Sabrın Soy Kütüğü: Celâlîden Haramiye Bir Ahlak Tarihi
Başaran Aksu'nun "Münafık Değiliz, Celâliyiz" Sözünden Dört Yüz Yıllık Bir Öfkenin ve Onurun İzini Sürmek

"Münafık Değiliz, Celâliyiz": Başaran Aksu'nun Andığı Ad, Celâlîliğin Tarihi ve Bir Damganın Sahiplenilmesi
Dört yüz yıllık bir "eşkıya" adı, bugün neden maden sendikacılarının ağzında bir onur sözcüğü?
Kısaca
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Ağustos 2026'nın son haftasında Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla tutuklandı. Suçlamanın dayanağı olarak gösterilen paylaşımlardan birinde şu cümle vardı: "Celaliler kazanacak, haramiler kaybedecek!" (BirGün, 25 Ağustos 2026). Aksu cezaevinden gönderdiği notu da aynı sözle bitirdi: "Madencileriz, Devrimcileriz, Celalileriz!" (e-komite, 27 Ağustos 2026).
Bu ad rastgele seçilmedi. Aksu onu iki yıl önce, Fernas direnişinde, madencilere "münafık" diyen bir milletvekili-patrona yanıt verirken kullanmıştı: "Biz münafık değiliz, celâliyiz, onların çocuklarıyız." (Umut-Sen, Kasım 2024).
Bu yazıda üç soruya yanıt arıyoruz:
- Celâlîlik nereden geliyor? 1519'da Bozoklu Şeyh Celâl'in ayaklanmasıyla başlayan, 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başında Anadolu'yu altüst eden isyanlar dalgası. Arkasında para tağşişi, enflasyon, çözülen tımar düzeni, savaştan dönen ücretli askerler ve topraktan kopan köylü var.
- Ad ne anlama geliyor? Osmanlı devleti için "Celâlî", düzene başkaldıran herkese yapıştırılan bir damgaydı: eşkıya. Bugün sendikacılar bu damgayı ters çeviriyor. "Bize eşkıya diyorsunuz; asıl haramiler, alın terini ödemeyenler."
- Neden bugün de kullanılıyor? Çünkü madencinin kökü Anadolu köylüsüne uzanıyor, çünkü devlet bugün de mücadele edene "provokatör", "münafık", "vatan haini" diyor ve çünkü işçi sınıfı kendi tarihini kendi diliyle anlatmak istiyor.
Bir de sınırını konuşacağız. Celâlîler kahraman değil, programsız bir öfkenin çocuklarıydı. Önderlerinin bir kısmı devletten paşalık aldı, bir kısmı kuyulara gömüldü, köylü ise iki ateş arasında kaldı.
Bugünün işçisinin Celâlî'den alacağı şey öfkesi ve onurudur.
Ondan ayrılacağı yer ise örgüttür.
Bir slogan, bir suçlama
Önce olayı hatırlayalım.
Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatları için 2026 boyunca uzun bir yol yürüdü. Nisanda Eskişehir'den Ankara'ya yürüdüler, Kurtuluş Parkı'nda açlık grevi yaptılar (Kısa Dalga). Ağustosta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne oturdular. Eylemin 16. gününde Başaran Aksu ve iki işçi bakanlık önünde gözaltına alındı. Aynı akşam Gökay Çakır Soma'daki sendika merkezinde gözaltına alındı (BirGün).
26 Ağustosta ikisi de tutuklandı. Çakır Akhisar'a, Aksu Sincan'a gönderildi. Ertesi gün işçilerin alacakları için prensipte anlaşmaya varıldı. Başka bir deyişle, sendikacılar içerideyken madenciler kazandı. Çakır cezaevinden şunu yazdı: "Sizler olmazsanız patron da olmaz." (BirGün, 27 Ağustos 2026). Aksu açlık grevindeyken ikisi 4 Eylülde tahliye edildi (Medyascope). Sendikanın ilk paylaşımı yine aynı cümleydi: "Celaliler kazanacak, haramiler kaybedecek."
Bu, Aksu'nun bu yılki ilk tutuklanması da değildi. Nisanda Akbelen ve Esra Işık hakkındaki paylaşımları gerekçe gösterilerek, bu kez "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamasıyla tutuklanmıştı. Mahkeme kararında, sendikal çalışma nedeniyle sürekli şehir değiştirmesi de gerekçeler arasında sayılıyordu (Medyascope, 9 Nisan 2026). Şimdi şu soruyu soralım: Dört yüz yıl önceki köylü ayaklanmalarına gönderme yapan bir sözcük, bugün nasıl "kin ve düşmanlığa tahrik" sayılabiliyor? Yanıtı bulmak için önce sözcüğün kendisine bakmamız gerekiyor.
"Münafık değiliz, celâliyiz": Sözün doğduğu yer
Ekim 2024'te Soma'daki Fernas Madencilik işçileri, sendikalaştıkları için işten atılmalarına karşı 50 günü aşan bir direniş yürütüyordu. Soma'dan Ankara'ya yürüdüler, Meclis'e yalınayak gittiler, açlık grevi yaptılar (bianet). Şirketin sahibi bir AKP milletvekiliydi: Batman Milletvekili Ferhat Nasıroğlu. Nasıroğlu, 16 Ekim 2024'te Meclis'te düzenlediği basın toplantısında madencileri ve destekçilerini şöyle tanımladı: "İşte bir tane münafık grup var. Bu münafıklar bu işin çözülmesini istemiyor." (sol.org.tr).
"Münafık" sıradan bir hakaret değil, dinsel bir hüküm. İçeriden ikiyüzlülük yapan, cemaatin birliğini bozan kişi anlamına geliyor. Bir patronun ücretini isteyen işçiye bu sözcüğü seçmesi, sınıf çatışmasını inanç düzlemine taşımak, alacağını isteyen işçiyi "fitneci" ilan etmek demektir.
Başaran Aksu'nun yanıtı bu yüzden önemli. Aksu karşı hakarete başvurmadı, bir soy kütüğü ortaya koydu:
"Bu yolda bizi 'münafık' diye etiketlediler, ama biz münafık değiliz, celâliyiz, onların çocuklarıyız." "Biz celâlilerden geliyoruz. Kökümüz onlara dayanıyor." — Başaran Aksu, Münafık değiliz, celâliyiz!, Umut-Sen
Aynı yazı bir şeyi daha açıkça söylüyor: Sendikal mücadele kapitalist düzende uzlaşma üreten, sınırlı bir mücadeledir, ama işçi sınıfının düzeni sorgulamasına yol açabilecek bir kıvılcımdır. Bu cümleyi aklımızda tutalım. Yazının sonunda Celâlîlerin sınırlarını konuşurken ona döneceğiz.
Celâlî sözcüğü nereden geliyor?
Bozoklu Şeyh Celâl (1519)
Ad, bir kişiden geliyor. 1519'da, Yavuz Sultan Selim döneminde, Bozok (bugünkü Yozgat) yöresinde Şeyh Celâl adlı bir Türkmen dervişi kendini mehdi ilan ederek ayaklandı. Çevresinde toplananlar ağırlıkla yoksul Türkmen köylüleri ve konar-göçerlerdi. Ayaklanma Tokat yakınlarında kanla bastırıldı (Küre Ansiklopedi).
İsyan kısa sürdü ama adı kaldı. Osmanlı devlet dilinde "Celâlî" bundan sonra Anadolu'da devlete karşı silaha sarılan herkesin ortak adı oldu. Yani sözcük, başından itibaren bir devlet kategorisi olarak doğdu. Ayaklananlar kendilerine Celâlî demedi, devlet onları böyle adlandırdı. Sözcük, kâtiplerin ve kadıların defterlerinde "eşkıya", "harami", "fesat ehli" ile aynı anlama geliyordu.
Bu nokta önemli. Bir sözcüğün tarihini öğrenirken onu kimin, kime karşı kullandığını da öğreniriz. Celâlî, egemenin ezilene taktığı bir addı.
Bir not: "celallenmek" başka bir şey
Günlük dildeki "celallenmek" (öfkelenmek, hiddetlenmek) fiili, Arapça celâl (ulu, heybetli, Tanrı'nın kahredici büyüklüğü) sözcüğünden geliyor. Şeyh Celâl'in adı da aynı kökten gelir, ama "Celâlî isyanları" adı doğrudan sözcükten değil, kişiden türedi. Buna rağmen halk dilinde iki anlamın birbirine karışması şaşırtıcı değil: Celâlî, celallenmiş, yani sabrı taşmış insandır.
Erken dalga: Kızılbaş ayaklanmaları
- yüzyılın ilk yarısındaki ayaklanmaların önemli bir kısmı Kızılbaş-Türkmen ayaklanmalarıydı. Şahkulu (1511), Şeyh Celâl (1519), Baba Zünnun (1526) ve Kalender Şah (1527) bunlar arasında sayılabilir. Bu ayaklanmalarda inanç ile sınıf iç içeydi. Merkezî devletin vergi, iskân ve tımar baskısı altındaki Türkmen yoksulları, muhalefetlerini heterodoks inancın diliyle ifade ediyordu. Osmanlı devleti de onları Safevî "fitnesi" olarak damgalıyordu.
Engels'in Alman Köylü Savaşı için yaptığı tespit burada da işe yarar: Kapitalizm öncesi toplumlarda sınıf mücadelesi çoğu zaman dinsel bir kılık giyer, çünkü kitlelerin elindeki tek ideolojik dil dindir. Şeyh Celâl'in "mehdi"liği ile Thomas Müntzer'in vaazları aynı tarihsel mantığın iki ayrı coğrafyadaki örneğidir.
Büyük Celâlî İsyanları: Bir düzenin çözülüşü
"Celâlî isyanları" denince tarihçilerin ilk aklına gelen, 1590'lar ile 1610 arasındaki büyük dalgadır. İsyanların aralıklarla 1650'lere kadar sürdüğünü de unutmamak gerekir. Bu dalganın arkasında bir dizi neden vardı. Hepsi aynı sonuca, yani Anadolu'nun üretici sınıflarının yerinden oynamasına çıkıyordu.
Paranın değeri düştü, ekmek pahalandı
Amerika'dan Avrupa'ya akan gümüş, 16. yüzyılın ikinci yarısında Akdeniz dünyasında büyük bir fiyat artışına yol açtı. Tarihçiler buna "fiyat devrimi" diyor. Osmanlı hazinesi bu baskıyı 1585–86'da akçeyi tağşiş ederek, yani içindeki gümüşü azaltarak karşılamaya çalıştı. Akçedeki gümüş oranı yaklaşık yüzde 44 düşürüldü (Küre Ansiklopedi). Sonuç bugün çok iyi tanıdığımız bir şeydi: Sabit gelirlilerin alım gücü eridi. Devletin maaş ödediği askerler ve küçük gelirliler ilk darbeyi yedi.
Sevgili Genç Yoldaşlar, burada durun ve düşünün. Paranın değerini düşürerek açığı kapatmak, yükü ücretlinin ve köylünün sırtına yıkmanın en eski yoludur. Dört yüz yıl önce de böyle oldu, bugün de böyle oluyor.
Tımar düzeni çözüldü
Klasik Osmanlı tarım düzeninde toprak devletindi (mîrî). Köylü toprağı işler, vergisini tımarlı sipahiye öderdi. Sipahi de bu gelirle savaşa atlı asker olarak katılırdı. 16. yüzyılın sonunda bu düzen iki yönden çatladı. Birincisi, savaşlar artık tüfekli piyadeyle kazanılıyordu ve atlı sipahinin askerî değeri azaldı. İkincisi, devlet nakit ihtiyacı için vergileri iltizama, yani peşin para veren mültezimlere satmaya başladı. Mültezim yatırdığı parayı köylüden fazlasıyla çıkarmaya çalıştı.
Marksist dille söylersek, artı-ürüne el koyma biçimi değişti. Daha yoğun, daha nakdî ve daha keyfî bir sömürü biçimine geçildi. Bu dönüşümün bedelini önce köylü ödedi.
Savaştan dönen ücretli askerler: Sekbanlar ve levendler
Habsburglarla süren Uzun Savaş (1593–1606) ve İran savaşları, devleti Anadolu köylülerinden tüfekli ücretli asker toplamaya zorladı. Bunlara sekban ve levend deniyordu. Köyünden kopmuş, eline tüfek verilmiş, savaş bitince ya da ücreti ödenmeyince işsiz kalan bu silahlı genç erkekler, Celâlî ordularının omurgasını oluşturdu.
Burada çarpıcı bir benzerlik var. Sekban, dönemin "esnek istihdam" edilen askeriydi: İhtiyaç olunca çağrılan, iş bitince sokağa bırakılan, güvencesiz ve geçici bir emekçi. Celâlî ordusu, bir bakıma işten çıkarılmışların ordusuydu.
Haçova'nın firarileri
1596'daki Haçova Savaşı'ndan sonra Sadrazam Cığalazade Sinan Paşa, savaş sırasında "firar ettiği" gerekçesiyle binlerce tımarlı sipahinin dirliğini elinden aldı. Dirliğini kaybedenlerin önemli bir bölümü Anadolu'ya dönüp Celâlîlere katıldı (Küre Ansiklopedi). Devlet, kendi elleriyle kendi isyancısını üretmiş oldu.
Kuraklık ve kıtlık
Tarihçi Sam White, The Climate of Rebellion in the Early Modern Ottoman Empire (2011) adlı kitabında, 1590'larda "Küçük Buz Çağı" koşullarında yaşanan ağır kuraklık ve kıtlıkların isyanları nasıl körüklediğini gösterdi. İklim tek başına isyan çıkarmaz, ama yoksulluğu derinleştirir. Elinde yedek ambarı olmayan köylü için tek kötü hasat felaket demektir. Bugün iklim krizinin yükünü kimin taşıdığını konuşurken bu derse dönmek gerekiyor.
Önderler ve sonları
Büyük dalganın önde gelen adları şunlardı:
- Karayazıcı Abdülhalim: Sekban bölükbaşıydı. 1598'den sonra Orta Anadolu'da büyük bir güç topladı. Devlet onu bir süre sancak beyliği vererek yatıştırmaya çalıştı, sonra üzerine ordu gönderdi. Yenilgiden kısa süre sonra öldü.
- Deli Hasan: Karayazıcı'nın kardeşiydi. 1602'de Ankara'yı kuşattı, sonra Bosna beylerbeyliğine atandı ve Rumeli'ye gönderildi. Sonunda idam edildi.
- Tavil Halil: Bağdat beylerbeyliği teklifini kabul etti.
- Kalenderoğlu Mehmed: Manisa'yı üs edindi. Kuyucu Murad Paşa'ya yenildi, 1608'de İran'a geçti.
- Canbuladoğlu Ali Paşa: Halep'teki gücüne dayanarak neredeyse bağımsız bir yönetim kurdu. 1607'de yenildi, 1610'da ortadan kaldırıldı.
Bu adların arkasında iki yöntem görünüyor: makam vermek ve kılıçtan geçirmek. Kuyucu Murad Paşa adını bu ikincisinden aldı. 1607–1610 arasında yürüttüğü bastırma harekâtında öldürülenlerin cesetleri kazılan kuyulara dolduruldu. Dönemin kaynakları on binlerle ifade edilen kayıplardan söz ediyor.
Büyük Kaçgun
Bu dönemin en ağır bedelini köylüler ödedi. Celâlî bölükleri, devlet orduları ve mültezimler arasında sıkışan köylüler topraklarını bırakıp kaçtı. Tarihe "Büyük Kaçgun" olarak geçen bu süreçte Anadolu'nun pek çok yerinde köyler boşaldı, insanlar surlu kentlere, dağlara ya da Rumeli'ye sığındı. Ankara gibi kentler kendilerini korumak için etraflarına sur ördü (Küre Ansiklopedi). Anadolu'nun nüfus ve yerleşim haritası bu dönemde yeniden çizildi.
Celâlîler kimdi? Romantizme karşı dürüst bir bakış
Burada genç yoldaşlara karşı dürüst olmamız gerekiyor, çünkü tarihi romantikleştirmek bize hiçbir şey kazandırmaz.
Celâlîler tek parça bir sınıf hareketi değildi. Saflarında topraktan kopmuş köylüler, işsiz kalmış sekbanlar, dirliğini kaybetmiş sipahiler, iş bulamayan medrese öğrencileri (suhteler) ve kimi zaman kendi hesabını gören yerel güç sahipleri vardı. Önderlerinin çoğu köylü değil, silahlı bölük komutanıydı ve çoğunun istediği düzeni yıkmak değil, düzenin içinde bir yer edinmekti: bir sancak, bir beylerbeylik, bir paşalık.
Sosyolog Karen Barkey, Bandits and Bureaucrats (1994) adlı çalışmasında bu ilişkiyi "pazarlık" kavramıyla açıklıyor. Osmanlı devleti Celâlî önderlerini ezmek kadar onları satın almayı da bildi. Bir isyancıya paşalık vermek, onun ordusunu devletin ordusuna katmak demekti. Mustafa Akdağ'ın klasikleşmiş çalışmasının adı ise meseleyi halkın gözünden koyuyordu: Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celâlî İsyanları.
İki tespiti birlikte düşünmek gerekiyor:
- Celâlî hareketi, ezilenlerin öfkesinden beslendi. Bu öfkenin nedenleri gerçekti: tağşiş, vergi, kıtlık, işsizlik.
- Ama bu öfke bir programa ve örgüte dönüşmediği için ya önderlerin kişisel yükselişine harcandı ya da kuyulara gömüldü. Bedelini de çoğu zaman yine köylü ödedi, hem Celâlî bölüklerinin yağmasıyla hem devletin cezasıyla.
Bu tespit Celâlî adını küçültmez. Tam tersine, bugün o adı kullananlara neyi alıp neyi geride bırakacaklarını gösterir.
Halk hafızasında Celâlî: Köroğlu'nun çağı
Devletin defterlerinde "eşkıya" olan Celâlî, halkın türkülerinde başka bir yerde durur. Pertev Naili Boratav başta olmak üzere pek çok halkbilimci, Köroğlu destanının Anadolu'daki biçimlenişini Celâlî döneminin toplumsal ortamıyla ilişkilendirdi. Köroğlu, Bolu Beyi'ne başkaldıran, "delikanlıları" dağda toplayan, zenginden alıp yoksula veren bir figürdür. Destanın "tüfek icat oldu, mertlik bozuldu" sözü de sekbanların tüfekli çağına bir gönderme gibidir.
Aynı yüzyılda Kızılbaş ozanların başkaldırı deyişleri de bu hafızanın parçasıdır. Pir Sultan Abdal adıyla anılan deyişlerdeki "Şu kanlı zalımın ettiği işler" dizesi, halkın yöneticiye bakışını yüzyıllar boyunca taşıdı.
Halk hafızası tarihçinin ince ayrımlarını yapmaz. O, "kim bizden yanaydı, kim karşımızdaydı" sorusunu sorar. Bu soruya verdiği yanıtta Celâlî, kusurlarıyla birlikte, "bizden" sayıldı. Bugün Soma'nın, Kınık'ın, Eskişehir'in maden işçileri de bu hafızanın içinde büyüdü.
Damgayı sahiplenmek: "Çapulcu"dan "Celâlî"ye
Ezilenlerin tarihinde sık rastlanan bir hareket var: egemenin taktığı aşağılayıcı adı alıp onur sözcüğüne çevirmek. Birkaç örnek verelim:
- Fransız Devrimi'nde aristokratlar, dize kadar inen pantolon (culotte) giyemeyen yoksul zanaatkârları küçümsemek için "sans-culotte" (pantolonsuzlar) dedi. Bu ad devrimin en radikal kesiminin bayrağı oldu.
-
- yüzyılda Hollanda'da İspanyol yönetimine karşı çıkan soylulara "dilenciler" (gueux) denildi. Dilenci çanağı bağımsızlık hareketinin simgesine dönüştü.
- Ve bizim kuşağımızın yaşadığı örnek: 2013'te Gezi direnişçilerine "çapulcu" denildi. Ertesi gün meydanlar "Everyday I'm çapulling" yazılarıyla doldu, "çapulcu" sözcüğü bir kuşağın kimliği oldu.
"Celâlî" de aynı mantıkla çalışıyor. Devlet ve patron madenciye "münafık", "provokatör", "vatan haini" diyor. Madenci de yanıt veriyor: "Evet, biz sizin dört yüz yıldır eşkıya dediğiniz insanların torunlarıyız." Bu, damgayı reddetmekten daha güçlü bir hamle. Damgayı reddetmek savunmada kalmaktır, onu sahiplenmek ise anlatıyı ele geçirmektir.
Haramiler kim?
Sloganın ikinci yarısı en az birincisi kadar önemli: "haramiler kaybedecek."
Osmanlı defterlerinde "harami" yol kesen, yağmalayan kişi anlamına gelir ve Celâlî ile eş anlamlı kullanılırdı. Slogan bu iki sözcüğü birbirinden ayırıyor ve karşı karşıya koyuyor. Celâlî, haklı öfkesiyle başkaldıran halktır. Harami ise emeğin karşılığını gasp edendir.
Peki bugün haramiler kim? Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylarca ödenmeyen ücretlerini ve kıdem tazminatlarını düşünün. Madenci yerin yüzlerce metre altında çalışmış, emeğini vermiş, karşılığını alamamış. Hukukun dilinde buna "alacak" deniyor. Gündelik dilde ise adı bellidir.
Bertolt Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'daki ünlü sorusu tam bu ayrımı yapar: "Bir banka soymak, bir banka kurmanın yanında nedir ki?" Marx da Kapital'in ilk sermaye birikimi bölümünde aynı şeyi gösterir: Sermayenin tarihi "kan ve ateş harfleriyle" yazılmış bir mülksüzleştirme tarihidir. Yasal olan ile meşru olan her zaman aynı şey değildir. Ücretini ödemeyen patron yasal olarak "borçlu" sayılır. Alacağını isteyen işçi ise "kin ve düşmanlığa tahrik"le yargılanabilir.
Slogan, işte bu ters dönmüş ahlak düzenini düzeltiyor: Eşkıyalığı kimin yaptığını yeniden tanımlıyor.
Neden bugün sendika temsilcileri bu adı kullanıyor?
Şimdi asıl sorumuza gelelim. Bağımsız Maden-İş'in ve Umut-Sen geleneğinden gelen sendikacıların bu adı sahiplenmesinin beş nedeni var.
Madencinin kökü Anadolu köylüsüne uzanıyor
Soma'nın, Kınık'ın, Zonguldak'ın madencileri büyük ölçüde köylü kökenlidir. Birçoğu hâlâ köyünde oturur, tarlasıyla madeni birlikte sürdürür. 2014 Soma katliamında hayatını kaybeden 301 madencinin köylerini hatırlayın. Yani Celâlî'nin torunu olmak bir mecaz değil, bir sınıf yolculuğunun özetidir. Dünün topraksız köylüsü, bugünün yer altındaki işçisidir.
Devlet aynı dili konuşuyor
1600'de Celâlî'ye "eşkıya" denirdi, 2024'te madenciye "münafık" denildi. 2026'da "Celâlî" sözcüğünü kullanmanın kendisi bir tutuklama gerekçesi oldu. Egemenin, kendisine karşı çıkanı ahlak dışı ilan etme refleksi değişmedi. Sendikacılar bu sürekliliğe işaret ediyor: Bizi suçlayan dil, atalarımızı suçlayan dilin devamıdır.
İşçi sınıfı kendi tarihini kendi diliyle anlatmak istiyor
Solun dili bazen işçiye uzak, çeviri bir dil gibi kalabiliyor. "Celâlî" ise madencinin dedesinden, türküsünden, köy hikâyelerinden tanıdığı bir sözcük. Sendikacı bu sözcüğü kullandığında işçi uzun bir açıklamaya ihtiyaç duymadan ne söylendiğini anlıyor. Gramsci'nin diliyle söylersek, bu, sınıf mücadelesini halkın "sağduyusu" içinden kurmaktır. Ama sağduyuyu olduğu gibi bırakmadan onu bir adım ileri taşımak gerekir.
Onur, ücret kadar önemli bir talep
Aksu'nun Fernas yazısında öne çıkan sözcük "lekesiz"dir. Mücadele edene "provokatör" ve "vatan haini" denildiğinde, işçi yalnızca ücretini değil itibarını da savunmak zorunda kalır. Emekli Ali Şekeroğlu'nun Ankara'da taşıdığı dövizi hatırlayın: "Para için değil, onurumuz için." Celâlî adı, madenciye boyun eğmeyenlerin soyundan geldiğini söyler. Bu, açlık grevi yapan, yalınayak yürüyen bir insanın dayanma gücünün de parçasıdır.
Kazanma iddiası
Sloganın fiili gelecek zamandadır: "kazanacak." Celâlîler tarihte kazanamadı. Ama slogan geçmişe ağıt yakmıyor, geleceğe söz veriyor. Bu, tarihsel yenilginin rövanşını alma iddiasıdır. Doruk madencilerinin, sendikacıları cezaevindeyken alacaklarını kazanması bu sözün boş olmadığını gösterdi.
Dün ve bugün: Yan yana bir okuma
| Celâlî çağı (1590–1610) | Bugün (2024–2026) |
|---|---|
| Akçenin tağşişi, alım gücünün yarıya inmesi | Yüksek enflasyon, ücretin erimesi |
| İltizam: vergiyi peşin alan mültezimin köylüyü sıkması | Taşeron ve özelleştirme: işi ihaleyle alan şirketin işçiyi sıkması |
| İşi bitince sokağa bırakılan sekban | Ücreti ödenmeden kapının önüne konan madenci |
| Haçova'da dirliği elinden alınan sipahi | Sendikalaştığı için işten atılan Fernas işçisi |
| Kuraklık ve kıtlığın yükünü köylünün taşıması | İklim krizinin, maden ve santral bölgelerindeki yoksulların sırtına binmesi |
| "Eşkıya", "harami", "fesat ehli" damgası | "Münafık", "provokatör", "kin ve düşmanlığa tahrik" suçlaması |
| Önderlere paşalık ya da kuyu | Sendikacıya gözaltı ve tutuklama, işçiye "uzlaşma" baskısı |
| Örgütsüz öfke, programsız ayaklanma | Komite, meclis ve sendika; örgütlü, kazanabilen mücadele |
Son satır bilerek farklı. Çünkü işçi sınıfı Celâlî'den farklı olarak bu tabloyu değiştirecek araçlara sahip.
Celâlîlikten sınıf örgütüne: Adın sınırı
Celâlî adını sahiplenmek güçlü bir hamle, ama Marksistler olarak bu adın sınırını da görmemiz gerekiyor. Aksu'nun kendi yazısı bu sınırın farkında: Sendikal mücadele sınırlıdır, bir kıvılcımdır.
Celâlîlerin tarihten öğrettiği üç ders var:
- Örgütsüz öfke satın alınabilir. Karayazıcı'ya sancak, Deli Hasan'a beylerbeylik, Tavil Halil'e Bağdat verildi. Bugün de mücadele önderlerine koltuk, makam ya da "özel uzlaşma" teklif edilebilir. Buna karşı tek güvence, kararı önderin değil tabanın vermesidir. Umut-Sen geleneğinin "komiteden direniş meclisine" ilkesi bu yüzden önemli: Müzakereyi başkan ya da uzman değil, mücadele eden işçiler yürütür (Umut-Sen).
- Programsız isyan, ezilenleri birbirine düşürür. Celâlî bölükleri yağmaya başladığında köylü, Celâlî'den kaçtı. Bugün de işçi ile köylünün, madenci ile zeytin üreticisinin karşı karşıya getirilmesi sermayenin en eski oyunudur. Akbelen'de santral işçisi ile köylünün karşıtlığının doğal değil kurulmuş olduğunu yazmıştık. Celâlî'nin torunu, köylünün de yoldaşı olmalıdır.
- Tek başına ayaklanma bastırılır, sınıf ittifakı kazanır. Celâlîler Anadolu'da dağınık kaldı, Kuyucu Murad Paşa onları birer birer ezdi. Bugün madencinin, depo işçisinin, kuryenin, tekstil işçisinin ve bilişim emekçisinin ortak örgütü olmadan her direniş tek başına bırakılabilir.
Lenin'in "kendiliğindenlik" ile bilinç arasındaki ayrımı burada somutlaşıyor. Celâlî, kendiliğinden öfkenin adıdır. İşçi sınıfının görevi bu öfkeyi bilince, programa ve örgüte dönüştürmektir. Başaran Aksu'nun cezaevi notundaki üçlü sıralama bu açıdan anlamlı: "Madencileriz, Devrimcileriz, Celalileriz." Önce sınıf (madenci), sonra program (devrimci), sonra tarihsel hafıza (Celâlî).
Somut görevler
Sevgili Genç Yoldaşlar, bu tartışmadan çıkarabileceğimiz görevler şunlar:
- Tarihimizi öğrenelim ve anlatalım. Celâlî isyanlarını, Köroğlu'yu, Pir Sultan'ı, Şeyh Bedreddin'i devletin defterlerinden değil, ezilenin gözünden okuyalım. Mustafa Akdağ'ın, Karen Barkey'nin ve Sam White'ın çalışmaları iyi birer başlangıç.
- Damgaya karşı dil kuralım. "Münafık", "provokatör", "terörist" gibi damgalarla karşılaştığımızda savunmaya geçmek yerine anlatıyı ele alalım. Kimin harami olduğunu soralım.
- İfade özgürlüğünü sınıf meselesi olarak savunalım. Tarihsel bir sözcüğü kullandığı için sendikacının tutuklanması, işçinin sesinin kısılması demektir. Bağımsız sendikacılara yönelik soruşturmaları ve davaları izleyelim, duruşmalarda yanlarında olalım.
- Madencilerle dayanışmayı sürekli kılalım. Direniş günlerinde değil, her gün. Sendikaların dayanışma birimlerine, hukuk kolektiflerine ve direniş fonlarına katkı verelim.
- Kendi işyerimizde komite kuralım. Celâlî'yi örgütsüz bırakan şey, bizim de zayıf noktamız olabilir. Bilişimde, depoda, kafede, fabrikada ilk adım işyeri komitesidir.
- Köylüyle işçiyi birleştirelim. Maden, enerji ve tarım havzalarında işçi ile köylünün ortak taleplerini öne çıkaralım: kamusal mülkiyet, adil geçiş, iş güvencesi, toprağın köylüde kalması.
Sevgili Yoldaşlar,
Dört yüz yıl önce Anadolu'nun yoksullarına "Celâlî" dediler ve onları kuyulara gömdüler. Defterlere "eşkıya" diye yazdılar. Ama türküler başka şey söyledi.
Bugün o yoksulların torunları yerin altından çıkıp bakanlık kapısına oturuyor. Onlara yine ad takıyorlar, yine yargılıyorlar. Ama bu kez torunlar, dedelerinin yapamadığını yapıyor: Komite kuruyor, meclis topluyor, sendikalaşıyor, kazanıyor.
"Celâlî" sözcüğü bir nefret çağrısı değil, bir hafıza çağrısıdır: Kimin alın teri, kimin harami olduğunu unutmamak. Aksu'nun dediği gibi: Biz onların çocuklarıyız. Ve çocuklar, babalarının yenildiği yerden kazanmak için örgütlenir.
Celâlîler kazanacak, çünkü bu kez örgütlüler.
Kaynaklar
- Başaran Aksu, Münafık değiliz, celâliyiz!, Umut-Sen, Kasım 2024
- Başaran Aksu ve Gökay Çakır, "Madencileriz, Devrimcileriz, Celalileriz!", e-komite, 27 Ağustos 2026
- BirGün, "Celaliler kazanacak, haramiler kaybedecek" paylaşımı yapan Bağımsız Maden-İş Başkanı Çakır gözaltına alındı, 25 Ağustos 2026
- BirGün, Tutuklanan Bağımsız Maden-İş Başkanı Gökay Çakır'dan mektup: "Sizler olmazsanız patron da olmaz", 27 Ağustos 2026
- Medyascope, Başaran Aksu ve Gökay Çakır tahliye edildi, 4 Eylül 2026
- Gazete Pencere, Sendikacılar Gökay Çakır ve Başaran Aksu tahliye edildi: Mücadeleye devam edeceğiz, 5 Eylül 2026
- Medyascope, Gerekçe sendikal faaliyet için sürekli şehir değiştirmesi: Başaran Aksu tutuklandı, 9 Nisan 2026
- Kısa Dalga, Doruk Maden işçilerinin direnişinden bir işçi önderi çıktı: Başaran Aksu kimdir?
- sol.org.tr, AKP'li patron "münafıklar" dedi, Fernas madencilerinden yanıt geldi: Kazanacağız, 17 Ekim 2024
- bianet, Miners dismissed for unionizing march barefoot to parliament, 2024
- Küre Ansiklopedi, Celâlî İsyanları
- Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celâlî İsyanları
- Karen Barkey, Bandits and Bureaucrats: The Ottoman Route to State Centralization, Cornell University Press, 1994
- William J. Griswold, The Great Anatolian Rebellion, 1000–1020/1591–1611, 1983
- Sam White, The Climate of Rebellion in the Early Modern Ottoman Empire, Cambridge University Press, 2011
- Friedrich Engels, Almanya'da Köylü Savaşı
- Karl Marx, Kapital, Cilt I, "Sözde İlk Birikim" bölümü
Bilgi Müşterekleri — Bilgi Herkesindir. Çoğaltın.







