Cumhuriyetin Hukuku Kimin Hukuku?
Avukat İşçi Sandığın Dışında Kaldı

Cumhuriyetin Hukuku Kimin Hukuku?
Avukat İşçi Sandığın Dışında Kaldı
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu akşam İstanbul Barosu'nun yeni başkanı belli oldu: on yıl aradan sonra Ümit Kocasakal. Bir hafta önce İzmir'de de yönetim el değiştirmişti. Sosyal medyada iki yorum dolaşıyor. Biri "faşistler kazandı" diyor. Öteki, milliyetçiliği anlamaya çağırıp sınıfı sonraya bırakıyor. İkisi de avukat işçiyi yok sayıyor. Biz önce onu koyacağız.
Avukat işçi, emek gücünü bir büroya, bir şirkete ya da devletin zorunlu müdafilik tarifesine satan avukattır. Meslek ona "işçi avukat" der. Büyük büronun ücretlisi, maaşsız stajyer ve geçimini geciken CMK görevinden sağlayan genç avukat bu ilişkinin üç halidir. Tepede büyük hukuk büroları ve şirket avukatlığı oturur. İstanbul Barosu'nun 68 bin üyesinin büyük çoğunluğu artık serbest meslek sahibi değildir. Seçim bu ilişkinin üstünde yapıldı; bu ilişki hakkında yapılmadı.
Avukat işçinin ücretini, staj maaşını ve CMK tarifesini programının merkezine koyan listeler toplamda %18'de kaldı. Sandığı, egemen sınıfın iki ideolojik fraksiyonu böldü: "üniter devlet" ve "hak temelli demokrasi". Kaybeden, avukat işçinin gündemi oldu. Milliyetçilik bu kaybın adı değil, bu öfkenin yanlış adresidir. Faturayı patrona değil, millete ve yabancıya keser. Yazının sorusu şu: avukat işçinin öfkesini, onu ücretliye çeviren ilişkiye kim bağlayacak?
Özet
Bu sandığın öznesi avukat işçidir. Oy hakkı 68 bin avukata ait olan baro, artık bir serbest meslek locası değil; içinde ücret, staj ve CMK ile bölünmüş bir işyeridir. Seçim o işyerinin patronajını ve ideolojisini konuştu, emek gücünü konuşmadı.
Kocasakal %34 ile birinci geldi. Aynı kemalist-cumhuriyetçi havzadan beslenen üç listenin toplamı sandığın %60'ını aştı. 2024'te bu havza dağınıkken koalisyonla seçilen Kaboğlu yönetimi oyunu korudu, büyütemedi. İzmir'de aynı kayma daha dar bir farkla yaşandı. Aykırı Ankara'da TÜMAG adayı Doğukan Kozan'ın oyların yarısına yaklaştığını aktarıyor. Bu bizim sayımımız değil. Tam tutanak çıkmadan Ankara'yı yüzde olarak eklemeyiz. Yönelim ise aynıdır: üç büyük ilde milliyetçi havza, avukat işçinin gündemini örterek büyüdü.
Bu kişisel bir zafer değil. Egemen sınıfın "Cumhuriyet" fraksiyonu meslek odasını geri aldı. İktidarın yargıyla düşüremediği yönetimi sandık düşürdü. Düşüren irade avukat işçinin iradesi değil, kimlik üzerinden toplanmış bir yönelimdi. O yönelimin öfkesi proleterleşmeden gelir: avukat, öğretmen ve mühendis birikimsiz ücretliye dönüşür, gencin önündeki eğitim-istihdam köprüsü yıkılır. Milliyetçilik bu öfkeyi sınıf çelişkisinden çıkarıp millet-yabancı çelişkisine yatırır.
"Hepsi faşist" demek adresi okumaz. "Anlayalım" deyip sınıfı ertelemek, öfkeyi onu toplamış kadroya bırakır. Doğru soru, avukat işçinin öfkesini onu ücretliye çevirenin adına kimin çekeceğidir.
Avukat işçi kimdir?
Avukat işçi, dava vekili görüntüsünün altında ücretli emektir. Büyük büroda maaşla çalışır; ücreti çoğu zaman asgari ücretin biraz üstündedir. Stajyer olanı maaşsız çalışır. Kendi bürosunu açamayanı, geçimini CMK görevlendirmesinden sağlar ve o ödemeyi aylarca bekler. Karşısında büyük hukuk bürosu ve şirket avukatlığı vardır. Biri emek gücünü satar, öteki o emek gücünü davaya ve şirketin hukukuna çevirir. Baronun 68 bin üyesi bu yüzden tek bir "meslektaş" kitlesi değildir. Aynı levhada iki sınıf durur.
Seçimde bu yapıyı programının merkezine koyan kimdi? Stajyerlere hâkim adayları gibi maaş öngören yasa tasarısıyla Dinç (%4,9). CMK ücretlerinin bakanlığı beklemeden baro fonundan 30 gün içinde ödenmesini öneren Selanik (%12,8). İkisi birlikte, avukat işçinin gündemidir ve toplamda %18'de kalmıştır. Kocasakal'ın CMK algoritması da gerçek bir talebe yanıt verir; ama pastayı büyütmez, dilimleri yeniden sıralar. 0–10 yıl kıdemli genç avukata öncelik, adliyede avukat asansörü, banka promosyonu: dağıtım adaleti. Pastanın büyüklüğünü, yani CMK tarifesini, avukat işçinin ücretini ve staj maaşını belirleyen devlet ile büyük sermaye bu seçimde hiç konuşulmadı.
Konuşulan "ilk dört madde", "üniter yapı", "hak temelli baro" ve LGBTİ+ bayrağı oldu. Egemen sınıfın iki ideolojik fraksiyonu kavga etti. Ulusalcı kanat "devleti kurtarma" bayrağı altında büroları, liberal-demokrat kanat "hakları kurtarma" bayrağı altında STK'ları konsolide etti. Avukat işçi ikisinde de yoktu. Kimlik ekseni, sınıf ekseninin oluşmasını engelledi. İki taraf da bundan yararlandı.
Sandık bu ilişkinin üstünde döndü
Rakamlar bu örtmenin tutanağıdır. İstanbul'da 68.220 avukatın oy hakkı vardı; 29 bine yakın oy kullanıldı. 168 sandığın sayımına göre sıralama şöyle:
| Aday | Grup | Oy | Oran |
|---|---|---|---|
| Ümit Kocasakal | Cumhuriyetçi Güç Birliği | 9.970 | %34,1 |
| İbrahim Kaboğlu (mevcut başkan) | Değişim İçin Avukatlar | 6.830 | %23,4 |
| Atakan Selanik | Cumhuriyet Avukatları | 3.731 | %12,8 |
| Hasan Kılıç | Önce İlke Çağdaş Avukatlar | 3.491 | %12,0 |
| Korkut Kanadoğlu | Avukat Hakları Grubu | 2.485 | %8,5 |
| Arife Gökkaya Dinç | Bağımsız Avukatlar | 1.444 | %4,9 |
| Diğer üç aday | — | 1.260 | %4,3 |
Kaboğlu 2024'te 7.197 oyla seçilmişti; bu kez 6.830. Kendi tabanını korudu, ama seçmen 4 bin kişi artmışken o yerinde saydı. Kocasakal, Selanik ve Kılıç'ın üçü de aynı kemalist-cumhuriyetçi havzadan besleniyor; toplamları 17 bini aşıyor. 2024'te bu havza üçe dört parçaya bölünmüştü ve koalisyon o bölünmenin aralığından geçmişti. Bu kez bölünme sürdü ama en büyük parça tek başına yetti.
Seçim gecesi bir okuma daha dolaştı: 2 No'lu Baro olmasaydı Kaboğlu kazanırmış, Kocasakal da "kötünün iyisi"ymiş. Bunu yazan, asıl kalabalığın bölünmüş merkez cumhuriyetçiler olduğunu söylüyor. Bu cümlelerin ikisi de sayım değil. 2 No'lu Baro'ya geçen avukatın kaç oy ettiği bu tutanakta yok; olmayan oyla "kazanırdı" denmez. "Kötünün iyisi" ise sınıf sorusunu kapatan cümledir: öfkeyi, onu çoktan toplamış kadronun elinde meşrulaştırır.
İzmir'de 18 Ekim'de aynı şey daha dar bir farkla oldu: Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu'ndan Serhat Sökmen 2.624 oyla, Çağdaş Avukatlar'dan Emre Öktem'i (2.523) 101 oy farkla geçti. İzmir Barosu, yıllardır insan hakları davalarında, Kürt illerinden gelen dosyalarda, F tipi ve açlık grevi süreçlerinde en görünür barolardan biriydi. Oradaki el değişimi de aynı yönde.
Ankara için elimizde aynı tutanak yok. Aykırı TÜMAG adayı Doğukan Kozan'ın oyların yüzde 50'sine yakınını aldığını yazıyor. MHP, Zafer Partisi ve İYİ Parti'de görev yapmış genç avukatlar onda birleşmiş; kampanya Atatürk milliyetçiliği üzerine kurulmuş. Kozan'ın başkan seçilip seçilmediğini bu aktarım söylemiyor. Söylediği, milliyetçi oyların üç büyük ilde aynı hafta büyüdüğüdür.
Kocasakal'ın kampanyası ve ilk sözleri yönelimi netleştiriyor. Cumhuriyet'e verdiği söyleşide "Terörsüz Türkiye" sürecinin ve yeni anayasa tartışmasının ulus devleti ve üniter yapıyı feda edeceğini, mevcut yönetimin "ilk dört maddeyi tartışmaya açtığını" söyledi; baroyu "Cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin çizgisine döndürmeyi" vaat etti. Seçim gecesi kutlamalar "Ne mutlu Türküm diyene" ve "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganlarıyla, onun önderliğinde söylenen 10. Yıl Marşı'yla yapıldı. Aykırı'nın aynı gece yayımladığı görüntülerde destekçiler İzmir Marşı'yla yürüyor; Kocasakal'ın arkasında çok sayıda avukat bozkurt işareti yapıyor. Vatan Partisi lideri Perinçek ise sonucu "İstanbul Barosu Türk Devrimi rotasında" diye selamladı. Mesleki vaadi, avukat işçi bölümünde söylediğimiz gibi, pastayı büyütmeyen bir dağıtım adaletidir.
Karşısındaki Kaboğlu yönetiminin iki yılı iki şeyle anılacak. Birincisi, baronun kurumsal olarak taraf olduğu davalar: Cerattepe, Dilovası iş cinayetleri, deprem davaları, Kartalkaya, Mart 2025 Saraçhane gözaltıları, Yenidoğan çetesi. İkincisi, Aralık 2024'te Suriye'nin kuzeyinde öldürülen gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin için yaptıkları açıklama üzerine açılan davalar: ceza davasında Ocak 2026'da beraat, 21 Ekim'de istinafın onaması; ama Mart 2025'te hukuk mahkemesinin verdiği "yönetimi görevden alma" kararı hâlâ istinafta. İktidar bu yönetimi yargıyla düşürmeye çalıştı, başaramadı. Sandık, iktidarın yapamadığını yaptı. Bunu bir kenara yazalım; birazdan döneceğiz.
Genel Kurul'un ilk günü salonda yaşananlar da sembolik: bir adayın konuşmasının ardından LGBTİ+ bayrağı açıldı, arbede çıktı, kurul on beş dakika durdu. Evrensel'in başlığı tabloyu özetliyordu: "Kürsüde sıfır vaat, salonda şovenizm ve arbede."
Tarih, avukat işçiyi özne yapmadı
Sevgili yoldaşlar, bu sandık yeni değildir. İstanbul Barosu'nun tarihi, avukat işçinin tarihi değil, devletin hukuku kimin elinde tuttuğunun tarihidir. Her kırılmada baro ya devletle çatışmış ya da devlet tarafından yeniden biçimlendirilmiştir. Avukat işçi bu tarihte özne olmamıştır. Savunulan bazen işçidir, bazen devrimcidir; savunanın kendisi ücretli emek diye örgütlenmemiştir.
Osmanlı ve kuruluş. 1876 tarihli Dava Vekilleri Nizamnamesi'nin öngördüğü cemiyet, 5 Nisan 1878'de İstanbul'daki 63 dava vekilinin toplanmasıyla kuruldu; ilk başkan Alexandre Meriem Kouli'ydi. Bu bir ayrıntı değil: Baronun ilk kuşağı büyük ölçüde gayrimüslim ve Levanten hukukçulardı, çünkü Batı tipi hukuk eğitimi ve ticaret hukuku pratiği o kesimde birikmişti. 1908'de Meşrutiyet'le birlikte ilk "baro levhası" oluşturuldu.
1924: ilk tasfiye. Cumhuriyet'in 3 Nisan 1924 tarihli Muhamat Kanunu'nun geçici maddesiyle kurulan "Tefrik Meclisi", baroyu feshedilmiş saydı, evrakına el koydu ve 960 kayıtlı üyeden 482'sini meslekten çıkardı. Baronun kendi tarihçesi bu rakamları veriyor ama kimlerin çıkarıldığını söylemiyor; çıkarılanların ezici çoğunluğu gayrimüslim avukatlardı. Yani Türkiye'de modern avukatlığın "milli" karakteri, bir tasfiyeyle kuruldu. Bugün "Cumhuriyetin hukuku avukatın varlık sebebidir" diyenlerin bu cümlenin ilk uygulamasını hatırlaması gerekir: Cumhuriyetin hukuku, önce avukatların yarısının varlığını ortadan kaldırmıştır.
1938: kamu hizmeti. Saraçoğlu döneminde çıkarılan yasa, avukatlığı "amme hizmeti mahiyetinde bir meslek" olarak tanımladı ve baroları Adalet Bakanlığı'nın vesayetine bağladı. Tek parti devletinin meslek örgütü anlayışı buydu: avukat müvekkilinin, hele avukat işçinin değil, devletin uzantısıdır.
1960–1980: siyasallaşma. 27 Mayıs'tan sonra baro yönetimi, devrik iktidar mensuplarının yargılanmasında hiçbir üyenin savunma görevi almaması kararı aldı; bu karar savunma hakkı adına yıllarca tartışıldı. Darbeyi alkışlayan baronun bu kararı, "Cumhuriyetçi" avukatlığın devletle özdeşleşmesinin erken bir örneğidir. 12 Mart sonrasında sıkıyönetim mahkemelerinde savunma yapan genç kuşak, bugün hâlâ var olan Çağdaş Avukatlar grubunu kurdu. Grup, 1970'lerde devrimcilerin ve sendikacıların davalarında savunmanın omurgasıydı: işçi burada müvekkildi, avukat ise henüz kendi ücretinin örgütü değildi. 1977'de TBB'nin duruşmalara girmeme eylemine en büyük katılım İstanbul'dan geldi.
12 Eylül. Darbenin ardından baro kapatıldı, evrakına el konuldu, yöneticileri sorgulandı. 1983'te Adalet Bakanı, başkan Orhan Apaydın'ı görevden aldı; Apaydın Barış Derneği davasında yargılandı ve 1985'te hayatını kaybetti. 1984'te çıkarılan değişiklikler baroların yetkisini daralttı. 12 Eylül dosyamızda anlattığımız sınıf darbesi, baroyu da hedef almıştı; çünkü savunma, o yıllarda işkenceyi belgeleyen tek kurumsal kanaldı.
1990'lar–2000'ler: Çağdaş Avukatlar hegemonyası ve bölünme. 1990'lar boyunca baro, Çağdaş Avukatlar geleneğinden gelen yönetimlerle insan hakları alanında (kayıplar, işkence, F tipi cezaevleri, Kürt illerindeki yargılamalar) en görünür meslek örgütlerinden biri oldu. 2001 değişiklikleri baroları bakanlık vesayetinden görece kurtardı. Ama aynı yıllarda Çağdaş Avukatlar bölündü: devletin "üniter yapısını" ve laikliği öne alan kanat Önce İlke Çağdaş Avukatlar adıyla ayrıştı ve 2002'den itibaren baroyu kesintisiz yönetti: Kolcuoğlu, Muammer Aydın, Kocasakal (2010–2016), Durakoğlu (2016–2022), Filiz Saraç (2022–2024). Bu dönemin siması Kocasakal'dır: Ergenekon ve Balyoz davalarına baro adına sert muhalefet etti, Erdoğan'la kişisel polemiklere girdi; ama 2015'te Çağlayan'da avukatların aranmasını "arama değil taramadır" diyerek savundu. Devletle çatışması, devletin bir kanadıyla çatışmaydı.
2020: çoklu baro. Haziran 2020'de baro başkanlarının Ankara'ya "Savunma Yürüyüşü" polis barikatıyla durduruldu; Temmuz'da çıkarılan yasayla büyük illerde birden çok baro kurulmasının önü açıldı ve İstanbul'da iktidara yakın avukatların kurduğu "2 No'lu Baro" ortaya çıktı. Amaç açıktı: muhalif baroların temsil gücünü ve TBB'deki ağırlığını kırmak.
2024: koalisyon. İşte bu arka planda, 2024'te 22 yıllık Önce İlke yönetimi ilk kez düştü. Demokrat, sosyalist ve Kürt siyasal hareketine yakın grupların Değişim İçin Avukatlar koalisyonu, ulusalcı oyun bölünmesinden yararlanarak Kaboğlu'nu seçtirdi. İki yıl sonra o bölünme büyük ölçüde kapandı ve eski denge geri geldi.
Bu tarihten çıkan ders şu: İstanbul Barosu'nda "Cumhuriyetçi" çizginin iktidarı istisna değil kuraldır; 2024–2026 istisnaydı. Kural, baroyu devletin değil savunmanın örgütü yapmaya çalışan her girişimin (1924'te gayrimüslimler, 1980'de Apaydın, 2025'te Kaboğlu yönetimi) devlet tarafından tasfiye edilmesiyle işlemiştir. Avukat işçiyi baronun öznesi yapacak bir girişim ise bu tarihte henüz iktidar olmamıştır. Onu iktidar yapacak yer baro seçimi değil, sendikadır.
Milliyetçilik bu öfkeyi nereye yatırıyor?
Asıl düğüm kimliğin portresi değil, avukat işçinin öfkesinin nereye gittiğidir. Seçim gecesi İbrahim Utku Nar'ın X'te yazdıkları çok paylaşıldı. Özetle şunu söylüyordu: kazananlara "faşist, şovenist, Saray aparatı" deyip geçmek, binlerce insanın yönelimini okuyamamaktır; dünyada küreselleşmenin tahribatına tepki olarak milliyetçi, küreselleşme karşıtı ve kimlik siyasetine karşı hareketler yükseliyor; Türkiye'de de 19 Mart'tan bu yana sokağa çıkan, iktidar bloğunu "İslamcılık + geleneksel milliyetçilik + etnik milliyetçilik" olarak kodlayıp ona karşı duran, seküler, kısmen Atsızcı, İttihatçı sloganlar atan ama Atatürk konusunda da hassas, 2000'lerin ulusalcılığından farklı bir yeni nesil milliyetçilik var; somut programı yok, reaksiyoner; ama onu anlamadan söylem geliştirilemez.
Bu gözlemin betimleyici kısmı büyük ölçüde doğru ve araştırmalarla destekleniyor. Toplum Çalışmaları Enstitüsü'nün Ekim 2025'te yayımladığı "Türkiye'nin Milliyetçilik Haritası" raporuna göre toplumun %73,4'ü kendini "milliyetçi" ya da "çok milliyetçi" olarak tanımlıyor; bu oran CHP seçmeninde bile %73. En çok seçilen siyasal kimliklerin ilk beşinden üçü milliyetçiliğin türleri: %34,2 Atatürkçü, %25,4 Türk milliyetçisi, %5,4 ülkücü. Aynı enstitünün verisine göre sorunların çözümü için sokak eylemini benimseyenler genel ortalamada %7,6 iken milliyetçi öğrenciler arasında %36. BBC Türkçe'nin Aralık 2025 saha haberi ve İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi'nin Nisan 2025 raporu bu kuşağın portresini çiziyor: Ülkü Ocakları'na gitmiyor, kendini "Türk milliyetçisi bir Kemalist" olarak tanımlıyor, kadınlar erkekler kadar yoğun, dinden uzak, devlete geleneksel milliyetçiler kadar kutsallık atfetmiyor, savunma sanayisini ve Teknofest'i seviyor ama AKP'ye muhalif, Kürtlerin varlığını yok saymıyor ama "süreç"i ihanet sayıyor, göçmenlere ve LGBTİ+'lara karşı. Birikim'de Eyüphan Erkul'un Maltepe mitingi izlenimleri de aynı şeyi söylüyor: aileleri MHP'li, sonra İYİ Parti'ye yönelmiş, oradan da kopmuş; Bahçeli'ye de Özdağ'a da güvenmiyor; bozkurt işaretini faşizm saymıyor; öfkeli, umutsuz, dışlanmış hissediyor. Begüm Uzun, Cihan Erdal ve Özlem Avcı Aksoy'un 2026 başında çıkan Yeni Genç Türkler kitabı da akımı "yekpare olmayan, akışkan, örgütsüz" diye tarif ediyor.
Yani evet: Kocasakal'a oy veren 10 bin avukatın tamamına "faşist" demek analiz değil, rahatlama. O 10 binin içinde 22 yıl baroyu yöneten Önce İlke geleneğinin kadroları var, CHP'nin Kılıçdaroğlu sonrası ulusalcı tabanı var, 2024'te koalisyonu "baroyu davalık etti" diye terk eden kararsızlar var ve evet, 19 Mart kuşağının avukat olmuş büyükleri var.
Betimleme doğrudur. Açıklama değildir. Nar'ın çerçevesinde eksik olan sınıfın kendisidir. "Küreselleşmenin yarattığı tahribat" ve "ana akım siyasetin rahatını bozan dalga" tarifi, Trump'tan AfD'ye, Meloni'den Milei'ye tüm sağ popülizmlerin kendi hikâyesidir: küresel elitlere karşı millet. Bu hikâyenin işlevi, krizin kaynağını mülkiyet ilişkilerinden alıp coğrafyaya ("küresel" olana, dışarıya, yabancıya) taşımaktır. AfD üzerine yazdığımızda göstermeye çalışmıştık: Doğu Almanya'da AfD'yi büyüten şey "küreselleşme" değil, Treuhand eliyle yapılan mülksüzleştirme ve onun bıraktığı sınıf yarasıydı; ırkçılık o yaraya sürülen yanlış merhemdi. Türkiye'de de öyle.
Türkiye'de 2018'den bu yana yaşanan şey, ücretli emeğin milli gelirden aldığı payın çökmesi, orta sınıfın (öğretmen, mühendis, doktor, avukat) birikimsiz ücretliye dönüşmesi ve gençliğin eğitim-istihdam köprüsünün yıkılmasıdır. BBC'nin konuştuğu her genç "ekonomik olarak zorlandığını" söylüyor; ODTÜ'den Şenyuva, akımı "orta sınıfın ekonomik krizi, nepotizm ve gelecek kaygısı"na bağlıyor. Yani kaynağı herkes görüyor: proleterleşme. Soru, bu proleterleşmenin neden sınıf bilincine değil, millet bilincine dönüştüğü.
Yanıtın bir kısmı tarihsel: 12 Eylül'ün tasfiye ettiği sol ve sendikal gelenek, yerini dolduracak bir sınıf anlatısı bırakmadı; 1980 sonrası kuşaklar için "sağ-sol" bilinmeyen ya da önemsenmeyen bir ayrım (Erkul'un gözlemi). Bir kısmı ideolojik: devlet 40 yıldır okulda, orduda, televizyonda milliyetçiliği tek meşru kolektif kimlik olarak üretiyor; %73'lük oran bu üretimin ürünü. Ve bir kısmı siyasal: iktidar bloğu, emekçinin elinden aldığını "yabancı"ya (Suriyeli, Afgan) ve "teröriste" fatura etme konusunda muhalefetle yarıştı. Böylece proleterleşen genç, sınıfını değil, milletini kaybettiğini düşünüyor. Göçmen karşıtlığı, bu mekanizmanın en saf hali: asgari ücreti aşağı çeken şeyin kayıt dışı göçmen emeğini sömüren patron olduğunu değil, göçmenin kendisi olduğunu sanmak. Irkçılık üzerine yazımızda bunu "sınıf çelişkisinin ırk çelişkisine çevrilmesi" diye adlandırmıştık.
Bu kuşağın iktidara karşı duruşu da fazla iyimser okunuyor. Evet, AKP'ye muhalif ve 19 Mart'ta polisle çatıştı. Ama neyin adına? "Cumhuriyetin kazanımları", "üniter devlet", "ilk dört madde" adına. Bu, devletin kurucu ideolojisinin iktidardaki yorumuna karşı, muhalefetteki yorumu. Devlete "geleneksel milliyetçiler kadar kutsallık atfetmemek" ile devleti sorgulamak aynı şey değil; bu kuşak devleti değil, devleti yönetenleri sorguluyor. Kürt sorununda tutumu bunu açıkça gösteriyor: "süreç"e ihanet diyen bir kuşağın, emekçilerin en büyük bölünmesini onarmak gibi bir derdi yok. Savunma sanayisini ve Teknofest'i sevmesi tesadüf değil; güçlü devlet ve milli teknoloji hayali, tekno-faşizm yazımızda anlattığımız gibi, krizdeki kapitalizmin en işlevsel rüyalarından biridir.
Bu kuşağın "reaksiyoner temeli" ve "programsızlığı" kusur değil, yapısal özelliktir. Programı olmayan öfke, programı olanın malzemesi olur. Bugün o malzemeyi toplamaya aday olan, Perinçek'ten CHP'nin ulusalcı kanadına, Zafer Partisi'nden Önce İlke'ye uzanan bir yelpazedir. Hiçbiri avukat işçinin programını taşımaz. Baro seçimi, bu toplama işleminin provasıydı: avukat işçinin öfkesi, kendi ücretinin adına değil, "Cumhuriyetin hukuku" adına sandığa gitti.
Aynı örtme, Kaboğlu yönetiminin düşürülmesinde de vardır. Savcılık bu yönetimi Avukatlık Kanunu'nun 76. maddesine dayanarak "kuruluş amaçları dışına çıkmakla" suçladı; mahkeme beraat verdi ama görevden alma davası sürdü. İki yıl boyunca avukata şu mesaj gitti: baro siyasal açıklama yaparsa davalık olur. Seçmenin bir bölümü "başımıza iş açmayan" yönetime yöneldi. Devlet, meslek odalarını (TMMOB, TTB, barolar) toplumsal muhalefetten koparmayı baskıyla başaramadı; baskının ürettiği korku ve yorgunlukla, seçmen tercihi üzerinden başardı. Kocasakal da siyasal açıklama yapacak, hem de çok; ama "ulus devlet" ve "laiklik" başlıklarında. Devlet bu dilden rahatsız olmaz. Kavga, dilin kime ait olduğu kavgadır. Avukat işçinin ücret dili ise iki tarafta da konuşulmamıştır.
Konumları yan yana koyalım
| Ulusalcı/cumhuriyetçi kanat (Kocasakal, Önce İlke, Vatan P.) | Yeni nesil milliyetçilik (19 Mart kuşağı) | Hak temelli demokrat kanat (Kaboğlu koalisyonu) | Sınıf tutumu | |
|---|---|---|---|---|
| Krizin kaynağı | Üniter devletin ve laikliğin aşındırılması | "Küreselleşme", nepotizm, göçmenler, "süreç" | Hukuk devletinin ve hakların tasfiyesi | Sermayenin emek üzerindeki tahakkümü ve kâr krizi |
| Baronun işlevi | Cumhuriyetin bekçisi | (Baroya özel tutum yok; devletçi olmayan ama milli kurum) | İnsan haklarının savunucusu | Savunmanın ve avukat işçinin örgütü |
| Kürt sorunu | Üniter yapı pazarlık konusu değil | "Süreç" ihanet | Müzakere, haklar | Emekçilerin birliği; halkların eşitliği olmadan sınıf birliği olmaz |
| Göçmenler | Düzensiz göç tehdit | Açık karşıtlık | Haklar çerçevesi | Göçmen işçi, sınıf kardeşi; düşman onu kayıt dışı çalıştıran patron |
| Avukat işçi, stajyer, CMK | Dağıtım adaleti (algoritma) | Gündemde değil | Gündemde değil | Merkezi talep: staj maaşı, CMK tarifesi ve zamanında ödeme, avukat işçi için toplu sözleşme |
| Devletle ilişki | Devletin asıl sahibi olma iddiası | Yönetenleri reddediyor, devleti değil | Devleti hukukla sınırlama | Devleti sınıf aygıtı olarak görme, ikili iktidar kurma |
Tablonun söylediği açık: ilk üç sütun aynı soruyu (devleti kim yönetecek, hangi değerlerle) farklı yanıtlarla soruyor; dördüncü sütun soruyu değiştiriyor.
Avukat işçi için ne değişir?
Sonuçları avukat işçiden başlayarak koyalım.
Baro bir savunma kalkanı olarak daralacak ama kapanmayacak. Kaboğlu yönetimi iş cinayetlerinde, deprem davalarında, Saraçhane gözaltılarında kurumsal taraf oldu. Kocasakal "kime karşı olursa olsun hukuksuzluğa karşı duracağım" diyor ve AKP ile çatışma sicili var; işçi davalarında baronun sembolik desteğini almak imkânsız değil. Ama 2015'teki "tarama" savunması ve "Cumhuriyetin hukuku" çizgisi, bu desteğin seçici olacağını gösteriyor: Kürt siyasetçiler, gazeteciler, mülteciler, LGBTİ+ bireyler, Rojava gibi konularda baronun sesi kısılacak; laiklik ve "yeni anayasa" başlıklarında yükselecek. Emek örgütleri için bu, her dava için ayrı pazarlık demek.
TBB dengesi kayacak. İstanbul, delegeleriyle TBB'nin en ağır barosu; İzmir'le birlikte iki büyük baronun aynı yöne dönmesi, 2028 TBB seçiminde ve yeni anayasa tartışmasında muhalefetin bir bölümünün milliyetçi zeminde devletle buluşmasının kurumsal zeminini güçlendiriyor. Sınıf açısından tehlike şu: emekçilerin hak mücadelesi ile Kürt sorunu arasındaki bağ, "devletin bütünlüğü" lehine koparılır; sendikal mücadele de barış mücadelesi de ayrı ayrı "güvenlik" sorununa dönüşür.
Avukat işçinin örgütlenme boşluğu büyüyecek. Ücretli avukat, maaşsız stajyer ve CMK'ya bağımlı genç avukat baro içinde yine temsil edilmedi. Bu boşluğu sendika doldurmazsa, öfke bir sonraki seçimde yine kimlik sütunlarından birine akar.
Yeni nesil milliyetçiliğin öfkesi, ulusalcı kadroların eline geçti. Programsız öfke henüz kime karşı olduğunu bilmeyen öfkedir; bu bir fırsattı. Baro seçimi, o öfkenin ilk kurumsal adreslerinden birinin "Cumhuriyetin hukuku" olduğunu gösterdi. Avukat işçi için görev, adresi kendi ücretine çevirmektir.
Somut görevler
Sevgili yoldaşlar, önce avukat işçi örgütlenir. Baroya değil, sendikaya. Büyük büroların ücretli avukatı için toplu sözleşme, stajyer için maaş, CMK için tarife ve 30 gün içinde ödeme: baro seçiminde %18'de kalan gündem, baro dışında ve baro üstünde bir güç olur. Baro bu gücü temsil etmez. Bu güç baroyu zorlar.
Yeni nesil milliyetçi gençle sınıf zemininde konuşmalıyız. "Sen faşistsin" cümlesi kimseyi dönüştürmedi. "Seni işsiz bırakan Suriyeli değil, Suriyeliyi kayıt dışı çalıştıran patron" cümlesi, bir öğrenci kulübünde, bir staj odasında, bir adliye koridorunda her gün kurulabilir. Bu kuşağın sokağa çıkma eğilimi (%36) ve örgütsüzlüğü, onu kazanılabilir kılıyor; Şenyuva'nın odak gruplarında bazılarının TİP'e oy verebileceğini söylemesi tesadüf değil. Ama kazanmak için kimlikten değil, geçimden başlamak gerekiyor.
Kürt sorununda tutumumuzu saklamayacağız. Milliyetçi öfkeye yaklaşmak adına halkların eşitliğinden taviz vermek, o öfkeye sınıf içeriği kazandırmak değil, onun içeriğini benimsemektir. Barış dosyamızda sorduğumuz sorular geçerliliğini koruyor: barış kime ne kazandıracak sorusunun sınıfsal yanıtı verilmeden, "süreç" tartışması iki milliyetçilik arasında sıkışıp kalır.
Baroyu rakibe bırakmayacağız. Yeni yönetimi iş cinayetlerinde, işçi davalarında, basın özgürlüğü davalarında taraf olmaya her seferinde açıkça çağıracağız; vaat ettiği "kime karşı olursa olsun" ilkesini somut dosyalarla sınayacağız. 24 Ekim gazeteciler yazımızda söylediğimiz gibi: susmak, susturulmanın ön koşuludur.
Ve kendi içimize bakacağız. 2024 koalisyonu iki yılda tabanını neden büyütemedi? Çünkü avukat işçinin gündemini almadı. "Hak temelli" dil, ücretin, stajın ve geciken CMK'nın gündelik sorununa değmedi. Bu, barodaki ve Türkiye'deki demokratik muhalefetin zaafıdır: hakları sınıfsız, sınıfı haksız savunmak. Evrim Ağacı eleştirimizde "muhalefet neden kazanamıyor" sorusuna verdiğimiz yanıt buradaydı: kazanamıyor, çünkü kaybedenlerin dilini konuşmuyor.
Sevgili Yoldaşlar,
Kocasakal kazandı. Asıl kazanan, krizin faturasını millet-yabancı çizgisinde kesen anlatı oldu. "Faşizm" damgası bu anlatıyı güçlendirir. "Anlayalım" deyip sınıfı geri çekmek ona teslim olur. Avukat işçinin öfkesini, onu ücretliye çevirenin adını koyarak sahiplenmek gerekir. Cumhuriyetin hukuku kimin hukuku sorusunun yanıtı 1924'te verilmişti. Bugünkü soru şudur: savunma, avukat işçinin savunması olacak mı?
Bilgi herkesindir. Örgüt bizimdir.
Kaynaklar
- BirGün, İstanbul Barosu seçimleri: Ümit Kocasakal yeni başkan seçildi, 25 Ekim 2026
- Serbestiyet, Kocasakal 10 yıl sonra İstanbul Barosu'na döndü, 25 Ekim 2026
- Cumhuriyet, Av. Prof. Dr. Ümit Kocasakal gazetemize konuştu, 22 Ekim 2026
- Nefes, İstanbul Barosu sandık başına gidiyor, Ekim 2026
- Yeni Ankara, 9 adaylı seçim: yarışın merkezinde hangi tartışmalar var?, Ekim 2026
- Bianet, 68 bin avukatın oy hakkı var, dokuz aday yarışıyor, 25 Ekim 2026
- Evrensel, İstanbul Barosu Genel Kurulu: Kürsüde sıfır vaat, salonda şovenizm ve arbede, 24 Ekim 2026
- Yeni Yaşam, İstanbul Barosu'nda demokratik değişime devam, Ekim 2026
- Aydınlık, Doğu Perinçek: İstanbul Barosu Türk Devrimi rotasında, 25 Ekim 2026
- Ege'de Son Söz, İzmir Barosu'nda Serhat Sökmen dönemi, 18 Ekim 2026
- İstanbul Barosu, Tarihçe
- İbrahim Utku Nar, X gönderisi, 25 Ekim 2026
- L.A.C.T, X gönderisi, 25 Ekim 2026
- Aykırı, Barolardaki değişim neyin habercisi, 25 Ekim 2026
- Toplum Çalışmaları Enstitüsü, Türkiye'nin Milliyetçilik Haritası, Ekim 2025
- BBC Türkçe / T24, Gençler arasında yükselen 'yeni nesil milliyetçilik' hakkında ne biliyoruz?, 1 Aralık 2025
- Eyüphan Erkul, Yerli ve Seküler: Maltepe Mitingi'nden Yeni Nesil Milliyetçilik İzlenimleri, Birikim, 4 Nisan 2025
- Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy, Yeni Genç Türkler: Yeni Nesil Milliyetçilik, İletişim, 2026
- Bilgi Müşterekleri: AfD Nereye, Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey?, 12 Eylül Dosyası, Fütürizmden Tekno-Faşizme, Barışa Sorular, Biz Susarsak, Evrim Ağacı'na Sınıfın Yanıtı







