Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Mekke İttifakı Cepheye Dönerken Türkiye'nin Yeri

Yüz Yıl Sonra Yine Yemen

Yazar: Oğuz Demirkapı
Mekke İttifakı Cepheye Dönerken Türkiye'nin Yeri

Yüz Yıl Sonra Yine Yemen: Mekke İttifakı Cepheye Dönerken Türkiye'nin Yeri

Özet: Neler oldu, neden önemli?

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bundan iki ay önce, 11 Ağustos'ta, Mekke Anlaşması üzerine bir yazı yayımlamıştık. O yazıda, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bir "barış" ya da "ümmet dayanışması" belgesi olmadığını, sermayenin enerji koridorlarını ve ticaret yollarını korumaya yönelik bir hizalanma olduğunu söylemiştik. Babülmendep'i, Kızıldeniz'i, Hürmüz'ü saymıştık. Bu tür anlaşmaların kâğıt üzerinde "savunma" diye yazılıp ilk krizde bir cepheye dönüştüğünü de eklemiştik.

İki ay sonra o cephenin adı belli oldu: Yemen.

Kısaca olanlar şunlar:

  • Temmuz'dan bu yana Yemen'deki Husi hareketi (Ensarullah) Suudi Arabistan'ın güneyindeki şehirlere, Aramco tesislerine ve Kızıldeniz'deki gemilere füze ve insansız hava aracıyla saldırıyor. Eylül ortasında Husiler Babülmendep Boğazı'nın iki yakasını ve Yemen'in bütün Kızıldeniz kıyısını denetimine aldı.
  • 21 Eylül'de, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Husilere karşı hava saldırısı talebi üzerine Pentagon'a hazırlık talimatı veren Trump, kararından geri adım attı; ABD şimdilik Husileri bombalamayacağını bildirdi.
  • İki hafta sonra, 5 Ekim'de Riyad'da Mekke İttifakı'nın Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi olağanüstü toplandı. Türkiye'yi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu temsil etti. Ortak açıklamada "mutabık kalınan askerî kuvvetlerin ve yeteneklerin Suudi Arabistan'a sağlanması ve hızla konuşlandırılması" kararı açıklandı.
  • 6 Ekim'de, yani bugün, Suudi Arabistan'ın desteklediği Yemen hükümeti "Yemen Şafağı" adıyla Husilere karşı geniş bir kara harekâtı başlattı; Suudi öncülüğündeki koalisyon hava desteği veriyor.
  • Bütün bunlar olurken anlaşma hâlâ TBMM'ye gelmedi. Anayasa'nın 90. maddesi uluslararası anlaşmaların Meclis onayıyla yürürlüğe girmesini, 92. maddesi Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yurt dışına gönderilmesinin Meclis izniyle olmasını şart koşuyor. Ne anlaşma onaylandı ne bir tezkere geldi; ama "konuşlanma" kararı verildi.
  • Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, kararı "hukuk dışı" olarak niteledi ve işçi ve emekçi çocuklarının emperyalistlerin çıkarları için cepheye sürülemeyeceğini söyledi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel de "Trump'ın emir askerliğini kabul etmiyoruz" dedi.

Bu yazının tezi tek cümlede şu: ABD'nin girmekten çekindiği bir savaşa, Körfez parasıyla kurulmuş bir ittifak üzerinden Türkiye ve Pakistan sürülüyor; bu savaşın kârını savunma şirketleri ve Körfez sermayesi, faturasını ise iki ülkenin emekçi çocukları ve Yemen halkı ödeyecek.

Aşağıda önce Yemen'i, sonra ittifakın nasıl işlediğini, sonra Türkiye'nin konumunu, en sonda da bizim ne yapabileceğimizi anlatıyorum.


Yemen'i hiç bilmiyormuş gibi anlatmak

Arap dünyasının en yoksul ülkesi

Yemen, Arap Yarımadası'nın güneybatı ucunda, yaklaşık 35-40 milyon nüfuslu bir ülke. Kuzeyinde dünyanın en zengin petrol devletlerinden biri olan Suudi Arabistan var; kendisi ise Arap dünyasının en yoksulu. Bu komşuluk, Yemen'in bütün modern tarihini belirleyen çelişkidir: bir yanda petrol rantıyla şişmiş bir krallık, öbür yanda o krallığa ucuz işgücü göndermiş, sınırları defalarca o krallık tarafından çizilmiş bir halk.

BM'nin Mart 2026'da açıkladığı İnsani İhtiyaçlar ve Müdahale Planı rakamları şöyle:

  • 22,3 milyon kişi insani yardıma muhtaç,
  • 18,3 milyon kişi akut gıda güvencesizliği içinde,
  • beş yaş altı 2,2 milyon çocuk akut yetersiz beslenmiş; bunların 500 binden fazlası ağır vaka,
  • 5,2 milyon kişi kendi ülkesinde yerinden edilmiş.

Bu rakamlar, son çatışmalar başlamadan önceki tablo. Uluslararası Göç Örgütü'ne göre yalnızca Eylül başından bu yana 82 binden fazla kişi yeni çatışmalar yüzünden evini terk etti. Dünya Gıda Programı ise Ocak 2026'da Husi denetimindeki bölgelerde çalışmayı durdurmak zorunda kaldı.

Yani Türkiye'nin "müttefiklik sorumluluğu" adına yöneldiği yer, zaten açlıkla boğuşan bir halkın üzerine yeni bir harekât başlatılan bir ülke.

2014'ten bugüne: bir iç savaşın uluslararasılaşması

Kısa bir kronoloji, bugünü anlamak için yeterli:

  • 2011: Arap Baharı dalgası Yemen'e de ulaştı. Otuz üç yıllık Ali Abdullah Salih yönetimi, Körfez ülkelerinin arabuluculuğuyla yerini yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi'ye bıraktı. Halkın talepleri — iş, ekmek, yolsuzluğun bitmesi — "geçiş süreci" adıyla Riyad'ın denetimine alındı.
  • Eylül 2014: Kuzeyden gelen Zeydi kökenli Husi hareketi başkent Sana'yı aldı.
  • Mart 2015: Suudi Arabistan öncülüğünde bir koalisyon "Kararlılık Fırtınası" adıyla Yemen'i bombalamaya başladı. ABD ve İngiltere istihbarat, yakıt ikmali ve silah sağladı. Türkiye o günlerde operasyona siyasi ve lojistik destek açıkladı.
  • 2015-2022: Hastaneler, düğünler, cenazeler, okul otobüsleri bombalandı. Kolera salgını, ablukalar, kıtlık. BM'nin ifadesiyle "dünyanın en büyük insani krizi".
  • 2022: BM aracılığıyla ateşkes; resmî olarak bitmese de fiilen sürdü.
  • 2023-2024: Gazze'ye yönelik İsrail saldırıları sırasında Husiler, Kızıldeniz'de İsrail'le bağlantılı gördükleri gemilere saldırdı; ABD ve İngiltere Husileri bombaladı.
  • Aralık 2025 - Ocak 2026: Güneyde BAE'nin desteklediği Güney Geçiş Konseyi ile Suudi destekli hükümet arasında çatışma çıktı; Suudi tarafı üstün geldi, Yemen hükümeti BAE ile savunma anlaşmasını iptal etti. Yani "koalisyon" bile kendi içinde bölündü.
  • 28 Şubat 2026: ABD ve İsrail'in İran'a saldırısıyla başlayan 2026 İran Savaşı. Husiler 28 Mart'ta savaşa katıldı. Nisan'da Pakistan arabuluculuğuyla ateşkes ilan edildi ama Hürmüz meselesi ve karşılıklı ihlaller sürdü.
  • Temmuz - Eylül 2026: Husiler Suudi topraklarına ve Kızıldeniz'deki Suudi gemilerine saldırıları yoğunlaştırdı; 8 Eylül'de Abha, Cizan, Necran ve Hamis Müşeyt'e yönelik füze ve İHA saldırılarında 73 kişi yaralandı. 11 Eylül'de Perim Adası'nı ve Hanîş Adaları'nı alarak Babülmendep'in denetimini ele geçirdiler.

Bu kronolojiden çıkacak ilk ders şu: Yemen'deki savaş, hiçbir zaman yalnızca "Yemenliler arası" bir savaş olmadı. Her aşamada Riyad, Abu Dabi, Tahran, Washington ve Londra bu savaşın taraflarıydı. Şimdi bu listeye Ankara ve İslamabad ekleniyor.

Husiler kim? Romantizme de şeytanlaştırmaya da düşmeden

Burada bir uyarı gerekiyor, çünkü bu konuda iki kolay yol var ve ikisi de yanlış.

Birinci kolay yol, Husileri "İran'ın terör vekili" olarak görüp Suudi bombalarını meşru savunma saymak. Bu, Riyad'ın ve Washington'un dilidir; Yemen'in on yıldır yaşadığı yıkımın faillerini aklar.

İkinci kolay yol, Husileri Filistin'e destek veren "direniş" olarak romantikleştirmek. Oysa Ensarullah, kendi denetimindeki bölgede gazetecileri, sendikacıları, kadın aktivistleri, Bahailer gibi dinî azınlıkları, BM ve yardım kuruluşu çalışanlarını gözaltına alan; din temelli, otoriter bir yönetimdir. Kızıldeniz'deki gemilere saldırıları da, gemide çalışan Filipinli, Hintli, Ukraynalı denizcileri öldürmüştür: 11 Ağustos'ta Babülmendep'teki bir yük gemisine yapılan saldırıda altı mürettebat hayatını kaybetti.

Marksist bakış, bu ikisinin hiçbirini seçmez. Sorulacak soru şudur: Bu savaşta Yemen'in işçisinin, köylüsünün, balıkçısının, açlıkla boğuşan çocuğunun çıkarını kim temsil ediyor? Yanıt: hiçbir silahlı taraf. Ne Riyad'ın bombaları, ne Tahran'ın füzeleri, ne Ankara'nın İHA'ları.


Mekke'den Riyad'a: ittifak nasıl cepheye dönüştü?

Anlaşmanın kendisi

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 7 Ağustos 2026'da Mekke'deki Safa Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. Temel hükmü, NATO'nun 5. maddesine benzer biçimde, taraflardan birine yapılan silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılmasıdır. Anlaşmanın öncülü, Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan stratejik karşılıklı savunma anlaşmasıydı; Türkiye bu ikiliye üçüncü ayak olarak eklendi. Dışişleri Bakanı Fidan, hazırlıkların "2 yıl 8 ay" sürdüğünü söyledi.

İlk komite toplantısı 31 Ağustos'ta İstanbul'da, Çırağan Sarayı'nda yapıldı. Gündem: "savunma iş birliği, ortak üretim ve terörle mücadele." Erdoğan o günlerde anlaşmanın "hiçbir ülkeyi hedef almadığını" söylüyordu.

Kamuoyuyla paylaşılan metin, Medyascope'un da hatırlattığı gibi, bir sayfalık bir ortak açıklamadan ibaret. Anlaşmanın tam metnini ne Meclis gördü ne halk.

Testin gelişi

İlk ciddi test Eylül'de geldi. 19 Eylül'de Husilerin Riyad'a yönelik füze ve İHA saldırılarının ardından Kısa Dalga'nın aktardığına göre Fidan, anlaşmanın Türkiye'ye "müttefiklik sorumluluğu" yüklediğini ve "teknik ihtiyaçlar" kapsamında destek verileceğini söyledi. "Teknik destek" sözcüğü, radar verisinden füze teslimatına kadar her şeyi kapsayabilecek kadar geniş.

Pakistan tarafında dil daha açıktı. soL Haber'in derlediği gibi Pakistan Savunma Bakanı, Yemen'deki çatışma Suudi topraklarına sıçrarsa ittifakın "kesinlikle" devreye gireceğini söyledi. ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson ise üç ülkeye açıkça "Husileri ortadan kaldırın" çağrısı yaptı.

Husi tarafı da tehdidini açık etti: hareketin yöneticilerinden Muhammed el-Buhayti, Türkiye ve Pakistan'ın savaşa girmesi hâlinde "demir yumrukla" karşılık göreceklerini söyledi.

5 Ekim Riyad kararı

T24'ün aktardığına göre 5 Ekim'deki olağanüstü toplantıda üç karar öne çıktı:

  1. Mutabık kalınan askerî kuvvetlerin ve yeteneklerin "ulusal hukukî çerçeveler dahilinde" Suudi Arabistan'a sağlanması ve hızla konuşlandırılması,
  2. Emekli Pakistanlı Korgeneral Numan Mahmud'un üç yıllığına ittifakın ilk genel sekreteri olarak atanması,
  3. Mekke ve Medine'yi hedef alma girişimlerinin ve Suudi şehirlerine yönelik saldırıların kınanması.

Dikkat edin: kutsal şehirlere yapılan vurgu tesadüf değil. Bir savaşı halka kabul ettirmenin en eski yolu, onu bir inanç meselesine dönüştürmektir. Suudi din otoritelerinin "birlikte eylem" çağrıları da aynı işi görüyor. Oysa Husilerin hedef aldığı yerler Aramco rafinerileri, havaalanları ve askerî üsler; yani petrol ve devlet. Mekke ve Medine söylemi, Aramco'nun korunmasını bir hac meselesine çeviriyor.

Hangi kuvvet, kaç asker, ne zaman?

Bilmiyoruz. Halk TV'nin sıraladığı gibi hangi Türk birliklerinin gideceği, kaç personel olacağı, ne zaman gideceği, hangi görevi üstleneceği ve kimin komutasında olacağı açıklanmadı.

Pakistan'ın tablosu ise belli. Haziran'da yayımlanan haberlere göre Pakistan, Nisan'dan bu yana Suudi Arabistan'a yaklaşık 8 bin asker, 16 civarında JF-17 savaş uçağı, iki İHA filosu ve Çin yapımı HQ-9 hava savunma sistemleri konuşlandırmış durumda. Bütün masrafı Suudi Arabistan karşılıyor. Anlaşmanın 80 bin Pakistan askerine kadar konuşlanmaya izin verdiği yazılıyor.

Bu ayrıntı çok şey anlatıyor: Suudi parasıyla finanse edilen yabancı ordu. Buna eski dilde paralı asker denirdi.


Washington çekildi, taşeron devreye girdi

Trump'ın geri adımı

Bu hikâyenin en çok gözden kaçan halkası, ABD'nin rolü.

Anadolu Ajansı'nın New York Times'a dayanarak aktardığına göre Trump, Muhammed bin Selman'la görüşmesinin ardından Pentagon'a Husilere yönelik hava saldırısı hazırlığı talimatı verdi; ama 21 Eylül'de bu karardan geri adım attı. ABD şimdilik Husileri bombalamayacaktı.

Neden? Çünkü ABD, Şubat'tan beri İran'la bir savaşın içinde; Hürmüz'de bir kampanya yürütüyor, Haziran'a kadar bu savaşın doğrudan maliyeti 113 milyar doları aşmış durumda. İç kamuoyu yeni bir Ortadoğu savaşına yorgun. Trump yönetimi Kızıldeniz'de ikinci bir cephe açmak istemiyor.

İki hafta sonra Mekke İttifakı'nın konuşlanma kararı geldi.

Bu sıralamayı okumak için komplo teorisine gerek yok. Emperyalist sistemin bölgede yıllardır kurduğu iş bölümü zaten budur: merkez, savaşın maliyetini ve riskini bölgesel ortaklara devreder; kendisi silah satar, istihbarat verir, diplomatik örtü sağlar. ABD'li bir senatörün "Husileri ortadan kaldırın" çağrısını Türkiye ile Pakistan'a yapması bundandır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack'ın ziyaretleri bundandır.

"Alt-emperyalizm" ne demek?

Brezilyalı Marksist Ruy Mauro Marini, 1960'larda Brezilya askerî diktatörlüğünü incelerken bir kavram geliştirdi: alt-emperyalizm. Bağımlı kapitalist bir ülkenin, emperyalist merkezle ittifak içinde kalarak kendi bölgesinde genişlemeci bir rol üstlenmesi. Bu ülke hem sömürür hem sömürülür; hem kendi sermayesi için pazar ve nüfuz alanı arar hem de bu arayışı merkezin onay verdiği sınırlar içinde yürütür.

İki ay önceki yazımızda Mekke Anlaşması'nı "bölgesel alt-emperyalist hizalanma" olarak tanımlamıştık. Bugün bu tanımın içi doldu:

  • Suudi Arabistan petrol rantının sahibi; parasıyla güvenlik satın alıyor.
  • Pakistan büyük ve ucuz bir ordunun sahibi; askerini kiraya veriyor, karşılığında Körfez kredisi ve petrol alıyor.
  • Türkiye gelişen bir silah sanayisinin sahibi; teknoloji, İHA, hava savunma ve komuta deneyimi sunuyor, karşılığında Körfez yatırımı, ihale ve pazar umuyor.
  • ABD ise bu üçgenin dışında görünüp üstünde duruyor.
İsrail paradoksu

Bir çelişkiyi de not edelim. Türkiye hükümeti, Gazze konusunda İsrail'e karşı sert bir söylem kullanıyor. Husiler de 2023'ten bu yana kendilerini İsrail'e karşı savaşan güç olarak sunuyor ve 2026'da İsrail'e füze atmaya devam ediyor. Şimdi Türkiye, İsrail'le normalleşme masasında oturmuş olan Suudi Arabistan'ın yanında, Husilere karşı konuşlanıyor.

Bu paradoks, Ankara'nın dış politikasında söylemle çıkarın ayrıştığı noktayı gösteriyor. Söylemde "ümmet" ve "Filistin", çıkarda Körfez sermayesi ve silah pazarı. Emekçi için doğru soru, kimin hangi bayrağı salladığı değil, kimin cebine ne girdiği.


Türkiye'nin konumu: kim kazanır, kim öder?

Kazananlar

Savunma sanayi. Türkiye'nin savunma ve havacılık ihracatı, 2025'in yalnızca ilk on bir ayında 7,4 milyar dolarla önceki bütün yıllık rekorları geçti. Suudi Arabistan bu büyümenin en önemli pazarlarından biri. 2023'te Baykar, Suudi Savunma Bakanlığı'yla Bayraktar Akıncı için "Türkiye'nin en büyük savunma ve havacılık ihracat sözleşmesi" olarak duyurulan anlaşmayı imzaladı; ardından Baykar, ASELSAN ve Roketsan Suudi şirketleriyle yerli üretim ve teknoloji transferi anlaşmaları yaptı. Her savaş, bu ürünlerin "sahada denenmiş" etiketiyle yeni pazarlara satılması demek. Borsada savunma hisselerinin her gerilimde yükseldiğini hatırlayın.

Körfez sermayesiyle iş yapan büyük sermaye. İnşaat şirketleri, müteahhitler, Körfez fonlarından kaynak bekleyen holdingler. Türkiye'nin döviz ihtiyacı arttıkça Körfez'in "sıcak parası" ve doğrudan yatırımı siyasi bir kaldıraca dönüşüyor. Mekke Anlaşması'nın bir yüzü de budur: güvenlik karşılığında sermaye.

Hükümet. Dışarıda bir "beka" cephesi, içerideki ekonomik krizi, enflasyonu, işsizliği, sansürü gölgelemenin bilinen yoludur. Savaş, muhalefeti "düşmanın yanında yer almakla" suçlamanın en kolay zeminidir.

Ödeyenler

Asker olan emekçi çocukları. Zenginler Savaş, Öğrenciler Gelecek İstiyor yazımızda da söylemiştik: savaş her zaman sınıfın zararınadır, cepheye en önde sınıf gider. Sözleşmeli erlerin, uzman çavuşların, astsubayların büyük çoğunluğu yoksul il ve ilçelerden, işsizlikten kaçmak için orduya girmiş emekçi ailelerinin çocuklarıdır. Yemen'e "teknik destek" için gidecek bir radar teknisyeni de, Husi füzesinin hedefi olacak bir üsteki er de bu sınıftandır. Husilerin "demir yumruk" tehdidi, Ankara'daki bakanlara değil, onlara yöneliktir.

Ticaret gemilerindeki denizciler. Emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu'nun uyardığı gibi, Türkiye'nin doğrudan taraf olması, Kızıldeniz'den geçen Türk bayraklı ya da Türk şirketlerine ait ticaret gemilerini de hedef hâline getirebilir. Gemide çalışan denizciler bu kararın hiçbir aşamasında sorulmadı.

Akaryakıt pompasındaki herkes. Babülmendep, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 10'unun ve petrol taşımacılığının yüzde 5-7'sinin geçtiği bir boğaz. Brent petrol 14 Eylül'de varil başına 108 doları aştı. Türkiye enerjisinin çok büyük kısmını ithal eden bir ülke; petrolün her doları, akaryakıta, ulaşıma, gıdaya, kiraya yansıyor. Savaşın faturası, cepheye hiç gitmeyecek olan asgari ücretlinin cebinden de çıkıyor.

Yemen halkı. En ağır faturayı onlar ödüyor ve ödeyecek. 6 Ekim'de başlayan "Yemen Şafağı" harekâtının ilk gününde, hükümet açıklamasına göre 100 kadar Husi militanı öldürüldü, 150 kadar kişi yaralandı; koalisyon 324 hedefin vurulduğunu açıkladı. Bu rakamların içinde kaç sivilin olduğunu, ilk hafta geçmeden kimse bilmeyecek. On yıllık Yemen savaşının bize öğrettiği bir şey varsa, "hedef" sözcüğünün içine düğün salonlarının, okul otobüslerinin, su tesislerinin de girdiğidir.


Hukuk nerede? Meclis nerede?

Anayasa ne diyor?

Anayasa'nın iki maddesi bu konuda açık:

  • Madde 90: Türkiye adına yabancı devletlerle yapılacak antlaşmaların onaylanması, TBMM'nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.
  • Madde 92: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi TBMM'nindir.

Mekke Anlaşması iki aydır imzalı ama Meclis'e gelmedi. Buna rağmen ittifakın genel sekreteri atandı, komitesi iki kez toplandı, şimdi de konuşlanma kararı verildi. Riyad açıklamasındaki "ulusal hukukî çerçeveler dahilinde" ifadesi, bu boşluğu kapatmak için konmuş bir dipnot gibi duruyor. Oysa hukukî çerçeve, kararı verdikten sonra uydurulacak bir formalite değil; kararın ön şartıdır.

Meclis Açılıyor, Ama Neye Yarıyor? yazımızda Meclis'in yasama organı olmaktan çıkıp yürütmenin onay mekanizmasına dönüştüğünü anlatmıştık. Mekke süreci bunun en somut örneği: savaş ve barış kararı, yani bir halkın çocuklarının ölüme gönderilip gönderilmeyeceği kararı, önce Riyad'da veriliyor, sonra belki Ankara'ya bildiriliyor.

İki emsal: 1 Mart 2003 ve Pakistan 2015

Bu coğrafyada halkın savaşa "hayır" diyebildiği anlar da var ve bunları hatırlamak gerekiyor.

1 Mart 2003: TBMM, ABD askerlerinin Irak'ı işgal için Türkiye topraklarını kullanmasına izin veren tezkereyi reddetti. Bu ret, meydanlarda yüz binlerin yürüdüğü, sendikaların, meslek odalarının, sol partilerin ortak bir savaş karşıtı cephe kurduğu bir dönemin ürünüydü. Hükümet tezkerenin geçeceğinden emindi; geçmedi.

10 Nisan 2015: Suudi Arabistan, Kararlılık Fırtınası için Pakistan'dan uçak, gemi ve kara kuvveti istediğinde, Pakistan Parlamentosu oybirliğiyle Yemen savaşında tarafsız kalma kararı aldı. Riyad bu karara çok kızdı ama Pakistan askeri o savaşa gitmedi.

Bugün aynı Pakistan, Suudi parasıyla binlerce askerini Körfez'e göndermiş durumda; Türkiye de parlamentoya hiç uğramadan bir konuşlanma kararının altına imza atıyor. On bir yılda değişen şey, halkların barış isteği değil; o isteği Meclis'e taşıyabilecek örgütlü gücün zayıflaması.


Yemen türküsünün hafızası

"Havada bulut yok, bu ne dumandır / Mahlede ölüm yok, bu ne figandır / Şu Yemen elleri ne de yamandır."

Yemen, Türkiye'nin halk hafızasında bir türküyle yaşar. 19. yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı, Yemen'i elinde tutmak için Anadolu köylerinden on binlerce genci oraya gönderdi. Gidenlerin çoğu dönmedi; sıcaktan, salgından, bitmeyen isyanlardan öldüler. Yemen'e gitmek, köylerde "dönüşü olmayan yol" anlamına geldi. Türkünün yası, bir imparatorluğun stratejik hesaplarının köylü çocukları tarafından ödenmesinin yasıdır.

Özgür Özel'in, yüz yıl sonra Mehmetçiği yeniden Yemen'e sürecek bir macerayı kabul etmediklerini söylemesi bu hafızaya seslenirken, Emek Partisi'nin açıklaması aynı hafızanın sınıfsal içeriğini öne çıkarıyor: bu yolda giden, her zaman emekçinin çocuğu olmuştur.

Bu hafızayı milliyetçi bir ağıta da çevirmemek gerekir. Osmanlı'nın Yemen'deki varlığı da bir işgal ve vergi rejimiydi; Yemen halkının isyanları da kendi haklı mücadelesiydi. Türkünün asıl dersi şudur: bir imparatorluğun ya da bir ittifakın jeopolitik hesabı, iki halkın yoksullarını birbirine kırdırır. O gün Anadolu köylüsü ile Yemen köylüsü, bugün Anadolu'nun sözleşmeli eri ile Yemen'in aç çocuğu.


Söylenen ve gerçekte olan

Hükümetin ve ittifakın söylediğiGerçekte olan
Anlaşma "hiçbir ülkeyi hedef almıyor", tamamen savunma amaçlıİki ay içinde Yemen'deki bir iç savaşın tarafına konuşlanma kararı verildi
"Kutsal topraklar" ve "ümmet" savunuluyorHedef alınan ve korunan, Aramco tesisleri, petrol yolları ve Babülmendep ticareti
Türkiye'nin bağımsız bölgesel liderliğiABD'nin girmekten kaçındığı savaşa, onun yerine girmek
Bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlamasıSuudi parasıyla Pakistan ve Türkiye ordusunun kiralanması
Kararlar "ulusal hukukî çerçeveler dahilinde"Anlaşma Meclis'e gelmedi, tezkere yok, karar Riyad'da verildi
"Teknik destek", "müttefiklik sorumluluğu"Radardan İHA'ya, personelden çatışmaya kademeli bir kayış
Savunma sanayinin başarısı "milletin başarısı"Kâr şirketlerin ve hissedarların, risk askerin ve denizcinin
Filistin'in ve mazlumun yanındayızİsrail'le normalleşme masasındaki Suudi yönetiminin yanında konuşlanmak

Bizim tutumumuz

İki ay önceki yazımızın sonunu Karl Liebknecht'in cümlesiyle bitirmiştik: "Asıl düşman içeridedir." Bugün aynı cümleyi biraz açarak tekrar etmek istiyorum.

Birincisi: Bu savaş, Yemen halkının savaşı değil; Türkiye halkının hiç değil. Riyad'ın, Tahran'ın, Washington'un ve onların bölgedeki ortaklarının nüfuz savaşıdır. Bu savaşta taraf tutmak, emekçinin değil bir sermaye fraksiyonunun safında durmak demektir.

İkincisi: Husilere karşı çıkmak ile Suudi bombalarını desteklemek aynı şey değildir; Suudi bombalarına karşı çıkmak ile Husileri desteklemek de aynı şey değildir. Enternasyonalist tutum, Yemen halkının kendi kaderini, dış müdahale olmadan, kendi demokratik ve toplumsal mücadelesiyle belirleme hakkını savunur.

Üçüncüsü: Türkiye'nin bu savaşa herhangi bir biçimde — asker, personel, radar, İHA, mühimmat, istihbarat — dahil olması, Anayasa'yı çiğneyen, halktan gizlenen ve emekçilere ödetilecek bir karardır. Bu karara karşı çıkmak, hukuku savunmak ile sınıf çıkarını savunmanın aynı noktada buluştuğu yerdir.

Dördüncüsü: Barış talebi, soyut bir iyi niyet beyanı olarak kalmamalı. Barış, örgütlü bir güç olarak ortaya çıktığında etkili olur. 1 Mart 2003'ü mümkün kılan da buydu.


Somut görevler

Sevgili Genç Yoldaşlar, bu yazıyı okuyup geçmek yetmez. Aşağıdakiler her birimizin, bulunduğu yerde yapabileceği işler:

  • Meclis takvimini izleyin. Anlaşma ya da bir tezkere TBMM'ye geldiğinde, kendi ilinizin milletvekillerine yazın, e-posta atın, telefon edin. Ne oy vereceklerini açıkça sorun. Yanıtları kamuoyuyla paylaşın.
  • Sendikanızda, odanızda, derneğinizde gündem yapın. Bir savaş karşıtı karar, bir açıklama, bir imza metni. Sendikalar 2003'te savaş karşıtı cephenin omurgasıydı; bugün de olabilir.
  • İşyerinde konuşun. "Yemen'e asker değil, ekmeğe zam yok" gibi basit, gündelik hayata bağlanan cümlelerle. Akaryakıt zammının Babülmendep'le bağını anlatın.
  • Askerlik çağındaki arkadaşlarınızla, kardeşlerinizle konuşun. Sözleşmeli asker olmayı düşünen gençlerin bu kararın neye dönüşebileceğini bilmesi gerekir. Vicdani ret hakkının yasal olarak tanınması talebini savaş karşıtı gündemle birlikte dile getirin.
  • Bilgiyi doğrulayın, dezenformasyona kapılmayın. Savaş dönemleri, sahte görüntülerin, uydurma "şehit" ve "zafer" haberlerinin dönemidir. Kaynağı belli olmayan hiçbir içeriği paylaşmayın; BM, insani yardım kuruluşları ve bağımsız gazetecilerin verilerine dayanın.
  • Yemen'i görünür kılın. Yemen'deki açlığı, yerinden edilmeyi, çocukların durumunu anlatan verileri paylaşın. Bir savaşı durdurmanın ilk adımı, onun bedelini görünür kılmaktır.
  • Enternasyonal bağ kurun. Pakistan'da, Körfez'de, Yemen diasporasında savaşa karşı duran emek örgütleri ve sosyalistlerle iletişim kanalları açın; ortak açıklamalar, ortak eylem günleri önerin.
  • Savaş karşıtı birliği geniş tutun. Bu konuda Emek Partisi, YENİ Parti, sendikalar, barış dernekleri, tabip ve mühendis odaları farklı gerekçelerle aynı noktaya geliyor. Gerekçe farklarını tartışmaya devam ederken, "Meclis'e uğramayan savaş kararına hayır" ortak paydasında yan yana durmak mümkün ve gerekli.

Yemen yolu yine uzun

Yüz yıl önce Anadolu köylüsünün çocuğu Yemen'e gönderildiğinde, kararı veren saray onun adını bile bilmiyordu. Bugün karar Riyad'daki bir sarayda, kamuoyuna bir sayfalık açıklamayla, Meclis'e hiç uğramadan veriliyor. Değişen sarayın adresi; değişmeyen, yolu yürüyecek olanın sınıfı.

Biz bu yolun bir daha yürünmemesini istiyoruz. Ne Anadolu'nun çocukları Yemen'de ölsün, ne Yemen'in çocukları Anadolu'da üretilmiş bir İHA'nın altında. Babülmendep'ten geçen gemilerin taşıdığı zenginliği üretenler, o boğazda birbirini öldürmek zorunda değil.

Savaşa hayır demek, barışı dilemek değil; onu örgütlemektir.

Yemen'e asker değil, Yemen'e barış. Emekçi çocukları cepheye değil, geleceğe.


Kaynaklar

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği