Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Ahmet Taner Kışlalı'nın Anısına Türkiye'de Aydınlanma Mücadelesinin Tarihi

Aydınlanmayı Devlete Değil Sınıfa Emanet Etmek

19 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Ahmet Taner Kışlalı'nın Anısına Türkiye'de Aydınlanma Mücadelesinin Tarihi

Aydınlığa Kurulan Pusu

Genç Yoldaşlar İçin Kaybettiklerimizin ve Bize Bıraktıklarının Kısa Tarihi

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bugün 21 Ekim. Yirmi yedi yıl önce bu sabah, 21 Ekim 1999'da, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Ankara'da evinin önünde arabasına yerleştirilen bombayla aramızdan koparıldı. Bu yazı onu anmak için yazıldı. Ama yalnızca onu değil. Kışlalı, bu topraklarda yüz yılı aşkın süredir aklın, bilimin ve laikliğin önüne kurulan pusunun kurbanlarından biri. Ondan önce Kubilay vardı, Sabahattin Ali vardı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Sivas'ta yakılan otuz üç can vardı. Ondan sonra da gelenler oldu.

O yüzden bu yazı bir anma yazısı ama asıl konusu bir savaş: aydınlığa karşı yürütülen savaş. Bu savaşta kimin neyi savunduğunu, kimin kimi neden hedef aldığını ve bugün bu mirası nasıl taşıyacağımızı konuşacağız.

Özet: Bu Yazıda Ne Anlatıyoruz?

Kısa yoldan söyleyelim, sonra ayrıntıya girelim.

Kışlalı kimdi? 1939'da doğdu. Mülkiye'yi bitirdi, Paris'te doktora yaptı, siyaset bilimi profesörü oldu. 1977'de CHP'den İzmir milletvekili seçildi, 1978–79'da Ecevit hükümetinde Kültür Bakanı oldu. 12 Eylül'den sonra siyasetten çekilip üniversiteye döndü. 1991'den ölümüne kadar Cumhuriyet'te haftalık köşesinde laikliği ve aydınlanmayı savundu. Siyaset Bilimi kitabıyla kuşaklar yetiştirdi.

Ne yaşandı? 1999 baharında bir gazete onun fotoğrafını üzerine kırmızı çarpı atarak yayımladı. Birkaç ay sonra öldürüldü. Cinayeti, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetleriyle birlikte "Kudüs Ordusu / Tevhid-Selam" davasında yargılandı. Bazı failler mahkûm oldu. Ama tetikçinin arkasındaki ilişkiler yirmi yedi yıldır karanlıkta.

Neden adı sokaklarda? Çünkü halk, onu öldürenlerin silmek istediği şeyi kentin haritasına yazdı. Çankaya'da bir mahalleye, birçok kentte cadde, park ve okullara verilen ad, bir anmadan çok bir inattır: "Unutmadık, unutturmayacağız."

Asıl tema ne? Türkiye'de aydınlanma yukarıdan, devlet eliyle başladı ve hep yarım kaldı. Gericilik ise her dönem egemen sınıflara bir hizmet sundu: halkı mezhebe, cemaate, kadere bağlayarak sınıf bilincini engellemek. Soğuk Savaş'ta "komünizme karşı din" stratejisiyle beslendi, 12 Eylül'de "Türk-İslam sentezi" adıyla devlet ideolojisi oldu, 1990'larda bombalarla aydınları tek tek hedef aldı. Bu savaşın bilançosu, adlarını bu yazıda tek tek anacağımız insanlardır.

Bizim sonucumuz ne? Aydınlanmayı devlete bırakamayız. Bugün aklın ve bilimin asıl taşıyıcısı emekçi sınıflar ve onların örgütleridir. Kışlalı'yı anmanın en doğru yolu, onun savunduğu laikliği ve bilimsel düşünceyi emeğin kurtuluş mücadelesine bağlamaktır.

Şimdi ayrıntıya geçelim.


Neden Anıyoruz?

Daha önce söylediğimizi tekrarlayalım: mezar ziyareti anmanın yalnızca bir biçimidir. Asıl anma, kişinin ne yaptığını, neyi savunduğunu, hayatının hangi dönemeçlerden geçtiğini ve bizden ne istediğini anlatmaktır.

Kışlalı'yı üç nedenle anıyoruz:

  • Bir aydının sözünün bedelini hayatıyla ödediği bir ülkede yaşıyoruz. Bu bedeli kimin ödettiğini unutmak, bir sonraki bedeli kabullenmek demektir.
  • Onun öldürülüşü tekil bir olay değil, bir zincirin halkasıdır. Zinciri görmeden halkayı anlayamayız.
  • Onun cinayetinin arkasındaki ilişkiler hâlâ aydınlatılmadı. Anmak, hesap sormaya devam etmektir.

Bir şeyi de baştan söyleyelim: Kışlalı bir sosyalist değildi, bir Kemalistti. Biz onu "bizden biri" diye sahiplenmeyeceğiz. Onu, aklın ve laikliğin yanında hayatı pahasına durmuş bir aydın olarak anacağız. Ruhi Su yazısında kullandığımız ilkeyi burada da koruyoruz: ne aziz ne cani. İnsanı gerçek boyuyla, katkısı ve sınırlarıyla birlikte anlatmak.


Ahmet Taner Kışlalı'nın Hayatı

Mülkiye'den Paris'e

Kışlalı 1939'da doğdu. Liseyi İstanbul'da Kabataş Lisesi'nde okudu. Ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne, herkesin bildiği adıyla Mülkiye'ye girdi. Mülkiye o yıllarda Türkiye'nin siyasal düşünce mutfağıydı. 1960'ların başında burada yetişen kuşak, 27 Mayıs sonrasının görece özgür ortamında sosyalizmi, planlamayı, kalkınmayı, Batı'nın ve Türkiye'nin siyasal yapısını tartışıyordu.

Kışlalı doktorasını 1967'de Paris Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Tezi 1968'de Fransızca olarak Forces Politiques dans la Turquie Moderne (Modern Türkiye'de Siyasal Güçler) adıyla yayımlandı. Tarihe dikkat edin: 1968. Paris'te öğrenciler ve işçiler sokaktaydı, Türkiye'de üniversiteler boykot ve işgal dalgasına giriyordu. Kışlalı'nın 1974'te yayımlanan Öğrenci Ayaklanmaları kitabı bu dönemin izlerini taşır.

1968–72 arasında öğretim görevlisi olarak çalıştı, Hacettepe'de ve Ankara Üniversitesi'nde ders verdi. 1988'de profesör oldu.

Bakanlık yılları

1977 seçimleri, CHP'nin tarihindeki en yüksek oyu aldığı seçimdir. Bu yükselişin arkasında 1970'lerin işçi hareketi, DİSK'in gücü, 15–16 Haziran'ın ve 1 Mayıs'ların yarattığı sol iklim vardı. Kışlalı bu seçimde İzmir milletvekili oldu. 1978'de Bülent Ecevit'in kurduğu 42. hükümette Kültür Bakanı olarak görev aldı.

Bu bakanlık dönemi, kültürü bir azınlığın tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp halka açma iddiasının devlet katında dile geldiği kısa bir aralıktı. Ama aynı yıllar sokakta faşist saldırıların, katliamların, siyasal cinayetlerin tırmandığı yıllardı. Bahçelievler katliamı da Maraş katliamı da 1978'dedir. Kültür Bakanı Kışlalı, kültürün sokakta kanla sınandığı bir ülkenin bakanıydı.

12 Eylül'den sonra

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye'nin bütün siyasal yaşamı gibi Kışlalı'nın da milletvekilliğini ve siyasetini kesti. Partiler kapatıldı, eski siyasetçilere yasak geldi. Kışlalı akademiye döndü, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde siyaset bilimi dersleri verdi.

12 Eylül'ün üniversiteye ne yaptığını 12 Eylül Dosyası'nda ayrıntılı anlattık: YÖK kuruldu, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla yüzlerce öğretim üyesi üniversiteden atıldı, bilimsel özerklik ortadan kaldırıldı. Kışlalı bu atmosferde ders veren, kitap yazan, kendi deyişiyle "Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği"ne karşı yazan bir akademisyen oldu.

Kalemi ve kitapları

Kışlalı aynı zamanda gazeteciydi. Yenigün gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1991'den ölümüne kadar Cumhuriyet'te "Haftaya Bakış" köşesini yazdı.

Kitaplarının adları bile tavrını anlatır:

  • Forces Politiques dans la Turquie Moderne (1968)
  • Öğrenci Ayaklanmaları (1974)
  • Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (1993)
  • Siyaset Bilimi (1994)
  • Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi (1994)
  • Seçimsiz Demokrasi (1995)
  • Bir Türkün Ölümü (1997)
  • Ben Demokrat Değilim (1999)

Son kitabın adı bilinçli bir kışkırtmaydı. Kışlalı'nın tezi şuydu: laiklik ve aydınlanma olmadan sandık tek başına demokrasi değildir. Bir toplumun yarısı kul, öbür yarısı yurttaş olarak yaşıyorsa, oy pusulası bu eşitsizliği yalnızca kayda geçirir. Bu tez, 1990'larda iki taraftan sert tepki gördü. Bir yanda "sandık her şeydir" diyen ve siyasal İslam'ı "demokratik meşruiyet" adına aklayan liberaller, öbür yanda Kışlalı'yı "laikçi, jakoben" diye hedef gösteren siyasal İslamcı basın.

Kişisel yıkımlar

Kışlalı'nın hayatı yalnızca kamusal mücadelelerden ibaret değildi. Paris yıllarında evlendiği ilk eşi Nicole (Nilgün) Kışlalı'yı 1995'te bir trafik kazasında kaybetti. Kendisi de aynı kazada ağır yaralandı. Bu evlilikten Altınay ve Dolunay adında iki kızı vardı. 1997'de Nilüfer Kışlalı ile evlendi, kızları Nilhan Nur doğdu. Öldürüldüğünde en küçük kızı henüz okul çağına bile gelmemişti.

Bir Cinayetin Anatomisi

Önce hedef gösterme

1999 baharında Akit gazetesi, Kışlalı'nın bir yazısını gerekçe göstererek fotoğrafını üzerine kırmızı çarpı atılmış biçimde yayımladı. Bu bir eleştiri değildi, bir hedef göstermeydi. Bir aydının yüzünün üstüne çizilen çarpının ne anlama geldiğini 1990'ların Türkiye'si çok iyi biliyordu. Çünkü aynı yöntem daha önce başkaları için de kullanılmıştı.

Bu ayrıntıyı genç yoldaşlar özellikle akılda tutsun: siyasal cinayetler gökten düşmez. Önce dil hazırlanır, sonra hedef işaretlenir, sonra tetikçi gelir. Bugün sosyal medyada "listeler", "ifşa" kampanyaları ve linç dalgaları gördüğümüzde bu sırayı hatırlamak zorundayız.

21 Ekim 1999 sabahı

21 Ekim 1999 sabahı, Kışlalı'nın Ankara'daki evinin önünde park hâlindeki arabasına yerleştirilmiş bomba patladı. Kışlalı 60 yaşındaydı. Cenazesi Ankara'da on binlerin katılımıyla kaldırıldı. Altı yıl önce Uğur Mumcu'yu uğurlayan kent, aynı yöntemle öldürülmüş bir aydını bir kez daha uğurluyordu. İnsanlar aynı elin aynı hedefi vurduğunu görüyordu.

Dava: "Umut" adı verilen bir dosya

Kışlalı cinayeti tek başına yargılanmadı. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetleriyle aynı dosyada birleştirildi. Davanın resmî adı "Yasadışı Kudüs Ordusu / Tevhid-Selam Örgütü Davası"dır. Halk arasında, soruşturmayı başlatan operasyonun adıyla "Umut Davası" olarak bilinir. Dava önce Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görüldü. DGM'ler kapatılınca Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne geçti. Üç sanık örgütü kurmak ve yönetmekten, beş sanık örgüt üyeliğinden mahkûm oldu. Anayasa Mahkemesi daha sonra beş sanığın gözaltında avukata erişemediğine karar verdi ve yeniden yargılama yolu açıldı. NTV'nin 2020 tarihli haberine göre o tarihte yargılama hâlâ sürüyordu.

Ailenin avukatı Erdem Akyüz, cinayetin 20. yılında şunu yazdı: davanın açılmasının üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen beklenen aydınlanma gerçekleşmemiş, cinayetlerin arkasındaki ilişkiler ortaya çıkarılamamıştır.

Burada dikkatli olalım. Biz bu yazıda teyit edilmemiş iddialara, "şu servis yaptı, bu örgüt yaptırdı" türünden söylentilere yer vermeyeceğiz. Ama şunu söylemek bir iddia değil, bir olgudur: Türkiye'de aydın cinayetlerinde tetikçi kimi zaman bulunur, ama tetiğin arkasındaki akıl neredeyse hiç bulunmaz. Bu bir tesadüf değil, bir örüntüdür. Ve örüntüler, onları sürdüren güç ilişkileri hakkında bize bir şey söyler.

Asıl Hikâye: Aydınlığa Karşı Yüz Yıllık Savaş

Kışlalı'yı anlamak için zinciri baştan görmek gerekiyor. Bu bölümde Türkiye'de aydınlanma mücadelesinin kısa tarihini, sınıfsal bir gözle anlatacağız.

Aydınlanma nedir, kimin işine yarar?

Önce kavramı netleştirelim. Aydınlanma, 17. ve 18. yüzyıl Avrupa'sında yükselen burjuvazinin feodal düzene ve kiliseye karşı kullandığı düşünsel silahtı. Akıl, bilim, deney, yurttaşlık, hukuk önünde eşitlik, dinin devlet işlerinden ayrılması... Bunlar soyut ilkeler değildi. Kilisenin toprağına, soyluların ayrıcalığına, krallık hakkının "Tanrı vergisi" olduğu iddiasına karşı yükselen bir sınıfın programıydı.

Marx ve Engels bu mirası reddetmedi, onu sonuna kadar götürmek istedi. Onlara göre burjuvazi iktidara geldikten sonra kendi aydınlanmasından korkmaya başladı. Çünkü akıl yalnızca kilisenin ayrıcalığını değil, sermayenin ayrıcalığını da sorgulayabilirdi. Bu yüzden burjuvazi, tarih boyunca bir gün aydınlanmanın, ertesi gün dinin ve gericiliğin yanında durdu. Hangisi işine geldiyse.

Bu yazının ana tezi de buradan çıkıyor: Aydınlanmanın tutarlı ve sonuna kadar savunucusu artık burjuvazi değil, emekçi sınıflardır. Çünkü akla, bilime ve laikliğe en çok ihtiyacı olan, kaderine razı edilmek istenenlerdir.

Osmanlı'nın son yüzyılı: yukarıdan reform, aşağıdan sessizlik

Türkiye'de aydınlanma düşüncesinin kökleri 19. yüzyıla, Tanzimat'a (1839) uzanır. Ama burada Avrupa'dan önemli bir fark var: Osmanlı'da güçlü bir yerli burjuvazi yoktu. Reformları yükselen bir sınıf değil, devleti kurtarmaya çalışan bürokratlar ve subaylar yaptı.

Namık Kemal'in "vatan" ve "hürriyet" üzerine yazdıkları, Tevfik Fikret'in "Tarih-i Kadim" şiiri, Meşrutiyet'in ilanı (1876 ve 1908) bu dönemin dönüm noktalarıdır. Ama bu hareketlerin hepsi geniş halk yığınlarından kopuktu. Köylü, medrese ve tarikat ağının içinde, aydınlanmanın dilini tanımadan yaşıyordu. 31 Mart Vakası (1909), "şeriat isteriz" sloganıyla bu kopukluğun ilk büyük kanlı faturasıydı.

Buradan bugüne kadar uzanan bir dersi not edelim: Halka rağmen yapılan aydınlanma, gericiliğe halkı kazanma fırsatı verir.

Cumhuriyet devrimleri ve sınırları

1923'ten sonra Cumhuriyet, aydınlanma programını devlet gücüyle hayata geçirdi:

  • 3 Mart 1924: Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birleştirildi, medreseler kapatıldı.
  • 1925: Tekke ve zaviyeler kapatıldı.
  • 1926: Medeni Kanun kabul edildi. Kadın, hukuk önünde erkekle eşit bir kişi sayıldı. Bu kanunun yüz yıllık hikâyesini Nafakanın Sınıfı yazısında anlattık.
  • 1 Kasım 1928: Harf devrimi.
  • 1934: Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı.
  • 1937: Laiklik anayasaya girdi.

Bunlar büyük adımlardı ve küçümsenemez. Ama sınıfsal bir gözle bakınca iki sınır hemen görünür.

Birincisi, devrimler toprak sorununa dokunmadı. Köyde ağa, şeyh ve toprak sahibi yerinde kaldı. Kadın Medeni Kanun'la eşit sayıldı ama köyde hâlâ başlık parasıyla evlendiriliyordu. Hukuk değişti, üretim ilişkileri değişmedi. Gericiliğin maddi temeli olduğu gibi duruyordu.

İkincisi, aydınlanma yukarıdan dayatıldı ve aynı devlet, aydınlanmanın en tutarlı taşıyıcılarını, yani sosyalistleri ve işçi örgütlerini de bastırdı. Nazım Hikmet 1938'de yargılandı, 1950'ye kadar hapis yattı, 1951'de vatandaşlıktan çıkarıldı. Grev ve sendika hakkı yoktu. Yani Cumhuriyet, bir yandan medreseyi kapatırken öbür yandan aklın en ileri biçimini, sınıf bilincini de yasakladı.

Kubilay: ilk büyük uyarı

23 Aralık 1930'da Menemen'de, yedek subay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay, "şeriat" çağrısıyla ayaklanan bir grup tarafından öldürüldü, başı kesildi. Kubilay bir öğretmendi. Bu ayrıntı tesadüf değil. Aydınlanmaya karşı savaşın ilk hedefi her zaman okul, öğretmen ve kitap olmuştur.

Köy Enstitüleri: aşağıdan aydınlanma denemesi ve tasfiyesi

Cumhuriyet tarihinin en parlak aydınlanma deneyi Köy Enstitüleri'dir. 17 Nisan 1940'ta kabul edilen kanunla kurulan bu okullarda köy çocukları hem okuyor, hem üretiyor, hem öğretiyordu. İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel'in öncülüğünde, Anadolu köylüsünün çocuğu ilk kez kendi ellerinde aydınlanmanın aracını tuttu. Mandolin, tiyatro, dünya klasikleri, tarım, demircilik ve okuma yazma bir aradaydı. Ruhi Su yazısında Hasanoğlan'ın bu hikâyedeki yerini anlatmıştık.

Ve bu deney, tam da aşağıdan bir aydınlanma olduğu için tasfiye edildi. 1946'dan sonra çok partili hayata geçişle birlikte toprak ağaları ve gerici çevreler enstitüleri "komünist yuvası" diye hedef aldı. CHP'nin kendi içindeki sağ kanat bu tasfiyeyi başlattı, Demokrat Parti 1954'te enstitüleri tamamen kapattı.

İşte bu hikâyenin özü: Devlet aydınlanmayı istedi, ama halkın kendi aydınlanmasını istemedi. Köylünün çocuğu düşünmeye, sorgulamaya, toprak ağasının hakkını sorgulamaya başlayınca aydınlanma "tehlikeli" ilan edildi.

1948: Sabahattin Ali ve DTCF tasfiyesi

Aynı yıllar aydınların hedef alındığı yıllardır. 1948'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Pertev Naili Boratav, Behice Boran ve Niyazi Berkes gibi bilim insanları "solcu" oldukları gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırıldı.

2 Nisan 1948'de ise Kuyucaklı Yusuf'un, Kürk Mantolu Madonna'nın yazarı Sabahattin Ali, Bulgaristan sınırında öldürüldü. Hayatı boyunca hapis, sürgün ve kovuşturmayla yaşamış bir yazar, ülkeden çıkmaya çalışırken yolunun üstünde katledildi.

Soğuk Savaş: "komünizme karşı din"

1950'den sonra yeni bir dönem başladı. Türkiye NATO'ya girdi, ABD'nin Soğuk Savaş stratejisinin parçası oldu. Bu stratejinin önemli bir ayağı, Sovyetler Birliği'nin çevresinde dini bir "yeşil kuşak" örmek ve sola karşı dini bir set olarak kullanmaktı.

Türkiye'de bu dönemde "Komünizmle Mücadele Dernekleri" kuruldu. Tarikatlar ve cemaatler, sağ partilerin oy deposu ve sokak gücü hâline geldi. 16 Şubat 1969'da İstanbul'da, ABD 6. Filosu'nu protesto eden işçi ve öğrencilere sopalarla, bıçaklarla saldırılan "Kanlı Pazar", bu ittifakın sokaktaki yüzüydü.

Burada sınıfsal tablo çok açıktır: Gericilik, sermayenin ve emperyalizmin sola karşı kullandığı bir silah oldu. "Allahsız komünist" propagandası, işçinin kendi sendikasına, kendi grevine, kendi sınıfına yabancılaştırılması için kullanıldı.

1970'ler: aydınların tek tek hedef alındığı yıllar

1970'lerin ikinci yarısı, Türkiye'nin en kanlı yıllarından biridir. Bu dönemde faşist saldırılar, katliamlar ve siyasal cinayetler binlerce cana mal oldu. Bu yazının konusuna doğrudan değen bazı isimleri analım:

  • Bedrettin Cömert (11 Temmuz 1978): Hacettepe'de sanat tarihçisi, çevirmen. Üniversiteye giderken öldürüldü.
  • Abdi İpekçi (1 Şubat 1979): Milliyet'in genel yayın yönetmeni. Ülkücü bir tetikçi tarafından öldürüldü.
  • Cavit Orhan Tütengil (7 Aralık 1979): İstanbul Üniversitesi'nde sosyolog. Otobüs durağında öldürüldü.
  • Ümit Kaftancıoğlu (11 Nisan 1980): TRT yapımcısı, yazar, Köy Enstitüleri geleneğinden gelen bir halk yazarı. Evinin önünde öldürüldü.

Aynı yıllarda Bahçelievler'de (1978) yedi TİP'li genç öğrenci evlerinde katledildi. Maraş'ta (Aralık 1978) ve Çorum'da (1980) Alevi yurttaşlara yönelik katliamlar yaşandı. Maraş, gericiliğin mezhep düşmanlığını kışkırtarak yoksul halkı birbirine nasıl kırdırdığının en acı örneğidir. Sonra da bu kaos, 12 Eylül'ün gerekçesi yapıldı.

12 Eylül ve Türk-İslam sentezi: gericiliğin devlet ideolojisi olması

12 Eylül 1980, bu hikâyenin dönüm noktasıdır. 12 Eylül Dosyası'nda ayrıntılı anlattığımız gibi, darbe solu, sendikaları ve üniversiteleri ezerken boşalan alanı bilinçli olarak gericilikle doldurdu.

  • "Türk-İslam sentezi", Aydınlar Ocağı çevresinde formüle edildi ve devletin resmî ideolojisi hâline geldi.
  • 1982 Anayasası'yla din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunlu oldu.
  • İmam hatip okulları ve Kur'an kursları hızla çoğaldı.
  • 1402'liklerle üniversiteden atılan bilim insanlarının yerini, rejime uyumlu kadrolar aldı.
  • Tarikatlar ve cemaatler, 1980'lerin "liberal" ekonomisinde sermaye birikimine ortak oldu.

Burada sınıf ilişkisini açıkça görmek gerekir. 12 Eylül'ün ekonomik programı 24 Ocak kararlarıydı: ücretlerin baskılanması, grevlerin yasaklanması, ihracata dayalı sermaye birikimi. Bu programı uygulamak için işçinin örgütsüz, sessiz ve kaderine razı olması gerekiyordu. Din, bu razı etmenin en ucuz aracıydı. Türk-İslam sentezi, 24 Ocak kararlarının ideolojik sigortasıydı.

Bugün siyasal İslam'ın iktidara nasıl geldiğini soran gençlere verilecek yanıtın büyük bölümü buradadır. Siyasal İslam, 12 Eylül'ün açtığı yoldan yürüdü. Bunu İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor? yazısında da ayrıntılı tartışmıştık.

1990'lar: bombalar ve kurşunlar

1990'lara gelindiğinde, 12 Eylül'ün beslediği gericilik artık doğrudan aydınları hedef alıyordu. Bu dönemin kronolojisi bir yas defteri gibidir:

TarihKaybettiğimizNe savunuyordu?
31 Ocak 1990Muammer AksoyHukukçu, Türk Hukuk Kurumu başkanı, laikliğin anayasal savunucusu
7 Mart 1990Çetin EmeçGazeteci, Hürriyet yazarı
4 Eylül 1990Turan DursunEski müftü, din eleştirmeni, "Din Bu" kitaplarının yazarı
6 Ekim 1990Bahriye Üçokİlahiyat profesörü, kadın hakları savunucusu; kendisine gönderilen paket bombayla öldürüldü
24 Ocak 1993Uğur MumcuAraştırmacı gazeteci; arabasına yerleştirilen bombayla öldürüldü
2 Temmuz 1993Sivas, MadımakPir Sultan Abdal Şenliği'ne katılan 33 aydın, sanatçı ve genç ile 2 otel çalışanı yakılarak öldürüldü
11 Ocak 1995Onat KutlarŞair, yazar, Sinematek'in kurucularından; İstanbul'da bir pastanede patlayan bombayla yaralanıp yaşamını yitirdi
21 Ekim 1999Ahmet Taner KışlalıSiyaset bilimci, laikliğin ve aydınlanmanın savunucusu; arabasına yerleştirilen bombayla öldürüldü

Bu tablodaki isimlere bakın. Bir hukukçu, bir ilahiyatçı, bir eski müftü, bir gazeteci, bir sinemacı, bir siyaset bilimci, bir halk şenliğindeki ozanlar ve çocuklar. Ortak noktaları ne? Hepsi aklın, sorgulamanın, bilimin ya da halk kültürünün sesi oldu. Bu yüzden hedef alındılar.

Sivas'ı özellikle anmak gerekir. Sivas katliamı yazımızda anlattığımız gibi, otel saatlerce kuşatıldı ve yakıldı, devlet müdahale etmedi. Dava 2012'de zamanaşımıyla düştü. Katliam günü otelin önünde toplanan kalabalığın sloganları, Kubilay'ı öldürenlerin sloganlarıyla aynıydı. Aradan altmış üç yıl geçmişti ama pusu yerindeydi.

Kışlalı'nın öldürülüşü bu zincirin son halkalarından biriydi. Zincir bununla da bitmedi. 2002'de Necip Hablemitoğlu, 2007'de Hrant Dink öldürüldü. 2015'te Suruç'ta ve 10 Ekim'de Ankara Garı'nda barış isteyen gençler ve emekçiler katledildi. Hedefler genişledi ama örüntü değişmedi: önce hedef gösterme, sonra saldırı, sonra karanlıkta kalan bir dava.

Bir Tablo: Gericiliğin Söylediği, Aydınlanmanın Yanıtı

Bu yüz yıllık savaşın iki tarafını yan yana koyalım:

Gericiliğin söylediğiAydınlanmanın yanıtı
Yoksulluk kaderdir, sabredilecek bir sınavdırYoksulluk bir üretim ilişkisinin sonucudur, değiştirilebilir
Kadının yeri evidir, erkeğe tabidirKadın ve erkek hukuk önünde ve hayatta eşittir
Bilim inancın sınırında durmalıdırBilim sorgulamanın sınırını kabul etmez
Okul, iyi kul yetiştirirOkul, düşünen yurttaş yetiştirir
Toplum cemaatlerden ve mezheplerden oluşurToplum sınıflardan oluşur; mezhep, sınıfın üstüne örtülen perdedir
İtaat erdemdirÖrgütlenme ve hak arama erdemdir
Aydın halka yabancıdırAydın, halkın aklının sözcüsü olduğu ölçüde değerlidir

Bu tabloda son satır bizim için önemli. Çünkü gericilik, aydınları hep "halktan kopuk elitler" diye damgalamaya çalıştı. Ne yazık ki yukarıdan aydınlanma geleneğinin bazı temsilcileri de bu suçlamaya zemin hazırladı.

Kemalist Aydınlanmanın Sınırları: Dürüst Bir Hesaplaşma

Kışlalı'yı anarken onun ait olduğu geleneğin sınırlarını konuşmamak, ona da kendimize de haksızlık olur.

Kemalist aydınlanma anlayışının üç temel zaafı vardı.

Birincisi, öznesi halk değil devletti. Aydınlanma, yukarıdan, bürokrasi ve ordu eliyle getirilecek bir şey olarak düşünüldü. Halk, aydınlatılacak bir nesne olarak görüldü. Bu yaklaşım, halkın kendi örgütleriyle, kendi deneyimiyle aydınlanmasının önünü tıkadı. Köy Enstitüleri'nin akıbeti bunun kanıtıdır.

İkincisi, sınıf sorununu görmedi. "Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle" söylemi, gerçekte var olan sınıfları görünmez kıldı. Oysa gericiliğin gücü, yoksulluğun, toprak düzeninin ve sömürünün ürettiği çaresizlikten besleniyordu. Bu maddi temele dokunmadan gericilikle yalnızca ideolojik mücadele vermek, ağacın yapraklarını budayıp kökünü sulamaya benziyordu.

Üçüncüsü, kritik anlarda gericilikle uzlaştı. 1940'ların sonunda din dersleri okullara geri döndü, ilk imam hatip kursları açıldı. 12 Eylül, kendini "Atatürkçü" ilan ederek Türk-İslam sentezini devlet ideolojisi yaptı. Yani "Atatürkçülük" söylemi, gericiliğin devletleşmesine perde de olabildi.

Kışlalı bu çelişkilerin bir kısmını görüyordu. Seçimsiz Demokrasi ve Ben Demokrat Değilim kitaplarındaki öfkesi, sağ iktidarların ve liberallerin laikliği nasıl aşındırdığına yönelikti. Ama o da çözümü halkın kendi örgütlenmesinde değil, cumhuriyetin kurucu ilkelerine sadakatte arıyordu.

Bizim farkımız burada başlıyor. Biz aydınlanmayı bir "kurucu ilke" olarak korunacak bir miras gibi değil, emekçilerin kendi kurtuluşları için ihtiyaç duyduğu yaşayan bir araç olarak görüyoruz. Bu fark, Kışlalı'yı küçümsemek için değil, onun bıraktığı yerden ileriye gitmek için önemli.


Üç Soru: Aydınlanma Mücadelesine Sınıfın Gözüyle Bakmak

Bilgi Müşterekleri olarak her meseleye sorduğumuz üç soruyu burada da soralım.

Kimin elinde? Bugün eğitim, medya ve bilginin üretimi kimin elinde? Okullar giderek cemaat vakıflarına ve özel sermayeye açılıyor. Eğitim Dosyası'nda anlattığımız gibi, eğitim bir hak olmaktan çıkıp bir piyasa ve bir ideolojik yatırım alanına dönüşüyor. Bilgi ise dev teknoloji şirketlerinin algoritmalarında, onların ticari çıkarlarına göre süzülüyor.

Kimin denetiminde? Diyanet'in bütçesi birçok bakanlığı geride bırakmış durumda. Müfredattan evrim kuramının çıkarılması, okullara "manevi danışman" sokulması, laiklik ilkesinin uygulamada içinin boşaltılması, aydınlanmanın denetiminin kimde olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda sosyal medyada bir aydını hedef göstermek, 1999'da bir gazetenin kırmızı çarpısından çok daha kolay ve hızlı.

Kimin yararına? İşte en önemli soru. Gericiliğin yayılması kimin işine yarıyor? Kaderine razı olan, sendikaya üye olmayan, hak aramayı "isyan" sayan, mezhep ve cemaat bağıyla oy veren bir işçi sınıfı, en çok sermayenin işine yarıyor. Ucuz emek, örgütsüz emek, sessiz emek. Okul açılışı yazısında yazdığımız gibi, zil herkese aynı çalmaz. Gericilik de herkese aynı zararı vermez: en çok yoksul mahallenin çocuğunu, kız çocuğunu, işçinin çocuğunu karanlıkta bırakır.

Kışlalı'nın Adı Neden Sokaklarda?

Kışlalı öldürüldükten sonra Ankara Çankaya'da bir mahalleye onun adı verildi. Birçok kentte cadde, sokak, park, okul ve kültür merkezi onun adını taşıyor. Benzer biçimde Uğur Mumcu'nun, Bahriye Üçok'un, Muammer Aksoy'un adları da kentlerin haritasında yaşıyor.

Bunun anlamı nedir? Faillerin hedefi yalnızca bir insanı öldürmek değildi, bir düşünceyi susturmak ve başkalarını korkutmaktı. Halk ve onun seçtiği yerel yönetimler bu sokak adlarıyla şunu söyledi: "Siz susturmak istediniz, biz her gün adını anacağız."

Ama bir uyarı da ekleyelim. Sokak adı, anmanın en kolay biçimidir. Bir tabelayı asmak, o tabeladaki adamın savunduğu şeyi savunmaktan çok daha kolaydır. Kışlalı'nın adını taşıyan bir mahallede okulun bahçesi cemaat yurduna verilmişse, kadın sığınma evi kapatılmışsa, çocuklar ders yerine çalışmaya gönderiliyorsa, o tabela bir anma değil bir ironidir. Anmayı tabelada değil, hayatta yaşatmak zorundayız.

Bugün: Pusu Değişti, Hedef Değişmedi

Genç yoldaşlar, sizin kuşağınız 1990'ların bombalarını yaşamadı. Ama pusunun biçim değiştirdiği bir dönemde yaşıyorsunuz.

  • Bugün bir aydını hedef göstermek için gazete manşetine gerek yok. Bir sosyal medya kampanyası, bir "ifşa" listesi, bir trol ordusu yetiyor.
  • Bugün aydınlanmaya karşı savaş yalnızca tetikçiyle değil, müfredatla, bütçeyle, ihaleyle, vakıf protokolüyle yürütülüyor.
  • Bugün bilimsel düşünceye saldırı yalnızca dinsel gericilikten değil, komplo teorilerinden, "alternatif gerçekler"den ve bilgiyi metaya çeviren teknoloji tekellerinden de geliyor.
  • Bugün laikliğin aşınması, bir sabah yaşanan bir patlamayla değil, her yıl biraz daha daralan alanlarla ilerliyor.

Ve bugün, 1990'larda olduğu gibi, aydınlanmayı savunanlar kendilerini çoğu zaman yalnız hissediyor. İşte bu yalnızlığı kırmak, bizim kuşağımızın görevi.


Somut Görevler

Anmak, bir şey yapmaktır. Kışlalı'nın ve onunla aynı zincirde kaybettiklerimizin hatırasını yaşatmak için genç yoldaşlara somut öneriler:

  • Okuyun ve okutun. Kışlalı'nın Siyaset Bilimi'ni, Sabahattin Ali'yi, Turan Dursun'u, Uğur Mumcu'yu, Köy Enstitüleri üzerine yazılanları okuyun. Bir okuma grubu kurun. Bir kitabı tek başına okumak bilgidir, birlikte okumak örgütlenmedir.
  • Kendi okulunuzda aydınlanmayı savunun. Müfredattan çıkarılan evrim kuramını, bilimsel düşünceyi, kadın-erkek eşitliğini konuşacak kulüpler, seminerler ve bilim şenlikleri düzenleyin.
  • Hedef göstermeye karşı dayanışma ağı kurun. Bir öğretmen, gazeteci, akademisyen ya da sanatçı sosyal medyada hedef gösterildiğinde yalnız bırakılmasın. Dayanışma bir refleks olmalı.
  • Davaları takip edin. Aydın cinayetleri davalarının dosyalarını, duruşma tarihlerini, zamanaşımı tehditlerini takip edin. Hesap sorma, unutmamakla başlar.
  • Sokak adlarını yaşatın. Kışlalı'nın, Mumcu'nun, Üçok'un adını taşıyan sokak ya da parklarda, yıl dönümlerinde, o insanın ne savunduğunu anlatan küçük etkinlikler yapın. Tabelayı bir hikâyeye çevirin.
  • Aydınlanmayı sınıfa bağlayın. Laiklik ve bilim savunusunu, işyerindeki hak mücadelesinden, sendikal örgütlenmeden ayırmayın. Kaderine razı edilmek istenen işçiye ilk aydınlatıcı söz, "bu senin kaderin değil, bir ilişki; ve ilişkiler değişir" sözüdür.
  • Yerel yönetimlerden hesap sorun. Kışlalı'nın adını taşıyan mahallenin belediyesine sorun: okullarımıza, kütüphanelerimize, kültür merkezlerimize ne kadar kaynak ayırıyorsunuz? Cemaat vakıflarına ne kadar protokol imzaladınız?

Karanlık Kalıcı Değildir

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Kubilay'dan Kışlalı'ya, Sabahattin Ali'den Sivas'a uzanan bu zincire bakınca karamsarlığa kapılmak kolaydır. Yüz yıldır aydınlığa pusu kuruluyor ve pusu kuranlar çoğu zaman cezasız kalıyor.

Ama tarihi bir de öbür yanından okuyalım. Bu pusulara rağmen Medeni Kanun yüz yaşına girdi. Köy Enstitüleri kapatıldı ama oradan çıkan öğretmenler, yazarlar ve sanatçılar bir kuşağı aydınlattı. Sabahattin Ali öldürüldü ama Kürk Mantolu Madonna bugün bu ülkenin en çok okunan romanlarından biri. Uğur Mumcu'nun cenazesine yüz binler katıldı. Kışlalı'nın adı bugün bir mahallede, onlarca sokakta yaşıyor. Karanlık, aydınlığı tamamen hiçbir zaman söndüremedi.

Çünkü aydınlanma bir kişinin değil, bir halkın ihtiyacıdır. Bir insanı öldürebilirsiniz ama bir halkın düşünme ihtiyacını öldüremezsiniz. Bu ihtiyaç, emekçilerin kendi kurtuluşlarına olan ihtiyaçla birleştiğinde, hiçbir pusu onu durduramaz.

Ahmet Taner Kışlalı'yı, aramızdan koparılışının yirmi yedinci yılında saygıyla anıyoruz. Onun ve bu uğurda kaybettiğimiz herkesin hatırası, yolumuzu aydınlatsın.

Aydınlık, karanlığa karşı her zaman sınıfın kendi elinde büyür.


Kaynaklar

Ahmet Taner Kışlalı ve dava süreci

Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar


Bu yazı Bilgi Müşterekleri tarafından CC BY-SA 4.0 lisansıyla yayımlanmıştır. Kaynak göstererek paylaşabilir, çoğaltabilir ve geliştirebilirsiniz.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği