: 1900–1980

Fromm'un hayatı yirminci yüzyılın haritasıdır: Weimar'da doğdu, Nazizmden kaçtı, Amerika'da Soğuk Savaş'a direndi, Meksika'da köylülerle çalıştı, İsviçre'de öldü.

1900. 23 Mart'ta Frankfurt am Main'de doğdu. Ortodoks Yahudi bir ailenin tek çocuğu; babası şarap tüccarı, soyunda hahamlar var. Bu köken önemlidir: Fromm'un bütün yapıtında peygamberlerin dilinden gelen bir "başka türlü olabilir" tonu vardır.

1918–1922. Frankfurt'ta hukuk, sonra Heidelberg'de sosyoloji okudu. Doktorasını 1922'de, Max Weber'in kardeşi Alfred Weber'in danışmanlığında, Yahudi Yasası: Diaspora Yahudiliğinin Sosyolojisine Bir Katkı başlığıyla verdi. Daha ilk işinde sorduğu soru, ömrü boyunca soracağı sorudur: bir hukuk sistemi, bir topluluğu ayakta tutan toplumsal-psikolojik işlevi nasıl görür?

1924–1930. Psikanaliz eğitimi. İlk analisti Frieda Reichmann'dır; 1926'da onunla evlenir (fiilî ayrılık 1931). Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde Hanns Sachs'la didaktik analiz. 1929'da Frankfurt'ta Güney Almanya Psikanaliz Enstitüsü'nün kurucuları arasındadır.

1930. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'ne katılır; psikanaliz ve toplumsal psikolojiden sorumlu isimdir. Yani Frankfurt Okulu'nun "psikanalizle Marksizmi birleştirme" programının asıl yürütücüsü Fromm'dur. Bu, bugün çoğu felsefe dersinde atlanan bir olgudur; birazdan neden atlandığını göreceğiz.

1934. Nazizmden kaçarak ABD'ye gider. Enstitü'nün Columbia Üniversitesi'ne taşınmasını müzakere eden ve taşınan ilk üyedir.

1939. Enstitü'den ayrılır — daha doğrusu ayrılmak zorunda kalır. Kuramsal kopuş (Freud'un dürtü kuramını yeniden formüle etmesine Horkheimer, Adorno ve Marcuse karşı çıkar) ve kurumsal tasfiye iç içedir. 1937'de Horkheimer, Marcuse ve Löwenthal onun bir makalesini Enstitü dergisinde yayımlamayı reddeder. 1939 baharında Friedrich Pollock onu kadrolu konumundan çıkarır.

1941. Özgürlükten Kaçış. Enstitü'den koparıldıktan sonra yazdığı bu kitap, onu dünyaca tanınan bir yazar yapar; bugüne dek beş milyondan fazla sattığı belirtilir.

1950. Meksika'ya taşınır (eşi Henny Gurland'ın sağlığı nedeniyle). UNAM'da psikanaliz bölümü kurar, 1963'te Meksika Psikanaliz Enstitüsü'nün ilk direktörü olur. Michael Maccoby ile birlikte Morelos eyaletindeki Chiconcuac köyünde yıllar süren bir alan araştırması yürütür; sonuç 1970'te Social Character in a Mexican Village adıyla yayımlanır. Bulgu şudur: köylülerin karakter yapısı, toprakla kurdukları mülkiyet ilişkisiyle — topraksız ücretli mi, ejido ortağı mı, küçük mülk sahibi mi olduklarıyla — sistematik olarak bağlantılıdır. Fromm'un en "maddeci" çalışması budur ve en az bilinenidir.

1955–1961. Sağlıklı Toplum (1955), Sevme Sanatı (1956), Marx'ın İnsan Anlayışı (1961). Aynı yıllarda siyasal olarak da etkindir: 1957'de kurulan nükleer karşıtı SANE'nin adı doğrudan onun The Sane Society kitabından gelir ve kurucu çekirdeğinde yer alır. 1960'ta ABD Sosyalist Partisi için Let Man Prevail: A Socialist Manifesto and Program broşürünü yazar.

1968. Umut Devrimi'ni yayımlar, Eugene McCarthy'nin başkan adaylığı kampanyasında çalışır. Nixon'ın zaferinden sonra siyasal aktivizmden çekilir; 1966'dan beri kalp hastasıdır.

1976. Sahip Olmak ya da Olmak. Yetmiş altı yaşında yazdığı bu kitap, bütün yapıtının özeti ve programıdır.

1980. 18 Mart'ta, sekseninci doğum gününe beş gün kala, İsviçre'nin Muralto kentinde, dördüncü kalp krizinde ölür. Aynı yıl, elli yıl önce yaptığı Weimar işçi anketi nihayet yayımlanır. Bunun bir tesadüf mü yoksa bir sansürün ancak sansürleyenlerin ölümünden sonra kalkması mı olduğu, sizin takdirinize kalmış bir sorudur.


III. Bastırılan anket: Alman işçisi neden direnmedi?

Fromm'un en önemli çalışması, en geç yayımlanan çalışmasıdır. Genç yoldaşlara önce bunu anlatmak istiyoruz; çünkü burada yöntem var, veri var, ve bugün de geçerli bir ders var.

Soru. 1929'da Almanya'da işçi hareketi kâğıt üzerinde Avrupa'nın en güçlüsüydü. Sosyal demokrat parti (SPD) ve komünist parti (KPD) birlikte milyonlarca oy alıyor, dev sendikalar, spor kulüpleri, korolar, kooperatifler işletiyordu. Eğer sınıf bilinci oy sandığından ve üye kartından ölçülseydi, Almanya faşizme en dirençli ülke olurdu. Dört yıl sonra Hitler iktidardaydı ve bu devasa örgütlülük neredeyse hiç direnmeden dağıtıldı.

Yöntem. Fromm ve Hilde Weiss, 271 maddelik bir "yorumlayıcı anket" hazırladılar. Bu, Almanya için o dönemde yeni bir tekniktir: sorular açık uçludur, doğrudan siyasal kanaat yerine gündelik tutumları yoklar, ve yanıtlar psikanalitik olarak — yani söylenenin ardındaki eğilimi okumak üzere — yorumlanır. Yaklaşık 3.300 anket dağıtıldı, 1931 sonuna kadar 1.100 civarı geri döndü. Enstitü'nün göçü sırasında bunların yaklaşık yarısı kayboldu; elde 584 anket kaldı, 474'ü fiilen değerlendirildi.

Bulgu. Sol partilere oy veren işçiler arasında karakter dağılımı kabaca şöyleydi:

Karakter yapısıOranAnlamı
Tutarlı demokratik/devrimci karakteryüzde 15Faşizme fiilen direnecek donanımda
Siyasal olarak etkin ama derin bağlılıktan yoksunyüzde 25Koşullara göre değişken
Kayıtsız, tarafsız, uzlaşmacıyüzde 40Sonucu belirlemeyecek çoğunluk
Sola oy verdiği hâlde otoriter karakteryüzde 20Uygun koşulda karşı tarafa geçebilir

Yani: bir işçinin sola oy vermesiyle, otorite karşısında nasıl davranacağı arasında derin bir uçurum vardı. İşçi, ideolojik olarak "solcu", karakter olarak otoriteye teslimdi. Fromm'un deyimiyle görüş ile karakter aynı şey değildir; ve kriz anında belirleyici olan görüş değil karakterdir.

Bu bulgudan "otoriter karakter" kavramı çıktı — Adorno'nun 1950'de yayımlanan ünlü The Authoritarian Personality araştırmasının kavramsal atası budur ve bu kaynak çoğu zaman anılmaz.

Bastırılma. Çalışma vaat edildiği hâlde Enstitü dergisinde yayımlanmadı. Wolfgang Bonß'a göre Horkheimer onu "fazla Marksist" buldu ve Enstitü'nün ABD'deki konumuna zarar vermesinden çekindi. Fromm'un kendi anlatımı daha serttir; Horkheimer'ın "solcu damgası yeme korkusu"ndan söz eder ve Frankfurt Okulu'nun "eleştirel kuram" terimini bile bir kaçamak sayar:

"Horkheimer korkmuştu… 'Marksist kuram' dememek için Ezop dili kullandı."

Metnin Almancası ancak 1980'de, İngilizcesi 1984'te (The Working Class in Weimar Germany, Harvard University Press) yayımlandı.

Ders. Burada üç şey var, üçü de bugün için geçerli:

  1. Oy ve üyelik, bilinç ölçmez. Bir hareketin gücü, kâğıt üzerindeki sayısıyla değil, üyelerinin kriz anındaki davranışıyla ölçülür. Bugün sosyal medyada beğeni toplayan bir siyasal görüşün, greve çıkma anındaki karşılığı ayrı bir sorudur.
  2. Bilgi üretimi de sınıfsaldır. Bir araştırmanın yapılması ile yayımlanması aynı şey değildir. İşsizlik verilerini tartışırken "verinin yokluğu da bir veridir" demiştik; burada bir adım daha var: verinin bastırılması da bir veridir. TÜİK'in çalışan çocukları 2019'dan beri saymaması ile Horkheimer'ın anketi yayımlamaması, farklı ölçeklerde aynı işlemdir — rahatsız edici bulgunun tartışma dışına itilmesi.
  3. Kurumlar, kendilerini rahatsız eden bulguyu üreten insanı da tasfiye eder. Fromm 1939'da Enstitü'den çıkarıldı. Bugün Frankfurt Okulu anlatılırken onun adının çoğu zaman anılmaması, sosyolog Neil McLaughlin'in "köken mitleri" dediği şeydir: her ekol, kendi kuruluş hikâyesini sonradan, kazananların diliyle yazar.

IV. Kavram takımı: toplumsal karakter, özgürlükten kaçış, pazarlama karakteri

Fromm'un kavramları tek bir soruna yanıt verir: ekonomik yapı ile bireyin ruhsal yapısı arasındaki bağlantı nasıl kurulur?

Marx'ta toplumsal varlık bilinci belirler. Ama nasıl belirler? Fabrika düzeni ile bir insanın rüyası, öfkesi, aşkı arasındaki aktarım hangi mekanizmayla olur? Kaba bir Marksizm bu soruyu "yansıma" diyerek geçiştirir. Fromm bu boşluğa bir dolayım kavramı yerleştirir.

1. Toplumsal karakter

Toplumsal karakter, belirli bir toplumdaki insanların ortaklaşa taşıdığı karakter çekirdeğidir; toplumun üyelerini, o toplumun ihtiyaç duyduğu şeyi yapmak isteyen insanlara dönüştürür. İşlevi tam olarak budur: dış zorunluluğu iç arzuya çevirmek.

Bir örnek: Erken kapitalizm birikim ister; birikim isteyen bir toplum, tasarrufu, çalışkanlığı, tutumluluğu, düzeni içselleştirmiş bir "istifçi karakter" üretir. Kitlesel tüketim çağı ise tam tersini ister: harcayan, borçlanan, sürekli yeniyi isteyen bir karakter. İnsanlar bunu bir emir olarak yaşamazlar; kendi arzuları olarak yaşarlar. Zor gerekmez; insan kendi kendinin bekçisi olur.

Bunun Gramsci'nin hegemonya kavramıyla akrabalığını görüyorsunuz. Fark şudur: Gramsci rızanın nerede üretildiğini (okul, basın, kilise, dernek) gösterir; Fromm rızanın insanın içinde nasıl yerleştiğini anlatmaya çalışır. İkisi rakip değil, tamamlayıcıdır. Algının politik ekonomisi yazısında bilişsel kapitalizm başlığı altında tartıştığımız şey, bu iki kavramın bugünkü kesişme noktasıdır: dikkatin kendisinin bir üretim alanı hâline gelmesi.

2. Özgürlükten kaçış

Özgürlükten Kaçış'ın (1941) tezi şudur: Modern insan, kendisini kuşatan geleneksel bağlardan — köyden, loncadan, dinsel cemaatten, feodal hiyerarşiden — koparak "özgür" oldu. Ama bu özgürlük, "-den özgürlük" idi; bir şeyden kurtulmaktı. Kendini gerçekleştirecek imkânlar, yani "-e özgürlük" ise mülkiyet ilişkileri yüzünden çoğunluğa verilmedi. Ortaya bağlarından kopmuş ama yeni bir bağ kuramamış, yalnız, güvencesiz ve kaygılı bir insan çıktı.

Bu kaygı dayanılmazdır. İnsan ondan üç yolla kaçar: otoriteye sığınarak (bir lidere, bir sürüye, bir "büyük"e teslim olmak), yıkıcılıkla (kaygının kaynağını dışarıda bulup ona saldırmak) ve otomat konformizmle (herkes gibi olup fark edilmemek, kendi düşüncesi sandığı şeyin aslında verili kalıplar olması).

Bugün Türkiye'de ve Avrupa'da gericiliğin yükselişini tartışırken bu üçlü işe yarar. Saksonya-Anhalt'ta AfD'nin yüzde 43,8 aldığı seçimi yazarken gösterdiğimiz gibi: sanayisizleşen, güvencesizleşen, kolektif kurumları dağıtılmış bir bölgede insanlar "özgürleşmiş" ama korunmasız kalmıştır. Otoriter hareket onlara kaygının hem açıklamasını hem de sığınağını sunar. Ama dikkat: bu bir psikoloji açıklaması değildir, açıklamanın psikolojik uğrağıdır. Mülksüzleştirme olmasaydı kaygı da olmazdı. Faşizmin bir ruh hâli değil bir sınıf ittifakı olduğunu Nuremberg'den NATO siperlerine uzanan hattı yazarken göstermiştik; Fromm bize o ittifakın kitle tabanının nasıl hazırlandığını anlatır, ittifakın kendisini değil.

Otomat konformizmin gündelik hayattaki karşılığını ve ona karşı zihinsel öz savunmayı ise Gündelik Hayatın Diyalektiği yazısında ayrıca ele almıştık; Fromm'un üç kaçış mekanizması, o yazının kavramsal arka planı sayılabilir.

3. Pazarlama karakteri

Fromm'un en keskin kavramı budur ve Erdem ve Mutluluk'ta (1947) formüle edilmiştir. Kapitalizmde emek gücü bir metadır; ama gelişmiş kapitalizmde insan yalnızca emek gücünü değil, kendi kişiliğini satar. Kişilik bir ürün, insan kendi ürününün hem satıcısı hem malı olur. Kendine dair sorusu artık "neyim, ne yapabilirim" değil, **"piyasada neye değerim"**dir.

Bu karakterin özelliği, sabit bir çekirdeğinin olmamasıdır: piyasa hangi kişiliği talep ediyorsa o kişiliğe bürünür. Özsaygı, kendi güçlerinden değil, başkalarının kabulünden gelir. Ve kabul dalgalandığı için özsaygı da sürekli dalgalanır.

1947'de yazılmış bu kavramı bugün okurken kişisel marka, profil optimizasyonu, takipçi sayısı, LinkedIn özgeçmişi, "kendini iyi pazarlamak" gibi ifadelerin hepsinin aynı yere çıktığını görürsünüz. Dokuzuncu bölümde buraya döneceğiz.

Bu kavramın Marx'taki karşılığı meta fetişizmidir: insanlar arasındaki ilişkinin şeyler arasındaki ilişki gibi görünmesi. Fetişizmin bir yanılsama değil nesnel bir görünüş olduğunu daha önce tartışmıştık; Fromm'un katkısı, bu nesnel görünüşün insanın karakterine nasıl yerleştiğini göstermektir. Pazarlama karakteri, meta fetişizminin kişilik düzeyindeki tortusudur.

4. Normalliğin patolojisi

Fromm'un dördüncü katkısı bir tersine çevirmedir. Psikiyatri, bireyi topluma uyumu üzerinden değerlendirir: uyumlu ise sağlıklı, uyumsuz ise hasta. Fromm sorar: ya toplumun kendisi hastaysa? O zaman uyum bir sağlık ölçütü olmaktan çıkar. Sağlıklı Toplum'un (1955) merkezî kavramı budur: normalliğin patolojisi. Milyonlarca insanın aynı kusuru paylaşması, o kusuru erdem yapmaz; yalnızca görünmez yapar.

Bu, bugün "işyerinde tükenmişlik" tartışmalarının kaçırdığı noktadır. Bir işçi on iki saatlik vardiyanın altında ezildiğinde çare onun "dayanıklılığını artırmak" değildir; vardiyayı kısaltmaktır. Bireyi tedavi ederek toplumsal patolojiyi sürdüren her yaklaşım, Fromm'un tam olarak eleştirdiği şeydir — buna daha sonra onun kendi takipçileri de düşecektir.


V. Sevme Sanatı: piyasanın ortasında sevmek

MARFET'in başlığında "sevgiyle yaşama sanatı" ifadesi geçiyor. O hâlde bu kitaba hakkını verelim — ve onu romantik bir el kitabı sanmanın neden bir yanlış okuma olduğunu gösterelim.

Sevme Sanatı (1956) bir sevgi güzellemesi değil, bir kapitalizm eleştirisidir. Kitabın kurgusu şudur: sevgi bir duygu değil bir etkinliktir; etkinlik olduğu için öğrenilir; öğrenilen her şey gibi disiplin, sabır ve yoğunlaşma ister. İkinci bölümdeki temel cümle:

"Love is an activity, not a passive affect; it is a 'standing in,' not a 'falling for.' In the most general way, the active character of love can be described by stating that love is primarily giving, not receiving." ("Sevgi bir etkinliktir, edilgin bir duygulanım değil; içinde durmaktır, düşmek değil. En genel biçimde, sevginin etkin niteliği şöyle betimlenebilir: sevmek her şeyden önce vermektir, almak değil.")

Fromm'un İngilizcede kurduğu karşıtlık çevrilmesi güç bir söz oyunudur: falling in love (âşık olmak, sözcüğü sözcüğüne "sevgiye düşmek") ile standing in love ("sevgide durmak"). Düşmek pasiftir, başınıza gelir; durmak ise sürdürülen bir edimdir.

Asıl önemli olan, kitabın üçüncü bölümüdür: "Çağdaş Batı toplumunda sevgi ve çözülüşü." Fromm burada modern sevgi ilişkisinin piyasa biçimini aldığını gösterir. İki insan, birbirlerinde "piyasada bulunabilecek en iyi nesneyi" bulduklarına kanaat getirdiklerinde âşık olurlar; evlilik giderek "düzgün işleyen bir takım" ideali olarak kurulur; taraflar ömür boyu birbirine yabancı kalır ama nezaketle davranır ve birbirini iyi hissettirmeye çalışır. Fromm buna keskin bir ad verir: "egoism à deux" — dünyaya karşı kurulmuş iki kişilik bir bencillik ittifakı, sevgi ve yakınlık sanılır.

Ve kapitalist etiğin sevgiye sızma biçimini gösterir: "hakkaniyet" ahlakı. Meta değişiminin kuralı — "sana verdiğim kadar senden alırım" — duygular alanına taşınır. Sevgi bir mübadeleye, iki tarafın da kendi payını kolladığı bir sözleşmeye dönüşür. Kitabın son bölümündeki sonuç cümlesi başta andığımızdır: kapitalist toplumun ilkesi ile sevginin ilkesi bağdaşmaz.

Bu yüzden Sevme Sanatı bir ilişki kitabı değildir. Tezi şudur: sevgi kapitalizmde sistematik olarak imkânsızlaştırılır — çünkü sevginin gerektirdiği şeyler (zaman, güvenlik, yoğunlaşma, karşılıksız verebilme, yarışmama) tam da piyasanın insandan aldığı şeylerdir. On iki saat çalışan, ertesi ayın kirasını düşünen, kendini her an pazarlamak zorunda olan bir insanın "sevme kapasitesi" ahlaki bir sorun değil, maddi bir sorundur.

Şerh — ve yoldaşça bir uyarı. Bu kitabın hakkını verirken kusurunu da söylemeliyiz; blogun ilkesi budur, Yılmaz Güney'i yazarken de böyle yapmıştık. Sevme Sanatı, 1956'nın toplumsal cinsiyet anlayışını taşır. Douglas Kellner'ın gösterdiği gibi Fromm, kadınlığı ve erkekliği özcü biçimde tanımlar, eşcinselliğe dair dönemin heteronormatif yargılarını tekrarlar. Fromm, erken dönem yazılarında Bachofen üzerinden anaerki tartışmasını açan, ataerkiyi eleştiren ilk eleştirel kuramcılardan biridir — ama bu kitapta cinsiyet çözümlemesi zayıftır ve bugünün ölçütlerine göre gericidir. Bir metni savunmak, her cümlesini savunmak değildir.


VI. Sahip Olmak ya da Olmak: çiçeği koparmak

Şimdi sunumun ana başlığına geldik.

Sahip Olmak ya da Olmak (1976), Fromm'un son büyük kitabıdır ve bir varoluş ikilemi değil, bir uygarlık teşhisi sunar. Kitap, "Büyük Vaat"in — sınırsız ilerleme, doğaya sınırsız egemenlik, maddi bolluk, sınırsız kişisel mutluluk vaadinin — iflasıyla açılır. Vaat tutmamıştır; üstelik tutmadığı gibi gezegeni de tüketmiştir.

Üç şair, bir çiçek

Kitabın ilk bölümünde Fromm, ayrımı üç şiirle anlatır. Bu, öğretici olduğu kadar da güzel bir örnektir; sunuma gidecekseniz aklınızda bulunsun.

Tennyson bir duvarın çatlağında bir çiçek görür ve onu kökleriyle birlikte koparıp eline alır; "seni bütünüyle, kökünle anlayabilseydim, Tanrı'nın ve insanın ne olduğunu bilirdim" der. Fromm'un notu nettir: "the flower itself is killed as a result of his interest in it"çiçek, şairin ona duyduğu ilgi yüzünden ölür.

Bashō ise bir haikusunda çitin dibindeki nazuna otunu fark eder, dikkatle bakar ve öylece bırakır. Fromm: "He does not want to pluck it; he does not even touch it."Koparmak istemez; ona dokunmaz bile.

Goethe, "Gefunden" şiirinde çiçeği kökleriyle birlikte alır ama onu bahçesine, yaşamaya devam etsin diye diker.

Fromm'un "olma kipi" dediği şeyin felsefe tarihindeki kaynağı bellidir ve Fromm bunu gizlemez: Spinoza. Etkinlik ile edilginlik arasındaki ayrım, insanın kendi gücünü ifade ettiği ölçüde var olduğu fikri, Spinoza'nın Etika'sından gelir. Spinoza'yı yazarken tartıştığımız o çekirdek — zorunluluğun bilgisiyle kurulan özgürlük — Fromm'un "olmak" dediği şeyin felsefi atasıdır. Bu akrabalığı bilmek, kitabı "Uzakdoğu bilgeliği" diye okuyanlara karşı elinizdeki en iyi araçtır.

Fromm'un sonucu:

"Tennyson's relationship to the flower is in the mode of having, or possession—not material possession but the possession of knowledge." ("Tennyson'ın çiçekle ilişkisi sahip olma kipindedir — maddi mülkiyet değil, bilginin mülkiyeti.")

Ve hemen ardından gelen cümle, kitabın bütün "Doğu bilgeliği" okumalarını baştan reddeder:

"The difference between being and having is not essentially that between East and West." ("Olma ile sahip olma arasındaki fark, özünde Doğu ile Batı arasındaki fark değildir.")

Yani bu bir kültürel karşıtlık değil, bir toplumsal yapı sorunudur. Bunu akılda tutun; sekizinci bölümde işimize yarayacak.

İki kip

Fromm, ikiliği gündelik hayatın her alanına uygular. Tabloyu bu ayrımlardan çıkardık:

AlanSahip olma kipiOlma kipi
ÖğrenmeNotları biriktirmek, bilgiyi mülk gibi depolamak; sınavda geri vermekSorularla sarsılmak, öğrendikçe değişmek
BellekBilgiyi mekanik biçimde tutmak, kaynağa sahip olmakCanlı bağ kurmak, hatırlamayı yeniden üretmek
KonuşmaTartışmayı kazanılacak bir mülk saymak, konumunu savunmakKarşısındakiyle birlikte düşünmek, ikna olmayı yenilgi saymamak
OkumaKitabı "okumuş olmak", listeye eklemekMetinle boğuşmak, metnin sizi değiştirmesine izin vermek
OtoriteMakama, unvana, rütbeye sahip olmaktan gelen otoriteYetkinlikten ve güvenden doğan, hesap verebilir otorite
Bilgi"Bilgiye sahibim""Biliyorum ki bilmiyorum"; eleştirel akıl
İnançSarılınacak bir doktrine sahip olmak, kuşkuyu bastırmakKanıtla ilerleyen, sınanmaya açık bir yönelim
SevgiSahiplenmek, denetlemek, "benim" demekVermek, ilgilenmek, sorumluluk almak, tanımak

Tablonun "bilgi" ve "öğrenme" satırları üzerinde biraz durmakta yarar var; çünkü bu blogun bilgi teorisi ve bilim-felsefe ilişkisi üzerine yazdıklarıyla doğrudan kesişir. Bilginin "sahip olunan" bir şeye dönüşmesi yalnızca bireysel bir tutum değildir: patent, telif, abonelik duvarı, ücretli veri tabanı — bilginin mülkiyet biçimine sokulmasının kurumsal araçları vardır. Blogun adı boşuna "Bilgi Müşterekleri" değil; bilginin olma kipinde kalması, ancak müşterek olarak kalmasıyla mümkündür.

Bu tablo bir ahlak dersi gibi okunabilir. Bizim itirazımız tam da bu noktada başlar — ama önce Fromm'un kendi programını görelim; çünkü onu ahlakçılığa indirgemek de haksızlık olur.

Kitabın programı — kişisel gelişim rafına sığmayan kısım

Sahip Olmak ya da Olmak'ın son bölümü ("Yeni Toplumun Özellikleri") bir siyasal programdır. Bu bölümdeki önerilerin çoğu daha önce Umut Devrimi'nde (1968) formüle edilmiştir; 1976'da sistemleştirilmiştir:

  • Garantili yıllık gelir — bugünkü koşulsuz temel gelir tartışmasının doğrudan öncülü. Fromm bunu bir yardım olarak değil, katılımcı demokrasinin maddi önkoşulu olarak savunur: ekonomik zorunluluk yüzünden "hayır" diyemeyen insan özgür değildir.
  • Yüz yüze gruplara dayalı katılımcı demokrasi — mahalle ve işyeri ölçeğinde, bilgilenme ve karar almanın birlikte yürüdüğü küçük birimler.
  • Üretimin kâr yerine akılcı tüketime göre yönlendirilmesi, örgütlü tüketici hareketleri.
  • Reklamcılığın sınırlanması, hipnotik telkin yöntemlerinin yasaklanması.
  • Ekonominin ve siyasetin ademimerkezileştirilmesi.
  • Yüce Kültür Konseyi — medyayı ve bilgi üretimini kâr ve askerî kullanılabilirlik ölçütlerinden bağımsızlaştıracak bir organ.
  • Zengin ve yoksul uluslar arasındaki uçurumun kapatılması, nükleer silahsızlanma.

Bu listeyi okuyunca iki şey birden görülür. Birincisi: Fromm'un "olmak"ı bireysel bir yaşam tarzı önerisi değildir; kurumsal bir dönüşüm programına bağlıdır. Fromm'u kişisel gelişim yazarı sananlar kitabın son bölümünü okumamıştır. İkincisi: bu program, tarif ettiği hastalığın ağırlığına göre fazlasıyla hafiftir — ve bu, bizim eleştirimizin başlangıcıdır. Önce Fromm'un Marx'ını görelim.


VII. Fromm'un Marx'ı

Fromm'un Marksist geleneğe en somut katkısı bir kitaptır: Marx's Concept of Man (1961, Türkçesi Marx'ın İnsan Anlayışı, çev. Kaan H. Ökten, 1997). Kitabın yaptığı şey, Marx'ın 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları'nı — T. B. Bottomore'un çevirisiyle — ABD'de geniş bir okur kitlesine ulaştırmaktı.

Bunun tarihsel anlamını kavramak gerekir. 1961 Amerika'sında Marx, McCarthy döneminin hemen ardından, "totaliterliğin babası" diye anılıyordu. Fromm bu iklimde Marx'ın gençlik yapıtını, yabancılaşma kavramını ve insan anlayışını tartışmaya soktu. Bir kuşak Amerikalı ve Avrupalı okur genç Marx'la ilk kez böyle karşılaştı.

Fromm'un dayandığı pasaj, 1844 Elyazmaları'nın üçüncü defterinden, yazının bütün ekseni olan şu satırlardır:

"The less you eat, drink and buy books; the less you go to the theatre, the dance hall, the public house; the less you think, love, theorise, sing, paint, fence, etc., the more you save – the greater becomes your treasure which neither moths nor rust will devour – your capital. The less you are, the less you express your own life, the more you have, i.e., the greater is your alienated life, the greater is the store of your estranged being."

("Ne kadar az yer, içer, kitap alırsan; tiyatroya, baloya, meyhaneye ne kadar az gidersen; ne kadar az düşünür, sever, kuramlaştırır, şarkı söyler, resim yapar, eskrim yaparsan — o kadar çok biriktirirsin; güvenin de, pasın da yiyemeyeceği hazinen, yani sermayen o kadar büyür. Ne kadar az isen, yaşamını ne kadar az ifade edersen, o kadar çok sahip olursun; yani yabancılaşmış hayatın o kadar büyür.")

Marx, 1844 Elyazmaları, "İnsan İhtiyaçları ve Özel Mülkiyetin Egemenliği Altında İşbölümü"

Fromm bu pasajı Sahip Olmak ya da Olmak'ın başına epigraf olarak koyar. Yani kitabın ana fikri Fromm'un buluşu değildir; Marx'ın 1844'te yazdığı bir cümlenin genişletilmesidir. Bunu bilmek önemlidir: "sahip olmak ya da olmak" bir Doğu bilgeliği ya da bir yaşam felsefesi değil, yabancılaşma kuramının bir uzantısıdır. Marx'ın bizim için ne ifade ettiğini yazarken söylediğimiz gibi: Marx bir dogma değil canlı bir yöntemdir — ve Fromm, o yöntemin genç Marx'tan gelen kolunu kullanan, ama olgun Marx'ın değer ve artı-değer çözümlemesini yeterince kullanmayan bir okurdur.

Fromm'un ikinci katkısı editörlüğüdür. 1965'te yayımladığı Socialist Humanism: An International Symposium, otuz beş katkıyla, dönemin hümanist Marksizminin uluslararası bir kesitidir: Yugoslavya'daki Praxis çevresinden Mihailo Marković, Gajo Petrović, Predrag Vranicki, Rudi Supek; Çekoslovakya'dan Karel Kosík ve Ivan Sviták; Polonya'dan Adam Schaff; ayrıca Ernst Bloch, Lucien Goldmann, Maximilien Rubel, Raya Dunayevskaya, Léopold Senghor — ve, tartıştıkları onca şeye rağmen, Herbert Marcuse. Fromm'un bu ciltteki tanımı, onun sosyalizm anlayışını özetler: insan, "rich not because he had much but because he was much"çok şeye sahip olduğu için değil, çok olduğu için zengin.

Fromm'un üçüncü tutumu Sovyetler Birliği'ne ilişkindir. May Man Prevail? (1961) kitabında SSCB'yi sosyalist bir toplum değil, muhafazakâr bir yönetici sınıfın yönettiği bürokratik bir düzen olarak okur; Batı'nın "yönetimsel sanayi toplumu" ile aynı yabancılaşma mantığını paylaştığını savunur. Soğuk Savaş'ta iki bloktan birini seçmek yerine üçüncü bir konum arar: silahsızlanma, barış içinde bir arada yaşama, her iki tarafta da bürokratik aygıtın eleştirisi. Bu tutumun bugünkü karşılığını bu blogda distilasyon tartışmasında kurmuştuk: iki sermaye bloğundan birini seçmek zorunda değiliz.


VIII. Yoldaş ama eksik: Fromm'a Marksist eleştiri

Şimdi hesaplaşma bölümü. Fromm'a yöneltilen eleştiriler iki ayrı kaynaktan gelir ve ikisini karıştırmamak gerekir.

1. Frankfurt Okulu'ndan gelen eleştiri: Marcuse ve Adorno

1955'te Herbert Marcuse, Dissent dergisinde "The Social Implications of Freudian 'Revisionism'" başlıklı bir yazı yayımladı (c. 2, sy. 3, Yaz 1955, s. 221–240); bu yazı aynı yıl çıkan Eros and Civilization'ın son bölümüdür. Fromm güz sayısında yanıt verdi, Marcuse 1956 kışında karşılık verdi, Fromm aynı sayıda kısa bir karşı-cevap yazdı. Tartışma, Batı Marksizminin en sert iç tartışmalarından biridir.

Marcuse'nin iddiası şudur: Fromm ve öteki "revizyonistler" Freud'un dürtü kuramını terk ederek eleştirinin maddi zeminini yok etmişlerdir. Ruh sağlığını topluma uyum başarısıyla özdeşleştirmek, eleştiriyi terapiye çevirir. Ve asıl vurucu cümleler şunlardır:

"The 'personality' and its creative potentialities are resurrected in the face of a reality which has all but eliminated the conditions for the personality and its fulfillment." ("'Kişilik' ve onun yaratıcı potansiyelleri, kişiliğin ve gerçekleşmesinin koşullarını neredeyse tümüyle ortadan kaldırmış bir gerçekliğin karşısında diriltiliyor.")

"Fromm revives all the time-honored values of idealistic ethics as if nobody had ever demonstrated their conformist and repressive features." ("Fromm, idealist etiğin bütün eski değerlerini, sanki hiç kimse onların konformist ve baskıcı yanlarını göstermemiş gibi yeniden diriltiyor.")

Marcuse'ye göre insanın özlemleri "yüksek benliğe" içselleştirildiğinde, toplumsal sorun tinsel bir soruna dönüşür. Bu, bizim de altını çizeceğimiz eleştiridir.

Fromm'un yanıtı ise şudur: Freud'un dürtü kuramı "radikal" değil, 19. yüzyıl burjuva materyalizminin ve ataerkil dünya görüşünün ürünüdür; karakter cinsel gelişim evrelerinden değil toplumsal-ekonomik uyarlanmadan doğar; Marcuse'nin "sınırsız içgüdüsel doyum" tasavvuru ise siyasal değil ütopik-estetiktir ve gerileticidir. Fromm'un en isabetli cümlesi, reformizm suçlamasına verdiği yanıttır:

"Bugünle gelecek arasındaki adımlarla ilgilenmeyen kişi, radikal olsun olmasın, siyasetle uğraşmıyor demektir."

Bu, Marcuse'ye karşı haklı bir puandır ve Fromm'un hesabına yazılmalıdır. Marcuse'nin konumunda gerçekten de "ya devrim ya hiçbir şey" havası vardır ve bu hava, aradaki bütün mevzi mücadelelerini küçümsemeye götürür. John Rickert'in 1986'da bu tartışmayı yeniden ele alan incelemesinin gösterdiği gibi, Marcuse kuramları çoğu zaman yalnızca siyasal imalarına bakarak yargılamış, ampirik gerekçelerini tartışmamıştır.

Adorno'nun tutumu daha kişiseldir. 1936'da Horkheimer'a yazdığı mektupta Fromm'un bir makalesini "başından beri duygusal ve yanlış, sosyal demokrasi ile anarşizmin bir karışımı" diye niteler ve "diyalektik kavramının ciddi biçimde eksik" olduğunu söyler. Horkheimer da Löwenthal'a "libidosuz psikoloji bir bakıma psikoloji değildir" diye yazar. Fromm, Adorno'yu "hiçbir kanaati olmayan, şişinmiş bir laf cambazı" sayar. Bu düzeydeki bir husumetin kuramsal tartışmayı ne ölçüde biçimlendirdiğini kestirmek zordur — ama bir ekolden bir ismin silinmesinin her zaman salt kuramsal nedenlerle olmadığını görmek için bu mektuplar yeterlidir.

2. Sınıf cephesinden gelen eleştiri: Mattick ve sonrası

Bizim açımızdan asıl eleştiri budur ve en açık ifadesini 1956'da, konseyci komünist Paul Mattick'in Sağlıklı Toplum üzerine yazdığı değerlendirmede bulur:

"The abolition of exploitation can be actualized only by the exploited; the emphasis must be on class, not on man." ("Sömürünün kaldırılması ancak sömürülenler tarafından gerçekleştirilebilir; vurgu insanda değil sınıfta olmalıdır.")

Mattick'in üç itirazı vardır ve üçü de yerindedir:

  1. "Biz" dili sınıfı örter. Fromm "modern insan", "çağdaş toplum", "biz" diye konuşur. Oysa egemen ideoloji ve karakter, egemen sınıfın ideolojisi ve karakteridir; kapitalist barbarlığın sorumluluğu bu kadar eşit dağıtılamaz. "Hepimiz tüketim toplumunun esiriyiz" cümlesi, tüketim mallarını üretenle onlardan kâr edeni aynı cümlede eşitler.
  2. Dönüşümün öznesi yoktur. Fromm'un "yeni insan"ı nereden çıkacaktır? Karakter, toplumsal koşulların ürünüyse ve koşullar değişmiyorsa, karakteri kim değiştirecektir? Marksist yanıt bellidir: koşulları değiştiren pratik, koşulları değiştirirken insanı da değiştirir; bu pratiğin adı sınıf mücadelesidir. Devrimci öznenin ilk baltadan bugüne nasıl kurulduğunu yazarken bu halkayı ayrıntılandırmıştık; Fromm'da eksik olan tam da bu halkadır.
  3. Önerilen çözümler sistemi tehdit etmez. Küçük ölçekli komünler ve ademimerkeziyetçilik, kapitalist piyasanın insafına kaldıkları sürece, sistemin "insanileştiği" yanılsamasını beslerler.

Aynı eleştiri çağdaş biçimiyle Iain Ferguson tarafından yinelenir (International Socialism, 2016):

"in Fromm's writings class scarcely figures, other than as a sociological category, and class struggle even less so." ("Fromm'un yazılarında sınıf, sosyolojik bir kategori olmanın ötesinde neredeyse hiç görünmez; sınıf mücadelesi ise daha da az.")

Ferguson, Fromm'un sosyalizm tarifindeki uzlaşmacılığa da dikkat çeker: Fromm, sosyalizmin "kimsenin mülkiyetini almakla tehdit etmediğini" ve üst düzey yöneticilerin yüksek maaşlarının düşürülmesinin gerekmediğini yazabilmiştir. Bu, artık bir vurgu farkı değil, bir sınıf konumu farkıdır.

3. Bizim değerlendirmemiz

Şimdi iki sütunu yan yana koyalım:

Fromm'un gördükleriFromm'un göremedikleri
Ekonomik yapı ile ruhsal yapı arasındaki bağ, "toplumsal karakter" kavramıyla somutlaştırılabilirO karakteri değiştirecek tarihsel öznenin örgütlü işçi sınıfı olduğu
Rıza zorla değil, arzunun biçimlendirilmesiyle üretilirRızanın üretiminde mülkiyetin ve devletin somut aygıtlarının rolü (Gramsci ve Althusser bu boşluğu doldurur)
Faşizm bir "delilik" değil, güvencesizleşmenin karakter düzeyindeki ürünüdürFaşizmin sermayenin en gerici kesimlerinin bir tercihi olduğu (Dimitrov'un tanımı)
Sevgi, kapitalizmde sistematik olarak imkânsızlaştırılırBu imkânsızlığın çözümünün bireysel pratikte değil, çalışma süresinde, gelirde ve güvencede olduğu
"Sahip olma" kipi, yabancılaşmanın gündelik hayattaki biçimidir"Olma" kipine geçişin bir karar değil, üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili bir sorun olduğu
Sovyet düzeninin sosyalizm olmadığıSosyalizmi kapitalizmle aynı torbaya koyan "ikisi de aynı hasta" formülünün siyasal maliyeti

Ve son sözümüz şudur:

Fromm doğru soruyu sordu, doğru mekanizmayı buldu, yanlış özneye seslendi. Kitabını, karakteri üretilmiş olan insana bir davet olarak yazdı; oysa o karakteri üreten koşullar, tek tek insanların iyi niyetiyle değil, o koşullardan çıkarı olanların direncine rağmen değişir. "Sahip olmaktan olmaya" bir ahlak tercihi olarak sunulduğunda, en çok sahip olanlar için hiçbir maliyeti olmayan bir çağrıya dönüşür. Çünkü asgari ücretle geçinen bir insana "daha az sahip ol" demek, ona hiçbir şey söylememektir.

Bu yüzden Fromm'un kitabını okurken sorulacak soru şudur: Kim sahip oluyor? Fromm'un dilindeki "sahip olma kipi"ni, mülkiyet ilişkisi olarak yeniden okuduğunuzda kitap birdenbire çok daha keskinleşir. Bir işçinin telefonunu taksitle alması ile bir holdingin üç bankayı satın alması, aynı "sahip olma kipi" değildir. Birincisi bir yabancılaşma biçimidir; ikincisi bir sınıf ilişkisidir. Fromm bu ikisini aynı kavramın altında topladığı için, yapıtı sınıf körlüğüne açık hâle gelir — ve tam bu açıklıktan, kişisel gelişim endüstrisi içeri girer.


IX. Bugün: pazarlama karakterinin dijitalleşmesi

Fromm 1980'de öldü. Bugün hâlâ okunuyorsa, bunun nedeni tarif ettiği karakterin ortadan kalkması değil, sanayileşmesidir.

1. Profil, pazarlama karakterinin kurumsallaşmasıdır. Fromm 1947'de insanın kendini bir meta gibi yaşadığını yazdığında, bunu bir eğilim olarak tarif ediyordu. Bugün o eğilimin altyapısı kuruldu: herkesin bir profili, bir takipçi sayısı, bir etkileşim oranı, bir "kişisel markası" var. Fromm'un "özsaygının başkalarının kabulüne bağlanması" dediği şey artık bir duygu değil, ölçülen, sıralanan ve satılan bir büyüklüktür. Üstelik bu ölçüm, kişinin kendi cebindeki cihaz tarafından, kendi rızasıyla yapılır. Dijital panoptikon dediğimiz şeyin en verimli yanı budur: gözetlenenin bizzat gözetleme aygıtını taşıması.

Ve bu ölçümün ideolojik örtüsü hazırdır: teknoloji sanki kimsenin emeğinden doğmamış, kendi kendine gelişen bir güç gibi anlatılır. Sahipsizlik yanılsamasını söktüğümüz yazıda ve tekillik mitosunu bir "modern afyon" olarak ele aldığımız yazıda gösterdiğimiz gibi, öznesi silinmiş her teknoloji anlatısı, mülkiyet sorusunu da birlikte siler.

2. "Olma" kipinin kendisi meta hâline getirildi. Fromm'un panzehiri — dikkat, yoğunlaşma, bulunma, yavaşlık — bugün bir pazar segmentidir. Farkındalık uygulamaları, "dijital detoks" tatilleri, meditasyon abonelikleri, minimalizm estetiği. Sermaye, kendi ürettiği hastalığın panzehirini de satar; bu, kapitalizmin en yetenekli hamlesidir. Bir uygulama abonesi olarak "olma kipi" satın almak, tanım gereği sahip olma kipidir.

3. Güvencesizlik, karakteri yeniden biçimlendiriyor. Gig ekonomi dosyamızda gösterdiğimiz üzere, platform çalışanı kendi emeğini her gün yeniden pazarlamak zorundadır: puanı, kabul oranı, müşteri yorumu. Bu, Fromm'un pazarlama karakterinin en saf biçimidir — ve artık bir kişilik eğilimi değil, çalışma rejiminin şartıdır. Kurye "güler yüzlü" olmayı seçmez; algoritma onu güler yüzlü olmaya zorlar. Kasadaki tek işçiyi yazarken söylediğimizi burada tekrarlayalım: duygu da bir emek kalemidir ve ücretsiz alınır.

4. Yapay zekâ, "sahip olma" kipinin şimdiye kadarki en büyük ölçekli uygulamasıdır. Karaburun'a sunduğumuz Kristalleşmiş Emeğin İsyanı bildirisinin tezi buydu: büyük modeller, insanlığın ortak birikiminden — yazılmış her metinden, çizilmiş her resimden, yazılmış her kod satırından — damıtılır ve bir şirketin mülkü olarak geri satılır. Fromm'un diliyle söylersek, bu, genel zekânın sahip olma kipine geçirilmesidir. Tennyson'ın çiçeği gibi: bilgi, ona duyulan ilgi yüzünden koparılır, kökünden sökülür ve bir mülke dönüştürülür. Kim bilmek istiyorsa artık kiralamak zorundadır. Dijital prangalar ve sibernetik ufuklar yazısında söylediğimiz ikiliği burada da tekrar edelim: aynı teknoloji, mülkiyet ilişkisi değiştiğinde pranga olmaktan çıkıp ufuk olabilir. Sorun araçta değil, aracın kimin elinde olduğundadır.

5. Ve "özgürlükten kaçış" bugün de çalışıyor. 11 Eylül'ün yirmi beşinci yılında, 12 Eylül'ün kırk altıncı yılında ve Almanya'da AfD'nin yükselişinde aynı örüntüyü gördük: güvencesizleşen kitleye, kaygısının açıklaması olarak bir düşman ve sığınak olarak bir otorite sunulur. Fromm'un 1929'da ölçtüğü şey, bugün bambaşka araçlarla üretiliyor. Fark şu: Weimar'da anket kâğıdıyla ölçülen eğilimler, bugün platformlar tarafından hem ölçülüyor hem de ölçüldüğü anda şiddetlendiriliyor.


X. Genç yoldaşlara: ne yapmalı?

Fromm'un kitabını kapatırken yapılacak şey, yaşam tarzınızı düzeltmek değildir. Teşhis bir program değildir; somut olalım.

1. Kitabı rafından çıkarın. Sahip Olmak ya da Olmak'ı okurken son bölümü — "Yeni Toplumun Özellikleri"ni — atlamayın. Fromm'un teşhisini alıp programını atmak, bu kitaba yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Ve okurken her "sahip olma" cümlesinin yanına kendi sorunuzu yazın: kim sahip oluyor?

2. Kendi anketinizi yapın. Fromm'un 1929'daki yöntemi bugün de uygulanabilir. Kendi işyerinizde, okulunuzda, mahallenizde insanların neye inandığını değil, kriz anında ne yapacağını ölçen sorular sorun: "Bir arkadaşın haksız yere işten çıkarılsa ne yaparsın?", "Müdür bir kadın çalışanı azarlarken ne yaparsın?" Söylenenle yapılan arasındaki makas, bir örgütçünün en değerli bilgisidir.

3. "Kişilik" değil, koşul tartışın. Bir arkadaşınız tükenmişse sorun ona "dayanıklılık" önermek değil, vardiyayı, ücreti ve güvenceyi konuşmaktır. Bireysel çözüm önerisi, çoğu zaman toplumsal sorunu görünmez kılmanın en kibar biçimidir.

4. Sevgiyi maddi koşullarıyla birlikte savunun. "Sevme sanatı" zaman ister. Zaman, çalışma süresi demektir. Sekiz saatlik iş günü, ücretli izin, durdurma hakkı, kreş, servis — bunların hepsi aynı zamanda birer sevgi talebidir. Bir sendikal talep listesine baktığınızda orada insanların birbirine ayırabileceği zamanı görün.

5. Pazarlama karakterine karşı kolektif kimliği koyun. "Kişisel marka" yerine örgüt; "ağ kurmak" yerine yoldaşlık; takipçi yerine üye. Bu bir üslup tercihi değil, bir dayanıklılık meselesidir: beğeni dalgalandığında özsaygısı dalgalanan insan, mücadelenin uzun zamanlarına dayanamaz.

6. Üretim araçlarının mülkiyetini tartışma masasına koyun. Fromm'un boş bıraktığı yer burasıdır; doldurmak bize düşer. Bir tartışmada "tüketim çılgınlığı" konuşuluyorsa, soruyu bir basamak aşağı indirin: neyin üretileceğine kim karar veriyor?

7. Müşterekleri savunun. Fromm'un "Yüce Kültür Konseyi" önerisi bugünkü dilde şudur: bilgi, kâr ve askerî kullanım ölçütünden bağımsız üretilmelidir. Açık veri, açık kaynak, kamusal kütüphane, kamusal araştırma. Distilasyon tartışmasında yazdığımız gibi: sorun kimin kimden öğrendiği değil, öğrenmenin ürününün kimin mülkü olduğudur.

8. Yerel felsefe topluluklarına gidin — ve orada sınıfı konuşun. MARFET gibi topluluklar, Türkiye'nin ilçelerinde ayakta duran ender kamusal düşünme alanlarıdır. Bu tür bir salonda oturup soru sormak, en az bir bildiri dağıtmak kadar örgütleyici bir iştir. Fromm sunumunda sorulacak soru hazır: "Sahip olmaktan olmaya geçiş, sahip olanların rızasıyla mı olacak?"

9. Kendi geleneğinizin bastırılmış metinlerini arayın. Fromm'un anketi elli yıl bekledi. Türkiye'de de öyle metinler, öyle tanıklıklar, öyle sözlü tarihler var. 12 Eylül dosyamızda yaptığımız çağrıyı burada da yapalım: kaydedilmemiş her deneyim, bir sonraki kuşak için kaybedilmiş bir derstir.

10. Ve örgütlenin. Bu listedeki her maddenin arkasında bu madde var. Fromm'un "yeni insan"ı bir karar değil, bir pratiğin ürünüdür; o pratiğin adı örgütlü mücadeledir. İnsan, dünyayı değiştirirken değişir — başka türlü değil.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Erich Fromm'un asıl büyüklüğü, bize "daha az sahip olun" demesi değildir. Asıl büyüklüğü, 1929'da Alman işçisine 271 soru sorup verdiği yanıtları ciddiye almasıdır: sınıfın kendi hakkındaki kanaatiyle kendi davranışı arasındaki farkı ölçmeye çalışmak, sevgi dolu bir öğüt değil, soğukkanlı bir devrimci sorumluluktur. O anket yayımlansaydı ne değişirdi bilmiyoruz. Ama bir hareketin kendi tabanını tanımak için elinde bir araç olması ile olmaması arasındaki fark, tarihte bazen her şeydir.

Fromm'un eksiği de tam buradan görülür. Sınıfın karakterini ölçtü, ama o karakteri değiştirecek olanın yine o sınıfın kendi eylemi olduğunu yeterince yazmadı. "Sahip olmaktan olmaya" geçişi bir kültür meselesi olarak kurdu; oysa bu, her şeyden önce kimin neye sahip olduğu meselesidir.

O hâlde 18 Eylül Cuma akşamı Marmaris Belediyesi Kültür ve Sanat Evi'ne giderseniz, Fromm'u iki elinizle birden tutun: bir elinizde teşhisi, öbür elinizde eksiği. Çiçeği koparmadan bakmayı öğrenmek güzel bir şeydir. Ama çitin dibindeki nazuna otunun üstünde kimin tapusu olduğunu sormadan, bakmak da yetmez.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Etkinlik

Erich Fromm'u Anlamak — Sevgiyle Yaşama Sanatı: "Sahip Olmaktan Olmaya"
Sunum: Ahmet Nohut
18 Eylül Cuma, saat 18.00
Marmaris Belediyesi Kültür ve Sanat Evi
Düzenleyen: Marmaris Felsefe Topluluğu (MARFET)


Bağlantılı yazılarımız

Bu yazı, blogun #felsefe etiketi altındaki dizinin bir halkasıdır. İlgili başlıklar:

Filozof portreleri — "…'yı Anlamak" dizisi

Yöntem, bilgi ve müşterekler

Karakter, gündelik hayat ve ideoloji

Yapay zekâ ve dijital kapitalizm

Sınıf, gericilik ve tarih

Ege ve yerel felsefe


Kaynaklar

Fromm'un metinleri

  • Erich Fromm, Escape from Freedom, Farrar & Rinehart, 1941. Türkçesi: Özgürlükten Kaçış, çev. Şemsa Yeğin, Payel, 1972.
  • Erich Fromm, Man for Himself, Rinehart, 1947. Türkçesi: Erdem ve Mutluluk, çev. Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994; ayrıca Kendini Savunan İnsan, Say.
  • Erich Fromm, The Sane Society, Rinehart, 1955. Türkçesi: Sağlıklı Toplum, çev. Zeynep Tanrısever – Yurdanur Salman, Payel, 1996.
  • Erich Fromm, The Art of Loving, Harper & Brothers, 1956. Türkçesi: Sevme Sanatı, çev. Yurdanur Salman, Payel, 1995; çev. Işıtan Gündüz, Say, 2020.
  • Erich Fromm, Marx's Concept of Man, Ungar, 1961 (1844 Elyazmaları'nın T. B. Bottomore çevirisiyle). Türkçesi: Marx'ın İnsan Anlayışı, çev. Kaan H. Ökten, Arıtan, 1997; Say, 2014.
  • Erich Fromm, May Man Prevail?, Doubleday, 1961.
  • Erich Fromm (ed.), Socialist Humanism: An International Symposium, Doubleday, 1965 — Fromm'un Giriş'i. Tam içindekiler.
  • Erich Fromm, The Revolution of Hope: Toward a Humanized Technology, Harper & Row, 1968. Türkçesi: Umut Devrimi, çev. Şemsa Yeğin, Payel, 1995.
  • Erich Fromm, The Anatomy of Human Destructiveness, Holt, Rinehart & Winston, 1973. Türkçesi: İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, çev. Şükrü Alpagut, Payel, 2 cilt.
  • Erich Fromm, To Have or To Be?, Harper & Row, 1976. Türkçesi: Sahip Olmak ya da Olmak, çev. Aydın Arıtan, Arıtan, 1990; Say, 2015.
  • Erich Fromm & Michael Maccoby, Social Character in a Mexican Village, Prentice-Hall, 1970.
  • Erich Fromm, Arbeiter und Angestellte am Vorabend des Dritten Reiches, 1980 (yazımı 1929-31); İngilizcesi: The Working Class in Weimar Germany: A Psychological and Sociological Study, ed. Wolfgang Bonß, Harvard University Press, 1984.

Marx

Tartışma ve eleştiriler

Fromm'un yeniden değerlendirilmesi

Bu yazıdaki İngilizce alıntıların Türkçe karşılıkları bize aittir. Weimar anketinin karakter dağılım oranları Brunner'ın aktarımına dayanır; anket sayıları kaynaklar arasında küçük farklılıklar gösterir (dağıtılan anket için 3.000–3.300 aralığı verilir) ve bu farklılık metinde gizlenmemiştir.

Etiketler:#felsefe#marfet#erichfromm#sevgi#sahipolmak#psikanalist#sınıf#marmaris#marx#yabancılaşma#tüketim

İlgili Başlıklar