Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Ortak Ürün, Ortak Mülk Olmadan Ortak Olmaz

Yapay Zekâ, Açık Kaynak ve Mülkiyet Üzerine Cengizhan Kaptan'a Yoldaşça Bir Yanıt

24 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Ortak Ürün, Ortak Mülk Olmadan Ortak Olmaz

Ortak Ürün, Ortak Mülk Olmadan Ortak Olmaz

Cengizhan Kaptan'ın "Yapay Zeka ve Teknolojiyle İlişkimiz Üzerine" yazısına yoldaşça bir okuma

Özet

Bu yazı uzun; acelesi olan yoldaşlar için önce bütün tartışmayı bir arada veriyoruz. Ayrıntılar, kaynaklar ve gerekçeler özetin ardından geliyor.

Vesile ve yazının tezi

Cengizhan Kaptan yoldaşımız, 14 Ekim 2026'da Toplumsal Dayanışma'da yayımlanan "Yapay Zeka ve Teknolojiyle İlişkimiz Üzerine" yazısında, geliştirici Brandon Thomas'ın ArtCraft adıyla yayımladığı ve Photoshop'tan Excel'e uzanan on uygulamanın ücretsiz, açık kaynak, Rust diliyle ve yapay zekâ desteğiyle yazılmış alternatiflerinden yola çıkıyor. Linux'un doğuşunu ve SCO davasını hatırlatıp tekellerin hukuki saldırıya geçebileceğini, ama bunun tutmayabileceğini söylüyor. Yapay zekânın insanlığın ortak ürünü olduğunu, bu yüzden kamusal olması gerektiğini ve bunun slogan değil radikal bir politika olarak savunulması gerektiğini öne sürüyor. Bernie Sanders'ın kısmi kamusal sahiplik önerisini olumlu anıyor, Avrupa'daki açık kaynak bulut desteğine dikkat çekiyor ve "ya izleyeceğiz ya etkin failler olacağız" çağrısıyla bitiriyor.

Güçlü yanları
  • Doğru teşhis: Sorunu makinede değil mülkiyette arıyor. İşçiyi korkutan şey kod değil, kodun sahibinin onu nasıl kullandığı. Bu, Marx'ın ludditlere dair dersinin bugüne taşınması.
  • İki tuzaktan da uzak: Teknolojiden korkan muhafazakâr romantizme de teknolojiye tapan teknokratik iyimserliğe de düşmüyor.
  • Somuttan kurama: Haftanın gerçek bir olayından yola çıkıyor; genç okura kuramın gündemin içinden nasıl kurulacağını gösteriyor.
  • Tarihsel hafıza: Linux ve SCO davasıyla bugünün kavgalarının dünün kavgalarına benzediğini hatırlatıyor.
  • Programa yönelme: "Yapay zekâ kamusal olmalı" cümlesini slogan olmaktan çıkarıp politikaya çevirme iddiası taşıyor.
  • Örgütleyici çağrı: "İzleyici mi, fail mi?" sorusuyla okuru kendi pratiğini sorgulamaya davet ediyor.
Geliştirilebilecek yerleri
  • Olgular: Projenin adı (ArtCraft), geliştiricisi ve SCO davasının sonucu (SCO'nun kaybettiği, Linux'un kazandığı) netleştirilebilir.
  • Hukuki soru: Yazının başında açılan hukuki soru yanıtsız kalıyor. Google-Oracle kararı, OOXML standardı ve yapay zekâyla yazılan kodun telif belirsizliği bu soruyu klonlar lehine aydınlatıyor.
  • Açık kaynak ile müşterek farkı: ArtCraft izin verici lisans kullanıyor; bu, kodun yarın bir tekelin kapalı ürününe dönüşmesine engel değil. Copyleft ile izin verici lisans arasındaki fark tartışılmalı.
  • Bağımlılık paradoksu: Bu "tekel karşıtı" uygulamalar bir başka tekelin yapay zekâ modeliyle yazıldı. Rant uygulamadan modele taşınıyor olabilir.
  • Kuramsal temel: "İnsanlığın ortak ürünü" öncülü Marx'ın Grundrisse'deki genel zekâ kavramıyla temellendirilebilir; o zaman kamusallık ahlaki bir talep değil, bir iade talebi olur.
  • Sanders önerisi: Önerinin içeriği (büyük yapay zekâ şirketlerinin hisselerinin yüzde 50'si, yaklaşık 7 trilyon dolarlık egemen varlık fonu, yedi kişilik atanmış komisyon, kişi başı yılda bin doları aşan temettü) açılmalı ve eleştirel okunmalı: Temettü paylaşmak, toplumsal denetim kurmakla aynı şey değil.
  • Avrupa örnekleri: Schleswig-Holstein, Danimarka ve openDesk gibi örnekler isimlendirilebilir; ama "dijital egemenlik" söyleminin Avrupa sermayesinin de söylemi olduğu unutulmamalı.
  • Örgütlü özne: Fail olacak olanlar tarif edilmeli: bilişim emekçileri, veri üreticileri ve yerel kamu kurumları.
Açık kaynak ekosistemi: abartılar ve yanılsamalar

Yazıya yaptığımız en büyük ekleme, açık kaynak ekosistemini romantize etmeden tanıtmak:

  • Rakamlar: Harvard çalışmasına göre açık kaynağın şirketlere sağladığı değer yaklaşık 8,8 trilyon dolar, kendisini yeniden yazmanın maliyeti ise yalnızca 4,2 milyar dolar. Değerin yüzde 90'ından fazlası geliştiricilerin yüzde 5'inden geliyor. Bu, müştereğin zaferi kadar sermaye tarafından sömürülmesinin de kanıtı.
  • Bakımcının yalnızlığı: Bakımcıların yüzde 60'ı ücret almıyor; kamu kurumlarının gelirdeki payı yüzde 1. Log4Shell ve xz arka kapısı, dünya altyapısının birkaç yorgun gönüllünün omzunda durduğunu gösterdi.
  • Beş yanılsama: Özgürün ücretsizle karıştırılması ve "bedava emek"; topluluğun yatay sanılması (oysa büyük katkılar tekellerin maaşlı çalışanlarından geliyor); kod açıksa gücün dağıldığı sanısı (SaaS boşluğu ve HashiCorp, Redis, Elastic, Red Hat lisans savaşları); ortak alanın kimseye ait olmadığı sanısı (GitHub Microsoft'un, Android ve Chromium Google'ın denetiminde); ve "açık" yapay zekâ adı altında yapılan açıklık aklaması (open-washing).
  • Dünyadaki durum: Sunucuda ve süper bilgisayarda mutlak egemenlik, masaüstünde tek haneli pay. ABD'de şirket stratejisi, Avrupa'da dijital egemenlik, Çin'de jeopolitik bağımsızlık aracı, Küresel Güney'de ucuz emek ve kullanıcı konumu, Türkiye'de kurumların iyi niyetine bırakılmış bir alan.
  • Sonuç: Açık kaynak bir araç ve mücadele alanı; kendi başına bir strateji değil. Onu müştereğe çevirmek için hukuki çit (copyleft, AGPL), maddi altyapı (kamusal ya da kooperatif sunucu ve hesaplama gücü) ve emeğin karşılığı (kamusal fon, sendikal güvence) birlikte kurulmalı.
Bizim önerimiz

Ortak ürün, ortak mülk olmadan ortak olmaz. Kod açık olabilir; ama sunucu, model ve değer kapalı kaldıkça müştereklerimiz her an yeniden çitlenmeye açık. Kamusallık bir iade talebidir. Bu talebin faili bilişim emekçileri, veri üreticileri ve yerel kamu kurumlarının örgütlü birliğidir. Yazının sonunda bu öneriyi altı somut göreve çeviriyoruz: kurumların yazılım envanterini çıkarmak, lisansları okumak, yapay zekâ bağımlılığını haritalamak, Sanders önerisini okuma gruplarında tartışmak, bilişim emekçileriyle bağ kurmak ve yazmaya devam etmek.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Dün (14 Ekim 2026) Toplumsal Dayanışma'da Cengizhan Kaptan yoldaşımızın kısa ama yerinde bir yazısı yayımlandı: Yapay Zeka ve Teknolojiyle İlişkimiz Üzerine. Yazı, bir haftadır teknoloji basınını meşgul eden bir olaydan, Adobe ve Microsoft Office uygulamalarının açık kaynak "klonlarının" ortaya çıkmasından yola çıkıyor ve oradan çok daha büyük bir soruya varıyor: Yapay zekâ kimin malı olmalı?

Bu yazıyı iki nedenle önemsiyoruz. Birincisi, soldaki yapay zekâ tartışmalarının çoğu ya teknolojiden korkan bir karamsarlıkta ya da teknolojiye tapan bir iyimserlikte takılı kalıyor. Cengizhan yoldaş ikisine de düşmüyor; sorunu makinede değil mülkiyette arıyor. İkincisi, yazı bir bitişle değil bir çağrıyla bitiyor: "Ya izleyeceğiz ya etkin failler olacağız." Bir çağrıya verilecek en iyi karşılık, onu ciddiye alıp üzerine düşünmek ve geliştirmektir.

Bu yazıda önce yazının güçlü yanlarını, sonra geliştirilebilecek yerlerini konuşacağız. Eleştiri burada bir not verme işi değil; aynı soruyu birlikte biraz daha ileri taşıma denemesi. Bilgi Müşterekleri olarak bizim de yıllardır üzerinde durduğumuz bir alan bu; yazının bize düşündürdüklerini yoldaşça paylaşıyoruz.

Yazı ne diyor?

Yazının iskeletini kısaca çıkaralım:

  • Vesile: Bir geliştiricinin Photoshop'tan Excel'e uzanan bir dizi uygulamanın ücretsiz, açık kaynak alternatiflerini Rust diliyle ve yapay zekâ desteğiyle yazıp kamuya açması.
  • Tarihsel benzetme: Linux'un doğuşu, dağıtımların (Debian, Arch, Red Hat) gelişimi ve SCO Grubu'nun 2003'te başlattığı, Unix mülkiyetine dayanan davalar. Yazar, büyük şirketlerin bu yeni uygulamalara da hukuki yoldan saldırabileceğini, ama bu saldırının tutmayabileceğini düşünüyor.
  • Ekonomik çerçeve: Yapay zekânın gelir kanalları (veri merkezleri, çipler, bulut hizmetleri) ve borsada bir balon ihtimali.
  • Siyasi öneri: Yapay zekâ insanlığın ortak ürünüdür; dolayısıyla kamusal olmalıdır. Bu, slogan olarak değil radikal bir politika olarak savunulmalıdır. Bernie Sanders'ın kısmi kamusal sahiplik önerisi bu yönde bir adım olarak anılıyor.
  • Korkunun kaynağı: İnsanların "yapay zekâ işimi elimden alacak" kaygısı. Yazara göre canavar makine değil, mülkiyeti elinde tutandır.
  • Pratik ufuk: Avrupa'da destek bulan açık kaynak bulut yazılımları ve sosyalist hareketlerin bu alana girmesiyle yaratılabilecek "gerçek kırılım".
  • Kapanış: Adorno'ya atıfla, toplumsal teorinin ancak canlı bir toplumsal süreçten doğabileceği; ya izleyici ya fail olacağımız.

Güçlü yanlar

Sorunu doğru yere koyuyor: makine değil, mülkiyet

Yazının en değerli cümlesi bize göre şu fikirdir: İnsanları korkutan şey yapay zekâ değil, onun kimin elinde olduğudur. Bu, Marx'ın makine bölümlerinde yaptığı ayrımın bugüne taşınmasıdır. Marx, makineye saldıran ludditlere karşı işçilerin "maddi üretim araçlarına değil, onların toplumsal kullanım biçimine" yönelmeyi öğrenmesinin zaman aldığını yazar. Cengizhan yoldaş tam olarak bu dersi hatırlatıyor. Bugün işçiyi işsiz bırakan şey kod değil; kodun, işçinin yerine geçirilerek kâr artırmak için kullanıldığı bir toplumsal ilişkidir.

Bu tutum, solda sıkça rastladığımız iki hatadan da koruyor: Teknolojiyi kendi başına kötü sayan muhafazakâr romantizmden ve teknolojinin kendiliğinden özgürleştireceğine inanan teknokratik iyimserlikten.

Somut ve güncel bir olaydan yola çıkıyor

Yazı soyut bir "yapay zekâ ve toplum" denemesi olarak değil, haftanın gerçek bir gelişmesinden başlıyor. Bu, genç okur için çok önemli bir yöntem dersidir: Kuramı, gözümüzün önünde olan bir olayın içinden kurmak. Bir tekelin yıllardır abonelik duvarıyla sattığı ürünün birkaç hafta içinde ücretsiz bir alternatifinin çıkabilmesi, "yazılımın değeri nereden geliyor" sorusunu herkesin önüne koyuyor.

Tarihsel hafıza: Linux ve SCO

Yazı, bugünkü olayı tarihsiz bir yenilik olarak değil, özgür yazılım hareketinin otuz yılı aşan deneyiminin devamı olarak okuyor. SCO davasını hatırlatmak isabetli: SCO, Unix'in sahibi olduğunu iddia ederek Linux kullanan şirketlere ve IBM'e saldırmış, ama 2007'de mahkeme Unix telif haklarının aslında Novell'de olduğuna hükmetmiş, SCO aynı yıl iflas başvurusu yapmıştı. Yazarın sezgisi doğru: Tekeller, pazarda yenemediklerini mahkemede yenmeye çalışır ve bu her zaman tutmaz. Genç bir okurun "teknoloji tarihi" diye bir şey olduğunu, bugünün kavgalarının dünün kavgalarına benzediğini görmesi değerlidir.

Kamusallığı slogan değil politika olarak kurma iddiası

Yazar "yapay zekâ kamusal olmalı" cümlesinin bir slogan olarak kalmaması, radikal bir politikaya dönüşmesi gerektiğini söylüyor. Bu iddia önemli; çünkü solun teknoloji alanındaki en büyük zaafı, doğru teşhisi programa çevirememesi. Bu yazının asıl katkısı da burada: Teşhisle yetinmeyip "o zaman ne yapmalı" sorusunu açmak.

Fail olma çağrısı

Kapanıştaki çağrı, yazının ruhunu özetliyor. Teknoloji tartışmalarında solun çoğu zaman yorumcu, çoğu zaman da eleştirmen olarak kaldığı doğrudur. "İzleyici mi, fail mi?" sorusu, okuru kendi pratiğini sorgulamaya çağırıyor. Bu, yazının en örgütleyici yanı.

Geliştirilebilecek yerler

Şimdi aynı soruyu biraz daha ileri taşıyalım. Aşağıdaki notlar yazının eksikleri değil, yazının açtığı kapıdan girildiğinde karşılaşılan odalar olarak okunmalı.

Olgular biraz daha sağlamlaştırılabilir

Yazının vesilesi olan proje ArtCraft adını taşıyor ve geliştiricisi Brandon Thomas. Projenin sitesine göre on uygulama var: PhotoCraft (Photoshop), VectorCraft (Illustrator), FilmCraft (Premiere), LightCraft (Lightroom), EffectCraft (After Effects), DesignCraft (InDesign), PdfCraft (Acrobat) ile Office tarafında WordCraft, GridCraft ve DeckCraft. Uygulamalar henüz "çok erken alfa" aşamasında ve Cybernews'in aktardığına göre Anthropic'in Claude modeliyle yazılmış.

Bu ayrıntılar neden önemli? Çünkü yazının "kod benzerliği olabilir mi" sorusu ve "devler karşısında topluluk" tezi, tam da bu olgularla yeniden düşünülmeyi gerektiriyor. Bir sonraki maddede göreceğimiz gibi, olgular tezi zayıflatmıyor; daha karmaşık ve daha ilginç kılıyor.

SCO davasının "olumsuz" sonucunu da açmak gerekirdi: Sonuç SCO için olumsuzdu, Linux için olumlu. Genç okur bu ayrıntıyı bilmezse, yazarın tarihsel benzetmesinin asıl gücünü, yani tekelin hukuk savaşını kaybettiğini kaçırabilir.

Hukuki soru açıldı ama yanıtlanmadı

Yazı "bunun hukuki boyutu ne olacak" diye başlıyor ama bu soruya dönmüyor. Oysa burada genç yoldaşların bilmesi gereken üç önemli dayanak var:

  • Arayüzü yeniden yazmak suç değil. ABD Yüksek Mahkemesi 2021'de Google-Oracle davasında, bir yazılımın arayüzünü (API) yeniden uygulamanın adil kullanım sayılabileceğine hükmetti. Bir programın işlevini taklit etmek, kodunu çalmakla aynı şey değildir. Bu, klonlara açılabilecek davaların zemini açısından kritik.
  • Dosya biçimleri artık kilit değil. Office belgelerinin biçimi (OOXML) uluslararası standart hâline geldi; LibreOffice yıllardır bu biçimlerle çalışıyor. Asıl kilit dosya biçiminde değil, alışkanlıkta, eğitimde ve kurumsal sözleşmelerde.
  • Yapay zekâ ile yazılan kodun sahibi kim? ABD'de mahkemeler ve Telif Hakkı Ofisi, insan katkısı olmadan üretilmiş eserlerin telif korumasından yararlanamayacağı yönünde karar veriyor. Bu da şu soruyu doğuruyor: Büyük ölçüde yapay zekâya yazdırılmış bir kod tabanı üzerinde kim, hangi lisansı ileri sürebilir? Bu soru, yazının "ortak ürün" tezini doğrudan besliyor ve keşke işlenseydi.
"Açık kaynak" her zaman "müşterek" demek değil

Yazının en önemli boşluğu bize göre burada. Yazı açık kaynağı neredeyse kendiliğinden kamusal bir şey olarak ele alıyor. Oysa özgür yazılım hareketinin kendi içindeki en eski tartışma tam da budur:

  • İzin verici lisanslar (MIT, Apache gibi) kodu herkese açar; ama bir şirketin o kodu alıp kapalı bir ürüne çevirmesine de izin verir.
  • Copyleft lisanslar (GPL gibi) ise "bu kodu kullanan, türettiği kodu da açık tutmak zorundadır" der. Yani müştereği çitlemeye karşı hukuki bir çit kurar.

ArtCraft'ın sitesi kodun "izin verici açık kaynak lisansları" altında yayımlandığını söylüyor. Bu, iyi niyetli bir tercih olabilir; ama sonuçta bu kodun yarın Adobe'nin ya da bir başka tekelin ürününe kapatılmasının önünde engel olmadığı anlamına gelir. Son on yılda AWS'nin açık kaynak veritabanlarını alıp bulut hizmeti olarak satması, bunun üzerine Elastic, Redis gibi projelerin lisanslarını değiştirmesi, bu tartışmanın teoride değil pratikte yaşandığını gösterdi.

Marksist açıdan söylersek: Açık kaynak, üretimin toplumsallaşmasının bir biçimidir; ama mülk edinmenin toplumsallaşması değildir. Kod ortaklaşa yazılır, değeri ise çoğu zaman özel olarak el konulur. Linux da böyledir: Bugün dünyanın bulutunu taşıyan çekirdek, büyük ölçüde Google, Amazon, Microsoft gibi tekellerin kârını taşıyor. Linux örneği yazıda bir zafer öyküsü olarak anlatılıyor; oysa aynı zamanda bir çitleme öyküsü olarak da okunabilir. İki yüzünü birlikte görmek, sosyalist bir politika için şart.

Bağımlılık paradoksu: Tekeli tekelin aracıyla yenmek

ArtCraft olayının en ilginç yanı yazıda hiç geçmiyor: Bu "tekel karşıtı" uygulamalar, bir başka tekelin, büyük bir yapay zekâ şirketinin modeliyle yazıldı. Yani bir yazılım tekelinin rantı, başka bir tekelin aboneliği üzerinden aşındırılıyor. Bu bir çelişki ama aynı zamanda bir işaret: Yazılım üretiminin maliyeti düşüyor, ama bu düşüşün anahtarı, yani büyük dil modelleri, birkaç şirketin elinde toplanıyor.

Buradan çıkan soru şu: Rant uygulamadan modele mi taşınıyor? Dün Photoshop lisansına ödenen para, yarın kod yazdıran modele ödenecekse, ortada bir özgürleşme değil bir el değiştirme var demektir. Yazının "devlere karşı topluluk" tezi, bu yeni bağımlılığı hesaba kattığında çok daha keskin olur. Bu noktada Sosyalist Yapay Zekâ Manifestosu'nda tartıştığımız açık ağırlıklı modeller ve kamusal hesaplama altyapısı sorusu kaçınılmaz hâle geliyor.

"İnsanlığın ortak ürünü" öncülü kuramsal olarak temellendirilebilir

Yazının temel öncülü doğru: Yapay zekâ insanlığın ortak ürünüdür. Ama bu öncül yazıda kanıtlanmış değil, kabul edilmiş olarak duruyor. Oysa Marx'ın elinde bunun için hazır bir kavram var: genel zekâ (general intellect). Grundrisse'deki "Makineler Üzerine Fragman"da Marx, toplumsal bilginin doğrudan üretici güce dönüştüğü, bilginin makinelerde nesneleştiği bir evreden söz eder.

Büyük dil modelleri bu fragmanın neredeyse kelimesi kelimesine gerçekleşmesidir: Milyonlarca insanın yazdığı metinler, kodlar, çeviriler, forum yanıtları, ansiklopedi maddeleri; yani toplumsal emeğin birikmiş ürünü, bir şirketin sunucusunda "model" olarak kristalleşiyor. Kristalleşmiş Emeğin İsyanı başlıklı çalışmamızda buna "genel zekânın gaspı" demiştik. Bu kavramla, yazının sezgisi bir argümana dönüşür: Model kamusal olmalıdır, çünkü zaten kamudan alınmıştır. Bu bir ahlaki talep değil, bir iade talebidir.

Aynı yerde değer ve artı değer kavramlarına da kısa bir giriş yapılabilirdi. Yazılımın neden ücretsiz kopyalanabildiği hâlde pahalıya satıldığı, yani fiyatın emek değerinden değil tekel rantından geldiği gösterilseydi, ArtCraft olayının anlamı da netleşirdi: Ücretsiz klonların yaptığı şey, rantın ne kadar yapay olduğunu teşhir etmektir.

Sanders önerisi daha ayrıntılı ve daha eleştirel ele alınabilir

Yazı Sanders'ın önerisini "değişik bir perspektif" olarak olumlu anıyor ama içeriğini açmıyor. AP'nin Haziran 2026'daki haberine göre öneri şöyle:

  • Yıllık 200 milyon doların üzerinde yapay zekâ satışı yapan şirketlerin hisselerinin yüzde 50'si tek seferlik bir vergi olarak kamuya devredilecek.
  • Bu hisseler, Sanders'ın hesabıyla yaklaşık 7 trilyon dolarlık bir egemen varlık fonunda toplanacak.
  • Fonu, başkanın atayıp Senato'nun onayladığı yedi kişilik bir komisyon yönetecek.
  • Fonun getirisinden her Amerikalıya yılda bin doları aşan bir pay ödenecek; kalan kazanç eğitim, konut, sağlık gibi kamu hizmetlerine aktarılacak.

Bu, ABD siyaseti için gerçekten cüretli bir öneri ve yapay zekânın kamusal mülkiyetini ana akım tartışmaya taşıması bakımından değerli. Ama sosyalist bir gözle bakıldığında üç soru sorulmalı:

  • Mülkiyet mi, temettü mü? Öneri, şirketleri kamusallaştırmıyor; kâr payını paylaştırıyor. Fonun gelir elde etmesi için şirketlerin kâr etmesi, yani işçiyi ikame etmeye ve veriyi çitlemeye devam etmesi gerekiyor. Vatandaş, kendi işsizliğinden temettü alan bir hissedara dönüşüyor.
  • Kim yönetecek? Yedi kişilik, siyasal atamayla oluşan bir komisyon, kamusal mülkiyet değil devlet mülkiyetidir. Arada işçilerin, kullanıcıların, veri üreticilerinin sözü yok. Norveç'in petrol fonu buna iyi bir örnek: Zengin bir fon, ama petrol işçisinin üretim üzerinde söz hakkı yok.
  • Ne üretilecek? Öneri, modellerin neyi, kim için ve hangi koşullarda üreteceğini değil, yalnızca kârın nasıl bölüşüleceğini konuşuyor.

Bu eleştiriler öneriyi değersiz kılmıyor; tersine, onu bir başlangıç noktası olarak ciddiye almanın yolu bunlar. Yazının "kamusallık" ile "devletleştirme" ve "müşterekleştirme" arasındaki farkı açması, okurun önüne çok daha zengin bir harita koyardı.

Avrupa örnekleri isimlendirilebilir ve sınıfsal olarak okunabilir

Yazı, Avrupa'da açık kaynak bulut yazılımlarının destek bulduğunu söylüyor ama örnek vermiyor. Somut örnekler okura hem umut hem ölçü verir:

  • Almanya'da Schleswig-Holstein eyaleti, kamu yönetimini Microsoft'tan LibreOffice ve Linux'a taşıma kararı aldı.
  • Danimarka Dijital İşler Bakanlığı da 2025'te benzer bir geçişi duyurdu.
  • Almanya'nın kamu kurumları için geliştirilen açık kaynak ofis ve iş birliği paketi openDesk, kamu eliyle yürütülen bir alternatif olarak çalışıyor.
  • Nextcloud, OpenStack gibi yazılımlar Avrupa'daki "dijital egemenlik" ve "EuroStack" tartışmalarının çekirdeğinde.

Ama bu örnekleri okurken de dikkatli olmak gerekir. Avrupa'daki dijital egemenlik dalgası, büyük ölçüde ABD tekellerine karşı Avrupa sermayesinin ve devletlerinin kendi alanını koruma çabası. Gaia-X girişiminin kısa sürede büyük şirketlerin lobisine dönüşmesi bunun iyi bir örneği. Yani "açık kaynak bulut" bir mücadele alanı; kendiliğinden sosyalist bir alan değil. Sosyalist hareketlerin buraya girmesi, yazının dediği gibi gerçek bir kırılım yaratabilir; ama bunun için Avrupa sermayesinin egemenlik söyleminden ayrı, emekçi ve kullanıcı denetimine dayalı bir program gerekir.

Örgütsel özne: Kim, nasıl fail olacak?

Yazının kapanış çağrısı güçlü, ama fail olacak öznenin kim olduğu ve nasıl örgütleneceği açık kalıyor. Bize göre bu sorunun en az üç katmanı var:

  • Bilişim emekçileri. Modeli eğiten, kodu yazan, veri etiketleyen, sunucuyu ayakta tutan insanlar. Yapay zekâ en önce onların emek sürecini dönüştürüyor. Sendikal örgütlenme burada ilk halka.
  • Kullanıcılar ve veri üreticileri. Wikipedia editörü, açık kaynak katkıcısı, forumda soru yanıtlayan mühendis, çevirmen, illüstratör. Hepsi modelin hammaddesini üretti ve hiçbirine sorulmadı.
  • Kamu kurumları ve yerel yönetimler. Okullarda, belediyelerde, üniversitelerde hangi yazılımın kullanılacağı bir siyasi karardır. Açık kaynağa geçiş talebi, yerel düzeyde hemen örgütlenebilecek somut bir taleptir.

Adorno'ya yapılan atıf da bu noktada biraz daha açılabilir. Adorno toplumsal teorinin canlı bir süreçten doğduğunu söylerken haklıdır; ama kendisi o süreçle bağını büyük ölçüde koparmış bir kuramcıdır. Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'deki on birinci tezi bu çağrıya daha doğrudan bir zemin sunar: Mesele dünyayı yorumlamak değil, değiştirmektir. Yazının ruhu da zaten buna daha yakın.

Açık kaynak ekosistemi: abartılar, yanılsamalar ve dünyadaki gerçek durum

Cengizhan yoldaşın yazısında açık kaynak, tekellere karşı neredeyse hazır bir silah gibi duruyor. Bu umut anlaşılır; özgür yazılım hareketi gerçekten de kapitalizmin içinde filizlenmiş en ilginç ortak üretim deneyimlerinden biri. Ama genç yoldaşların bu ekosistemi romantize etmeden, bütün çelişkileriyle tanıması gerekiyor. Çünkü bir mücadele alanını abartmak, onu küçümsemek kadar zararlıdır: Abartılan alan, hayal kırıklığıyla terk edilir.

Rakamlar ne söylüyor?

Önce büyüklüğü teslim edelim. Harvard Business School'dan Frank Nagle ve arkadaşlarının 2024'te yayımlanan çalışmasına göre açık kaynak yazılım olmasaydı, onu kullanan şirketlerin aynı yazılımı sıfırdan yazmak için harcayacağı tutar yaklaşık 8,8 trilyon dolar. Şirketler yazılıma bugün harcadıklarının yaklaşık 3,5 katını harcamak zorunda kalırdı.

Aynı çalışmanın ikinci rakamı daha az konuşuluyor ama daha öğretici: Bu yazılımların kendisini yeniden yazmanın maliyeti yalnızca 4,2 milyar dolar. Yani üretim maliyeti ile kullanım değeri arasında iki binin üzerinde kat fark var. Bir de şu: Yaratılan değerin yüzde 90'ından fazlası, geliştiricilerin yalnızca yüzde 5'inin emeğinden çıkıyor.

Marksist bir okuyucu bu rakamlara bakınca şunu görür: Küçük bir emekçi grubunun büyük ölçüde karşılıksız emeği, bütün yazılım sermayesinin ortak üretim girdisine dönüşmüş. Şirketler bu girdiyi bedavaya alıyor ve trilyonlarca dolarlık maliyetten kurtuluyor. Bu, müştereğin zaferi olduğu kadar, müştereğin sermaye tarafından sistematik olarak sömürülmesinin de kanıtı.

Bakımcının yalnızlığı

O yüzde 5'lik emekçiler kim ve nasıl yaşıyor? Tidelift'in 2024 bakımcı raporuna göre bakımcıların yüzde 60'ı kendini ücret almayan hobi geliştiricisi olarak tanımlıyor. Gelir kaynakları arasında kamu kurumlarının payı yüzde 1, vakıfların payı yüzde 3, şirketlerin doğrudan ödemesi yüzde 5. Bakımcı kuşağı da yaşlanıyor: 26 yaş altı bakımcıların oranı 2021'de yüzde 25'ken 2024'te yüzde 10'a düştü. Bakım işi gençlere devredilemiyor.

Bunun bedeli soyut değil. İki olay, bütün dünyanın bu yalnızlığa ne kadar bağımlı olduğunu gösterdi:

  • Log4Shell (Aralık 2021). Milyonlarca sunucuda kullanılan Log4j kütüphanesindeki bir açık, bankalardan devlet kurumlarına kadar dünyayı alarma geçirdi. Kütüphanenin arkasında, boş zamanlarında çalışan bir avuç gönüllü vardı.
  • xz arka kapısı (Mart 2024). Neredeyse bütün Linux dağıtımlarında bulunan bir sıkıştırma aracının tek bakımcısı yıllarca yalnız çalışmış, tükenmişti. "Yardım etmek" için gelen bir kimlik, iki yıl boyunca güven kazanıp koda bir arka kapı yerleştirdi. Saldırı, bir Microsoft mühendisinin rastlantısal olarak fark ettiği yarım saniyelik bir gecikmeyle yakalandı.

Dünyanın dijital altyapısı, ücretsiz ve yorgun birkaç insanın omuzlarında duruyor. Buna "topluluk" demek, sorunun yarısını görmek demektir.

Birinci yanılsama: Özgür eşittir ücretsiz

Özgür yazılım hareketinin kurucu ilkesi "bedava bira değil, özgür konuşma" idi. Ama ekosistemin bugün işleyişinde ücretsizlik özgürlüğün önüne geçti. Tiziana Terranova'nın 2000'de "bedava emek" (free labour) kavramıyla çözümlediği şey tam da bu: Dijital ekonomi, gönüllülük, tutku ve topluluk duygusu üzerinden karşılıksız emeği değer üretimine bağlıyor. Gönüllülük burada bir erdem olarak kutsanırken, aslında yeniden üretim maliyeti emekçinin kendisine yıkılıyor: Gündüz bir şirkette çalışan geliştirici, akşam başka şirketlerin kullandığı kütüphaneyi bedavaya ayakta tutuyor.

İkinci yanılsama: Topluluk yataydır

Açık kaynak, özgür bireylerin yatay bir ağı olarak anlatılır. Gerçek tablo daha farklı. Linux çekirdeğine yapılan katkıların büyük çoğunluğu, yıllardır Intel, Google, Huawei, Red Hat (IBM), Meta, AMD gibi şirketlerin maaşlı çalışanlarından geliyor. Kubernetes, Chromium, Android, React, PyTorch gibi ekosistemin büyük projeleri ya bir tekel tarafından başlatıldı ya da onların yönetiminde. Linux Vakfı'nın yönetim kurulu, büyük ölçüde en yüksek aidatı ödeyen şirketlerin temsilcilerinden oluşuyor.

Burada bir paradoks var: Açık kaynağın büyük başarısı, aynı zamanda büyük şirketler tarafından içerilmesinin sonucu. Şirketler ortak altyapıyı birlikte finanse ediyor, çünkü rekabeti altyapıda değil, onun üzerine kurdukları kapalı hizmetlerde yapıyorlar. Bu, sermayenin kendi ortak giderini toplumsallaştırma biçimi.

Üçüncü yanılsama: Kod açıksa güç dağılmıştır

Kod açık olabilir; ama yazılımın değeri bugün kodda değil, kodun çalıştığı yerde, yani bulutta, veride ve platformda yoğunlaşıyor. GPL lisansı yazılım dağıtıldığında kaynak kodun da paylaşılmasını şart koşar; oysa bir şirket yazılımı dağıtmayıp sunucusunda çalıştırıp hizmet olarak sattığında bu şart devreye girmez. Buna "SaaS boşluğu" denir. AGPL lisansı bu boşluğu kapatmak için yazıldı; ama büyük şirketlerin çoğu AGPL'li yazılımı iç politikalarıyla yasaklıyor.

Sonuç: Bulut tekelleri açık kaynak yazılımları alıp hizmet olarak sattı; bu yazılımları geliştiren şirketler ve topluluklar ise geri dönüş alamadı. Son yıllardaki lisans savaşları bunun dolaysız sonucudur:

  • HashiCorp (Ağustos 2023) Terraform'u açık kaynak lisanstan çıkarıp "iş kaynağı" lisansına geçti; topluluk OpenTofu adıyla çatallanarak yanıt verdi. Şirket ardından IBM'e satıldı.
  • Redis (Mart 2024) lisansını kısıtladı; Linux Vakfı çatısı altında Valkey çatalı doğdu. Redis bir yıl sonra AGPL'ye geri döndü.
  • Elastic (2021'de kısıtlayıp 2024'te AGPL'ye dönerek) aynı salınımı yaşadı.
  • Red Hat (Haziran 2023) RHEL kaynak kodunun herkese açık dağıtımını kısıtladı.

Bu savaşları "kötü şirket, iyi topluluk" olarak okumak yetersiz. Burada olan şey, sermayeler arası bir bölüşüm kavgası: Küçük yazılım sermayesi ile bulut tekelleri, ortak üretilen değerin kime kalacağını tartışıyor. Topluluk ise çoğu zaman bu kavganın arasında kalıyor.

Dördüncü yanılsama: Ortak alan kimseye ait değildir

Açık kaynak dünyasının ortak meydanı GitHub, 2018'den beri Microsoft'un malı. Dünyadaki açık kaynak kodun büyük kısmı, bir tekelin sunucusunda, onun hizmet koşullarına bağlı olarak duruyor. Üstelik bu kod, aynı tekelin ücretli yapay zekâ kodlama asistanını eğitmek için kullanıldı; bu nedenle açılan toplu dava hâlâ tartışılıyor. npm paket deposu da GitHub üzerinden aynı şirkete bağlı. Android "açık kaynak" bir işletim sistemi, ama telefonların gerçekte çalışması için gereken hizmetler Google'ın kapalı paketinde. Chromium açık, ama dünyadaki tarayıcıların büyük çoğunluğu bu tek motor üzerinde, yani bir şirketin teknik kararlarına bağlı.

Yani müşterek, çoğu zaman bir tekelin arazisinde kurulmuş bir pazar yeri gibi: Tezgâhlar ortak, toprak özel.

Beşinci yanılsama: "Açık" yapay zekâ

Yapay zekâ çağında yanılsama yeni bir biçim aldı: "Açık" model. Bugün açık diye sunulan modellerin çoğu yalnızca açık ağırlıklı; yani eğitilmiş modelin parametreleri indirilebiliyor, ama eğitim verisi, eğitim kodu ve süreç kapalı. Bu, bir programın derlenmiş hâlini paylaşıp kaynak kodunu saklamaya benzer.

Meta'nın Llama modelleri bunun en bilinen örneği: Lisansı, aylık 700 milyonun üzerinde kullanıcısı olan şirketlerin kullanımını Meta'nın iznine bağlıyor, kullanım alanlarını kısıtlıyor ve bu nedenle Açık Kaynak Girişimi'nin (OSI) tanımını karşılamıyor. Bu uygulamanın bir adı var: open-washing, yani "açıklık aklaması". Yeşil aklamaya (greenwashing) benzetilerek konmuş bu ad, açık olmayan bir ürünü açıklığın meşruiyetiyle süslemeyi anlatıyor. AB Yapay Zekâ Yasası'nın "açık kaynak" modellere tanıdığı muafiyetler, bu aklamayı ödüllendiren bir teşvike dönüşebiliyor.

OSI, Ekim 2024'te Açık Kaynak Yapay Zekâ Tanımı'nı yayımladı. Tanım, eğitim verisinin kendisini değil, yalnızca o veriye dair "yeterince ayrıntılı bilgiyi" şart koşuyor. Bu yüzden özgür yazılım çevrelerinin bir bölümü tanımı fazla gevşek buluyor. Tartışma sürüyor, ama asıl mesele açık: Modelin hammaddesi, yani bizim ortak emeğimiz olan veri, en kapalı kalan halka.

Dünyadaki durum: Bir başarı haritası, bir bağımlılık haritası

Dünyaya bakınca açık kaynak hem her yerde hem hiçbir yerde:

  • Sunucu ve süper bilgisayarlar: Dünyanın en güçlü 500 süper bilgisayarının tamamı 2017'den beri Linux çalıştırıyor. İnternetin, bulutun, akıllı telefonların omurgası açık kaynak.
  • Masaüstü: Linux'un masaüstü payı yıllardır tek haneli yüzdelerde. Ofis yazılımında, tasarımda, muhasebede kapalı tekellerin egemenliği büyük ölçüde sürüyor. ArtCraft'ın hedef aldığı alan tam da bu.
  • ABD: Ekosistemin şirket merkezi. En büyük katkıcılar, vakıflar ve platformlar burada. Açık kaynak burada büyük ölçüde şirket stratejisinin bir aracı.
  • Avrupa: "Dijital egemenlik" tartışmasıyla açık kaynağa kamusal ilginin en yüksek olduğu yer. Almanya'nın Egemen Teknoloji Ajansı (Sovereign Tech Agency), kritik açık kaynak altyapıya kamu fonu aktaran ilk büyük kurumlardan biri. AB'nin Siber Dayanıklılık Yasası ise açık kaynak projeleri için yeni yükümlülükler ve "yöneticilik" statüsü getiriyor; bu da gönüllü projeler üzerinde yeni bir bürokratik yük kaygısı doğuruyor.
  • Çin: Açık kaynağı bir teknolojik bağımsızlık stratejisi olarak kullanıyor: Huawei'nin openEuler ve OpenHarmony işletim sistemleri, yerli kod platformu Gitee ve dünya çapında yaygınlaşan açık ağırlıklı DeepSeek, Qwen gibi modeller. Burada açıklık, ABD ihracat kısıtlamalarına karşı bir jeopolitik araç. Bu da bize açık kaynağın kendiliğinden "sol" ya da "özgürleştirici" olmadığını, farklı sermaye blokları arasında bir rekabet silahı olarak da kullanılabildiğini gösteriyor.
  • Küresel Güney: Açık kaynak, lisans maliyetinden kurtulmanın bir yolu olarak büyük önem taşıyor; ama katkı, yönetim ve karar merkezleri büyük ölçüde Kuzey'de. Güney'in geliştiricileri ekosistemin kullanıcısı ve ucuz emek kaynağı; kural koyucusu değil.
  • Türkiye: Pardus gibi kamusal bir deneyim, bazı kamu kurumlarında açık kaynak geçişleri ve canlı bir gönüllü topluluk var. Ama kamu alımlarında kapalı yazılım egemenliği, açık kaynağın kamu politikası olarak değil, tek tek kurumların iyi niyetine bağlı kalması temel sorun olarak duruyor.
Peki ne yapmalı?

Bütün bu çelişkiler açık kaynağı değersiz kılmıyor. Tersine, kapitalizmin içinde toplumsal üretimin ne kadar ileri gidebildiğini, ama mülkiyet ilişkileri değişmeden bu üretimin ne kadar kolay sermayeye bağlandığını gösteriyor. Marx'ın üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki dediği şey, yazılım dünyasında gözümüzün önünde yaşanıyor.

Buradan çıkan sonuç şu: Açık kaynak bir araç ve bir mücadele alanı; kendi başına bir strateji değil. Onu müştereğe çevirecek olan, şu üç şeyin birlikte kurulması:

  • Hukuki çit: Copyleft ve AGPL gibi, müştereği çitlemeye karşı koruyan lisanslar.
  • Maddi altyapı: Kamusal ya da kooperatif mülkiyetinde sunucu, hesaplama gücü ve barındırma; kodun yanında makinenin de ortak olması.
  • Emeğin karşılığı: Bakımcı emeğinin kamusal fonlarla, sendikal güvenceyle ve kurumsal katkı zorunluluklarıyla tanınması. Gönüllülük güzel bir şeydir; ama altyapı gönüllülükle ayakta tutulamaz.

ArtCraft gibi projeler bu yüzden önemli: Yazılım tekellerinin rantının ne kadar yapay olduğunu gösteriyorlar. Ama bu projelerin kalıcı bir müştereğe dönüşmesi, kodun ötesinde bir örgütlenme gerektiriyor.

Yazının teziyle bizim önerdiğimiz genişletme

Yazının söylediğiGenişletilmiş hâli
Yapay zekâ insanlığın ortak ürünüdürYapay zekâ, toplumsal emeğin ve genel zekânın gasp edilerek kristalleştirilmiş biçimidir; kamusallık bir iade talebidir
Açık kaynak tekellere karşı bir güçtürAçık kaynak üretimi toplumsallaştırır, mülk edinmeyi değil; copyleft ve kamusal altyapı olmadan çitlenebilir
Linux bir başarı öyküsüdürLinux hem bir başarı hem bir çitleme öyküsüdür; bugün tekellerin bulut kârını taşıyor
Açık kaynak topluluğu devlere karşı ortaklaşa güç kurabilirEkosistemin büyük katkıları tekellerin maaşlı emeğinden, bakımı ise ücretsiz ve yalnız gönüllülerden geliyor; 8,8 trilyon dolarlık değer büyük ölçüde sermayeye akıyor
"Açık" modeller ve açık araçlar bağımsızlık sağlarAçık ağırlık açık kaynak değildir; açıklık aklaması (open-washing) yaygın, ortak meydanlar (GitHub, Android, Chromium) tekellerin arazisinde
Tekeller hukuki saldırıya geçebilirGoogle-Oracle kararı ve yapay zekâ ürünü kodun telif belirsizliği, hukuki zemini klonlar lehine değiştiriyor
Sanders'ın kısmi kamusal sahiplik önerisi olumlu bir adımdırÖneri cüretli bir başlangıçtır, ama temettü dağıtımı ile toplumsal denetim aynı şey değildir
Avrupa'da açık kaynak bulut destek buluyorAvrupa örnekleri (Schleswig-Holstein, Danimarka, openDesk) değerlidir, ama "dijital egemenlik" söylemi sermayenin de söylemidir
Ya izleyeceğiz ya fail olacağızFail, bilişim emekçileri, veri üreticileri ve yerel kamu kurumlarının örgütlü birliğidir

Somut görevler

Cengizhan yoldaşın çağrısını pratiğe çevirmek için genç yoldaşlara birkaç öneri:

  • Kendi kurumunuzdan başlayın. Okulunuzda, derneğinizde, sendikanızda, belediyenizde hangi yazılımlar kullanılıyor, kime ne kadar lisans ücreti ödeniyor? Bir liste çıkarın. Kamu parasıyla kapalı yazılım satın alınmasına karşı "kamu parası, kamu kodu" talebini yerel düzeyde dillendirin.
  • Lisansı okuyun. Katkı verdiğiniz ya da kullandığınız bir açık kaynak projenin lisansına bakın. İzin verici mi, copyleft mi? Kendi projelerinizde copyleft lisansları tercih etmeyi düşünün.
  • Bağımlılığı haritalayın. Kod yazarken, metin üretirken hangi yapay zekâ hizmetlerine bağımlısınız? Açık ağırlıklı modeller ve yerel çalıştırma seçeneklerini öğrenin, birbirinize öğretin.
  • Sanders önerisini tartışın. Okuma gruplarınızda bu öneriyi bir örnek vaka olarak ele alın: Kamusal mülkiyet, devlet mülkiyeti ve müşterek mülkiyet arasındaki farkı somut bir öneri üzerinden konuşun.
  • Bilişim emekçileriyle bağ kurun. Bu alanın faili, kod yazanla sınırlı olmayan geniş bir bilişim emekçileri kesimi. Sendikal örgütlenmeye destek olun, Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu'nu birlikte okuyun.
  • Yazmaya devam edin. Cengizhan yoldaşın yaptığı gibi, gündemdeki bir teknoloji haberini sınıfsal bir soruyla okuyun ve yazın. Tartışma ancak çoğalarak derinleşir.

Sevgili Yoldaşlar,

Cengizhan Kaptan yoldaşımızın yazısı kısa, ama doğru soruyu soruyor. Yapay zekâ çağında asıl kavga makineyle değil, makinenin sahibiyle. Bu yazının bize düşündürdüğü şu: Ortak ürün, ortak mülk olmadan ortak olmaz. Kod açık olabilir, ama kodu çalıştıran sunucu, kodu yazdıran model, kodun değerini toplayan şirket kapalı kaldıkça müştereklerimiz her an yeniden çitlenmeye açıktır.

Bu yüzden yazının kapanış cümlesine katılıyor ve bir adım ekliyoruz: İzleyici kalmamak için önce nerede durduğumuzu, kimin emeğiyle neyin üretildiğini ve kimin el koyduğunu bilmemiz gerekiyor. Sonra da bu bilgiyi örgütlü bir talebe çevirmemiz.

Cengizhan yoldaşa emeği için teşekkür ediyor, tartışmanın sürmesini diliyoruz. Bu yazı da bir yanıt değil, bir devam.

Bilgi herkesindir.


Kaynaklar

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği