Toplumsal Cinnet ve Pasifleştirme Mühendisliği
İyi Olmak İçin Birlik Olmak: Ayşen Şahin'in Serzenişine Gelen Yanıtlar Üzerinden Tavırların Psikolojisi, Safsatalara Karşı Bir Akıl Rehberi ve Bir Yol Haritası

İyi olmak için birlik olmak gerekiyor.
Bu yazının bütün söylediği bu cümlenin açılımı.
21 Ekim akşamı gazeteci Ayşen Şahin X'te bir serzeniş paylaştı. 50 kişilik basın açıklamalarının, 1000 kişilik mitinglerin 25 yıllık otoriter bir rejime karşı vicdan rahatlatmaktan öte ne getireceğini sordu ve "hiçbir şey içime tam sinmiyor" diye bitirdi. Bu serzenişe Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi yazısıyla yanıt vermiştik; orada dünyada gelişen örgütlenme modellerini ve basın özgürlüğü için somut bir öneriyi anlattık. Bu yazı onun devamı ve tamamlayıcısı. Orada "ne yapabiliriz?" sorusuna yanıt aradık; burada "neden yapamıyoruz?" sorusuna bakıyoruz.
Gönderinin altına otuz altı yanıt geldi. Kim yazdığına değil, ne tavır aldığına bakıyoruz. Ve bu tavırların neredeyse hepsinde aynı şeyi görüyoruz: iyi olmayan insanlar. Öfkeli, yorgun, kırgın, umutsuz, yalnız. Bir kısmı soruyor, bir kısmı suçluyor, bir kısmı vazgeçmiş. Ama hepsi tek başına.
Bu yalnızlık bir tesadüf değil, kişisel bir zaaf da değil. Kırk altı yıldır süren bir pasifleştirme mühendisliğinin ürünü: 12 Eylül'ün siyasetsizleştirmesi, neoliberal bireyselleşme, borç ve güvencesizlik, örnek cezalarla üretilen korku, öfkeyi biriktirmeyen sosyal medya akışı ve muhalefetin seyirci siyaseti. Bu mekanizmaların ortak sonucu, insanı birbirinden koparmak. Birbirinden kopan insan da iyi olamaz.
Psikoloji bize üç şeyi söylüyor:
- İnsanları birlikte harekete geçiren üç şey var: haksızlığa öfke, birlikte değiştirebileceğine inanmak ve ortak bir kimlik. Yanıtlarda öfke çok yüksek; ama değiştirebilme inancı ve "biz" duygusu yok. Yolu olmayan öfke yön şaşırır ve kendi safına döner. Bu yazıda "toplumsal cinnet" dediğimiz şey klinik bir tanı değil, öfkenin bu yön şaşırması.
- Çaresizlik kendiliğinden gelir; kontrol öğrenilir. Kaderciliği ikna konuşmaları kırmaz; birlikte kazanılan küçük bir zafer kırar. Ve küçük zaferler de ancak birlikte kazanılır.
- Yalnızlık aklı da yorar. Yorgun akıl kısayollara, yani safsatalara başvurur: bütün halkı tek bir sıfatla tanımlamak, sorunu kişilerin karakterinde aramak, "nafile" demek, mükemmel çözüm yoksa hiçbir şey yapmamak. Bu yazının ayrı bir bölümünde yanıtlarda görünen on iki safsatayı tek tek anlatıyoruz, her birinin altına o safsatayı taşıyan yanıtları koyuyoruz ve Marksist bir yanıtla karşılık veriyoruz.
Yazı altı kısımdan oluşuyor:
- Tavırlar haritası: on tavır ve dağılımları.
- Kolektif eylemin psikolojisi: öfke, etkililik, kimlik ve altı psikolojik mekanizma.
- Dokuz tavır, dokuz portre: her tavrın arkasında olabilecek kurgusal bir hayat, ne hissettiği, onu oraya iten sınıfsal koşul ve ona ne iyi gelir.
- Pasifleştirme mühendisliği: sessiz kelimeler ve altı mekanizma.
- Safsatalar: on iki kalıp, altlarında yanıtlar, karşılarında Marksist yanıtlar.
- Yol haritası: ilk otuz günde çekirdek, üç ayda komite ve ilk zafer, altı ayda meclis, bir yılda omurga ve kampanya, üç yılda kuşak.
Dokuz portremizdeki dokuz insanın eksik bileşeni aynı: birbirleri. İyi olmak bireysel bir terapi değil, ortak bir pratik. İnsan, ancak birlikte bir şeyi değiştirebildiğini gördüğünde iyi olur.
Halk uyumadı; örgütsüz bırakıldı. Uyandırmaya değil, birleştirmeye ihtiyaç var. Çünkü birlik olmadan iyi olunmuyor.
Birinci Kısım: Bir Serzeniş, Otuz Altı Yanıt
Yöntem Üzerine
Bu yanıtlar Ayşen Şahin'in takipçi çevresinden geliyor. Büyük ölçüde kentli, eğitimli, muhalif orta katmanlar. Türkiye toplumunun tamamını temsil etmiyorlar. Ama muhalefetin kendi içinden nasıl düşündüğünü, neye öfkelendiğini, neyi beklediğini görmek için iyi bir kesit oluşturuyorlar.
Kişileri değil tavırları okuyoruz. Hiçbir yanıtı sahibine bağlamıyoruz, kimseyi ayıplamıyoruz. Bir tavrı eleştirmek, o tavrı taşıyan insanı küçümsemek değildir. Bu tavırların her biri bir yaşanmışlığın ürünü; biz o yaşanmışlığı üreten koşullara bakmak istiyoruz. Aşağıdaki portreler de kurgusal: Gerçek kişileri değil, bir tavrın arkasında olabilecek hayatları anlatıyor.
Bir toplumun ruh hâli, sloganlarından çok bir serzenişe verdiği yanıtlardan okunur.
Tavırlar Haritası
| Tavır | Yanıt | Tipik ifade | Ne anlatıyor |
|---|---|---|---|
| Soruyu dışarıya sormak | 9 | "Peki siz ne önerirsiniz?" | Arayış var, ama özne dışarıda aranıyor |
| Teşhise katılmak | 7 | "Sonuç sıfır." "Gazımız alınıyor." | Ritüelin tükendiği konusunda geniş uzlaşma |
| Ahlaki suçlama | 5 | "Meclis'te muhalefet yok", "siyaset dedikoduya döndü" | Yapı yerine karakter üzerinden açıklama |
| Kendi safına öfke | 2 | "Dükkân açan sol", "beter olsunlar" | Öfkenin yön değiştirmesi |
| Kültürel küçümseme | 1 | "Okumuş aydın en fazla yüzde otuz" | Sınıfı kültür üzerinden bölmek |
| Boykotu tek araç görmek | 3 (+2 değinen) | "Onlar için değerli tek şey para" | Doğru sezgi, tüketici olarak örgütlenme |
| Kadercilik | 3 | "Ne yapsak nafile." "Eee." | Öğrenilmiş çaresizlik |
| Mucize beklemek | 1 | "Seçime kadar… belki çekilir" | Gücü takvime havale etmek |
| Yeni özne aramak | 4 | Gençlik, yan yana durmak, sokakta neşe, uzun ufuk | Tohum |
| Yazarı savunmak | 1 | "Doğru anlamak lazım" | Dayanışma refleksi |
En dikkat çekici yanı sayıların dağılımı. Soran, katılan ve suçlayan toplam yirmi bir yanıt var. Bir şey öneren ise dört yanıt; onlardan yalnızca biri somut bir biçim (flashmob) söylüyor. Teşhis bol, reçete kıt.
"Cinnet" Kelimesi Üzerine
"Toplumsal cinnet" ifadesi Türkiye'de genellikle ani şiddet patlamalarının ardından kullanılır. Biz kelimeyi klinik bir tanı olarak kullanmıyoruz. Bir toplumu "deli" ilan etmek ne bilimsel ne siyasi olarak doğru. Kullandığımız anlam şu: Öfkenin gerçek nesnesini kaybedip yön şaşırması.
Frantz Fanon Yeryüzünün Lanetlileri'nde (1961) sömürge toplumunda çarpıcı bir şey gözlemler: Sömürgeleştirilmiş insanın biriken öfkesi asıl kaynağına yönelemediğinde önce kendi kardeşine döner. Öfke yok olmaz; yönünü değiştirir. Gramsci de Hapishane Defterleri'nde bunalımı şöyle tarif eder: Eski ölmektedir ve yeni doğamamaktadır; bu ara dönemde çok çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar.
Bu yanıtlarda da öfke yön şaşırıyor, elbette şiddet olarak değil, söz olarak: "çekirdek çıtlayan çoğunluk", "yarı okumuş halk", "dükkân açan sol", "bu memleketin insanı". Bu cümleleri kuranlar iktidara en çok öfkelenenler arasında. Ama o öfke gidebileceği bir yol bulamadığı için kendi safına dönüyor.
Öfke yok olmaz; yolunu bulamazsa yönünü değiştirir. Örgüt, öfkenin yolunu açan şeydir.
İkinci Kısım: Kolektif Eylemin Psikolojisi
Tavırlara tek tek girmeden önce, onları okumak için bir çerçeve kuralım. Sosyal psikoloji ve psikanaliz, insanların neden birlikte harekete geçtiği ya da geçemediği konusunda bize işe yarar araçlar veriyor. Bu araçlar Marksist analizin yerini tutmaz; ama onu tamamlar. Marx'ın 1844 Elyazmaları'nda anlattığı yabancılaşma, yalnızca ekonomik bir ilişki değil, aynı zamanda yaşanan bir duygudur: insanın kendi emeğine, ürününe, türüne ve öteki insanlara yabancılaşması. Psikoloji bize bu yaşantının iç haritasını çıkarmakta yardım ediyor.
Üç bileşen: Öfke, etkililik, kimlik
Sosyal psikologlar Martijn van Zomeren, Tom Postmes ve Russell Spears, 2008'de kolektif eylem üzerine yapılmış yüzden fazla araştırmayı bir araya getiren bir meta-analiz yayımladı. Vardıkları sonuç basit ama güçlü: İnsanları birlikte harekete geçiren üç şey var.
Haksızlık duygusu ve öfke: "Bu yanlış ve kabul edilemez."
Kolektif etkililik inancı: "Birlikte bir şey değiştirebiliriz."
Ortak kimlik: "Biz" diye bir şey var ve ben onun parçasıyım.
Üçü birden olduğunda insanlar harekete geçer. Biri eksik olduğunda hareket ya hiç başlamaz ya da başlar ve söner.
Otuz altı yanıtı bu üç bileşenle okuyalım:
| Bileşen | Yanıtlardaki durum | Belirtisi |
|---|---|---|
| Öfke | Çok yüksek | Hemen her yanıt öfkeli |
| Etkililik inancı | Çok düşük | "Nafile", "sonuç sıfır", "ne kazandık?" |
| Ortak kimlik | Dağınık ve bölünmüş | "Biz" yerine "halk", "onlar", "siz", "sol", "yarı okumuşlar" |
Tablo durumu tek bakışta özetliyor: Öfke var, ama ne etkililik inancı ne de ortak bir kimlik onu taşıyor. Etkililik inancı olmayan öfke, gidecek yer bulamaz. Ortak kimliği olmayan öfke, hedefini kendi içinde arar. "Toplumsal cinnet" dediğimiz şeyin psikolojik formülü bu.
Marksist dille söylersek: Öfke, sömürü ve baskı ilişkisinin kendiliğinden ürünüdür. Etkililik inancı ve ortak kimlik ise kendiliğinden doğmaz; örgütlenme içinde, ortak deneyimle, kazanılan zaferlerle üretilir. Sınıf bilinci tam olarak bu ikisinin, yani "biz" duygusunun ve "biz değiştirebiliriz" inancının adıdır.
Altı mekanizma
Yanıtları okurken altı psikolojik mekanizmanın tekrar tekrar devreye girdiğini görüyoruz.
Öğrenilmiş çaresizlik ve kontrolün öğrenilmesi. Martin Seligman ve Steven Maier'in 1967'de başlayan deneyleri, ne yaparsa yapsın sonucu değiştiremeyen canlının bir süre sonra denemeyi bıraktığını gösterdi. Ama aynı araştırmacıların 2016'da sinirbilimden gelen bulgularla yaptığı yeniden değerlendirme daha önemli bir şey söylüyor: Uzun süren baskı altında pasiflik aslında öğrenilmiş değil, varsayılan bir tepki. Öğrenilen şey kontroldür. Yani insanlar çaresizliği öğrenmez; çaresizlik kendiliğinden gelir. Öğrenilmesi gereken şey, bir şeyi değiştirebildiğini deneyimlemektir. Bu bulgunun siyasi anlamı açık: Kaderciliğe karşı ikna değil, deneyim gerekir.
Temel yükleme hatası. Psikolog Lee Ross 1977'de insanların başkalarının davranışını açıklarken durumu küçümseyip kişiliği abarttığını gösterdi. "O geç kaldı çünkü sorumsuz" deriz; trafiği, otobüsü, çocuğunu okula bırakmak zorunda olduğunu düşünmeyiz. Toplumsal ölçekte bu hata şöyle görünür: "Halk sokağa çıkmıyor çünkü korkak." Korkuyu üreten koşullar, yani işini kaybetme riski, borç, gözaltı, örgütsüzlük, görünmez olur.
Yer değiştirme ve yatay düşmanlık. Psikanalizin klasik savunma mekanizmalarından biri: Bir duyguyu asıl nesnesine yöneltemeyen insan, onu daha güvenli bir nesneye yöneltir. Patronuna kızan işçinin eve gelip ailesine bağırması gibi. Fanon'un sömürge toplumunda gördüğü şey bunun toplumsal biçimi. Yanıtlardaki "beter olsunlar" ve "dükkân açan sol" cümleleri de öfkenin iktidardan kendi safına yer değiştirmesi.
Sorumluluğun dağılması. John Darley ve Bibb Latané'nin 1968'deki deneyleri, bir acil durumda etrafta ne kadar çok insan varsa her birinin yardım etme olasılığının o kadar düştüğünü gösterdi. Herkes bir başkasının harekete geçeceğini düşünür. Kalabalık bir muhalefet kamuoyunda da aynısı olur: Herkes "biri bir şey yapmalı" der ve o "biri"nin kendisi olmadığını varsayar. "Siz ne önerirsiniz?" sorusu bu dağılmanın bir biçimi.
Ahlaki aklanma ve "vazife". Benoît Monin ve Dale Miller'ın 2001'de tarif ettiği ahlaki lisans etkisi: İyi bir şey yaptığımızı hissettiğimizde, bir sonraki adımda daha az çaba gösterme hakkını kendimize tanırız. Kirk Kristofferson ve arkadaşlarının 2014'teki araştırması bunu kamusal destek gösterileri için sınadı: Bir davaya herkesin önünde sembolik destek veren insanlar, sonrasında o davaya anlamlı katkı yapmaya daha az yatkın oldu. Serzenişteki "vazife savmak, bir şey yapmış sayıp vicdan rahatlatmak" ifadesi, bu bulgunun gündelik dildeki tarifi. Ritüel eylem tehlikeli bir şey yapabilir: harekete geçme ihtiyacını tatmin edip gerçek eylemin yerini alabilir.
Özgürlükten kaçış. Erich Fromm Özgürlükten Kaçış'ta (1941) modern insanın, geleneksel bağlarından koparıldığında yaşadığı yalnızlık ve güçsüzlükten üç yolla kaçtığını yazar: Otoriteye sığınmak, yıkıcılık ve otomatik uyumculuk. Bu üç yol yanıtlarımızda da görünüyor. Plan bekleyen tavır, otoriteye sığınma arzusunu, "beter olsunlar" yıkıcılığı, "nafile" deyip akışa teslim olmak da otomatik uyumculuğu taşıyor. Fromm'un çözümü "olumlu özgürlük"tü: insanın başkalarıyla kendiliğinden ve etkin bir bağ kurması. Bizim dilimizde: örgütlenme.
| Mekanizma | Yanıtlardaki görüntüsü | Panzehiri |
|---|---|---|
| Öğrenilmiş çaresizlik | "Nafile", "boşuna" | Kontrol deneyimi: küçük zafer |
| Temel yükleme hatası | "Halk korkak", "yarı okumuş" | Durumu görmek: koşulları saymak |
| Yer değiştirme | "Beter olsunlar", "dükkân açan sol" | Öfkeye gerçek nesnesini vermek |
| Sorumluluğun dağılması | "Siz ne önerirsiniz?" | "Ben ve beş kişi" birimi |
| Ahlaki aklanma | "Vazife", "gazımız alınıyor" | Ritüeli bir sonraki adıma bağlamak |
| Özgürlükten kaçış | Lider beklemek, yıkıcılık, teslimiyet | Olumlu özgürlük: etkin bağ, örgüt |
Üçüncü Kısım: Dokuz Tavır, Dokuz Portre
Aşağıdaki portreler kurgusaldır. Hiçbiri gerçek bir kişiyi anlatmıyor; her biri bir tavrın arkasında olabilecek binlerce hayattan birini temsil ediyor. Portrelerdeki meslek, yaş ve cinsiyet tesadüfidir: Aynı tavrı herkes taşıyabilir. Amaç insanları kategorilere hapsetmek değil, bir tavrın içinden bakmak.
Soran: "Peki siz ne önerirsiniz?"
Portre. Selin otuz dört yaşında, bir lojistik şirketinin finans biriminde çalışıyor. Sabah sekizde servise biniyor, akşam yedide eve dönüyor. 19 Mart'ta Saraçhane'ye iki akşam gitti, üçüncü akşam ertesi gün toplantısı olduğu için gidemedi. Boykota da katıldı; bir ay boyunca belli markalardan alışveriş yapmadı. Sonra boykot söndü, kimse bir şey söylemedi. Şimdi her tutuklamada telefonunda öfkeli bir gönderi okuyor, beğeniyor, bazen yanıt yazıyor. Serzenişi okuyunca içinden geçen şu: "Haklısın, ama ne yapacağız? Biri bana söylesin, ben yaparım."
Psikolojik derinlik. Selin'in sorusu samimi. Pasif değil; tersine, bir şey yapmaya hazır. Ama hazır olduğu şey bir görev: Biri ona ne yapacağını söylesin, o da yapsın. Bu, sorumluluğun dağılmasının ve Fromm'un "otoriteye sığınma" dediği şeyin yumuşak bir biçimi. Belirsizlik insanı yorar; psikologların "bilişsel kapanma ihtiyacı" dediği şey, belirsizliği bir an önce ortadan kaldıracak bir plan arayışı doğurur. Selin bir plan arıyor, çünkü plansızlık onu tüketiyor.
Sınıfsal zemin. Selin'in hayatında karar vermek ona ait bir şey değil. İşyerinde görevler yukarıdan gelir; o uygular. Siyasette de aynı kalıbı bekliyor: lider plan sunar, o uygular. İşyerinde demokrasi olmayan bir insanın siyasette kendiliğinden demokratik bir özne olmasını beklemek gerçekçi değil. Kapitalist işbölümü, yönetme ve uygulama işlerini birbirinden ayırır; bu ayrım insanın siyasi kendiliğini de biçimlendirir.
Ona ne iyi gelir? Bir plan değil, bir masa. Selin'e "şunu yap" diyen bir lider yerine, "gel, birlikte karar verelim" diyen beş kişi. Karar vermenin kendisinin bir deneyim olduğunu, ilk kez kendi sorusunu kendi yanıtladığında hissedeceği şeyin bir planı uygulamaktan çok daha güçlü olduğunu görmesi. İlk adım: Aynı servise binen iki iş arkadaşıyla bir akşam oturup "biz ne yapabiliriz?" diye konuşmak.
Teşhis eden: "Sonuç sıfır, gazımız alınıyor"
Portre. Mehmet elli iki yaşında, emekli bir lise öğretmeni. 1990'ların sonunda sendikalıydı; 2000'lerde Cumhuriyet mitinglerine, 2010'larda Gezi'ye, 2020'lerde neredeyse bütün muhalefet mitinglerine gitti. Kaç tane olduğunu sayamıyor. Her seferinde umutla gidip yorgun döndü. Serzenişi okuyunca kendi cümlesini bulmuş gibi oldu: "Evet, gazımız alınıyor." Ama Cumartesi yine gidecek. Gitmezse kendini daha kötü hissedeceğini biliyor.
Psikolojik derinlik. Mehmet bilişsel bir çelişki yaşıyor: Leon Festinger'in 1957'de tarif ettiği uyumsuzluk. Mitinge inanmıyor ama gidiyor. Bu çelişkiyi iki yoldan çözebilir: Ya gitmeyi bırakır ("nafile" der ve kaderciliğe geçer) ya da gidişine yeni bir anlam verir ("vazife"). Şimdilik ikincisini seçiyor. Ama bu anlam onu tatmin etmiyor; sadece suçluluktan koruyor. "Gazımız alınıyor" ifadesi de bunu anlatıyor: Miting, öfkenin sistemi zorlamasının değil, sistemin öfkeyi güvenli biçimde boşaltmasının aracı hâline gelmiş. Mehmet bunu fark etmiş. Fark ettiği için de acı çekiyor.
Sınıfsal zemin. Mehmet'in kuşağı, örgütlü bir toplumu henüz hatırlayan son kuşaklardan. Sendikalı olduğu yılları biliyor; bir toplantıda karar almanın, bir eylemin bir sonraki adıma bağlanmasının ne demek olduğunu biliyor. Bugünkü mitinglerde eksik olanın bu olduğunu da seziyor. Ama emekli; işyeri yok, sendikası yok, bağlı olduğu bir örgüt yok. Bilgisi var, yapısı yok.
Ona ne iyi gelir? Bilgisini bir yapıya aktarmak. Mehmet'in kuşağının en büyük hazinesi deneyim: nasıl toplantı yapılır, nasıl karar alınır, nasıl bir eylem planlanır. Bir mahalle komitesinde, bir dayanışma ağında, gençlerin kurduğu bir çalışma grubunda bu deneyim çok değerli. İlk adım: Mitinge giderken yalnız gitmemek; mahalleden üç kişiyle gitmek ve dönüşte bir çay ocağında oturup "bundan sonra ne?" diye konuşmak.
Ahlaki suçlayan: "Meclis'te muhalefet yok"
Portre. Kemal kırk beş yaşında, bir inşaat şirketinde proje mühendisi. Siyaseti ayrıntılı takip ediyor; her gece haber programları izliyor, bütün muhalefet partilerinin açıklamalarını okuyor. Hepsine öfkeli: Meclis'teki vekiller "hayatlarından memnun", muhalefet "siyaseti dedikodu sanıyor", partiler "dostlar alışverişte görsün" diye iş yapıyor. Serzenişin altına yazdığı yanıt da bu öfkenin bir parçası.
Psikolojik derinlik. Kemal'in eleştirilerinin önemli bir kısmı haklı. Ama açıklama biçimi temel yükleme hatası taşıyor: Sorunun nedeni olarak kişilerin karakterini görüyor (rahatlık, beceriksizlik, ikiyüzlülük), yapıyı görmüyor. Bu yaklaşım bir tür rahatlama da sağlıyor: Suçlu bellidir, ben değilimdir. Kemal sorunu tanımlayan kişi olarak kendini sorunun dışında tutuyor. Yorumcu konumu, aktör olmanın yükünden kurtarır.
Sınıfsal zemin. Kemal'in işi, sorunları teknik olarak çözmek. Bir şantiyede bir aksaklık olduğunda hangi taşeronun, hangi mühendisin hata yaptığını bulur. Siyasete de aynı gözle bakıyor: Kim hata yaptı? Ama siyaset bir şantiye değil. Bir şantiyede hatayı yapanı değiştirince sorun çözülebilir; siyasette ise kişiler değişse de yapı aynı insanları üretmeye devam eder. Kemal'in mühendislik aklı burada bir sınıra çarpıyor: Toplumsal sorunlar kişilerden değil, ilişkilerden doğar.
Ona ne iyi gelir? Eleştirisini bir analize, analizini bir öneriye çevirmek. "Meclis'te muhalefet yok" yerine "neden yok, hangi koşullar bunu üretiyor ve bu koşulları değiştirmek için biz ne yapabiliriz?" diye sormak. Ayrıca kendi işyerine bakmak: Bir inşaat şirketinde, taşeron işçilerin iş cinayetlerinde ölüp gittiği bir sektörde, mühendisin kendisinin de örgütlenebileceği bir yer var. İlk adım: Kendi meslek örgütünün (oda, sendika) bir toplantısına gitmek.
Kendi safına öfkelenen: "Beter olsunlar"
Portre. Hasan altmış bir yaşında. Gençliğinde bir sol örgütteydi; 12 Eylül'de gözaltına alındı, sonra uzun yıllar siyasetten uzak durdu. 2000'lerde tekrar umutlandı, birkaç sol partiye üye oldu, ayrıldı. Bölünmeleri, isim değişikliklerini, birbirini suçlayan açıklamaları izledi. Şimdi "bu memleketin insanı kadar çıkarcı, korkak, güç yalakası yoktur; en çok da sol böyledir; beter olsunlar" diye yazıyor. Kızgınlığının altında derin bir yas var.
Psikolojik derinlik. Hasan'ın öfkesi bir yer değiştirme. Asıl öfkesi kırk altı yıl önce onu gözaltına alan devlete, hayatını parçalayan yenilgiye. Ama o öfke hiçbir zaman bir hesaplaşmaya dönüşemedi. Bu yüzden şimdi en yakınındakilere, kendi safına yöneliyor. Bunun içinde bir de yas var: kaybedilmiş bir dünyanın, umudun, gençliğin yası. Yas tutulamadığında öfkeye dönüşür. "Beter olsunlar" cümlesi bir küçümseme gibi görünüyor ama aslında bir yaranın sesi. Freud'un "küçük farklılıkların narsisizmi" dediği şey de burada işliyor: En çok, bize en çok benzeyenlere öfkeleniriz, çünkü onlardan beklentimiz yüksektir.
Sınıfsal zemin. Hasan'ın kuşağı 12 Eylül'ün doğrudan hedefiydi. Örgütleri dağıtıldı, arkadaşları hapse girdi, öldü ya da ülkeyi terk etti. O kuşağın büyük kısmı kendi yenilgisiyle hiçbir zaman toplu olarak hesaplaşamadı. Bu hesaplaşmasızlık bireysel acılara, bireysel acılar da kendi safına yönelen öfkeye dönüştü. Solun parçalılığı da yalnızca ideolojik bir sorun değil; aynı zamanda yasını tutamamış bir kuşağın parçalanmış hafızası.
Ona ne iyi gelir? Öfkesinin ciddiye alınması ve yasının adlandırılması. Hasan'ı ayıplamak onu daha da uzaklaştırır. Ona "haklısın, kırgınsın, ama bu kırgınlığın kaynağı sen değilsin, biz değiliz; kaynağı 12 Eylül ve hesaplaşılmamış yenilgi" diyebilmek gerekir. Hasan'ın kuşağının yenilgi hafızası, genç kuşaklar için en değerli derslerden biri. İlk adım: Hasan gibi birinin hikâyesini dinlemek, kaydetmek, gençlerle paylaşmak. Yenilgiyi konuşmak, onu yeniden yaşamamanın ilk koşulu.
Küçümseyen: "Okumuş aydınlık insan en fazla yüzde otuz"
Portre. Ayla kırk sekiz yaşında, bir kamu hastanesinde uzman doktor. Çocukları özel okulda okuyor. Bütün çocukların aydınlık bir ülkede yaşamasını istiyor; samimi. Ama çevresine bakınca bunu isteyen insanların azınlıkta olduğunu düşünüyor: "Okumuş aydınlık insan en fazla yüzde otuz. Geri kalanı yarı okumuş, bugünü düşünen, çocuğuna kaçak maçak bir ev bırakmayı dert eden insanlar."
Psikolojik derinlik. Ayla'nın şeması bir sosyal kimlik koruma stratejisi. Yenilgiyi açıklamanın en az acı veren yolu, yenilginin nedenini kendi grubunun dışında aramaktır: Biz doğruyu biliyoruz, onlar bilmiyor. Bu, kendi grubunun değerini koruyan, ama başka bir grupla bağ kurmayı imkânsız kılan bir açıklama. Temel yükleme hatası da burada: "Çocuğuna ev bırakmayı dert eden" insanın davranışı bir karakter kusuru ("yarı okumuşluk") olarak okunuyor; güvencesiz bir dünyada ailesini korumak için izlenen rasyonel bir strateji olarak değil.
Sınıfsal zemin. Ayla ücretli çalışıyor. Kamu hastanesinde nöbet tutuyor, şiddete maruz kalıyor, performans sistemiyle denetleniyor, maaşı enflasyonun altında kalıyor. Bu açıdan "yarı okumuş" dediği hasta yakınıyla aynı sınıfsal koşulu paylaşıyor: ikisi de ücretli emekçi. Onları ayıran şey sınıf değil, eğitim, kültürel sermaye ve yaşam tarzı. Türkiye'de muhalif orta sınıfın eski ve kronik hastalığı, bu kültürel farkı siyasi bir uçuruma çevirmek. Bu da iktidarın "elitler ve millet" söylemine her gün yeni bir kanıt sunuyor.
Ona ne iyi gelir? Kendi işyerindeki ortak koşulu görmek. Ayla'nın hastanesinde hemşire, temizlik işçisi, güvenlik görevlisi, sekreter ve doktor aynı yönetimin altında, aynı bütçe kesintileriyle, aynı şiddet riskiyle çalışıyor. Sağlık emekçilerinin ortak mücadelesi, Ayla'nın "yarı okumuş" dediği insanlarla yan yana durmasının en doğal yolu. İlk adım: Hastanedeki sağlık emekçileri sendikasının bir toplantısına gitmek ve orada temizlik işçisiyle aynı masada oturmak.
Boykotçu: "Onlar için değerli tek şey para"
Portre. Derya yirmi dokuz yaşında, iki çocuk annesi, yarı zamanlı bir mağazada çalışıyor. 2025 baharındaki boykota bütün kalbiyle katıldı. Listedeki markalardan alışveriş yapmadı, mahalledeki kadınlara anlattı, WhatsApp gruplarında paylaştı. Bakanların ertesi gün alışverişe gönderildiğini, boykotu destekleyen ünlülerin dizilerden çıkarıldığını gördü ve "işe yarıyor" diye düşündü. Sonra boykot söndü. Kimse "devam" demedi. Mahalledeki esnaf "bizi de batırıyorsunuz" dedi. Şimdi "keşke vazgeçmeseydik" diyor.
Psikolojik derinlik. Derya'nın, yanıtlar arasında en güçlü sezgiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Kolektif etkililik inancını boykotta deneyimledi: İktidarın tepkisi ona bir şeyi değiştirebildiğini gösterdi. Seligman ve Maier'in 2016'daki bulgusuyla söylersek, bir an için kontrolü öğrendi. Ama sonra o kontrol elinden alındı: Boykot örgütlü olmadığı için sürdürülemedi. Bu deneyim, hiç kazanmamaktan daha acı. Yarım kalan bir zafer, kaderciliğe en kısa yoldur. Derya şu an tam olarak o eşikte.
Sınıfsal zemin. Derya bir mağazada çalışıyor; yani hem tüketici hem satış emekçisi. Boykotta tüketici olarak örgütlenmeye çalıştı. Ama tüketici dağınıktır: Her alışveriş tek başına, kendi evinde, kendi bütçesiyle yapılan bir tercihtir. Aralarında bir toplantı, bir karar organı, bir dayanışma bağı yoktur. Ayrıca boykot sermayeyi ayırt etmeden vurdu ve küçük esnafı da etkiledi. Derya'nın kendi işyerinde ise başka bir güç var: Mağazadaki satış emekçileri bir araya geldiğinde, bir zincirin işleyişini tüketicilerden çok daha doğrudan etkileyebilir.
Ona ne iyi gelir? Boykot deneyimini kaybedilmiş bir şey olarak değil, bir ders olarak görmek. Kontrolü öğrenmişti; şimdi o kontrolü sürdürülebilir kılacak bir yapıya ihtiyaç var. İlk adım: Mahalledeki kadınlarla kurduğu WhatsApp grubunu bir dayanışma grubuna dönüştürmek; haftada bir yüz yüze buluşmak, bir sonraki eylemi birlikte kararlaştırmak, esnafla çatışmak yerine onu da kapsayan bir hedef seçmek. Ve kendi işyerinde, mağazadaki iş arkadaşlarıyla konuşmak.
Boykot doğru soruyu sordu: Onları nerede acıtabiliriz? Ama yanlış birimle yanıtladı. Sepet dağınıktır; tezgâh yan yanadır.
Kaderci: "Ne yapsak nafile"
Portre. Emre yirmi altı yaşında, üniversite mezunu, iki yıldır iş bulamayınca kuryelik yapıyor. Günde on iki saat motorun üstünde. Uygulama ona puan veriyor, cezalandırıyor, ödemesini kesiyor. Hiçbir zaman bir patronla yüz yüze konuşmadı. Seçimlerde oy verdi, sonuç değişmedi. Arkadaşları yurt dışına gitti. Serzenişi okuyunca tek kelime yazdı: "Nafile."
Psikolojik derinlik. Emre'nin kaderciliği irrasyonel değil; deneyimden çıkarılmış rasyonel bir sonuç. Seligman ve Maier'in yeni bulgusuna göre, uzun süren baskı altında pasiflik varsayılan tepkidir; öğrenilen ise kontroldür. Emre hayatında hiç kontrol deneyimlemedi. İşini bir algoritma yönetiyor; ne yaparsa yapsın puanı keyfi biçimde düşüyor. Siyasette de aynı: Oy verdi, değişmedi. Kaderciliği bir karakter zaafı değil, kontrolsüz bir hayatın psikolojik özeti. Fromm'un "otomatik uyumculuk" dediği şeye de yakın: Emre teslim olmuş değil, ama direnmenin bir anlamı olduğuna dair bir deneyimi de yok.
Sınıfsal zemin. Emre platform kapitalizminin en tipik işçisi. Görünmeyen bir patron, sürekli denetleyen bir algoritma, iş arkadaşlarından yalıtılmış bir çalışma biçimi. Marx'ın yabancılaşma dediği şeyin en saf hâli: Emeğinin ürününü görmüyor, emek sürecini kontrol etmiyor, iş arkadaşlarını tanımıyor. Ama aynı zamanda sokaklarda, trafik ışıklarında, restoran önlerinde yüzlerce kuryeyle karşılaşıyor. Yalnız değil; yalnız hissettiriliyor.
Ona ne iyi gelir? Bir kontrol deneyimi. Bir kurye derneğinin ya da dayanışma grubunun, bir haksız ceza karşısında topluca itiraz etmesi ve kazanması. Emre'nin hayatında ilk kez bir şeyi değiştirdiğini görmesi. İlk adım: Hep aynı restoranın önünde beklerken karşılaştığı kuryelerle bir mesajlaşma grubu kurmak; haksız cezaları, ödenmeyen ücretleri birlikte kaydetmek. Kenya'daki veri etiketleyicilerinin derneği de, İspanya'daki kurye mücadelesi de böyle başladı.
Mucize bekleyen: "Seçime kadar… belki çekilir"
Portre. Nuran altmış yedi yaşında, emekli bir memur. Her seçimde sandık görevlisi oluyor, her mitinge gidiyor. Torunlarına "az kaldı, gidecekler" diyor. Bazen bir olay olacağını hayal ediyor: Bir hastalık, bir skandal, bir ani çöküş. "En az beklediğimiz anda kumdan kale gibi yıkılacaklar."
Psikolojik derinlik. Nuran'ın umudu gerçek ve değerli. Ama bu umudun bir biçimi var: Değişimin öznesi halk değil; takvim, tesadüf, biyoloji. Bu, psikologların "dışsal kontrol odağı" dediği şeyin siyasi bir biçimi: Olayları belirleyen benim eylemlerim değil, dış güçler. Bu beklenti insanı rahatlatır, çünkü yükü omuzlarından alır. Ama tam da bu yüzden pasifleştirir: Değişim kendiliğinden gelecekse, örgütlenmeye gerek yoktur.
Sınıfsal zemin. Nuran'ın kuşağı, devletin bir düzen ve süreklilik sağladığı bir dönemde çalıştı. Memuriyetin güvencesi, emekliliğin öngörülebilirliği. Değişimin de bu düzenin kendi işleyişi içinden, seçimle, kurumlarla geleceğine inanıyor. 2026, bu inancın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi: Sandığa giden yolun tahtaları mahkeme kararlarıyla, kayyumlarla, erişim engelleriyle sökülebiliyor.
Ona ne iyi gelir? Umudunu korumak, ama ona bir özne eklemek. Nuran'ın sandık görevliliği bir örgütlülük deneyimi: Bir sandık kurulu, bir görev dağılımı, bir sorumluluk. Bu deneyimi seçim günü dışına taşımak mümkün. İlk adım: Sandık görevliliğinde tanıştığı insanlarla seçim dışında da buluşmak; mahallede bir dayanışma ağı, bir yaşlı-genç buluşması, bir okuma grubu kurmak. Kumdan kale yıkılacaksa, onu yıkacak olan dalgaları örgütlemek.
Arayan: Gençlik, beden, neşe, uzun ufuk
Portre. Deniz yirmi bir yaşında, üniversite öğrencisi. 19 Mart 2025'te üniversitesinin önündeki barikatın yanındaydı. O geceyi hayatının en canlı gecesi olarak hatırlıyor: Binlerce genç, sloganlar, ortak bir enerji. Sonra gözaltılar oldu, okuldan uzaklaştırma soruşturmaları açıldı, arkadaşlarının bir kısmı korkup çekildi. Ama Deniz hâlâ bir şeyler arıyor. "Sokakta eğlenmeyi öğrenmek gerek" diye yazan da, "yüz yüze konuşmak, yan yana durmak" diye yazan da, "halklar yanlış yaparak doğruyu bulur" diye yazan da ona yakın bir yerden konuşuyor.
Psikolojik derinlik. Deniz, Émile Durkheim'ın "kolektif coşku" dediği şeyi yaşadı: bir topluluğun bir araya geldiğinde ürettiği, bireyi aşan enerji. Bu deneyim onda üç bileşeni birden canlandırdı: Öfke, ortak kimlik ("biz gençler") ve kısa bir an için de etkililik ("barikat yıkıldı"). Ama coşku kalıcı değildir. Durkheim'ın da yazdığı gibi, topluluk bu enerjiyi ritüeller ve kurumlarla sürekli yenilemezse, enerji dağılır. 19 Mart'ın gençliği de kalıcı bir yapıya dönüşemediği için dağıldı. Deniz'in arayışı, o coşkuyu yeniden bulma ve bu kez sürdürme arayışı.
Sınıfsal zemin. Deniz'in kuşağı, güvencesiz bir geleceğin kuşağı. Diploma iş garantisi değil, kira ödenemez, ev sahibi olmak hayal. Bu kuşak daha önceki kuşakların siyasi kalıplarına da güvenmiyor: "Eski tip siyaset bitti" cümlesi bu güvensizliğin ifadesi. Aynı zamanda dijital araçları en iyi kullanan, yatay ilişkilere en açık kuşak. Sırbistan'da sözcüsüz plenumları kuran, Sudan'da mahalle komitelerini yöneten, Kenya'da yapay zekâ işçilerinin derneğini kuran da bu kuşak.
Ona ne iyi gelir? Coşkuyu bir yapıya dönüştürmek. Kampüste bir öğrenci meclisi, bir çalışma grubu, bir dayanışma ağı. Ve kendi kuşağının dışına çıkmak: Mehmet'in deneyimi, Hasan'ın yenilgi hafızası, Nuran'ın sandık örgütlülüğü, Deniz'in enerjisiyle birleştiğinde güç olur. İlk adım: Kampüste beş arkadaşla haftada bir buluşan bir grup kurmak; Sırbistan'daki plenumların nasıl çalıştığını birlikte okumak.
Coşku kıvılcımdır; örgüt ocaktır. Kıvılcımı olmayan ocak yanmaz, ocağı olmayan kıvılcım söner.
Dokuz Portre Yan Yana
| Portre | Tavır | Baskın mekanizma | Eksik bileşen | İlk adım |
|---|---|---|---|---|
| Selin | Soran | Sorumluluğun dağılması, otoriteye sığınma | Özne olma deneyimi | Beş kişilik bir masa |
| Mehmet | Teşhis eden | Bilişsel uyumsuzluk, ahlaki aklanma | Yapı | Deneyimini bir komiteye aktarmak |
| Kemal | Ahlaki suçlayan | Temel yükleme hatası, yorumcu konumu | Öz-katılım | Kendi meslek örgütüne gitmek |
| Hasan | Kendi safına öfkelenen | Yer değiştirme, tutulamamış yas | Hesaplaşma | Yenilgi hafızasını gençlere aktarmak |
| Ayla | Küçümseyen | Sosyal kimlik koruma, yükleme hatası | Ortak sınıf kimliği | İşyerinde ortak masaya oturmak |
| Derya | Boykotçu | Yarım kalan kontrol deneyimi | Sürdürülebilir yapı | WhatsApp grubunu dayanışma grubuna çevirmek |
| Emre | Kaderci | Kontrolsüzlük, yabancılaşma | Kontrol deneyimi | Kuryelerle ortak kayıt ve itiraz |
| Nuran | Mucize bekleyen | Dışsal kontrol odağı | Özne | Sandık ağını seçim dışına taşımak |
| Deniz | Arayan | Kolektif coşkunun dağılması | Süreklilik | Kampüste haftalık grup |
Bu dokuz insan birbirine uzak görünüyor. Ama hepsi ücretli emekçi ya da emekli emekçi, hepsi aynı iktidarın altında yaşıyor, hepsi aynı öfkeyi taşıyor. Onları ayıran şey sınıf değil; tavır, kuşak, kültür ve yalnızlık. Ve hepsinin eksik bileşeni aslında aynı: birbirleri.
Dördüncü Kısım: Pasifleştirme Mühendisliği
Verinin Yokluğu: Sessiz Kelimeler
Önce yanıtlarda olmayan şeye bakalım. Otuz altı yanıtın hiçbirinde şu kelimeler geçmiyor: sendika, işyeri, grev, iş bırakma, işçi, emekçi, toplu sözleşme, ücret.
Kullanılan kelimeler ise şunlar: halk, millet, vatandaş, muhalefet, siyasetçi, parti, Meclis, seçim, boykot, miting, sokak.
Bu iki listenin arasındaki fark bir sınıf haritası. İnsanlar kendilerini seçmen, izleyici ve tüketici olarak tarif ediyor; üretici olarak değil. Oysa dokuz portremizdeki herkes gibi, bu yanıtları yazanların büyük çoğunluğu da ücretli çalışıyor ya da çalışmış. Ama siyaset düşündüklerinde akıllarına işyeri gelmiyor.
Bu bir tesadüf değil. 12 Eylül'ün en uzun soluklu başarısı, sınıf dilini kamusal hayattan silmek oldu. "İşçi" kelimesinin yerine "çalışan", "personel", "insan kaynağı"; "sınıf" kelimesinin yerine "kesim", "vatandaş", "millet" geldi. Kırk altı yıl sonra bu silinme muhalif kamuoyunun kendi dilinde bile başarıya ulaşmış görünüyor. Temmuz 2026 itibarıyla 17,6 milyon kayıtlı işçiden yalnızca yüzde 13,8'i sendikalı. Yanıtlardaki sessizlik bu rakamın dildeki karşılığı.
Verinin yokluğu da bir veridir. Bir toplum kendi gücünü tarif edecek kelimeleri unuttuğunda, o gücü kullanmayı da unutur.
Mühendislik: Altı Mekanizma
"Toplum mühendisliği" bir komplo çağrıştırabilir: Bir merkezde oturup toplumu pasifleştirme planı yapan birileri. Biz böyle düşünmüyoruz. Ama şunu söylüyoruz: Pasiflik bir doğa değil, bir üründür: farklı dönemlerde, farklı aktörler tarafından kurulan, ama aynı sınıf çıkarına, yani sermayenin emek üzerindeki denetimine hizmet eden mekanizmaların toplamı. Gramsci'nin diliyle: Egemenlik yalnızca zorla değil, rızayla da kurulur. Rıza üretilemediğinde, pasiflik de iş görür. İktidar için ideal olan, desteklenmek değil, karşı çıkılamamaktır.
Siyasetsizleştirme: 12 Eylül'ün mirası. Darbe örgütlü toplumu hedef aldı: DİSK'i kapattı, sendikaları, dernekleri, öğrenci örgütlerini dağıttı, YÖK'ü kurdu, grev hakkını kısıtladı. Bir kuşağa "siyasete bulaşma" dersi verildi. 12 Eylül Dosyası'nda anlattığımız gibi, bu hukuk ve bu korku kırk altı yıldır hesaplaşılmadan yaşıyor. Hasan'ın portresi bu mirasın bir yüzü.
Bireyselleşme: Neoliberal özne. 1980'lerden itibaren kolektif güvencelerin yerine bireysel çözümler kondu: kamu hizmetinin yerine piyasa, sosyal güvencenin yerine özel sigorta, sendikanın yerine kariyer planı. Herkes kendi hayatının "girişimcisi" oldu. Başarı bireysel bir erdem, başarısızlık bireysel bir kusur. Bu dünyada "ne yapalım?" sorusunun yanıtı da bireysel olur: daha çok çalış, ülkeden git, kendi çocuğunu kurtar. Ayla'nın küçümsediği "çocuğuna ev bırakmayı düşünen" insan tam olarak bu dünyanın ürünü.
Borç ve güvencesizlik: Disiplin olarak geçim. Kredi kartı borcu, kira, taksitler ve güvencesiz iş, insanları her ay bir sonraki ödemeye kilitliyor. Ay sonunu düşünen biri kuşak ufkunu düşünemez. İşini kaybetme korkusu, bir eyleme katılmanın bedelini katlıyor. Borç, sopa kullanmadan disiplin sağlayan en etkili araçlardan biri: İnsanları kendi kendilerini denetleyen bireylere dönüştürüyor. Selin'in üçüncü akşam Saraçhane'ye gidememesinin nedeni de bu.
Örnek ceza: Korkunun ekonomisi. İktidar herkesi cezalandırmaz; birkaç kişiyi görünür biçimde, ağır cezalandırması yeter. Bir gazeteci yapmadığı bir haber yüzünden tutuklanır. Bir yazar "açıklamalar yetmiyor, sokakta birleşik mücadele gerekli" dediği için gözaltına alınır. Boykotu destekleyen ünlüler dizilerinden çıkarılır. Mesaj binlerce insana ulaşır: Bir sonraki sen olabilirsin. Korkunun ekonomisi bireysel hesap üzerine kuruludur: "Ben tek başıma risk alırsam ne olur?" Yanıt her zaman "kaybedersin"dir. Korkuyu kıran şey cesaret nutukları değil, riskin paylaşılmasıdır.
Akış: Biriktirmeyen öfke. Sosyal medya öfkeyi paylaştırır ama biriktirmez. Her gün yeni bir skandal, yeni bir tutuklama, yeni bir öfke dalgası; bir önceki dalga bir sonrakinin altında kaybolur. Algoritma en çok etkileşim getiren içeriği öne çıkarır; en çok etkileşim getiren de genellikle öfke ve umutsuzluktur. İnsanlar her gün öfkelenir, paylaşır, yorulur, ama hiçbir şey birikmez. Ahlaki aklanma etkisi burada da işler: Bir gönderiyi paylaşmak, harekete geçme ihtiyacını tatmin eder ve gerçek eylemin yerini alır. Akış bir örgüt değildir; örgütün yerini tutan bir yanılsamadır.
Seyirci siyaseti: Muhalefetin kendi payı. Son mekanizma muhalefetin kendisi. Yıllardır muhalefet siyaseti bir gösteri biçiminde örgütlendi: Lider otobüsün üstünde konuşur, kalabalık dinler, kameralar çeker, kalabalık dağılır. Halkın rolü bulunmak ve alkışlamaktır. Karar vermek, örgütlemek, sürdürmek liderin ve parti aygıtının işidir. "Siz ne önerirsiniz?" sorusunun dokuz kez sorulması bu terbiyenin doğrudan sonucu.
İktidar korkuyla, muhalefet seyirlikle pasifleştirdi. İkisinin toplamı, kendi gücünü unutmuş bir toplum.
İki Anlatı Yan Yana
| Yaygın anlatı | Sınıfsal okuma |
|---|---|
| Halk uyudu | Halk örgütsüz bırakıldı |
| Halk korkak | Risk bireye yüklendi, paylaşılmadı |
| Halk cahil, "yarı okumuş" | Güvencesizliğe karşı bireysel stratejiler izliyor |
| Muhalefet beceriksiz | Muhalefet seyirci siyaseti kurdu |
| Boykot işe yaramadı | Tüketici olarak örgütlenmenin sınırına çarptı |
| Ne yapsak nafile | Kontrol deneyimi hiç yaşanmadı |
| Seçimi bekleyelim | Sandığın güvencesi sandığın dışında |
| Bu memleketin insanı böyle | Bu memleketin insanı böyle yapıldı ve başka türlü yapılabilir |
Neyin Üstü Örtülüyor?
"Halk uyudu" anlatısı üç şeyin üstünü örtüyor. Sınıfın: Kimin örgütlenmesinin engellendiği ve kimin örgütlü olduğu sorulmaz; sermaye örgütlerinin, işveren konfederasyonlarının, ticaret odalarının hiçbir örgütlenme sorunu yok. Sorumluluğun: "Halk korkak" diyen, "biz halkın korkusunu paylaşacak bir örgüt kurduk mu?" sorusundan kurtulur. Olanağın: Pasiflik bir doğaysa değiştirilemez. Ama pasiflik üretildiyse, etkinlik de üretilebilir. Mühendislik tek yönlü değildir.
Beşinci Kısım: Safsatalar: Yorgun Aklın Kısayolları ve Marksist Yanıtlar
Bu Bölüm Nasıl Okunmalı?
Safsata, doğru görünen ama yanlış bir sonuca götüren akıl yürütmedir. Çoğu zaman kötü niyetten değil, yorgunluktan doğar. Öfkeli, yalnız ya da umutsuz olduğumuzda aklımız kısayollara başvurur: Karmaşık bir sorunu tek bir nedene, tek bir suçluya, tek bir sıfata indirger. Bu kısayollar bir an rahatlatır, ama bizi yanlış yere götürür.
Bu bölümde Ayşen Şahin'in gönderisine gelen yanıtlarda tespit ettiğimiz on iki safsata kalıbını tek tek anlatıyoruz. Her safsata için dört şey var:
- Nedir: Safsatanın genel tanımı ve neden yanıltıcı olduğu.
- Yanıtlarda: O safsatayı taşıyan yanıtlar, yazıldıkları gibi ve isimsiz.
- Marksist yanıt: Safsatanın yerine önerdiğimiz akıl yürütme.
- Sorulacak soru: Bir dahaki sefere aynı kısayola girerken kendimize sorabileceğimiz soru.
Yanıtları burada aktarmamızın amacı kimseyi teşhir etmek değil. Bu cümleleri yazan herkes, bu cümlelerden birini bir gün hepimizin kurabileceğini gösteriyor. Safsatayı göstermek, onu kuranı küçümsemek değildir; birlikte daha uzun ama daha doğru bir yolu yürümeye davettir. Genel çerçeve için Devrimci Tartışma Etiği ve Safsatalardan Arınma Kılavuzu ve Yoldaşça Eleştirmek, Birlikte İlerlemek metinlerimize bakılabilir.
Bir not daha: Yanıtların hepsi safsata değil. "Peki siz ne önerirsiniz? Samimiyetle soruyorum. Fikir, fikri açar çünkü." diye soran bir yanıt, tartışmaya açılan bir kapıdır. "Tek bir yöntem yok. Avrupa buraya kolay gelmedi… Halklar yanlış yaparak doğruyu bulur." diyen bir yanıt, kapan hissine karşı en sağlıklı tavırlardan biridir. Ve "iktidarın canını tek sıkan şey boykot oldu" diyen yanıt, aşağıda göreceğimiz gibi, doğru bir sezgiyi taşıyor. Safsatalar bölümü, bu sağlıklı seslerin yanında duran kısayolları görünür kılmak için.
Özcü Genelleme: "Bu memleketin insanı böyle"
Nedir. Milyonlarca insanı tek bir sıfatla tanımlamak ve bu sıfatı değişmez bir "öz" saymak. Aceleci genelleme ile özcülüğün birleşimi. Sınıflar, kuşaklar, bölgeler, deneyimler tek bir karaktere indirgenir; üstelik bu karakterin hiç değişmeyeceği varsayılır. Yanıltıcıdır, çünkü insan davranışını üreten koşulları görünmez kılar ve değişim olasılığını baştan reddeder.
Yanıtlarda:
"Bu memleketin insanı kadar çıkarcı, korkak ve güç yalakası yoktur. En çok da sol böyledir. Beter olsunlar."
"Siyasetçilerden çok ara sıra pencereden bayrak sallayan, İzmir marşı söyleyen, televizyon veya klavye başında çekirdek çıtlayan geniş bir çoğunlukta sorun."
Marksist yanıt. İnsan doğası diye sabit bir şey yoktur. Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'de (1845) yazdığı gibi, insanın özü toplumsal ilişkilerin toplamıdır. Korku, çıkarcılık ya da boyun eğme bir toplumun "karakteri" değil, o toplumdaki ilişkilerin ürünüdür. Aynı "korkak" halk 15-16 Haziran 1970'te fabrikaları durdurdu, 1989'da Bahar Eylemleri'ni yaptı, 2013'te parklara çıktı, 2025'te barikat yıktı. Koşullar değişince davranış da değişir. "Çekirdek çıtlayan çoğunluk" da çekirdek çıtlamayı seçmedi; ona katılabileceği, sonuç alabileceği, korkusunu paylaşabileceği bir yapı sunulmadı.
Sorulacak soru: "Bu insanlar neden böyle davranıyor? Hangi koşullar onları buna itiyor? O koşullar değişse ne olur?"
Kişiselleştirme: Sorunu yapı yerine karakterde aramak
Nedir. Toplumsal bir sorunu tek tek kişilerin ahlaki kusurlarıyla açıklamak. Psikolojide "temel yükleme hatası" denen yanılgının siyasi biçimi: Davranışı açıklarken durumu küçümsemek, kişiliği abartmak. Yanıltıcıdır, çünkü kişiler değiştirildiğinde sorunun çözüleceği izlenimini verir; oysa aynı yapı aynı tür kişileri üretmeye devam eder.
Yanıtlarda:
"Şu an Mecliste muhalefet yok, muhalefet etmeye niyetli milletvekili de yok. Önce bunu kabullenmek lazım. Hepsi hayatlarından memnun, halkın gazını almaya yönelik birkaç aksiyon, 1-2 demeç ve X'ten yapılan eleştiri... işlem tamam!"
"Yeni Parti dostlar alışverişte görsüne oynuyor, kilitlendiler. Görece sakin dönemde Meclis sıraları, parti binası arasında bürokratça iş yapmayı özlüyorlar."
"Muhalefet son nefesini de sağdan sol şeride kırmış bir müteahhitin peşinde harcadı."
Marksist yanıt. Bu yanıtlardaki gözlemlerin bir kısmı haklı: Meclis'teki etkisizlik, parti bürokrasisi, yanlış aday tercihleri gerçek sorunlar. Ama açıklama biçimi yanlış. Bir milletvekilinin "rahat" olması, onu seçen, denetleyen ve hesap soran örgütlü bir tabanın olmamasının sonucudur. Kitlesel bir sendikal hareketin, örgütlü bir halk tabanının olduğu yerde vekil de rahat edemez. Partinin "bürokratça" iş yapması da partinin kendi tabanını seyirci olarak yetiştirmesinin sonucu. Sorun kişilerin karakteri değil; onları denetleyecek örgütlü gücün yokluğu. Ve o gücü kurmak, vekilleri suçlayan bizlerin işi.
Sorulacak soru: "Bu kişi değişse sorun çözülür mü? Çözülmüyorsa sorun nerede? Ve o sorunun çözümünde benim payım ne?"
Kültürel Elitizm: "Yarı okumuş halk"
Nedir. İnsanları eğitim düzeyine, kültürel tercihlerine ya da yaşam tarzına göre ayırıp siyasi tutumu bu ayrıma bağlamak. Kendi grubunu "aydınlık" olarak tanımlayıp öteki grubu yenilginin nedeni ilan etmek. Yanıltıcıdır, çünkü toplumu bölen asıl çizgiyi, yani mülkiyet ve emek ilişkisini, görünmez kılar ve ortak çıkarı olan insanları birbirine düşürür.
Yanıtlarda:
"Bu ülkenin okumuş aydınlık ve sadece kendi çocuklarının değil, bütün çocukların aydınlık bir Türkiye'de yaşamasını isteyen insanı en fazla %30, yarı okumuş ve yarını değil bu günü düşünen, yarını düşünecek ise de sadece kendi çocuklarına kaçak maçak, çürük çarık ev bırakma…"
Marksist yanıt. "Okumuş" doktor ile "yarı okumuş" hasta yakını aynı ücret baskısını, aynı kira krizini, aynı güvencesizliği yaşıyor. İkisi de ücretli emekçi. Onları ayıran şey sınıf değil, kültürel sermaye. Bu ayrımı siyasi bir uçuruma çevirmek, Türkiye'de muhalif orta sınıfın eski ve kronik hastalığıdır ve iktidarın "elitler ve millet" söylemine her gün yeni bir kanıt sunar. "Çocuğuna kaçak bir ev bırakmayı" düşünen insanı da yeniden okumak gerekiyor: Devletin güvence vermediği bir dünyada ailesini korumanın tek yolunu mülkte gören biri. Bu bir "yarı okumuşluk" değil, güvencesizliğe karşı bireysel bir strateji. O bireysel stratejinin yerine kolektif bir güvence koyamadıkça, insanlar bireysel güvencelere sarılmaya devam edecek. Gramsci'nin "organik aydın" kavramı burada yol gösteriyor: Aydının işi halkın üstünde durmak değil, halkın içinde, onun deneyimini düşünceye çevirerek durmaktır.
Halkı küçümseyen muhalefet, iktidarın en iyi propaganda aracıdır.
Sorulacak soru: "Bu insanla aynı işverene, aynı ev sahibine, aynı bankaya mı bağımlıyım? Öyleyse aramızdaki asıl fark ne?"
Yanlış İkilem: "Miting ya da hiçbir şey"
Nedir. Seçenekleri yapay olarak ikiye indirmek: "Ya bu ya hiçbiri." Gerçekte çok sayıda seçenek varken yalnızca iki uç sunulur. Yanıltıcıdır, çünkü birinci seçeneğe yöneltilen her eleştiri ikinci seçeneğin, yani hiçbir şey yapmamanın savunusu gibi okunur.
Yanıtlarda:
"Sizin tavsiyeniz nedir? Eylem planı yapın tavsiye edin. Miting olmaz eleştiri, miting olur eleştiri, buyrun doğrusunu söyleyin."
"Eğer sokağın eskidiğini düşünüyorsanız sizce ne yapılmalı, çözümünüz ne?"
Marksist yanıt. Eylem repertuvarı miting ile sessizlik arasına sıkışmış değildir. İşyerinde kısa süreli çıkış, döner grev, iş yavaşlatma, yayın karartma, toplu istifa, dayanışma ağı, kooperatif, duruşma takibi, mahalle meclisi, sınır ötesi kardeşlik. Örgütlenme 2.0 yazımızda bunları Sırbistan'dan Floransa'ya, Sudan'dan Kenya'ya dünyadan örneklerle anlattık. Ayşen Şahin'in serzenişi de mitinge değil, mitingin tek araç olmasına ve bir sonraki adıma bağlanmamasına yönelikti. Eleştirilen şey sokak değil, sokağın bir takvimden, bir örgütten, bir talepten kopuk olması.
Sorulacak soru: "Gerçekten yalnızca iki seçenek mi var, yoksa ben mi yalnızca iki tane görüyorum?"
Yük Kaydırma: "Eleştiren önce çözüm sunsun"
Nedir. Bir teşhisin doğruluğunu, teşhisi koyanın hazır bir çözüm sunup sunmamasına bağlamak. İspat yükünü kaydırmanın bir biçimi; çoğu zaman da kişiye yönelik bir saldırıyla birleşir ("siz zaten her şeyi eleştirirsiniz"). Yanıltıcıdır, çünkü bir sorunun var olduğunu söylemek ile o sorunun çözümünü bilmek ayrı şeylerdir. Ayrıca bu kalıp eleştiriyi susturmanın bir yolu olarak da kullanılabilir.
Yanıtlarda:
"Sürekli bir şeyleri eleştirip bir türlü çözüm önerisi sunmayan kişilerin olduğu platformda yazılacak şey değil ama ne istiyon bacım tam olarak söyle de bilek. Sizi tam olarak ne tatmin eder yani onu soruyorum. Bu ülkede kimse size bir şey beğendiremiyor acaba gerçek sorun bu mu?"
"Herkes bu yapılanlar yetersiz diyor ama somut olarak ne yapılması gerektiğini söylemiyor, tek söylenen boykot, başka??"
"Herkesten yapılan yanlışları dinliyoruz (ki bunların çoğu da haklı sitemler) ama kimseden gerçekçi bir çözüm önerisi alamıyoruz."
Marksist yanıt. İki ayrı şeyi ayırmak gerekiyor. Birincisi, çözüm talebi meşrudur: İnsanlar bir yol arıyor ve bu yolu sormak hakları. Bu yanıtların çoğu samimi bir arayıştan geliyor. İkincisi ise, teşhisin doğruluğu çözümün hazır olmasına bağlı değildir. Doktor hastalığı teşhis ettiğinde tedaviyi hemen bilmese de teşhis doğru olabilir. Marx Kapital'i yazarken bir sosyalist toplumun ayrıntılı planını değil, kapitalizmin işleyişinin eleştirisini yazdı; eleştiri çözümün ön koşuludur. Asıl sorun ise sorunun yöneltildiği yer: Çözüm tek bir kişiden, bir gazeteciden, bir liderden beklenemez. "Siz ne önerirsiniz?" sorusunun doğru biçimi "biz ne yapabiliriz?" sorusudur. Bu sorunun yanıtını birlikte üretmek için bir öneri yazdık: Örgütlenme 2.0. Ama o öneri de ancak birlikte tartışıldığında, birlikte uygulandığında anlam kazanır.
Sorulacak soru: "Teşhis doğru mu? Doğruysa çözümü kimden bekliyorum? Ve o çözümün içinde ben neredeyim?"
Kendini Gerçekleştiren Kehanet: "Nafile"
Nedir. "Hiçbir şey işe yaramaz" inancının insanları denemekten alıkoyması ve kimse denemeyince gerçekten hiçbir şeyin işe yaramaması. Kehanet kendi kanıtını üretir. Buna çoğu zaman geçmişten geleceğe aceleci bir çıkarım eşlik eder: "Geçmişte işe yaramadı, o hâlde gelecekte de yaramaz." Yanıltıcıdır, çünkü geçmişte denenen şey ile gelecekte denenebilecek şey aynı olmayabilir.
Yanıtlarda:
"Çünkü, ne yapsak nafile."
"Boşuna enerjinizi tüketmeyin, yıllardır aynı terane maalesef."
"Eee"
"Esenyurt'ta Ahmet Başkan'ın tutuklanmasından beri neredeyse hep miting yaptık; ne kazandık?"
Marksist yanıt. Son yanıt diğerlerinden farklı: "Ne kazandık?" bir kehanet değil, haklı bir soru. Ve yanıtı da içinde: Hep aynı şeyi, yani miting yaptık. "Nafile" sonucu ise bu deneyimden yanlış bir genelleme çıkarıyor. Her şey denenmedi; hep aynı şey denendi. Tarih, "nafile" denen şeylerin işe yaradığı anlarla dolu. 1960'ların başında Türkiye'de grev yasakken Kavel işçileri greve çıktı ve grev hakkını getiren yasaya yol açtı. Sırbistan'da 2024 sonbaharında birkaç fakültede başlayan işgallerin bir başbakanı istifa ettireceğini kimse öngörmedi. Psikoloji de aynı şeyi söylüyor: Seligman ve Maier'in 2016'daki yeniden değerlendirmesine göre, uzun baskı altında çaresizlik kendiliğinden gelir; öğrenilmesi gereken şey kontroldür. "Nafile" bir gerçek değil, henüz yaşanmamış bir kontrol deneyiminin işaretidir. Ve kontrol, tek başına değil, ancak birlikte deneyimlenir.
Sorulacak soru: "Gerçekten her şey denendi mi, yoksa hep aynı şey mi denendi?"
Nirvana Safsatası: "Kökü çözmüyorsa gaz almaktır"
Nedir. Bir çözüm sorunu tümüyle çözmüyorsa onu değersiz saymak. Mükemmel çözüm yoksa hiçbir çözüm yokmuş gibi davranmak. Yanıltıcıdır, çünkü hiçbir tek adım büyük bir sorunu tümüyle çözmez; bu ölçüyle hiçbir adım atılamaz.
Yanıtlarda:
"Sonuç sıfır. Somut sonuç alacak, akılcı, sorunun kökenini hedefleyen çözümler için bir şey yapmalı. Gerisi gaz almak. Üzgünüm."
"Gazımız alınıyor, itinayla…"
"Miting yapar gibi 5 bin 10 bin kişi toplaşıp dağılmanın bir etkisi yok, bu rakamın bir milyon olacağı da yok."
Marksist yanıt. Kökene inmek doğru bir talep. "Gazımız alınıyor" gözlemi de önemli bir şeyi yakalıyor: Ritüel eylem, öfkenin sistemi zorlamasının değil, sistemin öfkeyi güvenli biçimde boşaltmasının aracına dönüşebiliyor. Ama köke tek bir hamleyle inilmez. Rosa Luxemburg'un Sosyal Reform mu, Devrim mi?'nde (1899) tartıştığı gibi, kısmi mücadele amacın kendisi değildir ama amaca giden yolun kendisidir. Her kısmi mücadele hem kendi kazanımı için hem de bir sonraki adımın örgütsel kapasitesini büyütmek için yapılır. Küçük bir zafer sorunu çözmez; ama sorunu çözecek gücü büyütür. Eleştirilmesi gereken şey küçük adımın kendisi değil, küçük adımın bir sonraki adıma bağlanmaması.
Sorulacak soru: "Bu adım sorunu çözmüyor olabilir; ama bizi daha güçlü kılıyor mu? Bir sonraki adıma bağlanıyor mu?"
Tek Örnekten Genelleme: "Boykot söndü, demek ki işe yaramaz"
Nedir. Bir yöntemin belirli bir uygulamasının başarısız olmasından, o yöntemin kendisinin işe yaramadığı sonucunu çıkarmak. Yanıltıcıdır, çünkü başarısızlığın nedeni yöntemin kendisi değil, uygulanış biçimi olabilir.
Yanıtlarda:
"Ekonomik boykot yapılıyordu, ne oldu? Üç beş markaya indirgendi söndü gitti."
"Millet kırgın... Boykot bile sönümlendi, zaten esnaf da perişan, iyice batırmayalım dendi... Toplanıp bağırılmasın, örneğin ne yapılsın?"
Ve karşı sesler, aynı yanıtların arasında:
"1,5 senelik süreçte iktidarın canını tek sıkan şey boykot oldu. Ertesi gün ne kadar bakan varsa alışverişe gönderdiler, boykota destek veren ünlüleri dizilerden attılar, gözaltına aldılar…"
"Onlar için değerli tek şey para, boykottan vazgeçilmemeliydi. Kararlı bir şekilde paralarını kessek belki bir ses getirir."
Marksist yanıt. Bu dört yanıt yan yana okunduğunda tablo netleşiyor: Boykot işe yaradı; o yüzden iktidar ona sert tepki verdi. İktidar neyden korktuğunu, neyi cezalandırdığından belli eder. Söndüyse, bunun nedeni ekonomik eylemin işe yaramaması değil, boykotun yapılış biçimidir. Üç nedeni vardı. Örgütsüzdü: Her alışveriş tek başına yapılan bir tercihti, bir karar organı yoktu. Tüketici temelliydi: Tüketici dağınıktır, ruh hâli değişince eylem söner. Sermayeyi ayırt etmedi: Büyük zincirleri hedef alırken küçük esnafı da vurdu ve hareket kendi tabanıyla çatıştı. Ekonomik eylemin en güçlü biçimi tüketicinin değil, üreticinin eylemidir: grev, iş yavaşlatma, iş bırakma. Boykotun dersi "ekonomik eylem işe yaramaz" değil, "ekonomik eylem örgütle güçlenir."
Boykot doğru soruyu sordu: Onları nerede acıtabiliriz? Ama yanlış birimle yanıtladı. Sepet dağınıktır; tezgâh yan yanadır.
Sorulacak soru: "Bu eylem neden başarısız oldu: yöntem mi yanlıştı, yoksa örgüt mü eksikti?"
Yenilik Safsatası: "Eski tip siyaset bitti"
Nedir. Eski olanı kendiliğinden kötü, yeni olanı kendiliğinden iyi saymak. Eskinin içindeki geçerli olanla geçersiz olanı ayırt etmemek. Yanıltıcıdır, çünkü yeniyi kurmak için eskiden alınması gereken dersleri ve araçları da çöpe atar.
Yanıtlarda:
"Eski tip siyaset anlayışı bitti ve kimseye güven vermiyor. Parti ayırmaksızın yazıyorum. 19 Mart 2025'te İstanbul Üniversitesi önünde barikatı yıkan gençlik bu duruma el atmadan da hiçbir şey düzelmez."
Marksist yanıt. Bu yanıt iki doğru sezgiyi taşıyor: Seyirci siyasetine güven kalmadı ve gençlik yeni bir enerji kaynağı. Ama "eski tip siyaset bitti" genellemesi eksik. Eskinin bir kısmı gerçekten bitti: tek liderli parti, ritüel miting, kalabalığı seyirci yapan gösteri siyaseti. Ama eskinin bir kısmı hâlâ geçerli: örgüt, sendika, dayanışma, disiplin, süreklilik. Örgütlenme 2.0 yazısında söylediğimiz gibi: Çekirdek aynı, çalıştığı dünya değişti. Barikatı yıkan gençlik de kalıcı bir yapıya dönüşemediği için dağıldı. Yeni olan, eski ilkeleri yeni koşullara uygulamak; eski ilkeleri atmak değil. Gençliğin enerjisi, eski kuşakların örgüt deneyimiyle birleştiğinde güç olur.
Sorulacak soru: "Eskinin hangi parçası bitti, hangi parçası hâlâ gerekli?"
Romantik Halkçılık: "Halkın sezgisi yanılmaz"
Nedir. "Halk cahil" safsatasının tersi: Halkı tek bir öz olarak tanımlamak, ama bu kez olumlu bir öz. Halk her zaman haklıdır, onun sezgisi yanılmaz, sorun yalnızca halktan kopan siyasetçilerdedir. Yanıltıcıdır, çünkü halkı yüceltmek de küçümsemek kadar pasifleştirici olabilir: "Halk bilir" diyen, halkla birlikte düşünme ve örgütlenme sorumluluğundan kurtulur.
Yanıtlarda:
"Halkın SEZGİleri güçlüdür. Yalandan işleri. Yasak savmayı. Sahicilikten uzak sözleri. Bakar. Dinler. Gözler. Bir sonuca varır. Siyasetçiler halktan koptular çoktan. Halkla temasları diplomatik. Yüzeysel. Törensiz, sade, sıradan ilişki kurmuyorlar…"
Marksist yanıt. Bu yanıtın siyasetçilerin halktan kopukluğuna dair gözlemi yerinde. Ve halkın sezgileri gerçekten güçlü; boykot sezgisi bunun kanıtı. Ama sezgi kendi başına bilince dönüşmez. Lenin'in Ne Yapmalı?'nda (1902) tartıştığı kendiliğindenlik ile bilinç arasındaki ilişki burada önemli: Kendiliğinden tepki öfkeyi gösterir, ama öfkenin kaynağını ve çözümün yolunu her zaman göstermez. Halk "yalandan işleri" görüyor olabilir; ama gördüğünü değiştirecek bir araca sahip değilse, gördüğü şey onu yalnızca kırgınlaştırır. Sezgi bir başlangıçtır; o sezgiyi analize, analizi örgüte dönüştürmek gerekir. Siyasetçilerin halkla "sade, sıradan ilişki kurmaması" eleştirisi de bir yere işaret ediyor: Halkla ilişki bir liderin ziyareti değil, halkın kendi örgütünün içinde kurulur.
Sorulacak soru: "Bu sezgi doğru mu? Doğruysa onu hangi örgütsel biçime çevirebiliriz?"
İsteğe Bağlı Düşünce: "Kumdan kale gibi yıkılacaklar"
Nedir. Bir şeyin olmasını istemeyi, onun olacağına inanmanın gerekçesi saymak. Kanıt yerine umut koymak. Yanıltıcıdır, çünkü insanı bekletir: Değişim kendiliğinden gelecekse, örgütlenmeye gerek yoktur.
Yanıtlarda:
"Seçim sonuçlanana kadar herkes elinden ne geliyorsa demokrasi mücadelesi vereceğiz. En az beklediğimiz bir anda kumdan kale gibi yıkılacaklar! Bir tahminim var, hiç emin değilim; seçimin normal tarihine çok yakın 'reis' sağlık nedeniyle çekilebilir? Zamanı kullanıyor olabilirler?"
Marksist yanıt. Bu yanıtın ilk cümlesi değerli: "Herkes elinden ne geliyorsa mücadele verecek." Ama devamı mücadeleyi bir bekleyişe çeviriyor. Bir kişinin gitmesi, onu üreten yapının gitmesi değildir. Yapı, örgütlü bir güç tarafından değiştirilmezse yeni bir kişiyi üretir. Tarihte otoriter liderlerin ölümü ya da çekilmesi çoğu zaman rejimi değil, yalnızca yüzü değiştirdi. Asıl soru "ne zaman gidecekler?" değil, "gittiklerinde yerine ne gelecek ve onu kim belirleyecek?" sorusudur. 2026 da sandığa giden yolun ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi: Mahkeme kararları, kayyumlar, erişim engelleri. Kumdan kale bazen karşı tarafta değil, beklentinin kendisinde.
Sorulacak soru: "O gün geldiğinde, örgütlü bir güç olarak hazır olacak mıyız?"
Yanlış Eşdeğerlik: "Hepsi aynı, hepsine mesafe"
Nedir. Bir grubun bir kısmındaki kusuru bütününe yaymak ve farklı aktörler arasındaki farkları silmek. "Hepsi aynı" sonucu, insanı her türlü katılımdan muaf kılar. Yanıltıcıdır, çünkü farklar görülmeyince kimden ne istenebileceği de görülmez ve eleştiri bir analizden bir teslimiyete dönüşür.
Yanıtlarda:
"Siyaseti boş karşılıksız laf, bir tür akraba dedikodusu sanan Muhalefete (tümü) mesafe koyunuz."
"Hele Marksist soldan hiç söz etmeyin, hepsi ayrı ayrı dükkân açan çarşı esnafından hallice."
Marksist yanıt. Muhalefetin ve solun eleştirilecek çok yanı var. Solun parçalılığı gerçek bir sorun ve onu dile getirmek haklı. Freud'un "küçük farklılıkların narsisizmi" dediği şey solda da işler: En çok, bize en çok benzeyenlerle kavga ederiz. Ama "hepsi aynı, hepsine mesafe" demek, bu sorunun çözümünü imkânsız kılar. Bütün aktörlere eşit mesafe koymak, en sonunda hiçbir aktörle ilişki kurmamak, yani hiçbir şeye katılmamak demektir. Doğru tavır "hepsine mesafe" değil, "hepsinden hesap sormak" ve en çok da kendi katılımımızla onları değiştirmek. Solun parçalılığına öfkelenen birinin yapabileceği en etkili şey, bir birlik girişiminin parçası olmaktır. Dükkânları birleştirmek, dükkânların dışında durarak değil, içlerine girerek mümkündür.
Sorulacak soru: "Gerçekten hepsi aynı mı? Aradaki farkları görmezsem kimden ne isteyebilirim? Ve mesafe koyduğumda kime yaramış olurum?"
Akıl Rehberi: Özet Tablo
| Safsata | Kalıp | Marksist yanıt | Sorulacak soru |
|---|---|---|---|
| Özcü genelleme | "Bu memleketin insanı böyle" | İnsanın özü toplumsal ilişkilerin toplamı | Hangi koşullar bunu üretiyor? |
| Kişiselleştirme | "Vekiller rahat, siyasetçiler kötü" | Kişiler değişir, yapı aynı insanları üretir | Kişi değişse sorun çözülür mü? |
| Kültürel elitizm | "Yarı okumuş halk" | Asıl çizgi mülkiyet ve emek | Aynı işverene mi bağımlıyız? |
| Yanlış ikilem | "Miting ya da hiçbir şey" | Yüzlerce eylem biçimi var | Sadece iki seçenek mi var? |
| Yük kaydırma | "Eleştiren önce çözüm sunsun" | Eleştiri çözümün ön koşulu; çözüm birlikte üretilir | Çözümün içinde ben neredeyim? |
| Kendini gerçekleştiren kehanet | "Nafile" | Kontrol öğrenilir; tarih bir mücadele alanı | Her şey mi denendi, aynı şey mi? |
| Nirvana safsatası | "Kökü çözmüyorsa gaz almak" | Kısmi mücadele gücü büyütür | Bu adım bizi güçlendiriyor mu? |
| Tek örnekten genelleme | "Boykot söndü, işe yaramaz" | Ekonomik eylem örgütle güçlenir | Yöntem mi eksikti, örgüt mü? |
| Yenilik safsatası | "Eski siyaset bitti" | Çekirdek aynı, dünya değişti | Eskinin hangi parçası hâlâ gerekli? |
| Romantik halkçılık | "Halkın sezgisi yanılmaz" | Sezgi başlangıçtır, örgüte dönüşmeli | Bu sezgiyi neye çevirebiliriz? |
| İsteğe bağlı düşünce | "Kumdan kale gibi yıkılacaklar" | Kişi gider, yapı kalır | O gün hazır olacak mıyız? |
| Yanlış eşdeğerlik | "Hepsi aynı, hepsine mesafe" | Mesafe değil, hesap ve katılım | Mesafe koyduğumda kime yararım? |
On İki Safsatanın Ortak Noktası
Bu on iki kısayolu yan yana koyduğumuzda ortak bir şey görüyoruz: Hepsi, sorunu ya bir başkasına (halka, siyasetçiye, sola, gazeteciye) ya da bir kadere (nafile, mucize, eski-yeni) havale ediyor. Hiçbiri "biz" diye başlamıyor. Safsataların ortak paydası, düşünen öznenin kendini sorunun ve çözümün dışında tutması.
Bu da bizi yazının ana tezine geri getiriyor: Yorgun aklın kısayolları, yalnız insanın kısayollarıdır. Birlikte düşünen insanlar birbirinin safsatasını yakalar, birbirini düzeltir, birlikte daha uzun ama daha doğru bir yolu yürür. İyi düşünmek de, iyi olmak gibi, birlikte olmayı gerektirir.
Safsata, yorgun aklın kısayoludur. Yalnız akıl kısayola sapar; birlikte düşünen akıl yolu bulur.
Altıncı Kısım: Bugünden Nasıl Çıkarız? Bir Yol Haritası
Teşhis, portreler ve safsatalar tek bir yere varıyor: Öfke var ama yolu yok; etkililik inancı ve ortak kimlik eksik. Bu yol haritası, bu iki eksik bileşeni adım adım üretmeyi amaçlıyor. Bir reçete değil, tartışmaya açık bir öneri; her adım kendi koşullarınıza göre değiştirilebilir.
Yol haritası, Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi yazımızda önerdiğimiz "omurgalı ağ" modelinin adım adım uygulanışıdır. Orada dünyadan örneklerle anlattığımız taban komiteleri, açık meclisler, dayanışma ağları, okur kooperatifleri ve sınır ötesi kardeşlik bağları, burada bir zaman çizelgesine ve ölçülebilir göstergelere bağlanıyor. Modellerin ayrıntısı ve dünyadaki uygulamaları için o yazıya bakılabilir.
İlke: Üç bileşeni birlikte üretmek
Yol haritasının her aşaması üç soruya yanıt vermeli:
Öfkeye nesne veriyor mu? Öfke kendi safına değil, sorunun gerçek kaynağına yönelmeli.
Etkililik inancı üretiyor mu? Her aşamada küçük ama gerçek bir zafer, bir kontrol deneyimi olmalı.
Ortak kimlik kuruyor mu? "Biz" duygusu kültür, kuşak ya da parti üzerinden değil, ortak bir koşul ve ortak bir eylem üzerinden kurulmalı.
Birinci aşama: İlk otuz gün: Çekirdek
Amaç: Yalnızlığı kırmak. Birimi bireyden küçük bir gruba çevirmek.
Ne yapılır: Aynı kaygıyı paylaşan beş ile on kişiyle yüz yüze buluşmak. İşyerinde, mahallede, kampüste ya da meslek örgütünde. Sosyal medyada değil, bir masa etrafında. İlk toplantının tek gündemi: "Biz kimiz, neyi dert ediyoruz, haftada bir buluşabilir miyiz?"
Kim için: Herkes. Selin'in servis arkadaşlarıyla, Mehmet'in mahalle komşularıyla, Deniz'in kampüs arkadaşlarıyla, Emre'nin aynı restoranın önünde bekleyen kuryelerle kurduğu ilk masa.
Gösterge: Dört hafta boyunca her hafta buluşan en az beş kişi.
Zafer: Grubun kendisi. Dört hafta üst üste buluşmak, yalnız olmadığını deneyimlemek.
İkinci aşama: Üç ay: Komite ve ilk zafer
Amaç: Kontrol deneyimi. Grubu bir komiteye, komiteyi bir zafere taşımak.
Ne yapılır: Kazanılabilir tek bir hedef seçmek. Örnekler: Bir gazetecilik davasının duruşma salonunu doldurmak. Bir mahallede haksız bir kira artışına topluca itiraz etmek. Bir işyerinde bir hakkı geri almak için dilekçe toplamak. Kuryelerin haksız cezalarını kaydedip topluca itiraz etmek. Bağımsız bir yayına yüz abone bulmak. Hedefin kriterleri: Somut, ölçülebilir, üç ay içinde kazanılabilir ve kazanıldığında görülebilir.
Yapı testi: Hedefe giderken her adımda katılımı ölçmek. Kaç kişi dilekçe imzaladı, kaç kişi duruşmaya geldi, kim gelmedi ve neden? Başarısızlık kişisel bir yenilgi değil, ölçülmüş bir veridir.
Gösterge: Bir kazanılmış hedef. Komitenin yüzde ellisinden fazlasının aktif olarak katıldığı en az üç eylem.
Zafer: İlk kazanım. Derya'nın boykotta yaşayıp kaybettiği kontrol deneyiminin, bu kez kalıcı bir yapıyla yeniden yaşanması.
Üçüncü aşama: Altı ay: Meclis ve ağ
Amaç: Ortak kimlik. Komiteleri birbirine bağlamak, kararları açık bir mecliste almak.
Ne yapılır: Aynı kentte, aynı sektörde ya da aynı mahallede çalışan komitelerin bir araya geldiği açık bir meclis. Herkese açık, doğrudan oyla karar alan, sözcüleri dönüşümlü. Sırbistan'daki plenumlar gibi. Bu mecliste ortak bir talep listesi ve ortak bir takvim belirlenir. Örneğin basın özgürlüğü için dört talep: tutuklu gazetecilere özgürlük, kayyumların kaldırılması, 5651 sayılı Kanun'un 8/A maddesinin iptali, erişim engeli kararlarının gerekçeleriyle yayımlanması.
Kuşaklar arası köprü: Meclis, Hasan'ın yenilgi hafızasını, Mehmet'in örgüt deneyimini, Nuran'ın sandık örgütlülüğünü ve Deniz'in enerjisini aynı masada buluşturur. Ayla'yı temizlik işçisiyle, Kemal'i taşeron işçiyle aynı masaya oturtur.
Gösterge: En az beş komitenin katıldığı, düzenli toplanan bir meclis. Ortak talepler ve ortak bir takvim.
Zafer: "Biz" duygusunun oluşması. Farklı komitelerden insanların birbirini tanıması ve ortak bir eylemde yan yana durması.
Dördüncü aşama: Bir yıl: Omurga ve kampanya
Amaç: Süreklilik ve maliyet. Ağı bir omurgayla buluşturmak, görünürlük eylemlerinden maliyet eylemlerine geçmek.
Ne yapılır: Meclisin sendikalar, meslek odaları, basın örgütleri ve siyasi örgütlerle ilişki kurması. Bu örgütler ağın omurgası olur: hukuki koruma, kaynak, eğitim, uzun hafıza. Önceden ilan edilmiş, yapı testleriyle ölçülen bir tırmanma merdiveni: kitlesel bir gösteri, ardından işyerlerinde eş zamanlı kısa çıkışlar, ardından ortak bir yayın karartma günü, ardından konfederasyonların katıldığı ulusal bir eylem günü. Her basamakta katılım ölçülür, bir sonraki buna göre ayarlanır.
Ekonomik eylemin örgütlü biçimi: Boykot sezgisini üretici eylemine taşımak. İşyerinde örgütlenen bir komite, tüketici olarak yapılan bir boykottan çok daha güçlü bir kaldıraçtır.
Sınır ötesi bağ: Avrupa'daki diaspora örgütleri ve gazeteci sendikalarıyla aynı saatte eylem, her tutuklu gazeteciye bir "kardeş yazı işleri", Sırbistan'daki ve Gürcistan'daki hareketlerle dayanışma.
Gösterge: En az bir sendika ya da meslek örgütünün kampanyayı resmî olarak üstlenmesi. İşyerlerinde en az bir eş zamanlı eylem.
Zafer: Talep listesinden en az bir maddede somut bir ilerleme. Ya da en azından iktidarın kampanyaya yanıt vermek zorunda kalması: İktidar neyden korktuğunu, neyi cezalandırdığından belli eder.
Beşinci aşama: Üç yıl ve sonrası: Kuşak
Amaç: Kalıcı bir toplumsal güç. Örgütlenmeyi bir kampanyadan bir kültüre dönüştürmek.
Ne yapılır: Komitelerin kalıcılaşması ve çoğalması. Sendikalaşma oranının yükselmesi. Okur ve çalışan kooperatiflerinin kurulması. Sınıf dilinin geri gelmesi: işçi, emekçi, sendika, grev kelimelerinin gündelik konuşmaya dönmesi. Genç kuşağın örgüt deneyimi kazanması. Yenilginin hesaplaşmasının yapılması.
Gösterge: Bir sonraki serzenişin altına gelen yanıtlarda "siz ne önerirsiniz?" yerine "bizim komitemiz şunu yapıyor" cümlelerinin görülmesi.
Zafer: Kendi gücünü yeniden hatırlamış bir toplum.
Yol Haritası Özeti
| Aşama | Süre | Amaç | Bileşen | Gösterge |
|---|---|---|---|---|
| Çekirdek | 30 gün | Yalnızlığı kırmak | Ortak kimliğin tohumu | 4 hafta boyunca haftalık 5+ kişi |
| Komite ve ilk zafer | 3 ay | Kontrol deneyimi | Etkililik inancı | 1 kazanılmış hedef |
| Meclis ve ağ | 6 ay | Komiteleri bağlamak | Ortak kimlik | 5+ komitelik düzenli meclis |
| Omurga ve kampanya | 1 yıl | Süreklilik ve maliyet | Öfkeye nesne | 1 sendika ya da oda, 1 işyeri eylemi |
| Kuşak | 3 yıl ve sonrası | Kalıcı toplumsal güç | Sınıf bilinci | Sendikalaşma, kooperatif, sınıf dili |
Her Tavır İçin İlk Adım
| Tavır | İlk adım |
|---|---|
| Soran | Soruyu dışarıya değil, beş kişilik bir masaya sor |
| Teşhis eden | Mitinge yalnız değil, üç kişiyle git; dönüşte "bundan sonra ne?" diye konuş |
| Ahlaki suçlayan | Kendi meslek örgütünün ya da sendikanın bir toplantısına git |
| Kendi safına öfkelenen | Öfkeni bir gence anlat; yenilgi hafızanı bir derse çevir |
| Küçümseyen | İşyerinde, farklı kültürden bir iş arkadaşınla aynı masaya otur |
| Boykotçu | Boykot grubunu yüz yüze buluşan bir dayanışma grubuna çevir |
| Kaderci | Aynı işi yapan üç kişiyle ortak bir sorunu kaydet ve birlikte itiraz et |
| Mucize bekleyen | Sandıkta tanıştığın insanlarla seçim dışında da buluş |
| Arayan | Coşkunu haftalık bir gruba, grubunu bir meclise taşı |
Bir Uyarı
Bu yol haritası doğrusal değil. Baskı artabilir, komiteler dağılabilir, zaferler kaybedilebilir. Sırbistan'daki öğrenciler, Floransa'daki GKN işçileri, Sudan'daki mahalle komiteleri de defalarca geri çekildi. Önemli olan geri çekilmenin bir dağılma değil, bir yeniden toplanma olması. Bu da ancak çekirdeğin, komitenin, meclisin kalıcı olmasıyla mümkün. Bir gecede gelen coşku bir gecede gider; haftada bir buluşan beş kişi, baskının en yoğun döneminde bile birbirini bulur.
Ve bir şey daha: Bu yol haritasının hiçbir aşaması bir lider beklemiyor. Her aşamayı başlatmak için gereken tek şey, bir masanın etrafında oturmaya hazır beş kişi.
Sevgili Yoldaşlar,
Ayşen Şahin'in serzenişine otuz altı insan yanıt verdi. Kimi katıldı, kimi sordu, kimi suçladı, kimi vazgeçti, kimi aradı. Bu yanıtların hiçbiri yanlış değil; hepsi bir yaşanmışlığın, bir yorgunluğun, bir öfkenin dürüst ifadesi. Dokuz portremizdeki Selin, Mehmet, Kemal, Hasan, Ayla, Derya, Emre, Nuran ve Deniz birbirinden uzak görünüyor. Ama hepsinin eksik bileşeni aynı: birbirleri.
Toplumsal cinnet bir delilik değil. Öfkesinin yolunu bulamayan, korkusunu paylaşacak kimseyi bulamayan, sorusunu birlikte yanıtlayacak bir zemin bulamayan insanların hâli. Pasifleştirme bir doğa değil; kırk altı yıllık bir mühendisliğin ürünü. Ve her mühendislik ürünü gibi sökülebilir. Çaresizlik kendiliğinden gelir; kontrol öğrenilir. Öfke kendiliğinden doğar; yolu örgütle açılır.
O otuz altı yanıtı yazan insanlar bir masanın etrafında oturabilseydi, birbirlerine "siz ne önerirsiniz?" yerine "biz ne yapabiliriz?" diye sorabilseydi, bu yazıya gerek kalmazdı. Bu yazının bütün amacı, o masayı kurmaya bir çağrı. Masanın nasıl kurulabileceğine dair önerilerimizi Örgütlenme 2.0 yazısında topladık; şimdi sıra o önerileri birlikte tartışmakta, birlikte geliştirmekte ve birlikte uygulamakta.
Halk uyumadı; örgütsüz bırakıldı. Uyandırmaya değil, birleştirmeye ihtiyaç var. İyi olmak için birlik olmak gerekiyor.
Çoğaltın.
Kaynaklar
Vesile olan paylaşım ve yanıtlar
- Ayşen Şahin, X gönderisi ve altındaki yanıtlar, 21-23 Ekim 2026
Olgular
- Solidarity with OTHERS, Halk TV baskını üzerine sokak çağrısı yapan gazeteci gözaltına alındı, Ekim 2026
- Karar, Bakanlık açıkladı: Türkiye'de sendikalaşma oranı yüzde 13,8 oldu, Temmuz 2026
Psikoloji ve sosyal psikoloji
- Martijn van Zomeren, Tom Postmes ve Russell Spears, "Toward an Integrative Social Identity Model of Collective Action", Psychological Bulletin, 2008
- Steven Maier ve Martin Seligman, "Learned Helplessness at Fifty: Insights from Neuroscience", Psychological Review, 2016
- Martin Seligman ve Steven Maier, öğrenilmiş çaresizlik üzerine ilk deneyler, 1967
- Lee Ross, "The Intuitive Psychologist and His Shortcomings", Advances in Experimental Social Psychology, 1977
- John Darley ve Bibb Latané, "Bystander Intervention in Emergencies: Diffusion of Responsibility", Journal of Personality and Social Psychology, 1968
- Benoît Monin ve Dale Miller, "Moral Credentials and the Expression of Prejudice", Journal of Personality and Social Psychology, 2001
- Kirk Kristofferson, Katherine White ve John Peloza, "The Nature of Slacktivism", Journal of Consumer Research, 2014
- Leon Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance, 1957
- Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, 1941
- Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, 1930
- Émile Durkheim, Dinsel Yaşamın İlkel Biçimleri, 1912
Marksist ve eleştirel kuram
- Karl Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları
- Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845
- Rosa Luxemburg, Sosyal Reform mu, Devrim mi?, 1899
- V. I. Lenin, Ne Yapmalı?, 1902
- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, 1929-1935
- Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, 1961
Bağlantılı yazılarımız ve kılavuzlarımız
- Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi (bu yazının öncülü; dünyada gelişen örgütlenme modelleri ve basın özgürlüğü için öneri)
- 12 Eylül Dosyası
- Devrimci Özne
- Yılgınlık Safsatalarına Karşı Akıl ve Praksis
- Devrimci Tartışma Etiği ve Safsatalardan Arınma Kılavuzu (PDF)
- Yoldaşça Eleştirmek, Birlikte İlerlemek (PDF)
- Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık
- Tüm kılavuzlar: bilgimusterekleri.org/kilavuzlar/







