Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaİletişim

Dijital İtaat Rejimi ve Egemen Sınıfın "Kara Kutu" Stratejisi

İnternet Altyapısının Kaderi, Sınıfsal Tahakküm ve Görünmez Sansürün Hukuki Labirentleri

Yazar: Oğuz Demirkapı
Dijital İtaat Rejimi ve Egemen Sınıfın "Kara Kutu" Stratejisi

Modern bilimsel düşünce, insanlığın kümülatif emeğiyle var edilen teknolojinin ve bilginin, kolektif refahı ve toplumsal aydınlanmayı büyütmek amacıyla özgürce akması gerektiğini söyler. Ne var ki kapitalist üretim ilişkileri içinde devlet aygıtı, bu özgür akışı egemen sınıfın bekası doğrultusunda kontrol altına alma refleksi gösterir.

İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından yayımlanan Dijital İtaat Rejiminin Yeni Komuta Merkezi: İnternet Altyapısı, Sosyal Ağlar ve Oyun Platformları Siber Güvenlik Başkanlığı Denetimine Giriyor başlıklı basın bülteni, tam da bu sınıfsal tahakkümün dijital alandaki yeni ve en tehlikeli evresini gözler önüne sermektedir.

Öncelikle, toplumsal aydınlanma mücadelesine ve halkın haber alma hürriyetine vurulmak istenen bu yeni prangayı berrak bir bilimsel nesnellikle deşifre eden İFÖD’e, bu hayati tepkiyi örgütlediği için teşekkür etmeyi bir borç biliriz. Ancak bu hayati refleksin yalnızca bir derneğin omuzlarında kalmaması; başta TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası (BMO) ve Bilişim-Sen olmak üzere, emekten, bilimden ve halkın çıkarlarından yana saf tutan tüm demokratik kitle örgütleri, meslek odaları ve sendikalar tarafından da güçlü bir biçimde sahiplenilmesini ve toplumsallaştırılmasını bekliyoruz. Çünkü dijital üretim araçlarının ve iletişim altyapısının kaderi, doğrudan işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerinin örgütlenme özgürlüğü ile göbekten bağlıdır.

Sürecin Kronolojisi: Dijital Kafes Nasıl İnşa Edildi?

Halkın özgür iletişim kanallarının ve kolektif emeğin ürünü olan teknolojik altyapının, egemen sınıflar tarafından adım adım bir toplumsal denetim ve itaat mekanizmasına nasıl dönüştürüldüğünü anlamak gerekir. Bu süreci, veriler, tarihsel olgular ve diyalektik bütünlük ışığında beş temel evrede incelemek bilimsel bir zorunluluktur:

1. Evre: Altyapısal İzlemenin ve Merkezi Filtrelemenin Tohumları (2006 - 2011)

Kapitalist devlet aygıtının, interneti kontrol altına alma arayışının ilk kurumsal ve teknolojik denemeleri bu dönemde yapılmıştır.

  • 2006 - 2007: "İnternet Takip Merkezi" tartışmalarıyla birlikte, halkın iletişim özgürlüğünü kısıtlamayacak ama egemenlerin siber alanı izlemesini sağlayacak ilk teknik gözetim fikirleri piyasaya sürülmüştür. Aynı dönemde yürürlüğe giren 5651 sayılı Kanun, sansürün ilk yasal çerçevesini oluşturmuştur.

  • 2011: BTK’nın "Güvenli İnternet" adı altında merkezi devlet denetimini getiren filtre kararı devreye sokulmuştur. Kullanıcıların rızası dışında "standart profil" adlı merkezi bir arayüze yönlendirilmesi, gözetim ve kayıtlama şüphelerini en üst seviyeye çıkarmıştır. Bu sınıfsal kuşatmaya karşı 15 Mayıs 2011 günü onlarca ilde 60 bin kişinin katılımıyla kitlesel "İnternetime Dokunma" eylemleri gerçekleştirilmiştir.

  • Gözetim Teknolojilerinin Sahaya İnişi: Wikileaks'in SpyFiles belgelerinde de ifşa olduğu üzere, Inforcept ve C2Tech gibi firmaların ürettiği Derin Paket İzleme (DPI) gibi laboratuvar düzeyindeki gözetim teknolojileri, servis sağlayıcılar düzeyinde "kara kutular" olarak yerleştirilmeye başlanmıştır.

2. Evre: Hukuki Yoğunlaşma ve Altyapısal Kuşatma (2014 - 2018)

Bu evrede sansür, tekil web sitelerini engellemenin ötesine geçerek doğrudan alternatif bilgi kaynaklarını yok etmeye odaklanmıştır.

  • 2014: 5651 sayılı Kanun'un 6. maddesinde yapılan değişikliklerle sansürün ve erişim engellemenin kapsamı genişletilmiştir.

  • 2016: Olağanüstü Hâl (OHAL) ikliminden faydalanılarak çıkarılan 671 sayılı Kanun Hükmünde Karname (KHK) ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kapatılmış; yasal dinleme, teknik donanım ve internet denetim yetkileri tek bir elde birleştirilerek doğrudan BTK Başkanı'na bağlanmıştır.

  • 2017 - 2018: Özgür ansiklopedi Wikipedia'ya erişim kitlesel olarak yasaklanmış, halkın bu engelleri aşmak için kullandığı VPN servisleri ve ProtonMail gibi şifreli e-posta hizmetleri bloklanmıştır. 2018 yılında çıkarılan torba yasa ile internet yayıncılığı RTÜK denetimine alınarak, sermaye medyasının teksesliliği internetteki alternatif ve bağımsız haber kanallarına da dayatılmıştır.

3. Evre: Kriz Fırsatçılığı ve Kitlesel Fişleme (2020 - 2022)

Egemen sınıf, toplumsal kriz anlarını denetim mekanizmalarını derinleştirmek için birer manivela olarak kullanmıştır.

  • 2020: Küresel salgın bahane edilerek devreye sokulan "Pandemi İzolasyon Takip Projesi" (İTP) ile yurttaşların akıllı telefonları ve konum verileri üzerinden sürekli izlenmesi meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Kamu yararı maskesiyle sunulan bu izleme mekanizmaları, özel yaşamın gizliliğine yönelik kalıcı bir tehdide dönüşmüştür.

  • 2022: Cumhuriyet tarihinin en büyük kitlesel fişleme skandallarından biri patlak vermiştir. BTK'nın, hiçbir mahkeme kararı olmaksızın, Anayasa'ya ve KVKK'ya tamamen aykırı bir biçimde, 85 milyon yurttaşın giden ve gelen internet trafiğindeki tüm verilerini (get/post data) "Abone Deseni" adı altında internet servis sağlayıcılardan kitlesel olarak topladığı ve toplumu süresiz takip altında tuttuğu açığa çıkmıştır.

4. Evre: "Görünmez Sansür" ve Dijital Sıkıyönetim (2023 - 2025)

Devlet aygıtı, sansürün siyasi maliyetinden kaçınmak için hukuken tartışmalı olan altyapısal engelleme tekniklerini kurumsallaştırmıştır.

  • 2023: Kahramanmaraş ve Hatay depremleri gibi halkın en çok haber alma ve koordinasyon kurma ihtiyacı duyduğu büyük bir felaket anında, sosyal medya platformlarına yönelik bant genişliği daraltması (throttling) uygulanmıştır. Bu yöntemle internet hızı yüzde 50 ila yüzde 95 oranında düşürülerek sansür "teknik bir sorunmuş" gibi operatörlere ciro edilmiş ve halkın anayasal hakkı gasp edilmiştir.

  • 2025: EngelliWeb 2025 raporunun "Dijital Sıkıyönetim" başlığıyla belgelediği üzere; Türkiye'de engellenen web sitesi ve alan adı sayısı 1.505.484'e ulaşmıştır. Bu devasa sansür birikiminin yüzde 84,6’sı, mahkemeler tarafından değil doğrudan bir idari mekanizma olan BTK tarafından gerçekleştirilmiştir.

5. Evre: Militarize Edilmiş Dijital Panoptikon (2026)

İçinde bulunduğumuz Temmuz 2026 itibarıyla sunulan yeni kanun teklifi, bu tarihsel sürecin tepe noktasını oluşturmaktadır.

  • Yetkilerin Askerileşmesi: BTK'nın elindeki tüm erişim engelleme, içerik çıkarma ve bant daraltma yetkileri, siber uzayı "beşinci harekât alanı" olarak gören sivil denetimden uzak, doğrudan güvenlik ve istihbarat bürokrasisiyle bütünleşik Siber Güvenlik Başkanlığına (SGB) devredilmektedir.

  • Bant Daraltmanın Görünmez Kılınması: Bant daraltma yaptırımının tek yasal dayanağı olan madde (60/10) yürürlükten kaldırılmakta, bunun yerine sınırları idare tarafından doldurulacak tanımsız "resen tedbir" (60/A) yetkisi getirilmektedir. Böylece sansür, yargısal ve toplumsal denetimin tamamen dışına çıkarılarak bir "kara kutuya" hapsedilmektedir.

  • Uçtan Uca Panoptikon Omurgası: Trafik verisi tanımı "kaynak ve hedef port bilgisi" olarak genişletilmektedir. Bu teknik hamle, yeni kurulan yaş doğrulama ve e-Devlet token (hesap-kimlik eşleştirme) sistemiyle birleştiğinde, egemen sınıfa yalnızca kimin hangi hesabı kullandığını değil, hangi yurttaşın hangi dijital hizmetle nasıl bir bağ kurduğunu anlık olarak analiz etme gücü vermektedir. Gözetim kapasitesi, yasal dinleme altyapısının da aynı kurumda toplanmasıyla mutlak bir "dijital kafes" halini almıştır.

Hukuksuzluklar ve Açık Kapılar: "Tedbir" Adı Altında Dijital Olağanüstü Hâl

Modern bilimsel metodoloji ve aydınlanmacı hukuk felsefesi, yasaların öngörülebilir, belirli ve evrensel normlara dayalı olmasını zorunlu kılar. İktisadi ve siyasi gücü elinde bulunduran egemen sınıfın, yasama gücünü kendi bekası ve toplumsal hareketleri kontrol etmek adına araçsallaştırdığı bu yeni kanun teklifi ise, burjuva hukukunun bile en temel kazanımı olan "belirlilik" ilkesini tamamen tasfiye etmektedir. İfade Özgürlüğü Derneği'nin verileriyle deşifre edilen bu yasal metin, dijital alanı yapısal bir denetimsizlik girdabına sürükleyen derin hukuksuzluklar ve kasıtlı olarak açık bırakılmış kapılar barındırmaktadır. Dijital üretim ve iletişim katmanlarının tarihsel olarak nasıl kuşatıldığını gösteren kurumsal pratikler göz önüne alındığında, bu muğlaklıkların bilinçli bir egemenlik stratejisi olduğu açıkça görülür.

Aşağıda, bu yasal düzenlemenin halkın anayasal haklarının etrafından dolanmak amacıyla inşa ettiği açık kapıları ve yarattığı dijital olağanüstü hâl rejimini nesnel bir biçimde detaylandırıyorum:

"Tedbir" Muğlaklığı ve Sınırsız İdari Takdir Yetkisi

Kanun teklifinin 19. maddesiyle 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’na eklenen 60/A maddesi, sivil alanı baskılamak adına ucu açık bir kavramsal belirsizlik yaratmaktadır.

  • Tanımsız Yetki Alanı: Yeni tasarı uyarınca Siber Güvenlik Başkanlığı (SGB); güvenlik ve istihbarat kurumlarının talebi üzerine veya resen, Anayasa'nın 22. maddesindeki sebeplere dayanarak “alınması gereken tedbirleri” belirleme yetkisine sahip kılınmaktadır.

  • Hukuki Belirsizlik: Kanun metninde bu "tedbir" kavramının ne olduğu, sınırları, kapsamı veya hangi somut eylemleri içereceği kasıtlı olarak tanımlanmamıştır. Tedbiri uygulayacak olan idari otorite, kendi yetki sınırını bizzat kendi takdirine göre çizecektir.

  • Dijital Sıkıyönetim Altyapısı: Adı ve sınırı konulmuş somut bir koruma tedbiri yerine, idarenin içeriğini bizzat dolduracağı keyfi bir mekanizma getirilmektedir. Bu açık uçlu yetki; uygulama ve protokol engelleme, trafik filtreleme, DNS ve alan adı altyapısına müdahale etme ve veri merkezleri üzerinden hizmet durdurma gibi geleneksel erişim engellemenin çok ötesinde bir dijital olağanüstü hâl rejimi yaratmaktadır.

Tanımlı Zeminin İlgası ve "Kara Kutu" Rejimi

Aydınlanma felsefesi iktidarın denetlenebilirliğini ve şeffaflığını vazederken, bu düzenleme sansür mekanizmalarını tamamen görünmez kılmayı hedeflemektedir.

  • Yasal Dayanağın Kaldırılması: Teklifin 25. maddesinin Elektronik Haberleşme Kanunu'na ilişkin (f) bendi, bant daraltma yaptırımının bugüne kadarki tek açık yasal dayanağı olan 60. maddenin 10. fıkrasını doğrudan yürürlükten kaldırmaktadır.

  • Sınırsız Çerçeve: Ortadan kaldırılan bu tanımlı ve sınırlı hükmün yerine, içeriği ve sınırları bütünüyle tanımsız olan 60/A maddesindeki "resen tedbir" yetkisi ikame edilmektedir. Dolayısıyla mevcut, dar da olsa tanımlı olan hukuki zemin ortadan kaldırılarak yerine ucu açık bir çerçeve konulmaktadır.

  • Şeffaflık Krizinin Derinleşmesi: Güvenlik bürokrasisinin doğasında bulunan gizlilik refleksi, internet trafiğini işlevsiz kılacak seviyelere düşüren bant daraltma (throttling) gibi "görünmez sansür" pratikleriyle birleştiğinde toplumsal denetim imkânsızlaşmaktadır. Karşımızda hem sansür kararını veren hem de o kararın niteliğini ve gerekçesini gizleme kudretini tek elde toplayan bir "kara kutu" bulunmaktadır.

Altyapı Katmanına Müdahale ve Yapısal "Aşırı Engelleme" (Over-Blocking)

Sermaye düzeninin mülkiyet ilişkileri içinde internet altyapısını hedef alan bu hamle, kolektif iletişim kanallarına yönelik orantısız ve kitlesel bir sansür potansiyeli taşımaktadır.

  • Doğrudan Altyapı Müdahalesi: Yeni düzenleme ile SGB kararları yalnızca internet erişim sağlayıcılara değil; doğrudan elektronik haberleşme işletmecilerine, içerik ve yer sağlayıcılara ve veri merkezlerine bildirilebilecektir.

  • Toplu Susturma Tehlikesi: Tek bir veri merkezine yöneltilecek ucu açık ve belirsiz bir müdahale, o fiziksel altyapıyı ortaklaşa kullanan ve konuyla tamamen ilgisiz olan binlerce web sitesini, halka ait dijital hizmeti ve bağımsız platformu aynı anda erişilemez hâle getirecektir.

  • Yapısal Sansür Pratiği: Bu durum, geçmişte hukuken tartışmalı şekilde ortaya çıkan altyapı müdahalelerini doğrudan SGB'nin emir zincirine dâhil ederek, aşırı engelleme (over-blocking) pratiklerini dijital sistemin yapısal ve kalıcı bir özelliği hâline getirmektedir.

Yargısal Denetimin Fiilen Yok Edilmesi ve "Kararın Yokluğu" Rejimi

Buradaki en büyük anayasal yanılsama, idari işlemlerin yargısal onay süzgecinden geçeceği argümanıdır. Diyalektik bir analiz, bu zaman kurgusunun yargıyı bir denetim organı olmaktan çıkarıp, sansürü fiilen yok eden bir mekanizmaya dönüştürdüğünü gösterir.

  • Gecikmeli Devreye Giriş: Teklifin 19. maddesine göre uygulanan tedbir ancak yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak, hâkim ise kararını kırk sekiz saat içinde açıklayacaktır. Bu modelde yargısal denetim, ifade ve haberleşme özgürlüğüne ağır bir müdahale yapıldıktan ve telafisi güç zararlar doğduktan sonra devreye girmektedir.

  • 72 Saatlik Kurgusal Pencere: İşletmeciler idari tedbiri iki saat içinde uygulamak zorundayken, idare ve yargı mekanizması için azami yetmiş iki saatlik bir denetim penceresi tanınmıştır. Oysa halkın sesini kısmak için kullanılan bant daraltma gibi altyapısal sansürler, tipik olarak çok daha kısa sürelerde uygulanıp sonlandırılmaktadır (örneğin 19 Mart 2025'teki sansür uygulaması yaklaşık 42 saat sürmüştür).

  • Denetlenecek İşlemin Bizzat Yokluğu: Müdahale, azami onay penceresi dolmadan çok önce tamamlandığı ve amacına ulaştığı için, idare bir hâkim onayının hiç alınmasına dahi ihtiyaç duymayabilir. Teorik olarak varsayılan “onaya sunulmadığı takdirde kararın kendiliğinden kalkması” güvencesi, müdahale zaten fiilen sona erdiği için pratikte hiçbir koruyucu işlev görmemektedir.

  • Hukuki Mücadelenin Felç Edilmesi: Sivil toplumun ve emekten yana güçlerin, idarenin gizlediği hukuksuz kararları bilgi edinme başvuruları ve idari davalar yoluyla görünür kılma stratejisi bu yapıyla tamamen çökertilmektedir. Hâkim onayı hiç alınmadığında, ortada peşine düşülebilecek, iptali istenebilecek veya gerekçesi sorgulanabilecek bir yargı kararı dahi üretilmemiş olacaktır. Bu durum, yargısal denetimin yalnızca gecikmesi veya aksaması değil; denetlenecek işlemin bizzat yokluğu üzerinden kurulan mutlak bir hukuksuzluk ve idari cezasızlık rejimidir.

Politik Arka Plan ve Sınıfsal Analiz: Dijital Proletaryanın Kuşatılması

Bilimsel diyalektik ve tarihsel materyalizm bize öğretir ki; teknolojik altyapılar ve üretim araçları, içinde var oldukları toplumun mülkiyet ilişkilerinden ve sınıf çatışmalarından bağımsız ele alınamaz. İnternet, insanlığın ortak dehasının ve kolektif emeğinin muazzam bir ürünü olarak doğmuş olsa da, kapitalist üretim ilişkileri altında egemen sınıfın kitleleri gözetim, denetim ve manipülasyon altında tuttuğu devasa bir ideolojik devlet aygıtına dönüştürülmektedir.

Siber Güvenlik Başkanlığı’nın (SGB) kuruluşu ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) yetkilerinin bu yeni askeri-istihbari yapıya devredilmesi, salt bir "teknik uzmanlaşma" ya da "bürokratik pratiklik" adımı değildir. Bu hamle, kapitalizmin yapısal kriz dönemlerinde rıza üretemeyen egemen sınıfın, zor aygıtlarını dijital altyapıya kalıcı olarak nakşetme stratejisidir.

Sürecin politik arka planını ve sınıfsal izdüşümlerini şu diyalektik başlıklar altında berraklaştırmak gerekir:

Üretim Araçlarının Militarizasyonu: Regülasyondan Uçtan Uca Sansür Omurgasına

Kapitalist devletin siber uzayı bir "beşinci harekât alanı" olarak tanımlaması, dijital altyapının doğrudan savaş hukuku ve sıkıyönetim refleksleriyle yönetileceğinin açık bir itirafıdır.

  • Sınıfsal Dönüşüm: Geçmişte nispeten "piyasa düzenleyicisi" normlarla hareket eden BTK gibi kurumların yerini doğrudan güvenlik bürokrasisinin reflekslerine bırakması, dijital üretim araçlarının sivil denetimden tamamen koparılarak militarize edilmesidir.

  • Uçtan Uca Tahakküm: Erişim engelleme, içerik çıkarma ve bant daraltma yetkilerinin tek bir istihbari yapının uhdesinde birleştirilmesi, emeğiyle geçinen kitlelerin ve muhalif odakların örgütlenme hatlarına kurulmuş bir "uçtan uca sansür omurgası" anlamına gelir.

"Dijital Egemenlik" Söyleminin Sınıfsal Maskesi

Egemen ideoloji, halkın tepkisini sönümlendirmek için her otoriter adımı "ulusal egemenlik" veya "siber vatanın korunması" gibi hamasi kavramlarla ambalajlar.

  • Tahakkümün Meşrulaştırılması: İfade Özgürlüğü Derneği'nin de haklı olarak tespit ettiği üzere, buradaki "dijital egemenlik" söylemi yurttaşın devlete ve sermayeye karşı temel haklarını korumayı değil; aksine devletin yurttaş üzerindeki denetim kapasitesini sınırsızca artırmayı amaçlamaktadır.

  • Sermaye ve Devlet Ortaklığı: Devlet, bu söylemle dijital mülkiyeti kendi tekeline alırken, küresel ve yerel sermaye gruplarının veri merkezlerini, iletişim altyapılarını halkın kolektif itirazlarına karşı korunaklı birer koridor haline getirmektedir.

Dijital Proletaryanın Gözetimi: Kaynak ve Hedef Port Analizi ile Panoptikon

Modern işçi sınıfı, artık sadece fabrikalarda veya ofislerde sömürülmemekte; internette bıraktığı her dijital iz, tıkladığı her bağlantı ve ürettiği her veri (big data) üzerinden de kuşatılmaktadır.

  • Ayrıntılı Analiz Kapasitesi: Yeni yasa teklifiyle trafik bilgisi tanımının "kaynak ve hedef port bilgisi" olarak genişletilmesi, teknik bir zorunluluk değil, bağlantının her iki ucunu da şematize eden kitlesel bir fişleme adımıdır.

  • Dijital Sıkıyönetim Hücresi: Bu altyapı; e-Devlet token sistemleri, yaş doğrulama ve hesap-kimlik eşleştirme rejimleriyle birleştiğinde ortaya tam teşekküllü bir dijital panoptikon çıkarmaktadır. SGB’ye verilen "yasal dinleme ve müdahaleye teknik olanak sağlama" görevi, dijital proletaryanın sömürü düzenine karşı geliştirebileceği her türlü organik direnç ve örgütlenme refleksini daha filizlenme aşamasındayken budamayı hedefleyen önleyici bir karşı-devrim stratejisidir.

İdeolojik Hegemonya Krizi ve "Görünmez Sansürün" Ekonomi-Politiği

Kapitalizm derin krizlerle sarsıldığında, geniş halk kitlelerinin yoksullaşması ve güvencesizleşmesi kaçınılmazdır. Bu durum, egemen sınıfın kitleleri yönetmek için ihtiyaç duyduğu "rıza" mekanizmalarını felç eder. Rıza çözüldüğünde, devreye "çıplak zor" girer.

  • Siyasi Maliyetten Kaçış: Ancak meydanlarda veya meydan medyasında uygulanan kaba sansürün siyasi maliyeti yüksektir; kitlelerin öfkesini bizzat devlete yöneltir. İşte bant daraltma (throttling) tam bu noktada burjuvazinin imdadına yetişen sinsi bir "görünmez sansür" aracıdır.

  • Teknik İllüzyon: Kullanıcının karşısına yasal bir engel ekranı çıkmaz; internet hızı yapay olarak işlevsiz seviyelere düşürülür. Böylece devlet, sansürün siyasi faturasını kendi üzerinden alarak "teknik altyapı yetersizliği yaşayan" operatörlere ya da kullanıcının kendi donanımına ciro eder. İFÖD’ün belgelendirdiği "Dijital Sıkıyönetim" pratikleri, egemenlerin kamunun sesini kısmak, işçi eylemlerini, toplumsal çığlıkları ve kriz anlarındaki kitlesel koordinasyonu görünmez kılmak için kullandığı en kullanışlı manipülasyon aparatıdır.

Sınıfsal Sonuç: Bilginin ve altyapının bu denli tek tipleştirilmesi ve militarize edilmesi, sömürülen sınıfların elindeki en önemli entelektüel savunma ve haberleşme silahının gasp edilmesidir. Siber güvenlik ya da çocukların korunması gibi vitrin argümanlar, özünde mülksüzleştirilen kitlelerin mutlak bir dijital itaat rejimine boyun eğmesini sağlamak için kurgulanmış hegemonik birer yanılsamadan ibarettir.

Demokratik Bir Toplumda Süreç Nasıl Olmalıdır? Gerçek Bir Demokrasi Çağrısı

Aydınlanma felsefesinin insanlığa kazandırdığı en büyük miras, aklın dogmalardan arındırılması ve toplumsal ilişkilerin şeffaf, denetlenebilir ve kamusal bir sözleşmeye dayandırılmasıdır. Bir bilim insanı olarak diyalektik bir çerçeveden baktığımda, dijital ağların ve internet altyapısının egemen sınıfların elinde bir baskı aygıtına dönüştürülmesine karşı çıkmak, sadece bir ifade özgürlüğü savunuculuğu değil, üretici güçlerin ve emekten yana olan kitlelerin özgürleşme mücadelesidir. Elimizdeki verileri ve İfade Özgürlüğü Derneği'nin analizi, siber alanı bir "harekât alanı" olarak kodlayan militarist yaklaşımın toplumu nasıl bir sessizlik girdabına ittiğini açıkça göstermektedir.

Peki, aklın ve bilimin rehberliğinde, emekten yana demokratik bir toplumda bu süreç nasıl işletilmelidir? Gerçek bir demokrasi çağrısı, teknolojik altyapının mülkiyetini ve yönetimini egemenlerin tekelinden alıp kamunun kolektif denetimine sunmayı gerektirir. Demokratik bir düzende süreç şu temel evreler üzerine yükselmelidir:

"Önce Hukuk, Sonra Tedbir" İlkesi ve Mutlak Yargısal Onay

Demokratik bir toplumda idare, kendi eylemlerinin sınırını kendisi çizemez. İnternet üzerindeki tüm müdahaleler, "önce uygula sonra sorgula" mantığıyla değil, uygulanmadan önce bağımsız ve etkili bir yargı denetimine tabi tutulmalıdır.

  • İdarenin siber alandaki keyfi takdir yetkisi tamamen kaldırılmalıdır.

  • Uygulanan her tedbir, müdahalenin süresinden bağımsız olarak, zorunlu ve etkili bir yargısal onaya bağlanmalıdır.

  • Bant daraltma gibi kısa süreli ama yıkıcı uygulamaların, "müdahale zaten sona erdi" denilerek yargısal denetim ve hukuk dışı bırakılması kesin biçimde önlenmelidir.

Kamusal Altyapının ve Dijital Müştereklerin Kolektif Yönetimi

İnternet altyapısı, veri merkezleri ve haberleşme ağları sermayenin ya da devletin istihbarat aygıtlarının özel mülkü değil, dijital proletaryanın ve tüm kamunun ortak varlığıdır (müşterekleridir).

  • Siber güvenliğe ilişkin politikalar, SGB gibi kapalı kapılar ardında işleyen bir güvenlik bürokrasisi tarafından tek taraflı belirlenemez.

  • Süreç; bilişim emekçilerinin sendikaları (Bilişim-Sen), meslek odaları (BMO), akademisyenler ve sivil toplum örgütlerinin doğrudan katılımıyla, kolektif ve şeffaf bir planlamayla yürütülmelidir.

  • "Dijital egemenlik" kavramı, devletin yurttaş üzerindeki denetim ve tahakküm kapasitesini artırmak için değil, yurttaşın kendi verisi üzerindeki kolektif haklarını korumak için işletilmelidir.

Ölçülülük, Karşılıklılık ve İdari Sorumluluk

Mevcut yasa teklifi idareyi topluma karşı mutlak bir "cezasızlık" ve "sorumsuzluk" zırhıyla kuşatırken, toplumsal aktörlere orantısız yükler bindirmektedir. Demokratik bir hukuk devletinde ise karşılıklılık ilkesi esastır.

  • İdari yaptırımlarda burjuva hukukunun bile temel ilkesi olan orantılılık gözetilmelidir.

  • "Eylem başına" idari para cezası rejimi ve idare lehine tanınan teminat muafiyeti gibi usuli ayrıcalıklar, orantılılık ilkesi ışığında yeniden düzenlenmeli ve idare topluma karşı mali/hukuki olarak sorumlu kılınmalıdır.

  • Platformlara ve veri merkezlerine yönelik müdahaleler, binlerce ilgisiz yurttaşın hakkını gasp edecek bir "aşırı engelleme" (over-blocking) pratiğine dönüşmeyecek şekilde dar çerçeveli ve sınırlandırılmış olmalıdır.

Gözetim Toplumunun Reddi ve Veri Sınırlandırması

Bilimsel ilerleme, insanın özel alanının korunduğu, fişlenme korkusu yaşamadan özgürce düşünebildiği ortamlarda filizlenir.

  • Oyun ve sosyal ağ platformlarına ilişkin bilgi talepleri, devletin keyfi veri madenciliği yapmasını engelleyecek şekilde net kanunlarla sınırlandırılmalıdır.

  • Yurttaşları adeta birer suçlu gibi her iki uçtan (kaynak ve hedef port bilgisi) izleyen, e-Devlet token sistemleriyle kimlikleri dijital birer panoptikona hapseden trafik verisi genişletme hamlelerine son verilmelidir.

  • Veri güvenliği, devletin toplum üzerinde casusluk yapması için değil, sermayenin ve devletin yurttaşın verisini sömürmesini engellemek için tasarlanmalıdır.

Demokrasi ve Aydınlanma Çağrısı

Türkiye, açık internet düzeninden kapalı ve her an fişi çekilebilir bir ulusal intranet modeline doğru sürüklenmektedir. Bu sürükleniş, toplumun akılcı dalga boylarını budamakta, işçi sınıfının, gençlerin ve aydınların örgütlü sesini altyapısal bir abluka altına almaktadır.

Bizler bilimin, özgür aklın ve emeğin safında duranlar olarak egemenlere sesleniyoruz: İnsanlığın ortak mirası olan siber uzayı, kitleleri hizaya getireceğiniz bir dijital kışlaya dönüştüremezsiniz. Kamunun sesini kısmak adına hukuku bypass eden tüm bu ucu açık "tedbir" tasarıları derhal geri çekilmelidir. Demokratik kitle örgütlerini, meslek odalarını ve tüm internet kullanıcılarını, dijital panoptikonun duvarlarını yıkmaya; ucuz, hızlı, sansürsüz ve özgür bir interneti hep birlikte inşa etmeye çağırıyoruz. Akıl zapt edilemez, kolektif emek susturulamaz!

İlgili Başlıklar