NATO: Paravanların Arkasındaki Hakikat ve Küresel Paylaşım Masası
Genç Yoldaşlar İçin Ekonomi Politik Rehber: Faturayı Ödeyen Proletarya, Kârı Paylaşan Savaş Baronları

Teori Kitaplarının Ötesinde, Yaşanan Hakikat
Genç Yoldaşlara Not: Marksizm, tozlu kütüphanelerde saklanan, akademisyenlerin kürsülerde tartıştığı soyut bir felsefe değildir; tam aksine, her sabah bindiğiniz otobüsün bilet fiyatında, markette el yakan temel gıda ürünlerinde ve fabrikalardaki çarkların dönüşünde ete kemiğe bürünen hayatın ta kendisidir. Sokakta bir gecede artan motorin zammı, Temmuz ayında hakkınız olan asgari ücret ek zammının gasp edilmesi, emeklilerin açlık sınırının altındaki yoksulluğa mahkûm edilmesi ile Ankara sokaklarında ABD Başkanı Trump ve NATO generalleri için kırmızı halılar serilmesi, aynı kapitalist sistemin birbirine kopmaz bağlarla bağlı halkalarıdır. Unutmayın yoldaşlar; emperyalist savaş bütçeleri büyüdükçe, işçi sınıfının sofrasındaki ekmek küçülür.
Peki, günlerdir burjuva medyasının şatafatlı ekranlarında "küresel barış", "uluslararası prestij", "diplomatik zafer" ve "güvenlik kalkanı" ambalajlarıyla sunulan NATO, gerçekte bize ne vaat ediyor?
Sermayenin bu kanlı ittifakı bize refah, teknolojik ilerleme veya huzur vaat etmiyor. NATO bize; emeğimizden ve vergilerimizden çalınan milyarlarca doların dev silah tekellerine aktarılmasını, topraklarımızın emperyalistlerin Ortadoğu, Kafkasya ve Karadeniz'deki hegemonya kavgaları için bir ileri karakola çevrilmesini vaat ediyor. Bize vaat ettikleri tek şey, komşularımızla bitmeyen gerilimler, diplomatik krizler ve gencecik yaşınızda emperyalizmin çıkarları uğruna "kurşun asker" olma ihtimalidir. Onların "güvenlik" dediği şey yoksul halkın güvenliği değil, sınırları aşan çok uluslu şirketlerin, enerji koridorlarının ve kâr oranlarının güvenliğidir. Kısacası NATO, bize sömürünün, dışa bağımlılığın ve bölgesel yıkımın sürekliliğini vaat etmektedir.
Bu açıklamayı yapıyor oluşumuzun ve böylesi bir gündem değerlendirmesini kaleme almamızın sınıfsal duruşumuz açısından anlamı tam da burada, bu hakikati ifşa etme zorunluluğunda yatmaktadır. Sınıfsal duruşumuz, bize dünyayı burjuvazinin taktığı pembe gözlüklerle değil, diyalektik materyalizmin tavizsiz merceğiyle okumayı emreder. Siyasal iktidarın "milli beka" veya "dış güçlerle diplomasi başarısı" olarak yutturmaya çalıştığı bu Ankara Zirvesi'ni, bizler işçi sınıfının sırtına bindirilen yeni bir tahakküm yükü ve ülkemizin boynuna geçirilen yeni bir bağımlılık zinciri olarak görüyoruz.
Bu metin, yalnızca bir bilgilendirme notu değil; sınıfımızın bağımsız, anti-emperyalist ve enternasyonalist rotasını belirleme aracıdır. Burjuvazi, kendi savaş hazırlıklarını gözlerden saklamak için Ankara'da adeta fiili bir sıkıyönetim uygularken, bizler aklın ve bilimin ışığında gerçeği sokağa taşımakla mükellefiz. Genç yoldaşlar, sistemi temellerinden sarsacak gücümüz, bu olaylar arasındaki sınıfsal bağı görebilmemizle başlar.
Şimdi, bu tarihi ve siyasi meseleye hiç bilmeyen bir gözle ama proletaryanın keskin aklıyla yaklaşalım ve bu kanlı savaş masasının nasıl kurulduğunu kronolojik detaylarıyla, felsefi kökenleriyle incelemeye başlayalım.
Kronolojik Arka Plan: NATO Nedir, Ne Değildir?
Sevgili genç yoldaşlar, burjuva ideologları ve onların okul kitapları tarihi, "büyük adamların" veya "kutsal devletlerin" aldığı kararların bir bütünü olarak anlatır. Oysa Karl Marx’ın o ölümsüz tespitiyle, "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir." NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) tarihini de salt bir uluslararası ilişkiler veya diplomasi tarihi olarak okuyamayız. NATO’nun tarihi; küresel kapitalizmin, dünya işçi sınıfına ve ezilen halklara karşı yürüttüğü kanlı sınıf savaşının askeri tarihidir.
Burjuva medyası size NATO’nun bir "demokrasi bloku" veya "savunma kalkanı" olduğunu söyler. Peki NATO ne değildir? NATO; asla bir barış gücü, özgürlüklerin teminatı veya ülkelerin bağımsızlığını koruyan bir kalkan değildir.
Öyleyse NATO nedir? NATO; emperyalist burjuvazinin mülkiyetini, kâr oranlarını ve sömürü düzenini dünya çapında korumak üzere dizayn edilmiş silahlı bir jandarma, devrimleri bastırmak için kurulan bir uluslararası kontrgerilla örgütüdür.
Bu devasa savaş makinesinin bugünkü Ankara Zirvesi'ne (NATO 3.0) kadar nasıl geldiğini anlamak için, süreci diyalektik materyalist bir yöntemle üç ana tarihsel aşamaya ayırarak incelemeliyiz:
Birinci Aşama: NATO 1.0 (Kuruluş, Anti-Komünizm ve Soğuk Savaş, 1949-1991)
İkinci Dünya Savaşı bitmişti. Faşizmi ezen Sovyet Kızıl Ordusu’nun prestiji dünyayı sarmış, Avrupa’da (özellikle İtalya ve Fransa’da) işçi sınıfı komünist partiler etrafında iktidarı alabilecek bir güce erişmişti. Asya’da, Afrika’da anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketleri alevleniyordu. Küresel sermayenin yeni patronu Amerika Birleşik Devletleri, kapitalist sistemin çöküşünü engellemek ve "komünizm hayaletini" durdurmak zorundaydı.
İşte NATO, 1949 yılında doğrudan Sovyetler Birliği’ne, yükselen sosyalizme ve işçi sınıfı hareketlerine karşı askeri bir barikat olarak kuruldu.
Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve Kanlı Bedel: Ülkemizin burjuvazisi (o dönemki Demokrat Parti iktidarı), ABD’nin hegemonyasına girebilmek ve emperyalist kervana katılabilmek için halkımızın bağımsızlığını pazara çıkardı. Okul kitaplarında övülen Truman Doktrini ve Marshall Planı, aslında Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığının ABD tekellerine teslim edilmesinin belgeleridir. Kendi sütünü üreten köylerdeki çocuklara, ABD’nin üretim fazlası olan "süt tozlarını" içiren bir bağımlılık inşasıdır bu.
Emperyalizm, Türkiye’yi NATO’ya kabul etmek için bir "kan bedeli" istedi. Hiçbir çıkarımızın olmadığı, on binlerce kilometre ötedeki Kore Savaşı’na (1950) Anadolulu yoksul köylü ve işçi çocukları "kurşun asker" olarak gönderildi. 700'den fazla gencimiz, Amerikan sermayesinin çıkarları için Asya steplerinde can verdi. 1952'de bu kanlı biletle NATO’ya üye olduk.
Bu üyelik, sadece dışarıya bağımlılık getirmedi, Türkiye'nin kılcal damarlarına bir zehir zerk etti: Özel Harp Dairesi (Gladio/Kontrgerilla). NATO şemsiyesi altında kurulan bu gizli, paramiliter yapı, on yıllar boyunca Türkiye’deki devrimcileri, yurtseverleri, sendikacıları ve aydınları katletti. Kanlı 1 Mayıs 1977’den, 12 Eylül 1980 faşist darbesine kadar, Türkiye işçi sınıfını ezen her paletin, her copun arkasında NATO’nun kurduğu bu anti-komünist mekanizma vardı.
İkinci Aşama: NATO 2.0 (Sosyalizm Sonrası Yayılmacılık ve Pazar Savaşları, 1991-2022)
1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldı ve Varşova Paktı lağvedildi. Formel mantıkla düşünen biri şunu sorar: "Eğer NATO komünizme ve Sovyet tehdidine karşı kurulan bir savunma örgütüyse, düşman ortadan kalktığında NATO’nun da dağılması gerekmez mi?"
Dağılmadı, yoldaşlar. Aksine, daha da büyüdü. Çünkü Marksist bilim bize gösterir ki; emperyalizm, doğası gereği yeni pazarlara, ucuz hammaddeye ve enerji koridorlarına muhtaçtır. Silah tekellerinin kâr edebilmesi için yeni düşmanlar yaratılması şarttı. NATO artık bir "savunma" örgütü değil, emperyalizmin taarruz gücüydü.
ABD ve NATO, Soğuk Savaş biterken Sovyet liderlerine verdikleri "Doğuya doğru bir santim bile genişlemeyeceğiz" sözünü yırttı attı. Eski Doğu Bloku ülkelerini tek tek yutarak Rusya’yı kuşatmaya başladı. NATO tankları, uçakları sadece Avrupa'da kalmadı; Yugoslavya'yı parçaladı, Ortadoğu'da (Afganistan, Libya, Irak) "demokrasi getirme" yalanıyla kan gölleri yarattı. Bugün Doğu Avrupa'da yaşanan savaş korkusunun ve Ukrayna'da patlak veren yıkıcı savaşın temel nedeni, emperyalizmin bu doymak bilmez yayılmacılığı ve yeni coğrafyaları jeo-ekonomik (ekonomik kaynakların askeri güçle denetlenmesi) olarak ele geçirme hırsıdır.
Üçüncü Aşama: NATO 3.0 (Küresel Militarizm ve Ankara Zirvesi, 2026)
Gelelim bugün Ankara sokaklarında izlediğimiz şova. Kapitalizmin yapısal krizi derinleşiyor; ABD'nin küresel hegemonyası sarsılırken, Çin'in ekonomik ve teknolojik yükselişi Batı emperyalizmini dehşete düşürüyor.
Bugün "NATO 3.0" olarak adlandırılan yeni konsept, artık sadece Avrupa'yı değil, Asya-Pasifik'ten Karadeniz'e, Kafkasya'dan Ortadoğu'ya kadar tüm dünyayı bir savaş alanına çevirme projesidir. NATO belgelerinde artık Rusya "açık hedef", Çin ise "sistematik tehdit" olarak kodlanmaktadır. Mesele "Avrupa'nın güvenliği" falan değildir; mesele küresel yapay zeka yarışını, nadir toprak elementlerini, deniz ticaret yollarını kimin kontrol edeceğidir.
İşte ABD Başkanı Trump'ın Ankara'da o şatafatlı masalarda dayattığı şey budur: "GSYİH'nizin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) en az yüzde 5'ini savunmaya (yani silaha) ayıracaksınız!" Trump, tüccar zihniyetiyle masaya oturup NATO'yu bir tahsilat mafyasına çevirmiştir. Batı emperyalizmi, kendi savaş yükünü Türkiye gibi taşeron (alt-emperyalist) ülkelere yıkmaya çalışmaktadır.
Kıssadan Hisse: Genç yoldaş, bu tarihsel kronolojiyi aklına mıh gibi kazı. Bugün Ankara'da NATO bayrakları dalgalanıyorsa, bil ki Türkiye’nin kaynakları eğitime, sağlığa, yurtlara, barınmaya ve gençlerin geleceğine değil; Lockheed Martin'lere, BAE Systems'lara ve yerli silah patronlarının kasalarına akacaktır. NATO'nun tarihi, sermayenin semirmesi için bizim yoksullaşmamızın tarihidir.
Ankara Zirvesi’nin Ekonomi Politiği: "Sermayeyi Kanla Büyütme" Ayini
Sevgili genç yoldaşlar, burjuva iktisatçıları ekonomiyi sadece rakamlardan, grafiklerden ve borsa endekslerinden ibaret "teknik" bir alan gibi gösterirler. Oysa Marksist felsefe ve onun en güçlü silahı olan ekonomi-politik, bize ekonominin doğrudan bir sınıf egemenliği ilişkisi olduğunu öğretir. Devletlerin bütçeleri, kimden vergi alındığının ve bu vergilerin hangi sınıflara aktarıldığının somut, siyasi belgesidir.
Güncel veriler ve işçi sınıfının sokaktaki haklı çığlığı, Temmuz 2026’da Ankara’da toplanan 36. NATO Zirvesi’nin özünde ne olduğunu çok net ortaya koymaktadır: Bu zirve, Batıkent’teki yoldaşlarımızın da haykırdığı gibi, tam anlamıyla bir "sermayeyi kanla büyütme zirvesidir".
Küresel Silah Tekellerinin Kâr Hırsı ve Yağma Düzeni
Kapitalizm, yapay zekâ devrimi ve pazar paylaşımı iddialarıyla yapısal krizini aşmaya çalışırken mühimmatını savaştan ve kandan alır. Ankara’da kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler, küresel silah patronlarının ziyafet sofrasına dönüşmüştür:
-
Bugün NATO üyesi devletlerin toplam askeri harcaması 1,3 trilyon doları aşmış vaziyettedir.
-
Ankara'daki askeri forumlarda, sadece bir günde savaş patronları tam 11 milyar dolarlık devasa bir pastayı kendi aralarında paylaşmıştır.
-
Zirve sonrası yayınlanan sonuç bildirgesinde ise dünya halklarına barış değil, 50 milyar doların üzerinde yeni savunma ve silah alımı yapılacağı taahhüt edilmiştir.
Bu devasa rakamlar gökten zembille inmiyor yoldaşlar. Bu milyar dolarlar, dünya işçi sınıfının ürettiği artı-değere (surplus value) emperyalist devletler eliyle el konulması ve bu kaynağın doğrudan Lockheed Martin, Boeing ya da onların yerli işbirlikçisi olan silah şirketlerinin kasasına aktarılması demektir.
"Kemer Sıkma" Yalanı ve Halkın Çalınan Ekmeği
Burjuvazi, işçilere ve emekçilere gelince "kaynak yok", "bütçe açığı var", "enflasyon yükselir" yalanına sarılır. Ancak aynı iktidar, NATO’nun kanlı çarkları dönsün diye halkın milyarlarca lirasını fütursuzca harcamaktan çekinmez. Ankara Zirvesi'nin perde arkasındaki en büyük dayatması, üye ülkelerin askeri harcamalarını gayri safi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) en az %2’sine çıkarma zorunluluğunun kemikleştirilmesidir.
Dahası, ABD Başkanı Trump üye ülkelerin bu oranı %5 seviyesine çıkarmasını şart koşarken, siyasal İslamcı iktidar da geri kalmamış ve Türkiye'nin askeri harcamalarını 2030 yılından önce %5 düzeyine yükseltmek için şimdiden tedbirler aldığını gururla ilan etmiştir.
Peki, askeri harcamaların %5’e çıkarılması ekonomi-politik olarak ne anlama gelir? Bunu asla unutmayın: Savaş bütçesi, sosyal yıkım bütçesidir.
Ekonomi-Politik Hakikat: Kaynakların silahlanmaya, füze kalkanlarına ve savaş sanayisine yönlendirilmesi; altyapıya, kamu hizmetlerine, yeşil dönüşüme, emeklilik harcamalarına, eğitime ve sağlık hakkına ayrılacak bütçenin doğrudan kısılarak silaha gömülmesi demektir.
Sermaye kanla büyürken proletaryanın (işçi sınıfının) payına düşen acı gerçeği bir tabloyla netleştirelim:
| Burjuvazinin Savaş Şovu ve Lüksü | İşçi Sınıfının ve Halkın Yaşadığı Sömürü |
|---|---|
| NATO Zirvesi’nde duyurulan 50 milyar dolarlık yeni silah siparişleri. | Zirvenin yapıldığı gün motorine gelen 1 L 31 kuruşluk ağır zam yükü. |
| Savaş baronlarının bir günde bölüştüğü 11 milyar dolarlık kâr. | Temmuz ayında asgari ücretliye ve emekliye yapılması gereken ara zammın unutulması. |
| Yabancı konukların gözünden yoksulluğu gizlemek için gecekonduların önünü kapatan 181 milyon TL’lik paravanlar. | Toplumun gerçek güvenliği olan parasız sağlık, nitelikli eğitim, insanca barınma ve temiz su hakkının gasp edilmesi. |
Sınıfsal İki Yüzlülüğün Estetiği: Paravanlar ve Seccadeler
Felsefi olarak kapitalizmin ahlaki çürümesini anlamak için Ankara sokaklarındaki şu iki manzaraya bakmak yeterlidir:
-
Paravan Siyaseti: İktidar, sırf yabancı emperyalist konuklar ve çok uluslu gazeteciler görmesin diye Ankara’daki gecekonduların ve derin yoksulluğun önünü 181 milyon TL harcayarak dev paravanlarla kapatmıştır. Burjuvazi kendi yarattığı sefaletten utanmakta, halkı paravanların arkasına gizleyerek sahte bir "Güçlü Türkiye" Potemkin köyü inşa etmektedir.
-
6. Filo Zihniyetinin Devamı: Dışarıya karşı "yerli, milli ve muhafazakâr" nutuklar atan, kitleleri Gazze ve Filistin söylemleriyle oyalayanlar, iş Trump’ı ağırlamaya gelince havalimanlarında turkuaz taburlarla selam durmuş, halılar sermiş ve adeta komünizme karşı savaş açan Amerikan emperyalizminin önünde secdeye varmışlardır. 1969’da Dolmabahçe’ye demirleyen Amerikan 6. Filosu önünde secde edip, emperyalizmi protesto eden devrimci gençlere bıçaklarla saldıran kanlı pazar zihniyeti, bugün Ankara’da nikah tazeleyerek aynen devam etmektedir.
Sonuç olarak yoldaşlar; Ankara Zirvesi bir güvenlik toplantısı değildir. Bu zirve, Atlantik kapitalizminin krizini askerileştirme, faturayı işçi sınıfına kesme ve Gebze'deki, Vardiya'daki, Batıkent'teki emekçilerin alın terini bombalara dönüştürme ayinidir. Burjuvazi kendi kâr hırsı için dünyayı ateşe atarken, faturayı halk ödemektedir.
Türkiye Burjuvazisinin U-Dönüşü ve Alt Emperyalist Rolü
Sevgili genç yoldaşlar, burjuva muhalefeti ve liberal akademisyenler Türkiye’deki otoriterleşmeyi, baskıları ve hukuk ihlallerini sıklıkla "Batı’dan uzaklaşmak" veya "eksen kayması" olarak açıklar. Onlara göre iktidar Batı rasyonelliğinden kopmuş, yönünü tamamen Doğu’ya çevirmiştir. Marksist felsefe ve ekonomi-politik ise bize bu ezberin tamamen kof bir yalandan ibaret olduğunu gösterir.
Temmuz 2026’daki Ankara Zirvesi, Türkiye burjuvazisinin Atlantik askeri ve güvenlik mimarisine her zamankinden daha derin bağlarla eklemlendiğini, içerideki otoriterleşmenin ise bu entegrasyonun işlevsel bir parçası olduğunu tescillemiştir. Şimdi bu keskin dönüşü ve Türkiye burjuvazisine biçilen sınıfsal misyonu alt başlıklarıyla inceleyelim:
Sahte "Stratejik Özerklik" Parantezinin Çöküşü
Türkiye’yi yöneten egemen sınıflar, yakın geçmişte kendi çıkarları doğrultusunda dış politikada ikili bir oyun oynamaya çalışmışlardır:
-
AKP hükümetleri, 2014-2020 yılları arasında Rusya'nın askeri genişlemesini ve Çin'in ekonomik yükselişini arkasına alarak anti-Batı bir söylem geliştirmiştir.
-
Bu söylem, dış politikada bir "denge ve stratejik özerklik" arayışının zemini olarak kullanılmıştır.
-
Ancak kapitalizmin yasaları acımasızdır; emperyalist zincirin zayıf bir halkası olarak bu bağımsızlık oyununun bedelleri 2020-2025 yılları boyunca ağır ekonomik ve siyasi krizlerle ödenmiştir.
-
Sürüklendiği bu krizi aşabilmek ve toplumsal desteğini yitirmiş iktidarını baskı ve zorbalıkla ayakta tutabilmek için egemen sınıf, Türk dış politikasının cumhuriyet tarihindeki en keskin U dönüşünü gerçekleştirmiştir.
-
Düne kadar denge unsuru olarak parlatılan Rusya ve Çin, bu zirvede bizzat Ankara tarafından "tehdit" olarak tanımlanmış; önceki dönemin özerklik iddiaları tamamen çöpe atılmıştır.
Teslimiyetin ve Entegrasyonun Pratik Adımları
Burjuva diplomasisi kapalı kapılar ardında yürütülürken, teslimiyetin faturası askeri ve ekonomik anlaşmalarla sınıfımızın sırtına yüklenmiştir. Ankara, "Yine, Yeni, Yeniden NATO" diyerek Atlantik sistemine tam entegrasyon için şu pratik adımları atmıştır:
-
Zirve öncesinde İngiltere’den uçak alımı yapılmış, İtalyan ve Fransız şirketleriyle devasa savunma sanayii ortaklıkları kurulmuştur.
-
Boğazlar’da ve Adana’da doğrudan yeni NATO askeri yapıları inşa edilmiş, Karadeniz’de NATO çerçeveli askeri işbirlikleri hızlandırılmıştır.
-
Zirve sırasında varılan milyarlarca dolarlık yeni anlaşmalarla yerli Kaan uçaklarına motor satışı güvenceye alınmış ve ülkenin çeşitli bölgelerine yeni Patriot füze sistemlerinin yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır.
-
En acısı da siyasal iktidarın, Türkiye'nin devasa kara gücünü ittifakın hizmetine sunma gayretini açıkça ilan etmesi ve savunma bütçesini %5 seviyesine çıkarma taahhüdüdür.
Uşak Patron İlişkisi Değil, Alt Emperyalist Ortaklık
Tarihsel Hakikat: Genç yoldaşlar, Türkiye burjuvazisinin NATO ile ilişkisini salt bir "patron-uşak" veya "kukla" ilişkisi olarak görmek bizi hataya düşürür. Sınıf mücadelesinde Marksist tutumun ve yoldaşımız Elif Çağlı'nın netlikle vurguladığı gibi; Türk burjuvazisi bu kanlı suç örgütünün içinde edilgen bir mağdur olarak değil, kendi sınıfsal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda yer almaktadır.
Türkiye, kapitalist dünyada alt-emperyalist (sub-imperialist) bir güçtür. Kendi askeri-sınai kompleksini büyüterek Ortadoğu pastasına çöreklenmek, Kafkasya, Karadeniz ve Kuzey Afrika’daki emperyalist paylaşım kavgalarından rol çalmak istemektedir. NATO'nun Adana'da kuracağı çok uluslu karargâh ve İstanbul'daki deniz komutanlığı, burjuvazinin bu bölgelere müdahale etme ve komşularıyla yeni gerilimler pahasına pazar payı kapma hırsının somut göstergesidir. Emperyalizmi sadece ABD'ye indirgeyip kendi egemen sınıfımızın bu suç ortaklığındaki rolünü göz ardı etmek, Marksist bağımsızlık mücadelesiyle asla bağdaşmaz.
Batı Güdümlü Otoriterleşme ve İç Cephe Sıkıyönetimi
Ankara Zirvesi öncesinde şehirlerimizin abluka altına alınması, yüzlerce sosyalistin, sendikacının, avukatın ve yoldaşımızın ev baskınlarıyla ters kelepçe yapılarak gözaltına alınması zirvenin dışındaki rastlantısal bir arıza değildir.
Batı kapitalizmi ve finans sistemi, bizim demokrasimizle, insan haklarımızla veya basın özgürlüğümüzle ilgilenmez. Aksine, yeni güvenlik mimarisi ve savaş konsepti açısından; bastırılmış bir emek hareketi, kısıtlanmış bir siyasal alan ve otoriterleşmiş bir devlet aygıtı son derece işlevsel bir yönetim biçimidir.
Burjuvazi, dışarıda emperyalist efendileriyle nikah tazeleyip yeni savaş sözleşmelerine imza atarken, içeride bu politikalara karşı çıkacak, bütçenin silaha değil halka aktarılmasını isteyecek işçi sınıfının sesini kısmak zorundadır. Fiili sıkıyönetim uygulamalarıyla, seçimsiz bir Türkiye sürecine doğru girilirken çıt çıkmaması amaçlanmakta ve emperyalizme "iç cephemizin sağlam olduğu" güvencesi verilmektedir.
Uzun Vadeli Küresel Tehlikeler: Ukrayna, İran ve Çin Düşmanlığı
Sevgili genç yoldaşlar, emperyalizmin Ankara Zirvesi’nde aldığı kararların felsefi ve ekonomi-politik arka planını tam olarak kavramak için, dünyayı bir bütün olarak gören enternasyonalist bir vizyona sahip olmalıyız. Büyük devrimci Lenin’in Emperyalizm teorisinde gösterdiği gibi; kapitalizm tekelci aşamaya ulaştığında, dünyadaki hammadde kaynakları, enerji koridorları ve pazar alanları dev tekeller arasında tamamen paylaşılmış olur. Bu paylaşım tamamlandıktan sonra, kâr oranlarını artırmak isteyen emperyalist bloklar arasında yeni bir dünyayı yeniden paylaşma kavgası başlar.
Açıkça ifşa edilen kararlar ve liderlerin açıklamaları, insanlığı uzun vadeli ve geri dönüşü olmayan küresel bir felakete, hatta üçüncü dünya savaşı dinamiklerine nasıl sürüklediklerini gözler önüne sermektedir. Gelin, bu küresel tehlikeleri hiçbir liberal çarpıtmaya izin vermeden diyalektik bir mercekle analiz edelim:
Ukrayna’da Süreğen Vekalet Savaşı ve "Savaş Baronluğu"
Burjuva medyası Ukrayna Savaşı’nı "demokrasi ile diktatörlük arasında bir savaş" olarak parlatır. Oysa bu savaşın kökeninde emperyalizmin tarihsel ikiyüzlülüğü yatar:
-
Sözlerin Çiğnenmesi: Doğu Avrupa'daki savaş korkusunun ve Ukrayna’daki trajedinin temel nedeni, Soğuk Savaş sonrasında batı emperyalizminin ve NATO'nun Rusya'ya verdiği "doğuya doğru genişlememe" sözlerini tutmamasıdır.
-
Vekalet Savaşı (Proxy War): NATO, Ukrayna halkının canını ve toprağını batı finans kapitalinin çıkarları için bir kalkan olarak kullanmaktadır. Zirveye katılan Ukrayna Lideri Zelenskiy’nin "Rusya'yı başarıyla vuruyorsunuz, teşekkürler" diyerek emperyalist silahlara ve savaşa övgüler düzmesi, krizin diplomatik yollarla çözülmesi yerine batı sermayesi adına bir yıpratma savaşı olarak uzatılacağını tescillemiştir.
-
Kâr Odaklı Militarizm: Bu savaştan ne Ukrayna ne de Rus halkı kârlı çıkmaktadır. Kazanan, bütçe açıkları büyürken sosyal harcamaları kısılan batı halkları değil; kâr rekorları kıran dev silah şirketleridir.
İran’a Yönelik Sıcak Savaş Tehdidi ve Hürmüz Kıskacı
Ankara Zirvesi’nin en tehlikeli ve en az konuşulan gündemlerinden biri, Ortadoğu’yu tamamen ateşe atacak olan İran’ı çevreleme stratejisidir:
-
Hürmüz Boğazı Baskısı: ABD Başkanı Trump, zirvede Avrupa ve NATO müttefiklerini küresel petrol ticaretinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı'nın güvenliği konusunda sorumluluk almamakla sert şekilde eleştirmiştir. ABD, Asya-Pasifik'teki büyük hesaplaşmaya odaklanırken, Ortadoğu’daki jandarmalık görevini bölgedeki ortaklarına devretmek istemektedir.
-
Türkiye’ye Biçilen Cephe Rolü: Trump’ın, Türkiye’nin geçmişte İran kriziyle ilgili tutumuna değinerek "Karşı tarafta da savaşa girebilirlerdi, Türkiye birçok geleneksel müttefike göre daha yardımcı oldu" şeklindeki açıklaması, egemen sınıfların ülkemizi olası bir İran savaşında nasıl bir lojistik ve askeri cephe haline getirmek istediğinin açık bir kanıtıdır.
-
Kanlı İttifaklar Masası: NATO üyesi olmayan Suriye'deki cihatçı HTŞ lideri Colani’nin, Körfez ülkelerinin emirlerinin ve Azerbaycan burjuvazisinin bu zirveye davet edilmiş olması; NATO 3.0’ın coğrafyamızı Karadeniz’den Kafkasya’ya ve Ortadoğu’ya kadar yeni askeri üslerle kuşatılmış devasa bir cephe hattına dönüştürme planının somut ilanıdır.
Asıl Büyük Hesaplaşma: Çin Düşmanlığı ve Batı Kapitalizminin Paniği
NATO’nun son stratejik konseptlerinde Rusya "açık hedef" olarak gösterilse de, batı emperyalizminin uykularını kaçıran asıl büyük kabus Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişidir. Batı sermayesi, küresel hegemonyasını korumak adına tüm dünyayı militarize etmektedir:
-
Teknoloji ve Enerji Savaşları: Mesele artık sadece toprak kazanmak değil; enerji yolları, ticaret dengeleri, mikroçip ve yapay zekâ teknolojilerinin kontrolüdür. Emperyalistler, Çin’in dünya reel ekonomisini idare eden devasa üretim gücünü askeri güç kullanarak durdurmaya çalışmaktadır (jeoekonomi).
-
Emperyalist Kibirin İtirafı: Trump’ın Beştepe’deki ortak basın toplantısında sarf ettiği şu sözler, Marksist felsefe açısından burjuva aklının trajikomik bir vesikasıdır:
"Başkan Xi ile görüştüm, savaşa girmeyeceksiniz dedim... Başkan Xi'yi de sevmiyorum. TikTok'ta komünizmin ne kadar kötü olduğunu anlatıyorum ama 1 numara benim."
Trump’ın bu sözleri, batı emperyalizminin içine düştüğü derin hegemonya krizinin ve ideolojik acziyetin dışavurumudur. Bir yanda milyarlarca dolarlık silah sözleşmeleriyle dünyayı kana bulayanlar, diğer yanda "TikTok'ta komünizm kötülüyorum" diyerek kitleleri manipüle etmeye çalışan bir Amerikan başkanı vardır. Ancak diyalektik materyalizm bize gösterir ki; hiçbir sosyal medya manipülasyonu ya da askeri yığınak, kapitalizmin kaçınılmaz yapısal çöküşünü ve üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıf ile üreten sınıf arasındaki o büyük tarihsel çelişkiyi ortadan kaldıramaz.
Felsefi ve Siyasi Sonuç: İç Cephe Tahkimatı ve Sıkıyönetim
Sevgili genç yoldaşlar, burjuva liberalizminin ve onun sol görünümlü kuyrukçularının en büyük yanılsaması, coğrafyamızdaki otoriterleşmeyi, baskıları ve hukuk ihlallerini "Batı’dan uzaklaşmak" veya "eksen kayması" ile açıklamaktır. Onlara göre Batı medeniyeti "demokrasi, insan hakları ve hukuk" demektir; dolayısıyla bir ülke otoriterleşiyorsa Batı'dan uzaklaşıyor olmalıdır.
Temmuz 2026’daki Ankara Zirvesi, bu tarih dışı ve idealist ezberi felsefi olarak kökünden çökertmiştir. Diyalektiğin amansız yasası bize gösteriyor ki: Türkiye Batı'nın askeri ve güvenlik mimarisine daha fazla eklemlendikçe, içeride devlet daha fazla otoriterleşmekte, siyasal alan daralmakta ve toplumsal muhalefet kriminalize edilmektedir.
Batı Emperyalizminin İkiyüzlülüğü: Demokrasi Değil, İşlevsellik
Marksist devlet teorisi bize burjuva devletinin egemen sınıfın baskı aygıtı olduğunu öğretir. Uluslararası düzlemde de emperyalist bloklar, müttefik ülkelerden "demokrasi" değil, kendi maddi çıkarlarına uygun "işlevsellik" talep ederler.
-
Batı sermayesi, demokrasi ile jeopolitik çıkarları arasında hiçbir zaman etik bir ikilem yaşamaz; her zaman kendi artı-değer sömürüsünü ve askeri lojistiğini güvenceye alacak maddi çıkarlarına uygun davranır.
-
NATO 3.0’ın bu yeni küresel savaş konseptinde; hakları budanmış, sendikal mücadelesi bastırılmış bir işçi sınıfı, muhalefeti susturulmuş bir siyasal alan ve otoriterleşmiş bir devlet mekanizması emperyalizm için bir "arıza" değil, tam aksine tıkır tıkır işleyen, son derece işlevsel bir yönetim biçimidir.
-
Çünkü milyarlarca dolarlık savaş bütçelerini halkın boğazından kesip silah tekellerine aktarmanın, şehirleri askeri cephe haline getirmenin tek yolu, bütçeye "bize gelince kaynak yok ama NATO'ya var" diyecek işçinin, emeklinin ve gencin sesini zorbalıkla kısmaktır.
Ankara’da Fiili Sıkıyönetim ve "İç Cephe" Güvencesi
Zirve sürerken Ankara sokaklarında ve ülkenin dört bir yanında tanık olduğumuz devlet terörü, egemenlerin emperyalist efendilerine verdikleri bir sınıfsal teminattır. Fatih Yaşlı’nın soL’daki yazısında çok net ifade ettiği gibi:
"NATO Zirvesi önlemleriyle; hem emperyalizme iç cephenin sağlamlığı konusunda güvence veriliyor hem de seçimsiz Türkiye sürecinin daha da derinleşeceği bir evreye doğru girilirken çıt çıkmaması adına bir fiili sıkıyönetim propagandası yapılıyor."
Bu sınıfsal korkunun sonucu olarak, daha zirve başlamadan haksız ve hukuksuz bir şekilde "önleyici gözaltı" adı altında bir siyasi operasyon zinciri başlatılmıştır. EMEP'ten SOL Parti'ye, TKP'ye, Türkiye İşçi Partisi'ne kadar sol sosyalist yapıların eylem ihtimalleri bile burjuvaziyi titretmeye yetmiştir. Yüzlerce insanın evleri basılmış; gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve sosyalistler ters kelepçelerle gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Sokakta anayasal haklarını kullanarak "NATO defol! Bu memleket bizim" diyen yurtseverlerin kaburgaları kırılmış, kafatası travmaları yaşamışlardır. Toplantılar, gösteriler ve yürüyüşler tamamen yasaklanarak tüm ülke adeta bir açık hava hapishanesine çevrilmiştir.
Bu sırada Ankara’da bir restoranda Amerikan Başkanı Trump için hazırlanan lüks masalar, oturacağı sandalyenin günler öncesinden parlatılması ve emperyalizmin önünde sergilenen o muhteşem muhabbet, işbirlikçi burjuva gericiliğinin sömürgeci aklını anlatan en berrak politik karikatürdür. Marx’a ve komünizme karşı TikTok videolarıyla savaş ilan eden bir milyarder emperyalist ile onun ağzının içine bakan yerli egemen sınıf, tarihsel karşıtlığın tamamen farkındadır.
Nihai Soru ve Yoldaşlara Çağrı: Bedeli Hangi Sınıf Ödeyecek?
Sevgili genç yoldaşlar, Temmuz 2026’da Ankara sokaklarında sergilenen bu şatafatlı militarizm tiyatrosunun, gökyüzünde uçurulan savaş uçaklarının ve Beştepe kapılarında Trump için hazırlanan ziyafet masalarının yalan perdesini buraya kadar parça parça ettik. Şimdi, diyalektik materyalizmin o tavizsiz ve Keskin kılıcını tam merkezine vurma, her şeyi tek bir potada eriterek o can alıcı, tarihsel soruyu sorma vaktidir: Bu kanlı oyunun, tırmandırılan bu savaş bütçelerinin bedelini hangi sınıf ödeyecek?
Savaşın Faturası İşçi Sınıfının Sofrasında
Burjuvazinin ajansları size "küresel güvenlik" masalları anlatırken, Marksist bir vizyonla hazırladığımız ve hafızamızı diri tutan satır satır işlediğimiz o sarsılmaz ekonomi politik hakikat, kendisini sokakta apaçık göstermektedir: Savaş bütçeleri, düşük ücretler, hakkı gasp edilen asgari ücretliler ve açlığa terk edilen emekliler ayrı ayrı politikaların sonucu değildir; bunların hepsi aynı kapitalist sömürü mekanizmasının birbirine bağlı halkalarıdır.
Ankara Zirvesi’nin lüks salonlarından çıkan karar, işçi sınıfına yönelik açık bir ekonomik taarruzdur. Egemen sınıflar müttefiklerine şirin gözükmek için bütçenin %5’ini doğrudan çok uluslu silah tekellerine peşkeş çekme sözü verirken, aynı gün motorine 1 L 31 kuruş zam gelmesi rastlantı değildir. Savaş baronları bir günde 11 milyar dolarlık kârı paylaşırken, sizlerin payına Temmuz ayında unutturulan ara zamlar, ödenemeyen üniversite harçları ve geleceksizlik düşmektedir. Burjuvazi kendi kâr oranlarını kanla büyütürken, faturayı Gebze'de vardiyadan çıkan işçi, tarlada sömürülen köylü, geleceği çalınan gençlik ödemektedir.
Güvenlik Bombalarda Değil, Bağımsızlık ve Sosyalizmdir
Egemenlerin "güvenlik" adı altında önümüze koyduğu her füze kalkanı ve her askeri üs, aslında sömürü düzenini koruyan birer prangadır. Onların koruduğu "güvenlik", yoksul halkın değil; enerji koridorlarının, borsa endekslerinin ve çok uluslu şirketlerin kâr marjlarının güvenliğidir.
Tarihsel ve Sınıfsal Hakikat: Toplumun gerçek güvenliği; silahlara, Patriot füze sistemlerine ve emperyalist operasyonlara yatırılan milyarlarca dolarla sağlanmaz. Gerçek güvenlik; her gencin hakkı olan parasız ve nitelikli eğitimde, her yurttaşın hakkı olan parasız sağlıkta, insanca barınmada, temiz suda, güvenceli işte ve özgür bir yaşamdadır.
Bu yüzden, emperyalizmin "kurşun askeri" olmayı, coğrafyamızın Karadeniz'den Ortadoğu'ya kadar askeri bir cephe haline getirilmesini tavizsiz bir şekilde reddediyoruz. Bizim güvenliğimiz NATO'nun kanlı şemsiyesi altında değil; emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı yürütülecek tam bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesindedir.
Yoldaşlar, Ayağa Kalkma Vaktidir!
Burjuvazi, dışarıda emperyalist efendileriyle nikah tazeleyip yeni paylaşım savaşlarının sözleşmelerini imzalarken, içeride bu soygun düzenine çıt çıkmasın diye fiili sıkıyönetim ilan ediyor, sokakları abluka altına alıyor, sosyalist yoldaşlarımızı ters kelepçelerle gözaltına alıyor. Kendi yarattıkları derin yoksulluk yabancı diplomatların gözüne batmasın diye gecekonduların önüne 181 milyon TL harcayarak utanç paravanları çekiyorlar.
Ama unuttukları bir şey var: Ne gözaltı terörü ne de yalan paravanları işçi sınıfının öfkesini ve hakikatini gizlemeye yetmeyecektir. Bu ablukayı dağıtacak, gözlerimize bağlanmak istenen milliyetçi ve şovenist bağları söküp atacak yegâne güç, proleter enternasyonalizminin ve bağımsızlık mücadelesinin örgütlü gücüdür.
Ankara Zirvesi’nin asıl sorusunun cevabı mermer salonlardan değil, fabrikalardan, kampüslerden ve barikatlardan yükselecektir.
Fabrikalarda çarkları döndüren, sokakları adımlayan, geleceği tırnaklarıyla kazıyan genç yoldaşlar! Emperyalist savaş makinesi NATO’ya, onun yerli işbirlikçisi burjuva gericiliğine ve sınıf sömürüsüne karşı sesimizi, öfkemizi ve mücadelemizi birleştirelim.
-
Savaş bütçelerine hayır, insanca yaşayacak bütçeye evet!
-
NATO defol, bu memleket bizim!
-
Yaşasın tam bağımsız ve sosyalist Türkiye!







