Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Anayasa Kimin Sözleşmesi?

Magna Carta'dan Sovyet Anayasalarına, Kanun-ı Esasi'den AKP'nin "Sivil Anayasa"sına Genç Yoldaşlar İçin Bir Sınıf Tarihi

Yazar: Oğuz Demirkapı
Anayasa Kimin Sözleşmesi?

Anayasa Kimin Sözleşmesi?

Magna Carta'dan Sovyet Anayasalarına, Kanun-ı Esasi'den AKP'nin "Sivil Anayasa"sına Genç Yoldaşlar İçin Bir Sınıf Tarihi
Durum Özeti: Ne Oluyor, Bu Yazı Ne Anlatıyor?

Sevgili Genç Yoldaşlar,

TBMM 1 Ekim 2026'da yeni yasama yılına açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan kürsüden şunu söyledi: "Sahip olduğu siyasi çeşitlilik nedeniyle içinde bulunduğumuz dönem Anayasa değişikliği için en uygun dönemdir." Darbe anayasalarının "vesayetçi sistem" kurduğunu, ilk dört madde konusunda tutumlarının "kesin" olduğunu, tüm partileri "Büyük Türkiye Mutabakatı"na ve bir "samimiyet testine" çağırdığını ekledi (10Haber, Gazete Birlik). Ertesi gün Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, ağustosta "çerçeve yasa"ya verilen 467 "evet" oyunu "her kapıyı kolayca açacak güzel bir anahtar" diye niteledi; Bahçeli anayasa taslaklarının hazır olduğunu, "uygun zamanda" paylaşılacağını söyledi (Medyascope, Sabah).

Aynı günlerde Türkiye'de şunlar yaşanıyor: 3 Ekim akşamki Bilanço programında aktarıldığına göre yalnızca eylül ayında 1.270 hesaba ve yayına kapatma ya da erişim engeli getirildi; 17 yıllık T24 kapatıldı; Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer şafak operasyonuyla gözaltına alındı; fon skandalı iktidarın en yakın çevresine dayandı; ana muhalefet partisi mahkeme kararıyla eski genel başkanına "iade edildi", seçilmiş yönetimi ve 91 milletvekili yeni bir parti kurmak zorunda kaldı. İktidar bir yandan "sivil, özgürlükçü anayasa" diyor, öte yandan elindeki anayasayı bile uygulamıyor: Anayasa Mahkemesi'nin Can Atalay kararı hâlâ kâğıt üstünde duruyor.

Bu yazı, bu çelişkiyi anlamak için uzun bir yola çıkıyor. Kısaca söyleyeceklerimiz şunlar:

  • Anayasa bir sınıflar arası güç dengesinin yazıya geçirilmiş fotoğrafıdır. Ferdinand Lassalle 1862'de bunu tek cümleyle söylemişti: Gerçek anayasa, bir ülkedeki fiilî güç ilişkileridir; o ilişkilere denk düşmeyen yazılı anayasa "bir kâğıt parçasıdır."
  • Dünyada anayasa tarihi, aşağıdan gelen mücadelelerin yukarıya zorla imzalattığı tavizlerin tarihidir. Magna Carta baronların krala, 1789 burjuvazinin aristokrasiye, 1917 Meksika köylülerin ve işçilerin toprak ağalarına, 1918 ve 1936 Sovyet anayasaları ise işçi sınıfının bütün sömürücü sınıflara karşı yazdığı metinlerdir. Sosyal haklar (çalışma, eğitim, sağlık, emeklilik) dünya anayasalarına Sovyet deneyiminin ve işçi hareketinin basıncıyla girmiştir.
  • Türkiye'de anayasa tarihi, halkın yazmadığı anayasaların tarihidir. 1876'yı padişah askıya aldı, 1921 ve 1924'ü bir kurtuluş savaşı meclisi yazdı, 1961'i 27 Mayıs cuntası, 1982'yi 12 Eylül cuntası yaptırdı. Tek istisna 1961'in açtığı alanı işçi sınıfının sokakta genişletmesiydi; 12 Mart ve 12 Eylül tam da o alanı kapatmak için geldi.
  • AKP 24 yıldır anayasayı değiştiriyor, ama hep 12 Eylül'ün sınıfsal çekirdeğine dokunmadan. 2007, 2010 ve 2017 değişiklikleri vesayeti kaldırmadı, sahibini değiştirdi. Sendika hakları, grev yasakları, YÖK, Diyanet, olağanüstü hal ve başkanlık yetkileri yerinde duruyor; üstelik genişledi.
  • Elimizdeki anayasa bile fiilen askıda. Yargıtay, Anayasa Mahkemesi'nin Can Atalay kararlarına uymadı, kararı veren üyeler hakkında suç duyurusunda bulundu; Meclis Atalay'ın vekilliğini düşürdü, Anayasa Mahkemesi'nin "yok hükmünde" kararını uygulamadı. Anayasa Mahkemesi'ne direnen yerel mahkeme başkanı terfi etti, bugün Adalet Bakanı. AİHM'nin Kavala ve Demirtaş için verdiği "derhal tahliye" kararları yeni dosyalar açılarak ya da tutuklu hükümlüye çevrilerek dokuz yıldır uygulanmıyor. Bir bölge adliye mahkemesi ana muhalefet partisinin genel başkanını değiştirdi. Yerel ve yüksek mahkemeler fiilen anayasanın üstüne yerleşti. Anayasası uygulanmayan bir iktidarın "yeni anayasa" çağrısı, fiilî durumu anayasallaştırma girişimidir.
  • Bugün yeni anayasa isteğinin üç somut nedeni var: Erdoğan'ın mevcut anayasaya göre 2028'de yeniden aday olamaması (Madde 101), 2017 sisteminin "50+1" kilidinin iktidarı da tehdit eder hâle gelmesi ve "Terörsüz Türkiye" süreciyle oluşan yeni Meclis aritmetiğinin (467) bir anayasa çoğunluğuna çevrilmek istenmesi.
  • Torba yasalarda olduğu gibi, anayasa paketinde de asıl mesele vitrine konmayan maddededir. "Eşit yurttaşlık", "sivil anayasa", "darbe anayasasından kurtulmak" gibi parlak başlıkların arasına; adaylık süresinin sıfırlanması, seçim barajının 40+1'e indirilmesi, yürütmenin yargı ve Meclis üzerindeki tahakkümünün kalıcılaştırılması, "aile" ve "milli değerler" üzerinden yeni yasak alanlarının açılması, sermayenin mülkiyet ve tahkim güvencelerinin pekiştirilmesi yerleştirilebilir.
  • Partilerin tutumları sınıfsal yerleriyle okunmalı. AKP-MHP anayasayı iktidarın sürekliliği için istiyor; YENİ Parti "anayasanın ruhunu dolanmaya" karşı ama sistemin kendisini sorgulamaktan kaçınıyor; Kılıçdaroğlu CHP'si saraya yakın bir yerde duruyor; DEM Parti barış ve eşit yurttaşlık beklentisiyle pazarlığın masasında; İYİ Parti milliyetçi bir "hayır" cephesi kuruyor. İşçi sınıfının bağımsız sesi ise ancak sol ve sosyalist partilerde ve sendikalarda duyuluyor; o da yeterince yüksek değil.
  • Bizim yanıtımız: Ne "statüko" ne "Erdoğan anayasası". Anayasa meselesini sarayın masasından alıp işyerlerine, mahallelere, sendikalara taşımak; grev hakkını, sendika özgürlüğünü, kamusal hizmetleri, eşit yurttaşlığı, laikliği ve halk egemenliğini merkeze koyan bir emekçi anayasası programı için örgütlenmek.

Yazının devamında önce dünyada anayasa tarihini Magna Carta'dan başlayarak anlatacağız; 1918 ve 1936 Sovyet anayasalarına özel bir yer ayıracağız. Sonra Türkiye'ye geçip Sened-i İttifak'tan 2017'ye kadar her anayasayı ve her değişikliği "kim yazdı, kimi korudu, kimi dışarıda bıraktı" sorularıyla okuyacağız. Ardından anayasanın bugünkü fiilî durumunu, Can Atalay, Enis Berberoğlu, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu dosyaları üzerinden, Yargıtay ve yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi'nin ve AİHM'nin kararlarını nasıl tanımadığını anlatacağız. Sonra bugünkü tartışmaya, torba yasa mantığına, partilerin tutumlarına ve bizim görevlerimize geleceğiz.


Önce Kavram: Anayasa Nedir, Ne Değildir?

Okulda size anayasanın "devletin temel kuruluş belgesi, en üst hukuk normu" olduğu öğretildi. Doğru, ama eksik. Bu tanım bize anayasanın ne yaptığını söylüyor, neden var olduğunu söylemiyor.

Anayasanın tarihsel olarak üç işlevi olmuştur:

  • İktidarı örgütlemek: Kim yasa yapar, kim uygular, kim yargılar; bu yetkiler nasıl paylaşılır.
  • İktidarı sınırlamak: Devletin dokunamayacağı alanlar, yani temel hak ve özgürlükler.
  • İktidarı meşrulaştırmak: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" gibi cümlelerle, belli bir güç ilişkisini bütün toplumun ortak iradesi gibi göstermek.

Burjuva hukuk okulları ilk ikisine odaklanır. Marksizm ise üçüncüsüne dikkat çeker: Anayasa toplumun bütününün sözleşmesi gibi sunulur, ama tarihte hiçbir anayasa sınıfların üstünde yazılmamıştır. Her anayasa, yazıldığı anda hangi sınıfın hangi sınıfa ne kadar taviz vermek zorunda kaldığının tutanağıdır.

Lassalle'nin Kâğıt Parçası

Alman işçi hareketinin önderlerinden Ferdinand Lassalle, 1862'de Berlin'de verdiği "Anayasanın Özü Üzerine" (Über Verfassungswesen) konferansında şunu sordu: Bir ülkenin gerçek anayasası nedir? Yanıtı şuydu: Kral ve ordu, aristokrasi, büyük sanayiciler, bankerler ve en son, örgütlendiği ölçüde, halk. Bu güçler arasındaki fiilî ilişki gerçek anayasadır. Kâğıda yazılan anayasa bu ilişkiye denk düştüğü ölçüde yaşar; denk düşmediğinde "bir kâğıt parçası" olarak kalır ve top tüfek karşısında hükmü kalmaz.

Lassalle'nin pek çok siyasi tercihi Marx ve Engels tarafından sert biçimde eleştirildi; ama bu çözümleme bugün bile işe yarar. Türkiye'de Anayasa'nın 153. maddesi "Anayasa Mahkemesi kararları kesindir, herkesi bağlar" der. Can Atalay hakkında verilen ihlal kararlarının uygulanmaması, bu cümlenin Türkiye'deki gerçek güç ilişkisi karşısında kâğıt parçasına dönüştüğünü gösterir.

Marx'ın 1848 Anayasası Okuması

Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852) eserinde Fransa'nın 1848 anayasasını okurken bugün de kullanabileceğimiz bir yöntem önerir. Anayasa her özgürlüğü cömertçe ilan eder: basın, toplanma, örgütlenme, eğitim, din. Ama her maddenin yanına küçük bir kayıt düşer: "kanunla düzenlenir", "kamu güvenliğinin gerektirdiği sınırlar içinde". Marx'a göre bu anayasanın her paragrafı kendi karşıtını içinde taşır: Genel cümlede özgürlük, kenar notunda o özgürlüğün kaldırılması.

Türkiye anayasalarını okurken bu gözlüğü takın. 1982 Anayasası'nın 26. maddesi düşünceyi açıklama özgürlüğünü tanır, ikinci fıkrası "millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması..." amaçlarıyla sınırlanabileceğini söyler. 51. madde sendika kurma hakkını tanır, 54. madde grevi tanıyıp hemen ardından hangi işkollarında yasak olduğunu sayar ve Bakanlar Kurulu'na (bugün Cumhurbaşkanı'na) "genel sağlık ve millî güvenlik" gerekçesiyle grevi erteleme yetkisi verir. Genel cümlede hak, kenar notunda yasak.

Anayasa ve Sınıf Mücadelesi: Üç Tez

Bu yazı boyunca üç tez kullanacağız:

  • Birinci tez: Anayasalar sınıf mücadelesinin ürünüdür, nedeni değildir. İyi bir anayasa yazarak sınıf ilişkilerini değiştiremezsiniz; ama değişen sınıf ilişkileri iyi bir anayasaya yansıyabilir.
  • İkinci tez: Kazanılmış anayasal haklar, onları kazanan güç örgütlü kaldığı sürece yaşar. Örgütsüzleşen sınıfın hakları, metinden silinmeden de boşaltılabilir.
  • Üçüncü tez: Egemen sınıflar anayasayı yalnızca halkı sınırlamak için değil, kendi aralarındaki ilişkileri düzenlemek için de değiştirir. Türkiye'de AKP'nin anayasa değişikliklerinin büyük kısmı, egemenler arası iktidar paylaşımının (ordu-sivil bürokrasi, cemaat-parti, saray-parti) yeniden düzenlenmesidir.

Dünyada Anayasanın Tarihi: Magna Carta'dan Bugüne

Magna Carta (1215): Baronların Sözleşmesi

Anayasa tarihi anlatılırken söze genellikle 15 Haziran 1215'te İngiltere'de, Runnymede çayırında imzalanan Magna Carta ile başlanır. Liberal tarih yazımı onu "özgürlüğün doğum belgesi" diye anlatır. Kimin özgürlüğü?

Kral John, Fransa'daki savaşları finanse etmek için soylulardan giderek ağırlaşan vergiler topluyordu. Silahlanan baronlar Londra'yı aldı ve krala 63 maddelik bir metin imzalattı. Metnin en ünlü maddesi, bugün 39. madde olarak bilinen hükümdür: Hiçbir özgür insan, eşitlerinin yasal yargısı ya da ülke hukuku dışında tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkünden edilemez.

"Özgür insan" ifadesine dikkat edin. 13. yüzyıl İngiltere'sinde nüfusun büyük çoğunluğu toprağa bağlı serflerden (villein) oluşuyordu ve bu madde onları kapsamıyordu. Magna Carta'nın maddelerinin önemli bir kısmı feodal vergiler, miras hakları, ormanlar, borçlar ve kilise ayrıcalıklarıyla ilgilidir. Yani Magna Carta, egemen sınıfın iki kesimi arasında, krallık ile toprak aristokrasisi arasında yapılmış bir iktidar paylaşımı anlaşmasıdır.

Üstelik kâğıt parçası olma kaderi hemen başladı: Papa III. Innocentius birkaç hafta sonra metni geçersiz ilan etti, iç savaş çıktı. Magna Carta 1216, 1217 ve 1225'te yeniden yayımlandı; her seferinde güç dengesine göre bazı maddeleri çıkarılarak.

Ama tarih ironiktir. Yüzyıllar sonra 17. yüzyıl İngiliz devriminde, Levellers (Eşitlikçiler) ve sonra Amerikan sömürgecileri bu metni ellerine alıp kendi talepleri için kullandılar. Bir sınıfın ayrıcalık belgesi, sonraki sınıflar için hak mücadelesinin dayanağına dönüştü. İlk dersimiz bu: Egemenlerin kendi aralarında kabul ettiği bir ilke, aşağıdakiler tarafından ele geçirilip genişletilebilir.

Türkiye notu: Osmanlı'da Magna Carta'ya en çok benzetilen metin 1808 Sened-i İttifak'tır. Taşradaki güçlü âyanlar ile II. Mahmud arasında imzalanan bu belge, padişahın âyanların mülkünü ve canını güvenceye almasını, âyanların da padişaha sadakat göstermesini öngörüyordu. Reaya, yani köylü ve zanaatkâr yığınlar, metnin öznesi değil, vergi kaynağıydı. Padişah fırsat bulur bulmaz âyanları tasfiye etti.

İngiliz Devrimleri ve 1689 Haklar Bildirgesi
  1. yüzyılda İngiltere'de yükselen burjuvazi ve toprak soyluluğunun kapitalistleşen kesimi, mutlakiyetçi krallıkla hesaplaştı. 1640'lardaki iç savaşta kral idam edildi. Bu süreçte en radikal talepler Levellers ve Diggers (Kazıcılar) gibi plebyen hareketlerden geldi: Herkese oy hakkı, ortak toprakların halka açılması. 1647 Putney tartışmalarında Levellers sözcüsü Thomas Rainsborough, "İngiltere'deki en yoksul kişinin de en büyük kişi kadar yaşayacak bir hayatı vardır" diyerek mülkiyetsizlerin oy hakkını savundu. Cromwell'in damadı Ireton ise oy hakkının yalnızca "ülkede kalıcı bir çıkarı" olanlara, yani mülk sahiplerine ait olması gerektiğini söyledi. Ireton kazandı.

1679 Habeas Corpus Yasası keyfi tutuklamaya karşı güvence getirdi. 1688 "Şanlı Devrim" ve 1689 Haklar Bildirgesi (Bill of Rights), parlamentonun, yani mülk sahibi sınıfların, kral üzerindeki üstünlüğünü kesinleştirdi. Parlamentonun onayı olmadan vergi konulamayacaktı. Ama oy hakkı yalnızca küçük bir mülk sahibi azınlığa aitti. İngiltere'de bütün yetişkin erkeklerin oy hakkı ancak 1918'de, kadınların erkeklerle eşit oy hakkı 1928'de geldi; ikisi de işçi hareketinin ve kadın hareketinin yüzyıllık mücadelesiyle.

Amerikan Anayasası (1787): Mülkün Cumhuriyeti

1787'de Philadelphia'da yazılan ABD Anayasası, dünyanın yürürlükteki en eski yazılı anayasası olarak övülür. Kuvvetler ayrılığı, federalizm ve 1791'de eklenen Haklar Bildirgesi (ilk on değişiklik) bugün de birçok anayasaya örnek olur.

Ama kurucuların kim olduğuna bakalım. Tarihçi Charles Beard 1913'te yayımladığı ABD Anayasası'nın Ekonomik Yorumu kitabında, Philadelphia toplantısındaki delegelerin büyük çoğunluğunun devlet tahvili sahibi, toprak spekülatörü, tüccar ve köle sahibi olduğunu belgeledi. Beard'ın bazı ayrıntıları sonradan tartışıldı ama ana tezi ayakta kaldı: Anayasa, 1786'daki Shays Ayaklanması gibi borçlu çiftçi isyanlarından korkan alacaklıların ve mülk sahiplerinin güçlü bir merkezi devlet kurma girişimiydi.

Metin köleliği adıyla anmadan korudu: Kölelerin nüfus sayımında "beşte üç insan" olarak hesaplanması (Madde I, Bölüm 2), kaçak kölelerin sahiplerine iadesi (Madde IV), köle ticaretinin 1808'e kadar yasaklanamaması. Köleliğin kaldırılması 1865'te 13. Değişiklik'le, yani bir iç savaşın sonunda geldi. Siyahların oy hakkının fiilen güvenceye alınması ise ancak 1965'te, sivil haklar hareketinin kanlı mücadelesinin ardından.

Bugün ABD'de Anayasa'yı "yorumlayan" Yüksek Mahkeme'nin 2010 Citizens United kararıyla şirketlerin seçim harcamalarını "ifade özgürlüğü" sayması, mülkün cumhuriyetinin 230 yıl sonra hâlâ işlediğini gösterir.

Fransız Devrimi: 1789 Bildirgesi, 1791 ve 1793

Burjuva devrimlerinin en radikali Fransa'da yaşandı. 26 Ağustos 1789'da kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, "İnsanlar özgür ve haklarda eşit doğarlar" cümlesiyle başlar. Bu cümle insanlık tarihinin büyük kazanımlarından biridir. Ama aynı bildirgenin 17. maddesi mülkiyeti "dokunulmaz ve kutsal bir hak" ilan eder.

1791 Anayasası yurttaşları ikiye ayırdı: Belli miktarda vergi ödeyen "aktif yurttaşlar" oy kullanabilir, ödemeyen "pasif yurttaşlar" kullanamazdı. Kadınlar hiç yoktu. Olympe de Gouges 1791'de "Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi"ni yazdı: "Kadın darağacına çıkma hakkına sahipse, kürsüye çıkma hakkına da sahip olmalıdır." 1793'te giyotinle idam edildi.

1791'de Paris'te işçilerin örgütlenmesini yasaklayan Le Chapelier Yasası çıkarıldı. Burjuva devriminin sınıf yüzü burada açıktır: Aristokrasinin ayrıcalıkları kaldırılırken işçilerin bir araya gelme hakkı da "özgür sözleşme"ye aykırı sayılarak yasaklandı. Fransa'da sendikalar ancak 1884'te yasallaştı.

1793'te Jakobenler döneminde kabul edilen anayasa ise o güne kadarki en demokratik metindi: Erkekler için genel oy, çalışma hakkı ya da çalışamayanlara geçim güvencesi, eğitim hakkı ve 35. maddede şaşırtıcı bir hüküm: "Hükümet halkın haklarını çiğnediğinde, ayaklanma halk için ve halkın her kesimi için hakların en kutsalı ve görevlerin en vazgeçilmezidir." Bu anayasa savaş koşulları gerekçesiyle hiç yürürlüğe girmedi; Thermidor'dan sonra rafa kaldırıldı.

Ayrıca bir başka devrimi unutmayalım: Haiti. Fransız sömürgesi Saint-Domingue'de köleler ayaklandı, Toussaint Louverture önderliğinde 1801'de köleliği yasaklayan bir anayasa ilan ettiler; 1804'te bağımsız Haiti doğdu. "Evrensel insan hakları"nın gerçekten evrensel olması için önce kölelerin silahlanması gerekti.

1848: Devrimler, Anayasalar ve İlk İşçi Talepleri

1848'de Avrupa'yı bir devrim dalgası sardı. Paris'te Şubat devriminden sonra kurulan geçici hükümet, işçilerin baskısıyla "çalışma hakkı"nı tanıdı ve işsizlere iş verecek "Ulusal Atölyeler" açtı. Haziran 1848'de burjuvazi atölyeleri kapattı, Paris işçileri ayaklandı ve ayaklanma binlerce ölüyle bastırıldı. Kasım 1848'de kabul edilen anayasada "çalışma hakkı" yer almadı; yerine belirsiz bir "yardım" vaadi kondu. Marx'ın Fransa'da Sınıf Mücadeleleri kitabında anlattığı gibi, "çalışma hakkı" talebi burjuvazinin gözünde sermaye üzerinde işçi denetimi demekti ve bu yüzden kabul edilemezdi.

Aynı yıl Marx ve Engels Komünist Manifesto'yu yayımladı. Manifesto'nun talepleri arasında artan oranlı vergi, ücretsiz kamusal eğitim ve çocuk emeğinin kaldırılması vardı. Bu talepler o gün ütopik bulundu; 20. yüzyılda birçok anayasaya girdi.

Paris Komünü (1871): Anayasa Değil, Yeni Bir Devlet Biçimi

Paris Komünü bir anayasa yazmadı; ama 72 gün içinde aldığı kararlarla yeni bir siyasi örgütlenmenin ilkelerini ortaya koydu. Marx'ın Fransa'da İç Savaş kitabında özetlediği gibi:

  • Temsilciler genel oyla seçiliyor ve her an geri çağrılabiliyordu.
  • Tüm kamu görevlileri işçi ücreti alıyordu.
  • Komün, yasama ve yürütmeyi birleştiren "çalışan bir organ"dı, yalnızca konuşan bir meclis değil.
  • Sürekli ordu kaldırıldı, yerine silahlı halk kondu; kilise devletten ayrıldı.

Burjuva anayasalarında kuvvetler ayrılığı, aslında halkın iradesinin yürütme organına ulaşmasını zorlaştıran bir süzgeçtir. Komün bunu tersine çevirdi: Sorun kuvvetlerin birbirini dengelemesi değil, bütün kuvvetlerin halkın denetimine girmesiydi. Bu ilke sonraki işçi devletlerinin anayasal düşüncesinin çekirdeği oldu.

1917 Meksika Anayasası: İlk Sosyal Anayasa
  1. yüzyılın ilk büyük toplumsal anayasası Rusya'dan değil, Meksika'dan geldi. Zapata ve Villa önderliğindeki köylü devrimi (1910-1920) sonunda kabul edilen 1917 Querétaro Anayasası:
  • 27. maddeyle toprak ve yeraltı zenginliklerinin aslen ulusa ait olduğunu ilan etti ve büyük çiftliklerin bölüşülmesinin yolunu açtı.
  • 123. maddeyle sekiz saatlik işgünü, grev hakkı, asgari ücret, kadın ve çocuk emeğinin korunması gibi işçi haklarını anayasaya yazdı.

Bu dünyada bir ilkti. Ama Meksika'da da kâğıt ile gerçeklik arasındaki uçurum uzun süre kapanmadı; toprak reformu ancak 1930'larda Cárdenas döneminde gerçek bir ivme kazandı ve 1992'de neoliberal reformlarla 27. madde budandı.

Sovyet Anayasaları: İşçi Sınıfının Yazdığı İlk Anayasalar

Anayasa tarihinde kırılma noktası 1917 Ekim Devrimi'dir. Çünkü ilk kez bir anayasa, mülk sahibi sınıflar arasında bir uzlaşma ya da onların halka verdiği bir taviz olarak değil, işçi ve köylülerin sömürücü sınıflara karşı kurduğu iktidarın belgesi olarak yazıldı. Bu bölümü biraz uzun tutacağız, çünkü okul kitaplarında ya hiç anlatılmaz ya da tek cümleyle "totaliter" diye geçilir.

1918 RSFSC Anayasası: "Çalışmayan Yemez"

10 Temmuz 1918'de Beşinci Tüm Rusya Sovyetler Kongresi, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin (RSFSC) anayasasını kabul etti. Ülke iç savaşın ve 14 devletin müdahalesinin ortasındaydı. Anayasanın ilk bölümü, Ocak 1918'de kabul edilen **"Emekçi ve Sömürülen Halkın Hakları Bildirgesi"**ydi. 1789 Bildirgesi "insan ve yurttaş"tan söz ediyordu; 1918 Bildirgesi ise açıkça bir sınıftan, "emekçi ve sömürülen halk"tan söz ediyordu. Bu, anayasa tarihinde bir dil devrimidir: Anayasa artık sınıfların üstünde olduğunu iddia etmiyor, hangi sınıfın iktidarını kurduğunu açıkça yazıyordu.

1918 Anayasası'nın temel hükümleri şunlardı:

  • İktidar Sovyetlerindir. Rusya, işçi, asker ve köylü temsilcileri Sovyetleri cumhuriyeti ilan edildi. Merkezde ve yerelde bütün iktidar bu Sovyetlere aitti.
  • Toprakta özel mülkiyetin kaldırılması. Bütün toprak, ormanlar, yeraltı zenginlikleri ulusal varlık sayıldı; bankalar devletleştirildi, fabrikalarda işçi denetimi tanındı.
  • Genel çalışma yükümlülüğü. 18. madde, "Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti çalışmayı bütün yurttaşların görevi sayar ve 'Çalışmayan yemez!' sloganını ilan eder" diyordu. Bu slogan, çalışmadan başkalarının emeğiyle yaşayan sınıflara yönelikti.
  • Oy hakkı emeğe bağlandı. 64. madde, 18 yaşını doldurmuş ve üretken ya da toplumsal açıdan yararlı bir işle geçimini sağlayan herkese, cinsiyet, din, milliyet farkı gözetmeksizin seçme ve seçilme hakkı tanıdı. Kadınlar erkeklerle eşit oy hakkı kazandı; bu, o tarihte İngiltere'de, Fransa'da ya da ABD'de bile tam olarak yoktu.
  • Sömürücülerin oy hakkı yoktu. 65. madde, kâr amacıyla ücretli emek çalıştıranların, kira, faiz gibi kazanılmamış gelirle yaşayanların, özel tüccarların ve aracıların, din adamlarının, eski çarlık polisi ve jandarma mensuplarının oy kullanamayacağını yazdı. Burjuva anayasaları mülksüzleri dışarıda bırakıyordu; Sovyet anayasası mülk sahibi sömürücüleri dışarıda bıraktı.
  • Kentle kır arasında ağırlıklı temsil. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi'ne kentlerde 25 bin seçmene bir, kırsal bölgelerde 125 bin nüfusa bir temsilci seçiliyordu. Bu, işçi sınıfının devrimdeki öncü rolünü kurumsal olarak güvenceye alıyordu. Burjuva eleştirmenler bunu "eşitsizlik" diye eleştirdi; Bolşevikler ise geçici, devrimin özgül koşullarından doğan bir düzenleme olarak gördü.
  • Hakların maddi güvencesi. 1918 Anayasası'nın en özgün yanı, hakları yalnızca ilan etmekle yetinmemesi, onların maddi koşullarını da yazmasıydı. Basın özgürlüğü için basımevlerinin ve kâğıdın işçi ve köylülere verilmesi; toplanma özgürlüğü için toplantı salonlarının, ısıtması ve aydınlatmasıyla birlikte, emekçilerin kullanımına açılması; eğitim hakkı için ücretsiz eğitim. Marx'ın 1848 eleştirisinin pratiğe dökülmesidir bu: Matbaası olmayana basın özgürlüğü, salonu olmayana toplanma özgürlüğü boş bir sözdür.
  • Din ve devlet ayrılığı. Kilise devletten, okul kiliseden ayrıldı; dini ve dinsizlik propagandası özgürlüğü birlikte tanındı.
  • Enternasyonalizm. 20. madde, Rusya'da yaşayan ve çalışan yabancı işçilere hiçbir formalite olmadan yurttaşlık hakları tanıdı. 21. madde, siyasi ve dini nedenlerle zulme uğrayan yabancılara sığınma hakkı verdi. Yurttaşlık soya değil emeğe bağlandı.

1918 Anayasası bir iç savaş anayasasıydı ve bunu gizlemiyordu: Proletarya diktatörlüğünü, yani işçi sınıfının sömürücü sınıfların direnişini kırmak için kurduğu iktidarı açıkça ilan ediyordu. Lenin'in Proleter Devrim ve Dönek Kautsky kitabında (1918) vurguladığı gibi, burjuva demokrasisinin "herkese eşit" görünen biçimi gerçekte zenginlerin demokrasisidir; Sovyet demokrasisi ise açıkça çoğunluğun, emekçilerin demokrasisidir.

1922'de Sovyetler Birliği kuruldu, 1924'te Birliğin ilk anayasası kabul edildi. Bu metin cumhuriyetler arasındaki federal ilişkiyi düzenledi ve her cumhuriyete Birlikten ayrılma hakkını tanıdı. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, bir devletin kuruluş belgesine ilk kez bu açıklıkla yazıldı.

1936 SSCB Anayasası: Sosyal Hakların Anayasası

5 Aralık 1936'da Sovyetlerin Sekizinci Olağanüstü Kongresi yeni SSCB Anayasası'nı kabul etti. Taslak aylarca halk tartışmasına açılmış, milyonlarca kişinin katıldığı toplantılarda yüz binlerce öneri yapılmıştı. Bu anayasa, Sovyetler Birliği'nde sanayileşmenin ve kolektifleştirmenin tamamlanmasıyla sömürücü sınıfların tasfiye edildiği, toplumun "dostane sınıflardan", işçiler, kolhozcu köylüler ve aydınlardan oluştuğu tezine dayanıyordu.

1936 Anayasası'nın temel hükümleri:

  • Genel, eşit, doğrudan ve gizli oy. Sömürücü sınıflar tasfiye edildiği gerekçesiyle 1918'deki oy kısıtlamaları ve kent-kır ağırlıklı temsili kaldırıldı. Din adamları dahil 18 yaşını dolduran herkese oy hakkı tanındı (Madde 135).
  • Sosyalist mülkiyet. Ekonominin temeli üretim araçları üzerindeki sosyalist mülkiyet (devlet ve kooperatif-kolhoz mülkiyeti) ve insanın insanı sömürmesinin ortadan kaldırılmasıdır (Madde 4). Ekonomik yaşam devlet planıyla yönetilir (Madde 11).
  • Çalışma hakkı (Madde 118). Yurttaşlara iş ve işinin nicelik ve niteliğine göre ücret güvencesi. Anayasa bu hakkın güvencesini de yazdı: Ulusal ekonominin sosyalist örgütlenmesi, ekonomik krizlerin olanaksızlığı ve işsizliğin ortadan kaldırılması. 1930'larda kapitalist dünya Büyük Buhran'ın kitlesel işsizliğiyle boğuşurken bu, kâğıt üstünde kalan bir vaat değil, gerçekleşmiş bir olguydu.
  • Dinlenme hakkı (Madde 119). Yedi saatlik işgünü, ücretli yıllık izin, dinlenme evleri ve sanatoryumlar.
  • Yaşlılıkta, hastalıkta ve iş göremezlikte geçim güvencesi (Madde 120). Devlet güvenceli sosyal sigorta, ücretsiz sağlık hizmeti.
  • Eğitim hakkı (Madde 121). Ücretsiz ve zorunlu temel eğitim, yükseköğretimde ücretsizlik ve burs, ana dilde eğitim.
  • Kadın-erkek eşitliği (Madde 122). Ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel yaşamın her alanında; eşit işe eşit ücret, analık izni, kreş ve yuvalar.
  • Ulusal ve ırksal eşitlik (Madde 123). Milliyet ve ırk temelinde ayrımcılığın, ayrıcalıkların ve nefret propagandasının yasaklanması. Aynı yıllarda ABD'nin güneyinde ırk ayrımı yasaldı.
  • Siyasi özgürlükler (Madde 125). Söz, basın, toplantı ve gösteri özgürlüğü, "emekçilerin çıkarlarına uygun olarak ve sosyalist sistemi güçlendirmek amacıyla" güvenceye alınır ve 1918'deki gibi maddi koşullarıyla (basımevleri, kâğıt, kamusal binalar, sokaklar) yazılır.
  • Partinin rolü (Madde 126). Sovyetler Birliği Komünist (Bolşevik) Partisi, emekçilerin hem toplumsal hem de devlet örgütlerinin "yönetici çekirdeği" olarak tanımlandı.
  • Kişi dokunulmazlığı (Madde 127). Hiç kimse mahkeme kararı ya da savcı onayı olmadan tutuklanamaz.
1936 Anayasası Üzerine Marksist Bir Değerlendirme

1936 Anayasası'na iki yanlış bakış vardır. Birincisi, burjuva ve liberal bakıştır: "Kâğıt üstünde güzel haklar, gerçekte totaliter terör." İkincisi, eleştirisiz bakıştır: "Kusursuz bir metin, kusursuz bir uygulama." İkisi de tarihsel materyalizme yabancıdır. Bizim ilkemiz, sanatçılar için kullandığımız ilkenin aynısıdır: Ne aziz ne cani; olguları, kazanımları ve hataları birlikte anlatmak.

Kazanımlar gerçekti ve dünyayı değiştirdi. 1936 Anayasası'nın çalışma, eğitim, sağlık, dinlenme, yaşlılık güvencesi hakları, burjuva anayasalarındaki "devlet gözetir, kanunla düzenlenir" türünden niyet beyanları değildi. Arkalarında planlı bir ekonomi vardı. İşsizlik kalkmıştı, okuma yazma oranı 1917'deki yaklaşık yüzde 30'dan 1939'da yüzde 80'in üzerine çıkmıştı, sağlık ve eğitim ücretsizdi. Bu anayasanın asıl tarihsel etkisi Sovyetler Birliği'nin dışında görüldü. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Avrupa'da kurulan sosyal devlet anayasaları ve 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin sosyal haklar maddeleri (22-26. maddeler: sosyal güvenlik, çalışma, dinlenme, yeterli yaşam düzeyi, eğitim), burjuvazinin işçi sınıfını sosyalizmden uzak tutma kaygısının ve Sovyet örneğinin yarattığı basıncın ürünüdür. Kapitalist dünyada sosyal devlet, sosyalizm korkusunun çocuğudur.

Hukuk ile uygulama arasındaki gerilim de gerçekti. 127. madde mahkeme kararı ya da savcı onayı olmadan tutuklamayı yasaklıyordu. Anayasanın kabulünden yalnızca birkaç ay sonra başlayan 1937-1938 yılları, olağanüstü yargılama usulleriyle kitlesel tutuklama ve idamların yaşandığı bir dönem oldu. Bu dönemi emperyalist kuşatmanın, iç savaşın mirasının, faşizmin yükselişinin ve beşinci kol faaliyetlerinin gerçek tehditleri içinde anlamak gerekir; ama anlamak, aklamak demek değildir. Pek çok masum komünistin, işçinin, köylünün bu süreçte zarar gördüğünü Sovyet önderliği de 1938 sonunda sınırlı biçimde kabul etti ve aşırılıkları sorumlularını yargılayarak durdurdu. Marksist açıdan ders şudur: Sosyalist anayasanın hakları, ancak emekçilerin kendi örgütleri, Sovyetleri, sendikaları ve partisi aracılığıyla devlet aygıtını sürekli denetlemesiyle yaşar. Aygıt halkın denetiminden çıktığı ölçüde, en ileri metin de kâğıda dönüşebilir.

Sonrasında ne oldu? 1956'dan sonra Sovyet önderliği "bütün halkın devleti" ve "bütün halkın partisi" tezlerini benimsedi. 1977 Brejnev Anayasası bu tezleri metne geçirdi; 6. madde partiyi "Sovyet toplumunun yönlendirici ve yol gösterici gücü" ilan etti. Sınıf vurgusunun yerini "gelişmiş sosyalist toplum" söylemi aldı. Biz bu dönüşümü, sınıf mücadelesinin sosyalizmde de sürdüğünü inkâr eden revizyonist bir kopuş olarak değerlendiriyoruz. 1990'da 6. maddenin kaldırılması ve 1991'de Birliğin dağılması, 1936'nın değil, bu kopuşun sonucuydu. 1993'te Yeltsin'in parlamentoyu tankla topa tutmasının ardından yazılan Rusya Anayasası ise devlet mülkünün bir avuç oligarka devredildiği bir düzenin, burjuva restorasyonunun anayasasıdır.

1918 ve 1936'dan Bugüne Kalan Dersler
  • Anayasa hangi sınıfın iktidarını kurduğunu saklamamalıdır. "Herkesin anayasası" iddiası, çoğunlukla güçlülerin anayasasının adıdır.
  • Haklar ancak maddi güvenceleriyle yazıldığında haktır. Matbaasız basın özgürlüğü, salonsuz toplanma özgürlüğü, işsiz bir ülkede çalışma hakkı boş sözdür.
  • Sosyal haklar (çalışma, barınma, sağlık, eğitim, dinlenme, yaşlılık güvencesi) dünyanın anayasalarına işçi sınıfının mücadelesiyle ve sosyalizmin varlığının yarattığı basınçla girmiştir. Sosyalist blok dağıldıktan sonra bu hakların dünyanın her yerinde aşındırılması tesadüf değildir.
  • Hiçbir anayasa, emekçilerin örgütlü denetiminin yerini tutmaz.
Weimar (1919): Sosyal Haklar ve 48. Madde

Almanya'da 1918 Kasım Devrimi'nin ardından kurulan Weimar Cumhuriyeti'nin 1919 Anayasası, sosyal demokrasinin en gelişmiş metniydi. 151. madde ekonomik yaşamın "herkes için insanca bir yaşam güvencesi" hedefleyen adalet ilkelerine uygun düzenlenmesi gerektiğini söylüyordu; 153. madde mülkiyetin "yükümlülük getirdiğini" ve kullanımının "aynı zamanda kamu yararına hizmet etmesi" gerektiğini yazıyordu; 165. madde işçi konseylerini tanıyordu.

Ama aynı anayasanın 48. maddesi, Cumhurbaşkanı'na "kamu güvenliği ve düzeninin ciddi biçimde bozulduğu" durumlarda kararname ile yönetme ve temel hakları askıya alma yetkisi veriyordu. 1930'dan itibaren Almanya fiilen 48. madde kararnameleriyle, Meclis'i atlayarak yönetildi. Ocak 1933'te Hitler başbakan oldu; Şubat'ta Reichstag yangınının ertesi günü 48. maddeye dayanılarak temel haklar askıya alındı; Mart 1933'te Meclis, komünist milletvekilleri tutuklanmışken, "Yetki Yasası" ile yasama yetkisini hükümete devretti. Anayasa yürürlükten kaldırılmadı bile. Gerek kalmamıştı.

Weimar'ın dersi Türkiye için çok tanıdıktır: Olağanüstü hal hükümleri, kararname ile yönetim ve yürütmenin yasama yerine geçmesi, sosyal hakları ne kadar güzel yazarsanız yazın, onları boşaltmanın anayasal yoludur. 2016-2018 olağanüstü halinde çıkarılan 32 KHK ile bir milyondan fazla kişinin doğrudan etkilenmesi, 2017'de kurulan sistemde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin olağan bir yönetim aracına dönüşmesi, Weimar'ın 48. maddesinin bizdeki karşılığıdır.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası: Sosyal Devlet ve Soğuk Savaş Uzlaşması

Faşizmin yenilgisi ve Kızıl Ordu'nun Berlin'e girmesi, Avrupa'da güç dengesini kökten değiştirdi. İtalya'da ve Fransa'da komünist partiler kitle partileriydi, direniş hareketlerinin omurgasıydı.

  • İtalya 1947 Anayasası, 1. maddesinde şöyle der: "İtalya, emeğe dayalı demokratik bir cumhuriyettir." 3. madde, devletin "yurttaşların özgürlüğünü ve eşitliğini fiilen sınırlayarak insanın tam gelişmesini ve bütün işçilerin ülkenin siyasal, ekonomik ve toplumsal örgütlenmesine etkin katılımını engelleyen ekonomik ve toplumsal engelleri kaldırma" görevini yazar. Bu cümleler, Kurucu Meclis'te komünist ve sosyalist temsilcilerin ağırlığının ürünüdür.
  • Batı Almanya 1949 Temel Yasası, 1. maddesinde insan onurunun dokunulmazlığını, 20. maddesinde "demokratik ve sosyal federal devlet" ilkesini yazar. 79. maddenin üçüncü fıkrası ("ebedîlik maddesi") bu ilkelerin anayasa değişikliğiyle bile kaldırılamayacağını söyler: Weimar'dan alınmış bir ders.
  • Fransa 1946 Anayasası'nın başlangıç bölümü grev hakkını, sendika özgürlüğünü, sağlık ve dinlenme hakkını tanıdı ve "ulusal kamu hizmeti ya da fiilî tekel niteliği taşıyan her mülk ve her işletme topluluğun mülkü olmalıdır" ilkesini yazdı. Bu ilkeye dayanılarak savaş sonrası bankalar, enerji ve ulaşım kamulaştırıldı.
  • Birleşmiş Milletler 1948'de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni kabul etti. Ama Soğuk Savaş hakları ikiye böldü: 1966'da Batı'nın öncelik verdiği "Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi" ile sosyalist ve bağımsızlığını yeni kazanan ülkelerin öne çıkardığı "Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi" ayrı ayrı kabul edildi. ABD ikincisini hiç onaylamadı. Bu bölünme sınıfsaldır: Burjuvazi için "gerçek" haklar mülkiyeti ve sözleşme özgürlüğünü koruyanlardır; ekmek, iş, konut, sağlık ise "hedef" ya da "niyet" olarak kalır.

Bu dönemde sömürgelerden kurtulan ülkeler de anayasalarına ulusal bağımsızlık, toprak reformu ve doğal kaynakların millileştirilmesi hükümlerini yazdı. 1974 Karanfil Devrimi sonrasında kabul edilen 1976 Portekiz Anayasası, ilk hâliyle "sınıfsız bir topluma geçiş" ve "sosyalizme geçiş" hedeflerini yazıyordu; bu ifadeler 1982 ve 1989 değişiklikleriyle Avrupa Topluluğu'na giriş sürecinde ayıklandı.

Neoliberal Anayasacılık: Piyasa Anayasaya Yazılınca

1970'lerin sonundan itibaren dünyada yeni bir anayasa anlayışı yükseldi. Siyaset bilimci Stephen Gill buna "yeni anayasacılık" adını verdi: Piyasa kurallarının, mülkiyet güvencelerinin ve bütçe disiplininin anayasaya ya da uluslararası anlaşmalara yazılarak seçimle değiştirilemez hâle getirilmesi. Halk kime oy verirse versin, ekonomi politikası değişmesin.

  • Şili 1980 Anayasası, Pinochet cuntası altında ve Chicago Okulu iktisatçılarının etkisiyle yazıldı. Su hakları özel mülk sayıldı, emeklilik fonları özelleştirildi, eğitim ve sağlık piyasaya açıldı. Bu anayasa cuntadan sonra da yaşadı.
  • Avrupa Birliği, 1992 Maastricht ve sonraki anlaşmalarla bütçe açığı ve borç sınırlarını, merkez bankası bağımsızlığını ve rekabet kurallarını üye devletlerin seçilmiş hükümetlerinin üstüne yerleştirdi. Almanya 2009'da anayasasına "borç freni"ni yazdı; 2012 Mali İstikrar Antlaşması üye ülkelerden benzer kuralları anayasal düzeyde benimsemelerini istedi. Yunanistan 2015'te referandumla kemer sıkmaya "hayır" dedi; birkaç gün sonra o "hayır", Troyka'nın masasında "evet"e çevrildi.
  • Uluslararası tahkim ve yatırım anlaşmaları, şirketlere devletleri uluslararası tahkimde dava etme hakkı tanıyarak kamusal düzenlemeyi (çevre, sağlık, ücret) sermaye karşısında savunmasız bıraktı. Türkiye'de bunun anayasal karşılığı 1999 değişikliğidir; aşağıda göreceğiz.
Latin Amerika'da Kurucu Meclisler ve Şili'nin Dersi

1990'ların sonundan itibaren Latin Amerika'da halk hareketlerinin yükselişi yeni kurucu meclis deneyimleri doğurdu. Venezuela 1999, Ekvador 2008 ve Bolivya 2009 anayasaları halk oylamasıyla kabul edildi; doğal kaynaklar üzerinde kamu egemenliği, yerli halkların hakları, katılımcı demokrasi mekanizmaları (geri çağırma referandumu, toplumsal denetim) yazıldı. Ekvador anayasası doğanın kendisine haklar tanıyan ilk anayasa oldu; Bolivya "çok uluslu devlet" kavramını getirdi. Bu metinlerin uygulaması, kaynak gelirlerine bağımlı ekonomilerin kırılganlığı, bürokratikleşme ve emperyalist kuşatma yüzünden çelişkili oldu; ama anayasa yapımında halkın doğrudan katılımı konusunda önemli deneyimlerdir.

Şili ise ters yönde öğretici bir örnektir. 2019 Ekim ayaklanmasında milyonlar Pinochet anayasasının kaldırılmasını istedi. 2020 referandumunda yüzde 78 "yeni anayasa" dedi. Seçilen Kurucu Konvansiyon'un 2022'de hazırladığı ilerici taslak (sosyal haklar, su kamusal, kadın-erkek eşit temsil, yerli hakları) yüzde 62 ile reddedildi. Ardından sağın ağırlıkta olduğu ikinci bir konsey 2023'te muhafazakâr bir taslak hazırladı; o da yüzde 56 ile reddedildi. Pinochet'nin anayasası hâlâ yürürlükte. Ders açık: Sokaktaki öfke, örgütlü bir sınıf iradesine ve hegemonik bir programa dönüşmediğinde, en ileri metin bile sandıkta kaybedebilir; medya ve sermaye "belirsizlik" korkusunu ustaca kullanır.

Otoriter Anayasacılık: Macaristan ve Rusya

Son yirmi yılda dünyada üçüncü bir eğilim belirginleşti: Seçimle iktidara gelen otoriter liderlerin anayasayı kendi iktidarlarını kalıcılaştırmak için yeniden yazması.

  • Macaristan 2011: Orbán'ın Fidesz partisi, 2010 seçiminde yüzde 53 oyla parlamentonun üçte ikisini kazandı ve bu çoğunlukla tek başına yeni bir "Temel Yasa" yazdı. Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri daraltıldı, seçim sistemi iktidar lehine yeniden düzenlendi, "aile" evlilik temelinde tanımlandı, sonraki yıllarda evsizliği suç sayan ve göçmen karşıtı hükümler eklendi.
  • Rusya 2020: Putin'in iki dönem sınırı yüzünden 2024'te aday olamaması gerekiyordu. 2020'deki anayasa değişikliği paketine "Tanrı'ya inanç", "evlilik bir kadın ile bir erkek arasındaki birliktir", asgari ücretin geçim düzeyinin altında olamayacağı, emekli aylıklarının endekslenmesi gibi halka hoş görünen maddeler kondu. Paketin içindeki asıl madde ise Putin'in önceki görev sürelerini "sıfırlayan" hükümdü. Bu madde sayesinde Putin 2036'ya kadar görevde kalabilir. Halk, emekli aylığına "evet" derken sıfırlamaya da "evet" demiş oldu.

Rusya 2020 örneğini aklınızda tutun. Bir anayasa paketinin torba yasa gibi kullanılmasının en temiz örneğidir ve Türkiye'deki tartışmaya şaşırtıcı ölçüde benzer.

Dünyada Anayasalar: Kim Yazdı, Kimi Korudu?
AnayasaSınıfsal içerik
Magna Carta (1215)Toprak aristokrasisinin krala karşı ayrıcalık belgesi; serfler dışarıda
İngiliz Haklar Bildirgesi (1689)Mülk sahibi sınıfların parlamentosunun krala üstünlüğü; mülksüzlerin oyu yok
ABD Anayasası (1787)Alacaklı, tüccar ve köle sahiplerinin güçlü merkezi devleti; kölelik korundu
Fransız Bildirgesi (1789) ve 1791 AnayasasıBurjuvazinin aristokrasiye karşı zaferi; mülkiyet "kutsal", vergi ödemeyen oy kullanamaz, işçi örgütlenmesi yasak
Fransa 1793 (Jakoben)Plebyen basınç: genel oy, geçim hakkı, ayaklanma hakkı; hiç uygulanmadı
Meksika 1917Köylü devrimi: toprak reformu, sekiz saat, grev hakkı
RSFSC 1918İşçi ve köylü iktidarı; sömürücülerin oy hakkı yok; hakların maddi güvencesi
SSCB 1936Sosyal hakların planlı ekonomiyle güvencesi; genel ve gizli oy; uygulamada ciddi gerilimler
Weimar 1919Sosyal demokrat uzlaşma; 48. madde faşizmin kapısını açtı
İtalya 1947, Almanya 1949, Fransa 1946Faşizmin yenilgisi ve sosyalizm korkusu: sosyal devlet uzlaşması
Şili 1980Neoliberalizmin cunta eliyle anayasaya yazılması
AB antlaşmaları ve borç frenleriEkonomi politikasının seçimlerden kaçırılması
Venezuela 1999, Ekvador 2008, Bolivya 2009Halk hareketlerinin kurucu meclisleri; kaynak egemenliği ve katılım
Macaristan 2011, Rusya 2020Seçilmiş otoriter liderlerin iktidarını kalıcılaştırma anayasacılığı

Türkiye'de Anayasanın Tarihi: Halkın Yazmadığı Anayasalar

Tanzimat'tan Kanun-ı Esasi'ye: Yukarıdan Reform

Osmanlı'da anayasal gelişme, Batı'daki gibi yükselen bir burjuvazinin feodal düzene karşı mücadelesinden değil, çöken bir imparatorluğun kendini kurtarma çabasından ve Avrupa büyük güçlerinin baskısından doğdu.

  • 1839 Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu): Can, mal ve namus güvenliği, vergilerin düzenli toplanması, askerliğin düzene bağlanması. Bir yıl önce, 1838'de imzalanan Balta Limanı Ticaret Antlaşması İngiliz sermayesine Osmanlı pazarını açmıştı. Tanzimat'ın mülkiyet güvencesi, her şeyden önce yabancı ve gayrimüslim tüccarın mülkiyet güvencesiydi.
  • 1856 Islahat Fermanı: Kırım Savaşı'nın ardından, müttefik Avrupa devletlerinin baskısıyla gayrimüslimlere eşitlik vaatleri.
1876 Kanun-ı Esasi: Padişahın Askıya Aldığı Anayasa

23 Aralık 1876'da ilan edilen Kanun-ı Esasi, Osmanlı'nın ilk anayasasıdır. Genç Osmanlılar ve Mithat Paşa'nın çabasıyla hazırlandı, ama son sözü padişah söyledi. Meclis-i Mebusan ve atanmış Meclis-i Âyan kuruldu; yasama yetkisi padişahla paylaşıldı, padişah "mukaddes ve gayr-ı mesul" (kutsal ve sorumsuz) kaldı.

Metnin 113. maddesi, padişaha hükümetin güvenliğini bozduğu "zabıta tahkikatıyla" anlaşılanları sürgün etme yetkisi veriyordu. II. Abdülhamid bu yetkiyi ilk olarak anayasanın mimarı Mithat Paşa'ya karşı kullandı: Şubat 1877'de onu sürgüne gönderdi. Bir yıl sonra, Şubat 1878'de, 93 Harbi'nin yenilgisi gerekçesiyle Meclis'i süresiz tatil etti. Anayasa yürürlükten kaldırılmadı; 30 yıl boyunca yayımlanmaya devam etti, ama Meclis toplanmadı. Lassalle'nin kâğıt parçasının en saf örneği.

1908-1909: İkinci Meşrutiyet

1908'de Makedonya'daki İttihat ve Terakki subaylarının ayaklanmasıyla Abdülhamid anayasayı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. 1909 değişiklikleriyle padişahın yetkileri daraltıldı, 113. maddedeki sürgün yetkisi kaldırıldı, Meclis güçlendirildi.

Ama Meşrutiyet'in ilanının hemen ardından gelen 1908 grev dalgası (o yıl yüzü aşkın grev yaşandı), yeni iktidarın sınıfsal yüzünü gösterdi. İttihat ve Terakki 1909'da Tatil-i Eşgal Kanunu'nu çıkararak kamu hizmetlerinde grevi yasakladı ve sendika kurmayı fiilen engelledi. Burjuva devriminin anayasası ile işçi örgütlenmesine yasak, Fransa'daki 1791 Le Chapelier Yasası'ndaki gibi, yine aynı anda geldi.

1921 Teşkilât-ı Esasiye: Kurtuluş Savaşı'nın Anayasası

20 Ocak 1921'de, Kurtuluş Savaşı sürerken Ankara'daki Büyük Millet Meclisi Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu kabul etti. 23 maddelik kısa bir metindi ve ilk maddesi şuydu: "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir." Yasama ve yürütme yetkisi Meclis'te toplanıyordu ("meclis hükümeti" sistemi). Yerel yönetimlere (vilayet şuralarına) geniş özerklik veriyordu.

1921 metni bugün iki zıt kesim tarafından sahiplenilir. Bir kesim onun halk egemenliği vurgusunu, bir kesim ise laiklik ilkesi içermemesini öne çıkarır. Kürt siyasi hareketi de yerel özerklik hükümlerine atıfta bulunur. Sınıfsal açıdan 1921, emperyalist işgale karşı köylülüğün, eşrafın, subay ve aydın kadrolarının ve kısa bir dönem için de sosyalistlerin ve Sovyet desteğinin bir araya geldiği bir cephenin metnidir. Aynı yıl, 28-29 Ocak 1921'de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de katledilmesi, bu cephenin içinde işçi ve sosyalist hareketin yerinin ne kadar dar tutulacağını erkenden gösterdi.

1924 Teşkilât-ı Esasiye: Cumhuriyet'in Anayasası

20 Nisan 1924'te kabul edilen anayasa, Cumhuriyet'in ilk tam anayasasıdır. Egemenlik ulusa ait kaldı, ama yürütme Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'na verildi. Önemli değişiklikleri:

  • 1928: "Devletin dini, din-i İslâm'dır" ifadesi çıkarıldı.
  • 1934: Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı (yerel seçimlerde 1930'da).
  • 1937: CHP'nin altı ilkesi (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık) anayasaya yazıldı.

1924 Anayasası dönemi, ulusal bir burjuvazinin devlet eliyle yaratılması dönemidir. "Halkçılık" ilkesi sınıfların varlığını inkâr ediyordu: Türk toplumu "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle" olarak tanımlandı. 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalefet susturuldu, 1936 İş Kanunu grevi yasakladı, 1938 Cemiyetler Kanunu sınıf esasına dayalı örgütlenmeyi yasakladı, TCK'nın Mussolini İtalya'sının ceza yasasından alınan 141 ve 142. maddeleri komünist propaganda ve örgütlenmeyi ağır cezalarla suç saydı. Anayasa "egemenlik milletindir" diyordu; ama işçinin örgütlenmesi, grev yapması, sosyalist bir parti kurması yasaktı. 1946'ya kadar tek parti, 1946'dan sonra da ancak burjuva partiler arasında bir çok partililik vardı. 1946'da kurulan sosyalist partiler ve sendikalar aynı yıl kapatıldı.

1960 Darbesi ve 1961 Anayasası: Darbenin Açtığı Kapı

27 Mayıs 1960'ta ordu Demokrat Parti iktidarına darbe yaptı. Başbakan Menderes ve iki bakan idam edildi. Darbecilerin kurduğu Kurucu Meclis (Milli Birlik Komitesi ile atanmış ve dolaylı seçilmiş üyelerden oluşan Temsilciler Meclisi) yeni anayasayı yazdı; 9 Temmuz 1961'de halkoyuna sunuldu ve yaklaşık yüzde 61,7 "evet" ile kabul edildi. Ezici bir çoğunluk değildi; DP'nin güçlü olduğu bölgelerde "hayır" oyu yüksek çıktı.

1961 Anayasası Türkiye anayasa tarihinin en özgürlükçü metnidir ve bu bir paradokstur: Bir darbe anayasası olmasına rağmen. Paradoksun açıklaması sınıfsaldır. 27 Mayıs'ı yapan ittifak, DP'nin temsil ettiği toprak ağaları ve ticaret burjuvazisine karşı, sanayi burjuvazisinin, bürokrasinin, ordunun ve aydınların bir ittifakıydı. Bu ittifak, planlı sanayileşme ve iç pazarı genişletmek için işçi sınıfını sınırlı biçimde düzene katmak istiyordu. Yani 1961'in sosyal hakları, sanayi burjuvazisinin ithal ikameci kalkınma modelinin bir gereğiydi.

1961'in getirdikleri:

  • Sosyal devlet ilkesi (Madde 2).
  • Anayasa Mahkemesi ve iki meclisli parlamento (Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu).
  • Sendika kurma hakkı, toplu sözleşme ve grev hakkı (Madde 46 ve 47). 1963'te 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu çıkarıldı. Türkiye işçi sınıfı ilk kez yasal grev hakkına kavuştu.
  • Üniversite özerkliği, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı.
  • Devlet Planlama Teşkilatı ve planlı kalkınma.
  • Ama aynı zamanda Milli Güvenlik Kurulu (Madde 111): Ordunun siyaset üzerindeki vesayetinin anayasal kurumu.

1961'den sonra ne oldu? İşçi sınıfı bu kapıdan içeri girdi ve kapıyı genişletti. 1961'de 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi'ni kurdu; Behice Boran, Mehmet Ali Aybar ve sosyalist aydınlar partiye katıldı. TİP 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkardı. 1967'de DİSK kuruldu. Ocak 1963'te, grev henüz yasal değilken İstanbul'daki Kavel kablo fabrikasında yapılan grev, grev hakkının yasaya geçirilmesini hızlandırdı. Grevler, fabrika işgalleri, toprak işgalleri, öğrenci hareketi yükseldi.

Burjuvazi bu yükselişten korktu. 1970'te DİSK'i kapatmaya yönelik sendikalar yasası değişikliği gündeme geldi; 15-16 Haziran 1970'te yüz binlerce işçi İstanbul ve Kocaeli'de yürüdü. Sıkıyönetim ilan edildi. Dokuz ay sonra 12 Mart 1971'de ordu muhtıra verdi.

12 Mart (1971) ve 1971-1973 Anayasa Değişiklikleri

12 Mart muhtırasının ardından kurulan "partilerüstü" hükümetler döneminde 1961 Anayasası'nın neredeyse üçte biri değiştirildi. Temel hak ve özgürlüklere "devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü, millî güvenlik, kamu düzeni" gerekçeleriyle genel sınırlama getirildi; üniversite özerkliği ve TRT'nin özerkliği daraltıldı; memurların sendika hakkı kaldırıldı; Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu; Cumhurbaşkanı'na ve Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname yetkisi tanındı. TİP kapatıldı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de idam edildi, Kızıldere'de Mahir Çayan ve yoldaşları katledildi.

Ders şuydu: 1961'in açtığı kapı, egemenlerin işine yaradığı sürece açık kaldı. İşçi sınıfı bu kapıdan bağımsız bir güç olarak girmeye başladığında kapı kapatıldı.

12 Eylül 1980 ve 1982 Anayasası: Sınıf Darbesinin Anayasası

24 Ocak 1980'de Demirel hükümeti IMF programını açıkladı: İhracata dayalı büyüme, ücretlerin baskılanması, devalüasyon, sübvansiyonların kaldırılması, KİT'lerin piyasaya açılması. Bu programın arkasındaki adam Turgut Özal'dı. Program, örgütlü bir işçi sınıfı ve 1961 Anayasası'nın sendikal hakları varken uygulanamazdı. 1980 yazında Tariş direnişi bunu açıkça gösterdi.

12 Eylül 1980'de ordu yönetime el koydu. Darbenin sabahı, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin'in sözü bu darbenin özüdür: "Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde." Darbeden sonra 650 bin kişi gözaltına alındı, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin işkenceyle öldüğü belgelendi, DİSK kapatıldı, yöneticileri idam talebiyle yargılandı, grevler yasaklandı, ücretler donduruldu.

1982 Anayasası bu darbenin anayasasıdır. Cunta, atanmış bir Danışma Meclisi'ne anayasayı yazdırdı; Milli Güvenlik Konseyi istediği gibi değiştirdi. 7 Kasım 1982'de halkoyuna sunuldu:

  • Oy kullanmak zorunluydu; kullanmayanlar beş yıl seçme ve seçilme hakkından yoksun kalacaktı.
  • Anayasa aleyhine propaganda yasaktı; yalnızca Kenan Evren ülkeyi dolaşıp "evet" kampanyası yapıyordu.
  • Oy pusulaları saydam zarflara konuyordu; "evet" beyaz, "hayır" maviydi.
  • Anayasanın kabulüyle Kenan Evren aynı oylamada yedi yıllığına Cumhurbaşkanı seçilmiş sayılıyordu.
  • Geçici 15. madde, darbecilerin bütün kararları ve işlemleri hakkında yargı yolunu kapatıyordu.

Sonuç: yüzde 91,27 katılım, yüzde 91,37 "evet". Bu bir halkoylaması değil, bir tehdit altında onaydı.

1982 Anayasası'nın sınıfsal çekirdeği şudur:

  • Sendikalara siyaset yasağı, işkolu barajları, grev yasakları ve grev ertelemeleri, genel grev ve dayanışma grevi yasağı (Madde 51-54'ün ilk hâlleri). Toplu sözleşme düzeni öyle kuruldu ki bugün bile toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranı yüzde 10'un altındadır.
  • Devlet ile birey arasında devlet lehine bir denge. Başlangıç bölümünde ve 14. maddede, hakların kötüye kullanılması gerekçesiyle sınırlanabilmesi.
  • Yürütmenin güçlendirilmesi, Cumhurbaşkanı'na geniş atama yetkileri ve Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasal ağırlığı.
  • YÖK (Madde 130-131): Üniversitelerin merkezi denetimi.
  • Diyanet İşleri Başkanlığı'nın anayasal kurum olması (Madde 136) ve din kültürü ve ahlak bilgisinin zorunlu ders olması (Madde 24): Türk-İslam sentezinin, yani dinin işçi sınıfının örgütlü bilincine karşı bir panzehir olarak kullanılmasının anayasal güvencesi.
  • Olağanüstü hal ve sıkıyönetim hükümleri (Madde 119-122) ve bu dönemlerde çıkarılan KHK'lar için yargı denetimi yasağı.
  • 1983 seçim yasası ile gelen yüzde 10 seçim barajı anayasa metninde değildi, ama 12 Eylül'ün siyasal temsil düzeninin parçasıydı.

Bu yazının devamında göreceğimiz gibi, "12 Eylül anayasasından kurtulmak" söylemi 40 yıldır her iktidarın dilinde. Ama hiçbir değişiklik bu sınıfsal çekirdeğe, işçi sınıfının örgütlenmesine getirilen kısıtlara ve dinin siyasal kullanımına dokunmadı.

12 Eylül ayrıntılı olarak Bilgi Müşterekleri'nin "12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü" dosyasında anlatıldı. Orada da vurgulandığı gibi, 12 Eylül hiçbir zaman gerçek anlamda hesaplaşılmamış bir darbedir. Kenan Evren 2014'te yargılanıp mahkûm edildi; ama cezası kesinleşmeden 2015'te öldü. Darbenin ekonomik programı ise hiçbir zaman yargılanmadı.

1982 Anayasası'nın Değişiklikleri: Kırk Yılda Neredeyse Bütünüyle Yeniden Yazılan Bir Metin

1982 Anayasası yirmiye yakın kez değiştirildi; ilk metindeki maddelerin büyük kısmı bugün başka bir hâlde. Buna rağmen "12 Eylül anayasası" denmeye devam ediyor ve bu tamamen haksız değil. Çünkü değişen, çoğunlukla egemenler arasındaki iktidar paylaşımıdır; değişmeyen, işçi sınıfına karşı kurulan düzendir.

AKP öncesi değişiklikler:

  • 1987: Darbe öncesi siyasetçilere getirilen siyasi yasaklar halkoylamasıyla kaldırıldı (6 Eylül 1987; yüzde 50,16 ile, kıl payı).
  • 1995: Başlangıç bölümündeki 12 Eylül övgüsü çıkarıldı; sendika ve derneklere getirilen siyaset yasağı kısmen kaldırıldı; kamu görevlilerine sendika hakkı tanındı (ama grev ve toplu sözleşme hakkı olmadan).
  • 1999: İki değişiklik bir arada yapıldı ve birinin gölgesinde diğeri neredeyse hiç konuşulmadı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nden askerî hâkim çıkarıldı. Aynı ay, Ağustos 1999'da, IMF ile stand-by sürecinin içinde, özelleştirme anayasaya yazıldı (Madde 47) ve kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda uluslararası tahkimin önü açıldı (Madde 125). Danıştay'ın imtiyaz sözleşmeleri üzerindeki denetimi zayıflatıldı. Bu, Türkiye'de neoliberal anayasacılığın en açık adımıdır: Kamu mülkünün satışı ve yabancı sermayenin devlet karşısındaki güvencesi, seçimle değiştirilemeyecek bir üst norma yükseltildi.
  • 2001: AB uyum süreciyle 34 maddelik büyük paket; MGK'da sivil üye ağırlığı, düşünce özgürlüğünde bazı genişlemeler.
  • 2004: Ölüm cezası tamamen kaldırıldı; DGM'ler kaldırıldı; temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerin kanunlarla çatışması hâlinde önceliği (Madde 90).

AKP dönemi değişiklikleri:

  • 2007: Cumhurbaşkanı seçiminde "367 krizi", 27 Nisan e-muhtırası ve erken seçimin ardından, Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi kabul edildi (21 Ekim 2007 halkoylaması, yüzde 68,95). Başkanlık sistemine giden yolun ilk taşı.
  • 2008: Üniversitelerde başörtüsü serbestliğine ilişkin değişiklik; Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Aynı yıl AKP'ye açılan kapatma davası, bir oy farkla kapatma yerine hazine yardımı kesintisiyle sonuçlandı.
  • 2010: 12 Eylül'ün 30. yıldönümünde yapılan halkoylamasıyla (yüzde 57,88) 26 maddelik paket kabul edildi. Vitrinde: darbecilerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması, kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı, Anayasa 54'teki siyasi grev, dayanışma grevi ve genel grev yasaklarının kaldırılması, kamu denetçiliği (ombudsman), bireysel başvuru hakkı. Paketin dibinde: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısının, o dönem AKP ile ittifak hâlindeki Gülen cemaatinin yargıyı ele geçirmesine imkân verecek biçimde değiştirilmesi. Liberal aydınların ve bazı solcuların "yetmez ama evet" kampanyası, bu paketin hegemonik meşruiyetini sağladı. Sonucu biliyoruz: Yargı önce cemaatin, 2016'dan sonra sarayın eline geçti. Kamu görevlilerine tanınan "toplu sözleşme" ise grev hakkı olmadan, son sözün Hakem Kurulu'nda olduğu bir pazarlığa dönüştü.
  • 2011-2013 Anayasa Uzlaşma Komisyonu: Dört partinin eşit temsil edildiği komisyon 60 madde üzerinde uzlaştı, ama 2013 sonunda dağıldı. Kürt sorunu, vatandaşlık tanımı, ana dilde eğitim ve başkanlık konularında uzlaşma sağlanamadı.
  • 2016: HDP milletvekillerini hedef alan, yasama dokunulmazlığının tek seferlik kaldırılmasına ilişkin geçici madde; Meclis'te halkoylamasına gerek bırakmayan çoğunlukla kabul edildi. Ardından Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve çok sayıda milletvekili tutuklandı. Bu değişikliğe muhalefetin önemli bir kısmı da "evet" verdi.
  • 2017: 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal sürerken yapılan 16 Nisan 2017 halkoylamasıyla (yüzde 51,41) "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" kabul edildi. YSK oylama sırasında mühürsüz oy pusulalarını ve zarfları geçerli saydı. Değişiklikle Başbakanlık kaldırıldı; Cumhurbaşkanı yürütmenin tek başı ve aynı zamanda parti genel başkanı oldu; Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yetkisi, bakanları ve üst düzey bürokratları Meclis onayı olmadan atama, bütçeyi hazırlama, olağanüstü hal ilan etme ve Meclis'i fesih (seçimleri yenileme) yetkisi Cumhurbaşkanı'na verildi; Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun 13 üyesinin 4'ünü doğrudan Cumhurbaşkanı, 7'sini Meclis (yani o dönem Cumhur İttifakı çoğunluğu) seçer hâle geldi.

Olağanüstü hal döneminde (2016-2018) çıkarılan 32 KHK ile yüz binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi; dernekler, vakıflar, gazeteler, televizyonlar ve üniversiteler kapatıldı. Akademisyenler, öğretmenler, sendikacılar barış talebinden ya da sendikal faaliyetten dolayı işlerinden atıldı. 2018'de olağanüstü hal kalktı, ama yetkilerin önemli bir kısmı 7145 sayılı Kanun ile olağan hukuka taşındı.

Bir Tablo: AKP Dönemi Değişikliklerinin Vitrin ve Dip Yüzü
Vitrinde söylenenDipte olan
2007: "Halk kendi Cumhurbaşkanını seçsin"Kişiselleşmiş yürütmeye ve başkanlık sistemine geçişin ilk adımı
2010: "Darbecilerle hesaplaşma, 12 Eylül'le yüzleşme"Yargının cemaat-iktidar ittifakına teslimi; darbenin ekonomik programına dokunulmadı
2010: "Memura toplu sözleşme, siyasi grev yasağı kalktı"Grevsiz toplu sözleşme; grev ertelemeleri ve işkolu yasakları yerinde
2016: "Teröre destek veren vekiller yargılansın"Muhalif milletvekillerinin tutuklanmasının anayasal yolu
2017: "Güçlü yönetim, istikrar, vesayetin sonu"Meclis'in ve yargının yürütmeye bağımlı hâle gelmesi; tek kişinin kararname ile yönetimi
2026: "Sivil, özgürlükçü, kapsayıcı yeni anayasa"Adaylık sorununun çözümü, iktidarın sürekliliği, yeni yasak alanları (aşağıda)

Anayasanın Bugünkü Durumu: Askıya Alınmış Bir Metin

Yeni anayasa tartışmasına girmeden önce sormamız gereken soru şudur: Elimizdeki anayasa uygulanıyor mu? Bir ülkede anayasa yazılı olarak yürürlükte olduğu hâlde mahkemeler, Meclis ve yürütme onun en açık hükümlerini tanımıyorsa, yeni bir metin yazmanın anlamı nedir? Bu bölümde Türkiye'de anayasanın fiilen nasıl askıya alındığını, yargının hangi kademelerinin kendini anayasanın üstüne yerleştirdiğini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının nasıl yok sayıldığını ve bunun milletvekilleri, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler üzerindeki sonuçlarını dosya dosya anlatacağız.

Anayasa Ne Diyor? Dört Temel Hüküm

Önce kâğıt üstündeki düzeni hatırlayalım. Bu dört hüküm, bir hukuk devletinin anayasal omurgasıdır:

  • Madde 11: "Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır."
  • Madde 138: Hâkimler "Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler." Yasama ve yürütme organları ile idare "mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."
  • Madde 153: "Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir." Kararlar "yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar."
  • Madde 90, son fıkra (2004): Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların çatışması hâlinde "milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bu antlaşmaların başında gelir; Sözleşme'nin 46. maddesi de devletlerin AİHM'nin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ettiğini söyler.

Buna 2010'da eklenen bireysel başvuru hakkını (Madde 148) da ekleyelim. 23 Eylül 2012'den beri yurttaşlar, temel hakları ihlal edildiğinde Anayasa Mahkemesi'ne başvurabiliyor. Bu mekanizma, Türkiye'nin AİHM'deki yükünü hafifletmek ve hak ihlallerini içeride çözmek için getirilmişti.

Kâğıt üstünde normlar hiyerarşisi açık: En üstte Anayasa ve onunla birlikte insan hakları sözleşmeleri, onun altında kanunlar, en altta da idari işlemler ve yerel mahkeme kararları. Anayasa Mahkemesi bu hiyerarşinin bekçisidir.

Şimdi uygulamaya bakalım.

"Ne Uyuyorum Ne Saygı Duyuyorum": Bir Cümlenin Hikâyesi

Şubat 2016'da Anayasa Mahkemesi, MİT tırları haberleri nedeniyle tutuklanan gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutukluluğunun hak ihlali olduğuna karar verdi ve ikisi tahliye edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanıtı şuydu: Anayasa Mahkemesi'nin kararına "uymuyorum, saygı da duymuyorum." Bu, Anayasa'nın 153. maddesine göre herkesi bağlayan bir kararın, devletin başındaki kişi tarafından açıkça tanınmadığının ilanıydı.

Bu cümle sonraki on yılın yol haritası oldu. O günden bu yana Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması bir istisna olmaktan çıkıp yerleşik bir yönteme dönüştü. Yöntemin farklı biçimleri var; aşağıda tek tek göreceğiz.

Can Atalay Dosyası: Yargıtay'ın Anayasa'ya Karşı Darbesi

Can Atalay, Gezi davasında 25 Nisan 2022'de 18 yıl hapis cezasına çarptırılan bir avukat ve Gezi direnişinin hukukçularından biri. Cezası Yargıtay'da incelenirken, 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nden Hatay milletvekili seçildi. Depremin vurduğu Hatay'ın halkı, cezaevindeki bir avukatı Meclis'e göndermişti.

Anayasa'nın 83. maddesine göre seçilen milletvekili yasama dokunulmazlığına sahiptir; seçimden önce soruşturmasına başlanmış belirli suçlar dışında yargılanması durur. Atalay'ın avukatları seçim sonucunun kesinleşmesiyle tahliye talep etti; yerel mahkeme ve Yargıtay reddetti.

Bundan sonrası Türkiye anayasa tarihinin en çıplak krizlerinden biridir:

  • 25 Ekim 2023: Anayasa Mahkemesi, Atalay'ın "seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı" ile "kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı"nın ihlal edildiğine karar verdi; yeniden yargılama ve tahliye gerekiyordu.
  • 8 Kasım 2023: Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararı uygulamayı reddetti. Bununla da kalmadı: Kararı veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında "anayasayı ihlal" ve "görevi kötüye kullanma" iddiasıyla suç duyurusunda bulundu ve Meclis'e Atalay'ın milletvekilliğinin düşürülmesi için yazı gönderdi. Bir yüksek mahkeme, Anayasa'nın "kesindir, herkesi bağlar" dediği bir karara uymamakla yetinmeyip, o kararı veren yargıçları suçlu ilan ediyordu. Hukukçuların "yargı darbesi" adını verdiği an buydu.
  • Kasım 2023: MHP Genel Başkanı Bahçeli, Anayasa Mahkemesi'nin kapatılmasını ya da yeniden yapılandırılmasını yeni anayasa gündemine aldırmayı önerdi; Erdoğan da Anayasa Mahkemesi'nin üst üste hatalar yaptığını söyleyerek Yargıtay'ın tutumunun görmezden gelinemeyeceğini ifade etti. Yani Yargıtay'ın direnişi, siyasi iktidarın desteğini aldı ve yeni anayasa tartışmasına bağlandı.
  • 21 Aralık 2023: Anayasa Mahkemesi ikinci kez ihlal kararı verdi; Yargıtay'ın ilk kararı tanımamasının da ayrı bir ihlal olduğunu tespit etti.
  • Ocak 2024: Yargıtay ikinci kararı da tanımadı.
  • 30 Ocak 2024: Yargıtay'ın yazısı TBMM Genel Kurulu'nda okundu ve Atalay'ın milletvekilliği Anayasa'nın 84. maddesine dayanılarak düşürüldü. Muhalefet milletvekilleri kürsüyü çevreledi; Meclis, kendi üyesinin seçilme hakkını korumak yerine, Anayasa Mahkemesi'ni yok sayan bir yargı dairesinin yazısını uyguladı.
  • 1 Ağustos 2024: Anayasa Mahkemesi'nin, milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin Meclis kararının "yok hükmünde" olduğuna dair kararı Resmî Gazete'de yayımlandı (Medyascope). Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bu kararın Anayasa'nın 85. maddesini "açıkça ihlal ettiğini" söyledi. Türkiye Barolar Birliği kararın uygulanması için Meclis'e başvurdu. Meclis Başkanlığı kararı uygulamadı.
  • 1 Ekim 2026: TBMM yeni yasama yılına açılırken Atalay cezaevinde 24 saatlik açlık grevine başladı. Talepleri Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, tutukluluğunun sona erdirilmesi ve milletvekilliği görevini yapabilmesiydi. Açıklamasında "çok büyük bir haksızlıkla karşı karşıya kaldığını, ama hakkını alamayan tek kişi olmadığını" vurguladı (Medyascope).

Atalay dosyası, bir milletvekilinin kişisel dramından fazlasıdır. Bu dosyada Türkiye'nin anayasal düzeninin üç ayağı aynı anda çöktü:

  • Normlar hiyerarşisi çöktü: Bir temyiz dairesi, Anayasa Mahkemesi'nin üstüne çıktı.
  • Kuvvetler ayrılığı çöktü: Meclis, kendi üyesini korumak yerine yargının bir dairesinin talimatını uyguladı; yürütme bu tabloyu açıkça destekledi.
  • Halk egemenliği çöktü: Hatay seçmeninin iradesi, sandıktan çıktığı hâliyle Meclis'e hiç yansımadı.

Erdoğan 1 Ekim'de "sivil, özgürlükçü anayasa" çağrısı yaptığında, aynı Meclis'in Hatay sırasında bir sandalye üç yıldır boştu. Bu yazının başında söylediğimiz gibi, açılan Meclis halkın iradesinin karşılığı değildir; en basit kanıtı budur.

Yerel Mahkemeler: Anayasa'ya Direnen Hâkim Terfi Eder

Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımamak yalnızca Yargıtay'ın işi olmadı. Yerel mahkemeler de bu yolu açtı ve bunun için ödüllendirildi.

Enis Berberoğlu dosyası bu açıdan öğreticidir. CHP milletvekili Berberoğlu, MİT tırları görüntülerini gazeteye verdiği iddiasıyla mahkûm edildi ve 4 Haziran 2020'de, HDP'li Leyla Güven ve Musa Farisoğulları ile aynı gün, mahkûmiyet yazısının Meclis'te okunmasıyla milletvekilliği düşürüldü. Anayasa Mahkemesi 17 Eylül 2020'de Berberoğlu'nun seçilme hakkı ile kişi özgürlüğünün ihlal edildiğine ve yeniden yargılama yapılması gerektiğine karar verdi. Başkanlığını Akın Gürlek'in yaptığı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi kararı uygulamadı ve yeniden yargılamayı reddetti (BirGün). Anayasa Mahkemesi ikinci kez ihlal kararı verdikten sonra, Şubat 2021'de mahkeme bu kez karara uydu (Medyascope).

Peki Anayasa Mahkemesi'ne direnen hâkime ne oldu? Hâkimler ve Savcılar Kurulu, 29 Haziran 2021'de Akın Gürlek'i birinci sınıf hâkimliğe yükseltti (Sözcü). Gürlek 2022'de Adalet Bakan Yardımcısı, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu; İmamoğlu soruşturmalarını o yürüttü. 11 Şubat 2026'da da Adalet Bakanı olarak atandı (Forbes Türkiye). Bilanço programında Mersin operasyonu görüntülerinin hükümete yakın medyaya hangi bakanlık kanalından servis edildiği tartışılırken anılan isim de odur.

Bir hâkimin kariyeri, bir anayasanın gerçek durumunu kâğıttaki maddelerden daha iyi anlatır: Anayasa Mahkemesi kararına direnmek, bugün Türkiye'de bir kariyer basamağıdır.

Benzer biçimde, HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu'nun milletvekilliği Mart 2021'de bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle verilen mahkûmiyetle düşürüldü; Anayasa Mahkemesi 1 Temmuz 2021'de hak ihlali kararı verdi, ve bu sefer karar, yoğun kamuoyu baskısıyla uygulandı, Gergerlioğlu milletvekilliğine döndü. Anayasa Mahkemesi daha sonra Leyla Güven'in tutukluluğunda da ihlal buldu. Bu örnekler bize şunu gösteriyor: Kararların uygulanıp uygulanmaması hukuki değil siyasi bir tercihtir; uygulanması gereken her kararın arkasında da bir toplumsal basınç ve mücadele vardır.

Kavala ve Demirtaş: AİHM Kararları Neden Uygulanmıyor?
Türkiye ve AİHM: Kısa Bir Tarih

Türkiye 1954'te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni onayladı; ama yurttaşların AİHM'ye bireysel başvuru hakkını ancak 1987'de, mahkemenin zorunlu yargı yetkisini 1990'da kabul etti. Bu tarihler tesadüf değildir: 12 Eylül rejiminin Avrupa Topluluğu'na üyelik başvurusu (1987) ve Avrupa sermayesiyle bütünleşme ihtiyacı, insan hakları denetimini kabul etmeyi gerektiriyordu.

O günden bu yana Türkiye, AİHM'nin en çok ihlal kararı verdiği ülkedir. 1990'larda köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar ve işkence dosyaları; 2000'lerde ifade özgürlüğü ve Hrant Dink davası; 2016 sonrasında ise olağanüstü hal ihraçları, ByLock kararları (AİHM Büyük Dairesi'nin 26 Eylül 2023 tarihli Yalçınkaya kararı), gazeteci ve milletvekili tutuklamaları bu dosyaların başlıcalarıdır.

AİHM kararlarının uygulanmasını Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi denetler. Komite'nin elindeki en ağır araç, Sözleşme'nin 46. maddesinin dördüncü fıkrasındaki ihlal davasıdır: Bir devletin AİHM kararına uymadığının, AİHM'nin kendisi tarafından tespit edilmesi. Bu yol Avrupa Konseyi tarihinde yalnızca iki kez kullanıldı: Azerbaycan (Mammadov, 2019) ve Türkiye (Kavala, 2022).

Osman Kavala: Dokuz Yıl
  • 1 Kasım 2017: İş insanı ve sivil toplum figürü Osman Kavala gözaltına alındı, ardından Gezi eylemlerini "organize ettiği" iddiasıyla tutuklandı.
  • 10 Aralık 2019: AİHM, Kavala'nın tutukluluğunun makul şüpheye dayanmadığına, amacının onu susturmak ve insan hakları savunucularını caydırmak olduğuna (Sözleşme'nin 18. maddesi: hakların kısıtlanmasının başka amaçlarla kullanılması) karar verdi ve derhal serbest bırakılmasını istedi.
  • 18 Şubat 2020: Gezi davasında Kavala ve diğer sanıklar beraat etti. Kavala tahliye kararı verilmesinin ardından cezaevinden çıkamadan, aynı gün 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili başka bir soruşturma kapsamında yeniden gözaltına alındı. Yani AİHM kararı, yeni bir dosya açılarak dolanıldı.
  • 25 Nisan 2022: Beraat kararının bozulmasının ardından yeniden görülen Gezi davasında Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis, Can Atalay ve diğer sanıklar 18'er yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • 11 Temmuz 2022: AİHM Büyük Dairesi, Türkiye'nin 2019 kararına uymayarak Sözleşme'nin 46. maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
  • 28 Eylül 2023: Yargıtay ağırlaştırılmış müebbet cezasını onadı.
  • 25 Ağustos 2026: AİHM Büyük Dairesi, ikinci başvuruda Sözleşme'nin altı ayrı maddesinin ihlal edildiğine karar verdi, mahkûmiyetin Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması gerektiğini ve Kavala'nın "en kısa sürede" serbest bırakılmasını istedi (Medyascope).
  • Takvim: Bakanlar Komitesi Türkiye'den 14 Ekim 2026'ya kadar somut adımlar hakkında bilgi istedi; 1-3 Aralık 2026 toplantısında değerlendirecek; Mart 2027'ye kadar yapısal sorunlar için yeni bir eylem planı bekliyor (Karar).

Kavala bugün 69 yaşında ve dokuz yıldır cezaevinde.

Selahattin Demirtaş: Tutukluyu Hükümlüye Çevirmek
  • 20 Mayıs 2016: Meclis, HDP milletvekillerini hedef alan geçici anayasa maddesiyle yasama dokunulmazlıklarını toplu olarak kaldırdı. Bu değişikliğe CHP'nin önemli bir kısmı da "evet" verdi.
  • 4 Kasım 2016: HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte çok sayıda HDP milletvekili gözaltına alınıp tutuklandı.
  • 20 Kasım 2018: AİHM, Demirtaş'ın tutukluluğunun uzunluğunun ve gerekçesinin ihlal olduğuna, tutukluluğun çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışmayı sınırlama amacı taşıdığına karar verdi ve tahliyesini istedi.
  • 30 Kasım 2018: Ankara'daki mahkeme, AİHM kararının "kesinleşmediği" gerekçesiyle tahliye talebini reddetti.
  • 4 Aralık 2018: İstinaf mahkemesi, Demirtaş'ın 2013 Newroz konuşması nedeniyle aldığı 4 yıl 8 aylık hapis cezasını onadı. Böylece Demirtaş "tutuklu" değil "hükümlü" sayıldı ve AİHM'nin tutukluluğa ilişkin kararı fiilen boşa düşürüldü.
  • 22 Aralık 2020: AİHM Büyük Dairesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasının ve tutukluluğun siyasi saikli olduğuna, Demirtaş'ın derhal serbest bırakılması gerektiğine kesin olarak hükmetti.
  • 16 Mayıs 2024: Kobani davasında Demirtaş 42 yıl hapis cezasına çarptırıldı; Yüksekdağ ve diğer HDP yöneticileri de ağır cezalar aldı.
  • 8 Temmuz 2025: AİHM, Demirtaş'ın Kobani davasındaki tutukluluğunun da siyasi saiklerle sürdürüldüğüne ve derhal serbest bırakılması gerektiğine karar verdi; Türkiye'nin itirazı 3 Kasım 2025'te reddedildi ve karar kesinleşti (Euronews).
  • 15-17 Eylül 2026: Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Demirtaş ve Yüksekdağ'ın "derhal tahliyesi" çağrısını yineledi; Türkiye'ye 10 Ağustos'ta kabul edilen çerçeve yasanın ("Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun") Demirtaş davasındaki başvuruculara uygulanıp uygulanmayacağını sordu; muhalefet milletvekillerinin siyasi konuşmalarının anayasal güvence altına alınmasını ve dokunulmazlık fezlekeleri hakkında istatistik istedi. Dosya Aralık 2026'da yeniden görüşülecek (BoldMedya).
  • 17 Eylül 2026: Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, cezaevi doluluğunu (440 bini aşan hükümlü ve tutuklu) gerekçe gösteren yeni bir infaz düzenlemesinin hazırlandığını, Demirtaş'ın bu düzenleme çıkarsa başvurabileceğini ama "başvuru hakkı ile tahliye kararının farklı şeyler olduğunu" söyledi (Karar).

Bahçeli'nin 2025'ten bu yana Demirtaş'ın "evine dönmesi" yönündeki açıklamaları, barış sürecinin atmosferi ve yeni infaz düzenlemesi tartışmaları bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo şudur: Demirtaş'ın özgürlüğü, Anayasa'nın 90. maddesinin ya da AİHM kararının bir sonucu olarak değil, siyasi bir pazarlığın ve iktidarın takdirinin konusu olarak tartışılıyor. Hak, lütfa çevrilmiş durumda. Anayasa ve AİHM kararı "derhal tahliye" diyor; iktidar "zamanı gelince, uygun formülle" diyor.

Yöntemler Kataloğu: Anayasa Nasıl Dolanılıyor?

Bu dosyalar yan yana konduğunda, anayasayı ve uluslararası kararları etkisizleştirmenin tekrar eden bir yöntemler kümesi ortaya çıkıyor:

Anayasa ve hukuk ne diyorFiilen ne yapılıyor
AYM kararları kesindir, herkesi bağlar (Md. 153)Yargıtay karara uymuyor, AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuyor (Atalay)
Yerel mahkeme AYM'nin ihlal kararı üzerine yeniden yargılama yaparMahkeme direniyor, direnen hâkim terfi ediyor, sonra bakan oluyor (Berberoğlu, Gürlek)
AİHM kararlarına uymak devletin yükümlülüğüdür (AİHS Md. 46, Anayasa Md. 90)AİHM tahliye dediği anda yeni bir soruşturma açılıp kişi yeniden gözaltına alınıyor (Kavala, 2020)
Tutukluluk istisnadır, AİHM ihlal bulduysa sona ererİstinaf onayıyla "tutuklu" "hükümlüye" çevriliyor, karar boşa düşürülüyor (Demirtaş, 2018)
Seçilen milletvekili dokunulmazlığa sahiptir (Md. 83)Mahkûmiyet yazısı Genel Kurul'da okunarak vekillik düşürülüyor; AYM'nin "yok hükmünde" kararı uygulanmıyor (Atalay, Berberoğlu, Güven, Farisoğulları)
Siyasi partilerin iç işleyişi demokratik ilkelere ve kendi organlarına aittir (Md. 68-69)Bölge adliye mahkemesi, iki yıl önceki kurultayı "mutlak butlan"la geçersiz sayıp ana muhalefet partisinin genel başkanını değiştiriyor (CHP, 21 Mayıs 2026)
Tutukluluk kararları somut ve kişiselleştirilmiş gerekçe içermelidir (Md. 19)Önceki duruşmanın gerekçesi, "adli tatil" ifadesi dahil kopyalanıp yapıştırılıyor (İmamoğlu ve casusluk davası, 29 Eylül 2026)
Basın özgürdür, sansür edilemez (Md. 28)Yayınlanmamış erişim engeli kararlarıyla haber siteleri ve hesaplar kapatılıyor (T24, Eylül 2026)
Kanunsuz suç ve ceza olmaz (Md. 38)Bir müzik klibindeki dans figürleri iddianameye "suç unsuru" olarak giriyor

Bu tablodaki her satır, Marx'ın 1848 anayasası için yaptığı tespitin bugünkü karşılığıdır. Ama bir farkla: 1848'de özgürlüğü kaldıran kenar notu, anayasanın kendi metnindeydi ("kanunla düzenlenir"). Bugün Türkiye'de kenar notu artık metinde bile değil; doğrudan mahkeme koridorunda, savcılık yazısında, bakanlığın WhatsApp grubunda yazılıyor.

Ekrem İmamoğlu ve Mutlak Butlan: Siyasetin Mahkemeye Taşınması

Bu yöntemlerin bugünkü en büyük uygulama alanı, ana muhalefetin ve onun cumhurbaşkanı adayının hukuk yoluyla tasfiyesidir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 19 Mart 2025'te, CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak belirleneceği ön seçimden birkaç gün önce gözaltına alındı ve tutuklandı. O günden bu yana çok sayıda dava ve soruşturma açıldı. Bunlardan "casusluk" davasında 29 Eylül 2026'daki beşinci duruşmada İmamoğlu, Hüseyin Gün, Necati Özkan ve gazeteci Merdan Yanardağ'ın tutukluluğu devam ettirildi. Mahkemenin tutukluluk gerekçesinin, 6 Temmuz'daki önceki duruşmanın metni kopyalanarak yazıldığı, öyle ki eylül duruşmasında olmayan "adli tatil" ifadesinin bile metinde kaldığı ortaya çıktı. İddianamede bilginin hangi devlete ya da istihbarat örgütüne verildiği bile belirtilmiyor (Medyascope). Bir sonraki duruşma 23 Aralık 2026'da.

Özgür Özel'in 1 Ekim'de Erdoğan'ı dinlememek için Genel Kurul'u terk ederken söylediği "cumhurbaşkanı adayımızı hapse atan" sözü bu dosyaya gönderme yapıyor.

Aynı süreçte Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026'da CHP'nin 2023'teki 38. Olağan ve 21. Olağanüstü Kurultaylarını "mutlak butlan" ile hükümsüz saydı; Kılıçdaroğlu genel başkanlığa "iade" edildi; YSK ertesi gün CHP'nin itirazını oybirliğiyle reddetti (Euronews). Bir mahkeme kararıyla bir partinin seçilmiş yönetiminin değiştirilmesi, dünyada otoriter rejimlerin bile nadiren başvurduğu bir yöntemdir. Sonucunu bu yazının başında gördük: 91 milletvekili partiden ayrılıp yeni bir parti kurmak zorunda kaldı ve anayasa aritmetiği değişti.

Bu, yeni anayasa tartışmasının en can alıcı noktasıdır: Seçimle değiştirilemeyen bir iktidar, rakiplerini mahkeme kararlarıyla belirleme ve muhalefetin bileşimini yargı yoluyla yeniden düzenleme olanağına kavuştuğunda, anayasa yazımı da artık özgür bir müzakere değildir.

AİHM'yi İdealleştirmeden: Bir Sınıf Değerlendirmesi

Burada bir yanlışa düşmemek gerekiyor. AİHM'nin kararlarının uygulanmasını savunmak, AİHM'yi ya da Avrupa Konseyi'ni işçi sınıfının ya da ezilen halkların dostu ilan etmek değildir.

  • AİHM, Avrupa burjuva devletlerinin kurduğu bir kurumdur. Liberal hukuk devletinin, yani mülkiyet ve sözleşme özgürlüğü temelinde kurulu bir düzenin standartlarını uygular. 2003'te Refah Partisi'nin kapatılmasını, 2005'te Leyla Şahin kararıyla üniversitelerdeki başörtüsü yasağını Sözleşme'ye uygun bulmuştu; ekonomik ve sosyal hakları, örneğin grev hakkını ise ancak sınırlı biçimde korur.
  • Bakanlar Komitesi siyasi bir organdır. Türkiye'ye yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı, Avrupa'nın göç, enerji, savunma sanayi ve NATO ilişkilerindeki çıkarlarına göre belirlenir. Avrupa Birliği'nin "göçmen anlaşması" yaptığı bir hükümete karşı insan hakları kaygıları her zaman ikinci planda kalmıştır. Rusya 2022'de Avrupa Konseyi'nden çıkarıldı; Türkiye için böyle bir adım hiçbir zaman ciddi biçimde gündeme gelmedi.
  • Kavala ve Demirtaş dosyalarında AİHM'nin Sözleşme'nin 18. maddesini, yani "siyasi saik" tespitini kullanması önemlidir; ama bu kararlar dokuz yıldır uygulanmadığı hâlde Avrupa'nın Türkiye ile ilişkileri değişmedi.

Sınıfsal açıdan doğru tutum şudur: AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını, burjuva hukuk düzeninin bizzat kendi koyduğu kuralların bile çiğnendiğinin kanıtı olarak savunuyoruz. Egemen sınıf kendi anayasasına, kendi yüksek mahkemesine, imzaladığı uluslararası sözleşmelere bile uymuyorsa, bu onun hukukunun bir sınıf aracı olduğunu en çıplak biçimde gösterir. Ama hakların güvencesini Strazburg'da değil, Türkiye'nin işyerlerinde, sokaklarında, sandıklarında, örgütlü halkın gücünde arıyoruz. Gergerlioğlu'nun vekilliğinin iadesi de, Berberoğlu'nun yeniden yargılanması da, kararların kendiliğinden değil, kamuoyu basıncıyla uygulandığını gösteriyor.

Anayasanın Bu Durumlardaki Görevi Ne Olmalıydı?

Bir anayasanın bu tür durumlardaki görevi üç kelimeyle özetlenebilir: sınırlamak, korumak, bağlamak.

  • Sınırlamak: Siyasi iktidarın muhaliflerini yargı yoluyla tasfiye etmesini engellemek. Seçilmiş temsilcilerin dokunulmazlığı, bu yüzden bir ayrıcalık değil, seçmen iradesinin güvencesidir.
  • Korumak: Bireyi devletin keyfi gücüne karşı korumak. Tutukluluğun istisna olması, suçların ve cezaların kanunla belirlenmesi, adil yargılanma hakkı.
  • Bağlamak: Anayasa Mahkemesi'nin ve onaylanmış insan hakları sözleşmelerinin kararlarının bütün devlet organlarını bağlaması; uymamanın da somut bir yaptırımı olması.

Türkiye'nin bugünkü Anayasası bu üç işlevi kâğıt üstünde yazıyor; ama uymamanın hiçbir yaptırımı yok. Anayasa Mahkemesi kararına uymayan Yargıtay dairesi, kararı uygulamayan Meclis Başkanı, direnen yerel mahkeme hâkimi hakkında hiçbir işlem yapılmıyor; tersine terfi ediyorlar.

Bu nedenle bir emekçi anayasası programında şu güvenceler yer almalıdır:

  • Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymamanın açıkça anayasa ihlali ve görevi kötüye kullanma sayılması, uygulanmayan kararlar için kişisel sorumluluk ve tazminat.
  • AİHM'nin tahliye kararı verdiği bir kişinin, aynı olgulara dayanan yeni bir dosyayla yeniden tutuklanmasının yasaklanması.
  • Milletvekilliğinin düşürülmesinde son sözün Meclis Genel Kurulu'nun ve Anayasa Mahkemesi'nin değil, seçmenin olması: Milletvekilinin görevden alınması ancak kendi seçim bölgesindeki seçmenin geri çağırma oylamasıyla.
  • Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yürütmeden ve iktidar çoğunluğundan bağımsız, hâkim ve savcıların kendi seçtiği üyelerle ve meslek örgütlerinin, baroların katılımıyla kurulması.
  • Siyasi partilerin iç işleyişine mahkeme kararıyla müdahalenin, ancak partinin kendi üyelerinin başvurusu ve parti içi yolların tüketilmesi koşuluyla, yönetimi değiştirmeden yapılabilmesi.
  • Olağanüstü hal ve terörle mücadele mevzuatının siyasi ifade, gazetecilik ve sendikal faaliyet için kullanılamayacağının açıkça yazılması.

Ama tekrar edelim: Bu güvenceler de yalnızca onları yaşatacak örgütlü bir halk varsa yaşar. Atalay'ın açlık grevi bir bireyin direnişidir. Onun kararının uygulanması ise Hatay'daki deprem emekçilerinin, Gezi kuşağının, sendikaların ve baroların birlikte sahneye çıkmasına bağlıdır.

Bugünkü Tartışmayla Bağlantı: Anayasa Mahkemesi'ni Kim Hedef Alıyor?

Bu bölümü yeni anayasa tartışmasına bağlayarak kapatalım. Kasım 2023'te Yargıtay'ın Anayasa Mahkemesi'ne karşı başlattığı kriz, iktidar tarafından hemen yeni anayasa gündemine bağlandı. Bahçeli, Anayasa Mahkemesi'nin kapatılmasını ya da yeniden yapılandırılmasını önerdi. Bugün sızan taslaklar Anayasa Mahkemesi'nin yapısı ve bireysel başvurunun kapsamı konusunda henüz netlik taşımıyor; ama iktidar cephesinin bu konudaki niyetleri açık.

Bu yüzden yeni anayasa paketine bakarken sorulacak ilk sorulardan biri şudur: Anayasa Mahkemesi'ne ve bireysel başvuruya ne oluyor? Eğer yeni metin, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını uygulanmaz hâle getirmeyi değil, Anayasa Mahkemesi'ni kararlarını veremeyecek hâle getirmeyi amaçlıyorsa, bu, fiilî durumun anayasallaştırılması olacaktır. Can Atalay'ın Meclis'teki boş sandalyesi, yeni anayasanın hukuki dibacesi hâline gelir.


Bugün: AKP Neden Yeni Anayasa İstiyor?

Takvim ve Aritmetik

Bugünkü tartışmayı anlamak için önce iki maddeyi bilmek gerekir.

Madde 101: Bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Madde 116, üçüncü fıkra: Cumhurbaşkanı'nın ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilirse, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Meclis'in bu kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üçü, yani 360 oy gerekir.

Erdoğan 2014'te halk oyuyla, 2018'de ve 2023'te ise yeni sistemle seçildi. İktidar 2023'teki adaylığı "2017 sistemi sayacı sıfırladı" yorumuyla savundu, YSK da bunu kabul etti. Muhalefetin yorumu ise açıktır: YENİ Parti sözcüsü Zeynel Emre'nin ifadesiyle, "Anayasamıza göre Sayın Erdoğan'ın görev süresi bitmiştir. İki dönemdir" (Gazete Kritik). Erdoğan nisan ayında seçimin "zamanında", yani Mayıs 2028'de yapılacağını söyledi. Murat Yetkin'in o günlerde yazdığı gibi, mevcut anayasayla zamanında yapılan bir seçimde Erdoğan'ın aday olabilmesinin yolu yoktur; ya Meclis 360 oyla seçimi yeniler ya da anayasa değişir (Yetkin Report).

Anayasa değişikliği için sayılar (Madde 175):

  • 360 oy (beşte üç): Değişiklik halkoylamasına gider.
  • 400 oy (üçte iki): Değişiklik doğrudan kabul edilir (Cumhurbaşkanı yine de halkoylamasına götürebilir).

Temmuz 2026'da Özgür Özel ve 91 milletvekilinin CHP'den istifa etmesiyle oluşan tabloya göre Meclis'te AK Parti yaklaşık 277, YENİ Parti 91, DEM Parti 56, MHP 46, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP 44, İYİ Parti 29, Yeni Yol 20 milletvekiline sahip; HÜDA PAR ve Yeniden Refah 4'er, TİP 3, EMEP ve DBP 2'şer milletvekiliyle temsil ediliyor (Euronews). Kaba bir hesap yapalım:

  • Cumhur İttifakı (AKP, MHP, HÜDA PAR ve küçük müttefikler): yaklaşık 330. 360'a ulaşamıyor.
  • Cumhur İttifakı + DEM Parti: yaklaşık 385. 360'ı aşıyor, 400'e ulaşamıyor. Yani halkoylamasına gidecek bir anayasa değişikliği ya da seçim yenileme kararı mümkün.
  • Cumhur İttifakı + DEM Parti + Kılıçdaroğlu CHP'si: yaklaşık 430. 400'ü aşıyor. Halkoylamasına bile gerek kalmayabilir.

Şimdi Kurtulmuş'un "467 oy her kapıyı açacak anahtardır" sözünü yeniden okuyun. 10 Ağustos 2026'da "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun", yani "çerçeve yasa", AKP, MHP, DEM Parti, CHP, YENİ Parti yönetimi ve DEVA'nın oylarıyla 467 "evet"e karşı 87 "hayır" oyuyla kabul edildi; İYİ Parti ve bazı YENİ Parti milletvekilleri karşı oy verdi (Medyascope). Barış ve silahsızlanma için verilen bu oylar, iktidar tarafından bir anayasa çoğunluğunun provası olarak sunuluyor. Barış süreci ile anayasa sürecinin birbirine bağlanması, sürecin en tartışmalı noktasıdır: Kürt halkının eşit yurttaşlık ve barış talebi, Erdoğan'ın adaylık sorununun çözümüyle aynı paketin içine konursa, barış talebi de rehin alınmış olur.

Taslaklardan Sızanlar

İktidar cephesinde hazırlanan taslaklar hakkında 2026 boyunca çeşitli bilgiler basına yansıdı:

  • AKP'nin anayasa komisyonunun Ocak 2026'da Erdoğan'a sunduğu iskelete göre: Cumhurbaşkanı'nın parti genel başkanlığının sona ermesi, bakanların milletvekilleri arasından seçilmesi, en fazla iki cumhurbaşkanı yardımcısı, seçimden kısa süre önce erken seçim kararı alınmasının sınırlandırılması ve daraltılmış seçim bölgeleri (BoldMedya).
  • Halk TV'de Nuray Babacan'ın aktardığına göre: Cumhurbaşkanı seçiminde "50+1" yerine "40+1" eşiği, "eşit yurttaşlık" vurgusu ve demokratik haklara ilişkin hükümlerle DEM Parti'nin desteğinin alınması hedefi (Halk TV).
  • MHP'nin önerisi: Başkanlık sisteminin "kurumsal yapıya kavuşturulması", iki cumhurbaşkanı yardımcısı, ilk dört maddenin korunması (soL).
  • Kısa Dalga'da Sedat Bozkurt'un 29 Ağustos 2026 tarihli yazısına göre Külliye'de farklı ittifak olasılıklarına göre hazırlanmış en az dört ayrı anayasa metni var (Kısa Dalga).

"Dört metin" iddiası, anayasanın kimin oyuyla geçeceğine göre içeriğinin değişebileceğini gösteriyor. Bir anayasa, halkın ihtiyacına göre değil, Meclis'te hangi partinin kaç oyla pazarlığa gireceğine göre şekilleniyorsa, bu bir toplumsal sözleşme değil, bir iktidar sözleşmesidir.

Neden Şimdi? Dört Neden

Birincisi, adaylık. Yukarıda anlattığımız gibi, mevcut anayasa ile Erdoğan 2028'de aday olamaz. Yeni bir anayasa, Rusya 2020'deki gibi, sayacı sıfırlamanın en temiz yoludur. "Yeni anayasa, yeni sistem, yeni dönem sayımı."

İkincisi, 50+1 kilidi. 2017 sistemini AKP kendi kurdu; ama bugün bu sistem AKP'yi de sıkıştırıyor. Ağustos 2026 anketlerinde AKP yüzde 31,8, YENİ Parti yüzde 22,8 civarında görünüyor (Kısa Dalga'nın aktardığı veriler). 50+1 için geniş bir ittifak gerekiyor ve bu ittifakın her ortağı bedel istiyor. 40+1 eşiği, ittifak ihtiyacını azaltır.

Üçüncüsü, belediyelerin ve muhalefetin yeniden şekillendirilmesi. 3 Ekim akşamı yayımlanan Bilanço programında sunucuların dikkat çektiği bir okuma burada önemli: 2024 yerel seçimlerinde kaybedilen büyükşehirler, operasyonlar, tutuklamalar, kayyımlar ve partiden partiye geçişlerle adım adım geri alınıyor. Programda verilen örneklere göre İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nde CHP'nin 187 üyesi operasyonlar ve geçişlerle 154'e düşmüş, Cumhur İttifakı'nın 130 üyesi 142'ye çıkmış; birkaç üye daha geçerse meclis çoğunluğu el değiştirecek. Vahap Seçer'in 2 Ekim'deki şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından bir ay önce Yeni Şafak'ın Seçer'i CHP'de yeni liderlik hesaplarının odağına koyan haberini, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın Külliye'deki fotoğrafını ve Tunç Soyer davasını programdakiler aynı planın parçaları olarak yorumladı: Muhalefetin olası adaylarını tek tek oyun dışına itmek ve anayasa tartışmasına zayıflamış, bölünmüş, bir kısmı saraya yakınlaşmış bir muhalefetle girmek. Bu okumanın her ayrıntısı doğrulanmış olgu değil, ama genel yönü, Mehmet Ali Güller'in ağustosta "otuz CHP'li belediye başkanı tutukluyken açılım" diye işaret ettiği tabloyla örtüşüyor (Cumhuriyet).

Dördüncüsü, meşruiyet krizi ve hegemonyanın onarımı. Fon skandalı, iktidarın kendi çevresine, eski bakan ailelerine ve Erdoğan'ın uzun yıllar avukatlığını yapmış Hayati Yazıcı'nın oğluna dayandı. Kamu bankalarından şirket ağlarına aktarılan milyarlarca liranın hesabı verilemiyor (Bilgi Müşterekleri, "Açılan Kapı, Kilitlenen Kapı"). Bilanço programında aktarıldığı gibi, iktidara yakın isimler bile alarm veriyor: Bülent Arınç Meclis'in açılış resepsiyonunda "insanlarda utanma duygusu kalmazsa her şeyi yapabilirler" diyerek böyle giderse seçimin kaybedileceğini söyledi; Mehmet Ocaktan Karar'da "dindar nesil hayaliyle yola çıktık, ahlakı kaybettik" diye yazdı. İşte tam da böyle bir dönemde "yeni anayasa" çağrısı, Gramsci'nin diliyle, çatlayan hegemonyayı yeniden kurma girişimidir. Gündem fon skandalından, iş cinayetlerinden, enflasyondan "büyük ulusal mutabakat"a çekilir; muhalefet "sivil anayasa"ya karşı çıkmanın bedeliyle tehdit edilir; iktidar yeniden kurucu özne olarak sahneye çıkar.

Bu dört neden ayrı ayrı değil, birlikte işliyor. Erdoğan'ın açılış konuşmasında yaptığı "Büyük Türkiye Mutabakatı" ve "kutuplaşma değil uzlaşma" çağrısı, bir yandan muhalefetin bir kısmını masaya çekmeye, öte yandan masaya gelmeyenleri "uzlaşmaz", "vesayetçi" ilan etmeye yarıyor.

Sansür ve Anayasa Aynı Haftada

Bu tablonun bir parçası daha var. Bilanço programına göre yalnızca eylül ayında 1.270 hesaba ve yayına erişim engeli ya da kapatma kararı getirildi. 29-30 Eylül'de 17 yıllık T24, "LGBT propagandası" gerekçesiyle kapatıldı; aynı gün fon krizini konuşan en az 147 X hesabına erişim engeli getirildi (Bilgi Müşterekleri, "Satın Alınamayanı Kapatırlar"). Komedyen Deniz Göktaş 88 gün tutuklu kaldı (Bilgi Müşterekleri, "Deniz Göktaş Davası ve Mizahın Sınıfı"). Mersin operasyonunda bir kadının gece kapıyı açtığı anın polis kamerasıyla çekilip hükümete yakın medyaya servis edilmesi, "Ailem güvende" sloganının altında devletin ailelerin mahremiyetini nasıl çiğnediğini gösterdi.

Bir yanda "sivil, özgürlükçü anayasa" çağrısı, öbür yanda haber sitelerinin kapatılması. Marx'ın 1848 anayasası için söylediği gibi: Genel cümlede özgürlük, kenar notunda yasak. Bugün kenar notları bizzat iktidarın uygulamasıdır.


Torba Yasa Mantığı: Anayasada Ne Saklanabilir?

Torba Yasa Nedir?

"Torba yasa" ya da "torba kanun", birbiriyle ilgisi olmayan çok sayıda kanunda aynı anda değişiklik yapan kanun tekliflerine verilen addır. Bir teklifin içinde vergi affı, emekli ikramiyesi, maden ruhsatı, zeytinlik alanları, sağlık personeli düzenlemesi ve kamu ihale kuralları birlikte yer alabilir. Türkiye'de AKP döneminde yasama faaliyetinin önemli bir kısmı bu yöntemle yapıldı. 2011'de çıkarılan ve kamu alacaklarının yapılandırılmasıyla anılan 6111 sayılı Kanun, onlarca kanunda değişiklik yapan dev bir torbaydı. Temmuz 2025'te zeytinlik alanlarında madenciliğin önünü açan düzenleme de (7554 sayılı Kanun) enerji mevzuatına ilişkin başka maddelerle birlikte bir torbanın içinde Meclis'ten geçirildi; Akbelen'de ve Ege'nin zeytinliklerinde direnen köylüler bu maddeyi ancak yasa çıktıktan sonra tartışabildi.

Torba yasanın sınıfsal işlevi üç kelimeyle özetlenebilir: görünmezlik, hız, rehin.

  • Görünmezlik: Kamuoyu emekliye verilecek ikramiyeyi konuşurken, aynı torbadaki şirket vergisi indirimini ya da çevre izinlerinin gevşetilmesini kimse görmez.
  • Hız: Yüzlerce maddelik bir metin, komisyonda birkaç günde, Genel Kurul'da gece yarısı oturumlarında geçirilir. Muhalefetin ve meslek örgütlerinin her maddeyi incelemesi olanaksızdır.
  • Rehin: İyi maddeler kötü maddelerin rehini olur. Muhalefet milletvekili ya da sendika, emeklinin ikramiyesine "hayır" demiş olmamak için tüm torbaya karşı çıkamaz ya da karşı çıktığında "emekliye karşı" ilan edilir.
Anayasa Paketi Neden Bir Torbaya Dönüşebilir?

Anayasa değişikliklerinde halkoylaması tek bir "evet" ya da "hayır" ile yapılır. Seçmen, içinde 20, 50 ya da 180 madde bulunan bir pakete bütün olarak oy verir. 2010'da 26 madde, 2017'de 18 madde tek oyla oylandı. Bu, anayasa paketini doğası gereği bir torba yasaya çevirir.

Rusya 2020 örneğinde gördüğümüz gibi, vitrine emekli aylığı ve asgari ücret, dibine sayaç sıfırlama konur. Türkiye'de bugün konuşulan yeni anayasa için de vitrin hazır: "darbe anayasasından kurtulmak", "sivil anayasa", "eşit yurttaşlık", "güçlü Meclis", "Cumhurbaşkanı'nın partisizliği". Bu başlıkların bir kısmı gerçekten değerli taleplerdir; özellikle eşit yurttaşlık ve Kürt sorununun barışçıl çözümü, Türkiye'nin yüz yıllık bir borcudur. Ama sorulması gereken soru, bu vitrinin arkasında ne olduğudur.

Paketin Dibine Konabilecekler

Sızan taslaklar, iktidarın son yıllardaki uygulamaları ve dünyadaki otoriter anayasacılık örnekleri birlikte okunduğunda, şu başlıklara dikkat etmek gerekiyor:

  • Sayaç sıfırlama: Yeni anayasaya geçişle birlikte görev sürelerinin "yeniden başladığı" yorumu ya da açık bir geçici madde.
  • 40+1: Cumhurbaşkanı'nın oyların yüzde 40'ıyla seçilebilmesi. Halkın yüzde 60'ının karşı olduğu birinin bütün yürütme yetkilerini tek başına kullanması demektir.
  • Yürütmenin yargı üzerindeki tahakkümünün kalıcılaşması: HSK ve Anayasa Mahkemesi'nin üye seçiminin, kararlarının "bağlayıcılığı"nın ve bireysel başvurunun kapsamının yeniden düzenlenmesi. Can Atalay kararlarının uygulanmaması ve Yargıtay'ın Anayasa Mahkemesi'ne karşı suç duyurusunda bulunması, bu yönde fiilî bir zemin oluşturdu.
  • "Aile" ve "milli ve manevi değerler" üzerinden yeni yasak alanları: 2022 sonu ve 2023 başında gündeme getirilen değişiklik önerisinde evliliğin "kadın ve erkek arasında" tanımlanması ve ailenin "korunması" için devlete geniş yetki verilmesi vardı. 2025'in "Aile Yılı" ilan edilmesi, T24'ün "LGBT propagandası" gerekçesiyle kapatılması ve bir müzik klibinin yargılanması, bu hükümlerin anayasaya girmesi hâlinde ifade ve örgütlenme özgürlüğünün nasıl daraltılacağını şimdiden gösteriyor. Macaristan'da ve Rusya'da da aynı yol izlendi.
  • Laikliğin içinin boşaltılması: İlk dört maddeye dokunulmayacağı söyleniyor; ama laiklik ilkesi diğer maddelerde (eğitim, Diyanet, inanç özgürlüğünün tanımı) boşaltılabilir.
  • Sermayenin güvenceleri: Özelleştirme ve uluslararası tahkim hükümleri, mülkiyet hakkının "kamu yararı" sınırlarının daraltılması, kamulaştırma bedellerinin piyasa değerine bağlanması, maden ve enerji yatırımlarına "üstün kamu yararı" statüsü. Bu maddeler hiçbir zaman kamuoyu tartışmasının merkezine konmaz, ama anayasanın en kalıcı parçalarıdır.
  • Emeğe dokunmamak: Yeni anayasa tartışmalarında sendika hakları, grev yasakları ve grev ertelemeleri neredeyse hiç konuşulmuyor. Konuşulmaması da bir tercihtir: 1982'nin sınıfsal çekirdeği yeni metne taşınır, üstelik "sivil" etiketle meşrulaştırılır.
  • Olağanüstü hal ve kararname yetkileri: Weimar'ın 48. maddesinin dersi; olağanüstü yetkilerin kalıcılaştırılıp kalıcılaştırılmadığı.
Bir Kontrol Listesi: Bir Anayasa Paketini Nasıl Okumalı?

Önümüze bir metin konduğunda vitrindeki maddelerle oyalanmadan şu sorulara yanıt arayalım:

  • Kim yazdı? Halkın seçtiği bir kurucu meclis mi, saray mı, iki-üç partinin kapalı kapılar ardındaki pazarlığı mı?
  • Geçici maddelerde ne var? (Sayaç sıfırlamalar ve dokunulmazlıklar hep geçici maddelere saklanır.)
  • Grev hakkı, sendika özgürlüğü, toplu sözleşme hakkı genişliyor mu, daralıyor mu?
  • Haklar hangi kayıtlarla sınırlanıyor? "Milli güvenlik", "kamu ahlakı", "aile değerleri" ifadeleri kaç yerde geçiyor?
  • Yürütmenin kararname, olağanüstü hal, atama ve bütçe yetkileri ne oluyor?
  • Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını kim güvenceye alıyor? Bireysel başvuru hakkı korunuyor mu, Anayasa Mahkemesi'nin yapısı ve üye seçimi ne oluyor? AİHM kararlarına uymamanın bir yaptırımı var mı?
  • Özelleştirme, tahkim, mülkiyet ve kamulaştırma hükümleri ne diyor?
  • Kürt halkının ve tüm halkların eşit yurttaşlık ve ana dil talepleri gerçekten karşılanıyor mu, yoksa pazarlık konusu mu?
  • Kadınların eşitliği güçleniyor mu, yoksa "aile" adına kadın ve LGBTİ+ bireyler devletin denetimine mi giriyor?

Partilerin Anayasa Tutumları: Kim Ne Diyor, Neden Diyor?

Partilerin tutumlarını yalnızca söyledikleriyle değil, temsil ettikleri sınıfsal çıkarlarla ve Meclis aritmetiğindeki yerleriyle birlikte okumak gerekiyor.

AKP: Kurucu İktidar Olmak

AKP'nin anayasa söylemi 2007'den beri aynı: "Darbe anayasasından kurtulmak, sivil anayasa yapmak." 24 yılın sonunda bu söylemin içi değişti. 2007-2010'da "vesayet" denince ordu ve yüksek yargı kastediliyordu; bugün ordu da yargı da iktidarın denetiminde. Bu yüzden "vesayet" artık muhalefeti, bağımsız basını, barolar ve meslek örgütleri gibi kurumları anlatmak için kullanılıyor.

Sınıfsal olarak AKP, inşaat, enerji, finans ve savunma sanayinde devletle iç içe büyümüş bir sermaye kesiminin ve onun etrafında örgütlenmiş bir dinî-siyasi ağın partisidir. Fon skandalı bu yapının işleyişini çıplak biçimde gösterdi: Kamu bankalarının kredileri, sermaye piyasasının fonları, bakan çocuklarının şirketleri, hepsi aynı ağın içinde dolaşıyor. Bu kesimin anayasadan beklentisi, siyasi iktidarın sürekliliğinin güvenceye alınmasıdır; çünkü servetin kaynağı siyasi iktidara erişimdir.

MHP: Devletin Bekası Adına

Bahçeli 2016'dan beri başkanlık sisteminin en güçlü savunucusu. Taslaklarının hazır olduğunu açıklayan da o. Ekim 2024'te Öcalan'a Meclis'te konuşma çağrısı yaparak süreci başlatan da o. MHP'nin tutumu "devletin bekası" ilkesine dayanıyor: Bölgesel savaşların ve İsrail'in yayılmacılığının ortasında iç cepheyi tahkim etmek, Kürt hareketini silahsızlandırmak, bunu yaparken üniter devletin ve "Türk milleti" tanımının özüne dokundurmamak. 1 Ekim'de DEM Parti heyeti aracılığıyla Öcalan'a selam göndermesi de bu çizginin parçası.

YENİ Parti: Anayasanın Ruhunu Savunmak, Sistemi Sorgulamamak

Mayıs 2026'da CHP kurultayı hakkında verilen "mutlak butlan" kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa "iade edilmesinin" ardından, Özgür Özel ve 91 milletvekili 24 Temmuz'da CHP'den istifa ederek YENİ Parti'yi kurdu (Euronews). YENİ Parti bugün ana muhalefet partisi.

Tutumu şöyle özetlenebilir: Erdoğan'ın yeniden adaylığına karşı, erken seçim istiyor, "anayasanın ruhunu dolanacak yöntemlere" karşı çıkıyor (Murat Emir, 22 Eylül 2026, BirGün). 1 Ekim'de Erdoğan konuşurken Genel Kurul'u terk etti; Özel'in ifadesiyle: "Cumhurbaşkanı adayımızı hapse atan birini dinlemeye harcayacak vaktimiz yok." Çerçeve yasaya ise, sürecin kapalı yürütülmesini eleştirerek de olsa, "evet" dedi.

YENİ Parti'nin anayasa meselesine yaklaşımı esas olarak "hukuk devletine dönüş", "güçlendirilmiş parlamenter sistem" ve "Erdoğan'ın adaylığının önlenmesi" ekseninde. Bu talepler önemlidir ve iktidarın bugünkü planlarına karşı bir set oluşturur. Ama bir sınıfsal sınırları var: Sendika ve grev hakkı, kamusal hizmetler, özelleştirme ve tahkim hükümleri, 1999'un neoliberal anayasacılığı bu tartışmanın merkezinde değil. CHP'nin yönetimindeki belediyelerde taşeronlaşma ve sendikasızlaştırma pratikleriyle yüzleşmeden "demokratik anayasa" talebi, emekçiler nezdinde tam bir inandırıcılık kazanamaz.

Kılıçdaroğlu CHP'si: Saraya Yakın Bir Muhalefet

Mahkeme kararıyla genel başkanlığa dönen Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, 44 milletvekiliyle Meclis'te. 1 Ekim'de salonu terk etmedi, oturumu izleyici locasından izledi. Çerçeve yasaya "evet" dedi. Bilanço programında da tartışıldığı gibi, Vahap Seçer operasyonuna "çağırsalar gelirdi, neden şafak operasyonu?" diye tepki göstermesi, İmamoğlu soruşturmaları sırasındaki tutumuyla çelişiyor. Anayasa aritmetiğinde bu 44 milletvekili, 400 sınırının anahtarı olabilir. Kurtulmuş'un "467 her kapıyı açar" sözü, bu kapıyı da hesaba katıyor.

DEM Parti: Barış Masasında, Pazarlığın Gölgesinde

DEM Parti yıllardır yeni ve demokratik bir anayasa istiyor: eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim, güçlü yerel yönetimler, ayrımcı yurttaşlık tanımının kaldırılması. Bu talepler Kürt halkının yüz yıllık mücadelesinin ürünüdür ve meşrudur. Çerçeve yasanın kabulünde belirleyici rol oynadı; Tuncer Bakırhan "acı ve inkâr dolu sayfaları kapatıyoruz" dedi.

Sorun, barış sürecinin anayasa pazarlığına, anayasa pazarlığının da Erdoğan'ın adaylığına bağlanması tehlikesidir. DEM Parti'ye yakın Yeni Yaşam gazetesinde Aziz Tunç'un 27 Eylül 2026 tarihli yazısı, "adaylık pazarlığı" iddialarını reddederken şunu ileri sürdü: Erdoğan'ın Kürt desteğine ihtiyacı yok, çünkü mevcut koşullarda onun yeniden seçilmesini engelleyecek demokratik bir güç bulunmuyor (soL). Bu argüman, pazarlığı reddederken aynı zamanda Erdoğan'ın sürekliliğini bir veri olarak kabul ediyor. Barış, tek bir kişinin iktidarının sürekliliğine bağlanmamalıdır; aksi hâlde hem barış kırılgan kalır hem de Türkiye işçi sınıfının Kürt ve Türk kesimleri arasındaki ortak demokrasi mücadelesi zayıflar.

İYİ Parti: Milliyetçi Bir "Hayır"

İYİ Parti çerçeve yasaya bütün aşamalarda karşı çıktı ve teklifin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdü (Medyascope). Müsavat Dervişoğlu yönetimindeki parti, Erdoğan'ın siyasi geleceğine hizmet edecek bir anayasa değişikliğine karşı "sonuna kadar mücadele" edeceğini söylüyor. Bu "hayır" ilk dört maddenin ve üniter yapının korunması, Kürt sorununda inkârcı bir çizgi üzerinden kuruluyor. Erdoğan'ın adaylığına karşı çıkmak bakımından iktidara bir set oluşturabilir, ama emekçiler ve Kürt halkı için demokratik bir alternatif sunmuyor.

Yeni Yol, Saadet ve Diğerleri

DEVA, Gelecek ve Saadet'in oluşturduğu Yeni Yol grubu (20 milletvekili) güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüşü savunuyor; çerçeve yasaya destek verdi. Bu partiler, AKP'den kopan liberal-muhafazakâr kesimlerin sesi. Anayasa sürecinde "hukuk devleti" taleplerinde muhalefetle, "milli ve manevi değerler" konusunda iktidarla yakın durabilirler.

Sol, Sosyalist Partiler ve Sendikalar

TİP, EMEP, SOL Parti, TKP ve diğer sosyalist yapılar uzun süredir AKP'nin bir anayasa yapacak meşruiyeti olmadığını savunuyor. SOL Parti 2021'de AKP'nin anayasa girişimi için "AKP'nin anayasa yapabilecek meşruiyeti kalmadı" demiş ve muhalefeti bu girişime karşı birlikte durmaya çağırmıştı (Cumhuriyet). Meclis'te TİP'in 3, EMEP'in 2 milletvekili var; sayısal olarak anayasa aritmetiğinde belirleyici değiller, ama tartışmaya sınıfın sorularını sokabilecek tek siyasi damar bu.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB gibi emek ve meslek örgütleri 2011-2013 Uzlaşma Komisyonu sürecinde grev yasaklarının kaldırılmasını, ILO'nun 87 ve 98 sayılı sözleşmelerine uygun bir sendikal hak düzenini, kamu görevlilerine grevli toplu sözleşme hakkını ve sosyal devletin güçlendirilmesini içeren önerilerini sundu. Bu öneriler bugün yeniden, güncellenerek gündeme getirilmelidir.

Sol ve sosyalist hareketin bu tartışmadaki zaafını da açıkça söylemek gerekiyor: Anayasa tartışması çoğunlukla "evet-hayır" ve "Erdoğan'a karşı cephe" ekseninde yürüyor; işçi sınıfının kendi anayasal talepleri (grev, sendika, kamusal hizmet, mülkiyet, laiklik, halk egemenliği) bağımsız bir program olarak kitlelere taşınamıyor. "Yetmez ama evet"in 2010'daki yıkıcı dersinden sonra, bugün "Erdoğan'a hayır" ile yetinmek de ayrı bir tuzaktır. Çünkü Erdoğan'sız bir 2017 sistemi ya da Erdoğan'sız bir 1982 anayasası da işçi sınıfının anayasası değildir.

Partiler ve Sınıf: Bir Özet Tablo
İktidar bloğunun ve düzen muhalefetinin sorusuSınıfın sorusu
Erdoğan yeniden aday olabilecek mi?Kimin yazdığı bir anayasa, kimin için?
Başkanlık mı, güçlendirilmiş parlamenter sistem mi?Grev hakkı, sendika özgürlüğü, toplu sözleşme genişleyecek mi?
50+1 mi, 40+1 mi?Halk, seçtiklerini geri çağırabilecek mi?
İlk dört madde korunacak mı?Laiklik ve eşit yurttaşlık bütün halklar için güvenceye alınacak mı?
"Vesayet" kimdir?Sermayenin vesayeti, yani özelleştirme, tahkim ve borç düzeni ne olacak?
Kim masaya oturacak, kim dışarıda kalacak?Masa sarayda mı kurulacak, işyerlerinde ve mahallelerde mi?

Bizim Tavrımız: Emekçi Anayasası Programına Doğru

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazıda anayasaların yukarıda, sarayların ve meclislerin içinde yazıldığını, ama tarihlerinin aşağıda, fabrikalarda, tarlalarda, sokaklarda belirlendiğini gördük. Magna Carta'nın 39. maddesi Levellers onu ellerine aldığında genişledi. 1961'in grev hakkı Kavel işçileri ve 15-16 Haziran'ın yüz binleri onu sokakta kullandığında anlam kazandı. 1936 Sovyet anayasasının çalışma hakkı, arkasında planlı bir ekonomi olduğu için gerçekti. 2010'un "yetmez ama evet"i ise halkın değil, egemenlerin kendi aralarındaki bir hesaplaşmasıydı; sonu da öyle oldu.

Bugünkü tartışmada ne "1982 statükosu" ne de "Erdoğan anayasası" bizim tarafımızdır. Bizim tarafımız, emekçilerin kendi taleplerini kendi örgütleriyle bu tartışmanın merkezine taşımaktır.

Bir Emekçi Anayasasının Ana Hatları

Bir emekçi anayasası, en az şu ilkeleri içermelidir:

  • Halk egemenliği gerçek olmalı: Halkın özgürce seçtiği bir kurucu meclis; seçilmiş temsilcilerin geri çağrılabilmesi; seçim barajlarının kaldırılması; bütün yetkilerin tek kişide toplandığı sisteme son.
  • Grev hakkı kayıtsız şartsız olmalı: Grev yasakları ve grev ertelemeleri kaldırılmalı; genel grev, dayanışma grevi ve siyasi grev hakkı tanınmalı; kamu emekçilerine grevli toplu sözleşme hakkı.
  • Sendika özgürlüğü: İşyerinde ve işkolunda baraj olmaksızın örgütlenme; sendikal faaliyet nedeniyle işten çıkarmanın yasaklanması ve işe iade güvencesi; platform, kurye, bilişim ve tüm güvencesiz emekçiler için işçi statüsü.
  • Hakların maddi güvencesi: Barınma, sağlık, eğitim, ulaşım ve temiz su "devlet gözetir" türünden niyet beyanları olarak değil, kamusal ve ücretsiz hizmetler olarak güvenceye alınmalı. Matbaası olmayanın basın özgürlüğü olmaz; konutu olmayanın aile hakkı olmaz.
  • Kamusal mülkiyet ve müşterekler: Su, toprak, maden, enerji, veri ve bilgi müşterekleri halkın ortak varlığı sayılmalı; 1999'da anayasaya yazılan özelleştirme ve uluslararası tahkim hükümleri kaldırılmalı.
  • Laiklik: Diyanet'in ve zorunlu din dersinin anayasal statüsü kaldırılmalı; devlet bütün inançlara ve inançsızlara eşit mesafede olmalı.
  • Eşit yurttaşlık: Etnik kökene dayanmayan bir yurttaşlık tanımı; ana dilde eğitim ve kamu hizmeti hakkı; Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünün anayasal güvencesi.
  • Kadın ve LGBTİ+ eşitliği: "Aile" adına bireylerin özgürlüğünün sınırlanmasına karşı açık güvenceler; kadınların ev içi ve bakım emeğinin kamusal hizmetlerle toplumsallaştırılması.
  • Olağanüstü yetkilere sınır: Olağanüstü hal ve kararname yetkilerinin daraltılması, bu dönemlerde de temel hakların ve yargı denetiminin korunması.
  • Yargı bağımsızlığı ve kararların bağlayıcılığı: Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymamanın açık bir anayasa ihlali ve görevi kötüye kullanma sayılması.
Somut Görevler
  • Okuyalım ve okutalım: Mevcut Anayasa'nın 2, 10, 24, 26, 33, 34, 51-54, 101, 104, 116, 119-121, 125, 136 ve 175. maddelerini bir okuma grubunda birlikte okuyun. "Genel cümlede hak, kenar notunda yasak" yöntemini her maddeye uygulayın.
  • Sızan her taslağı kontrol listesiyle okuyalım: Yukarıdaki soruları bir tabloya çevirin; her yeni taslak ya da açıklama geldiğinde doldurun ve paylaşın.
  • İşyerinde anayasa sohbeti: Sendikanızda, dernekte, öğrenci topluluğunda "grev hakkı anayasada ne diyor?" başlıklı küçük toplantılar örgütleyin. Bir işçi için anayasanın en somut maddesi 54. maddedir.
  • Emek örgütlerine çağrı: DİSK, KESK, meslek odaları ve bağımsız sendikalardan, 2011-2013'te sundukları anayasa önerilerini güncelleyerek ortak bir "emek anayasası" platformu oluşturmalarını isteyin.
  • Barış ile adaylık pazarlığını ayırmak: Kürt halkının eşit yurttaşlık ve barış talebini sahiplenin; ama bu talebin tek bir kişinin iktidarının sürekliliğine bağlanmasına karşı açık bir dil kurun.
  • Sansüre karşı dayanışma: Kapatılan yayınların, erişim engeli getirilen hesapların içeriğini müştereklerde (arşivler, açık kopyalar, RSS) yaşatın. Anayasa tartışmasının ilk koşulu, tartışabilme özgürlüğüdür.
  • Yerelde örgütlenmek: Belediye meclisleri ve kent konseyleri el değiştirirken mahalle meclisleri ve halk komiteleri, yerel demokrasinin anayasal güvencesi için en somut deneyim alanıdır.
  • Halkoylamasına hazırlık: Bir halkoylaması gelirse, "evet" ve "hayır" cepheleri arasında sıkışmadan, emekçi anayasası programını kendi kampanyasıyla anlatacak bağımsız bir sınıf kampanyası hazırlığı bugünden başlamalı.

Anayasa Bir Kâğıt Parçası mı?

Lassalle'ye göre, fiilî güç ilişkilerine denk düşmeyen anayasa bir kâğıt parçasıdır. Bunun tersi de doğrudur: Örgütlü bir sınıfın elinde, bir kâğıt parçası bile bir silaha dönüşebilir. Magna Carta bunun, 1961 bunun, 1918 ve 1936 Sovyet anayasaları bunun en büyük örnekleridir.

Bugün Türkiye'de bir avuç insan, sarayda, dört farklı ittifak hesabıyla dört ayrı anayasa yazıyor. Biz beşinciyi yazacağız. Kâğıda değil, önce işyerlerine, mahallelere, okullara; birbirimizin hayatına. Sonra kâğıda geçirmek kolaydır.

Sınıfın anayasası, sınıfın örgütüdür.

Daha güzel günler için, hep birlikte.


Kaynaklar

Güncel gelişmeler

Yargı, Anayasa Mahkemesi ve AİHM dosyaları

Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar

Anayasa metinleri ve tarih

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982, güncel metin), TBMM — özellikle 26, 51-54, 101, 116, 125, 153 ve 175. maddeler.
  • 1876 Kanun-ı Esasi, 1921 ve 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunları, 1961 Anayasası: Suna Kili ve A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), Yapı Kredi Yayınları.
  • Magna Carta (1215), İngiliz Haklar Bildirgesi (1689), ABD Anayasası (1787), İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789), Fransa 1793 Anayasası, Meksika 1917 Anayasası, Weimar 1919 Anayasası, İtalya 1947 Anayasası, Federal Almanya 1949 Temel Yasası.
  • Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası (10 Temmuz 1918) ve SSCB Anayasası (5 Aralık 1936); 1936 metni için Bucknell Üniversitesi arşivi ve Seventeen Moments in Soviet History; J. V. Stalin, "Taslak SSCB Anayasası Üzerine" raporu, 25 Kasım 1936.
  • İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948); Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmeleri (1966).

Kuramsal kaynaklar

  • Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852) ve Fransa'da Sınıf Mücadeleleri (1850).
  • Karl Marx, Fransa'da İç Savaş (1871).
  • Ferdinand Lassalle, Über Verfassungswesen (Anayasanın Özü Üzerine), 1862.
  • V. I. Lenin, Devlet ve İhtilal (1917) ve Proleter Devrim ve Dönek Kautsky (1918).
  • Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri.
  • Charles Beard, An Economic Interpretation of the Constitution of the United States (1913).
  • Stephen Gill, "New Constitutionalism, Democratisation and Global Political Economy", Pacifica Review, 1998.
Etiketler:#anayasa#hukuk#yasa#toplumsözleşmesi#sözleşme#meclis#12eylül#demokrasi#sınıf

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği