Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Bakırhan Söyleşisi, Çerçeve Yasanın Elli Altıncı Günü ve HEP'ten DEM'e Bir Partinin Sınıfsal Anatomisi

Barışın Tapusu Kimin Adına Çıkacak? Ezilen Bir Halkın Partisine Yoldaşça Bir Okuma

Yazar: Oğuz Demirkapı
Bakırhan Söyleşisi, Çerçeve Yasanın Elli Altıncı Günü ve HEP'ten DEM'e Bir Partinin Sınıfsal Anatomisi

Bakırhan Söyleşisi, Çerçeve Yasanın Elli Altıncı Günü ve HEP'ten DEM'e Bir Partinin Sınıfsal Anatomisi

Barışın Tapusu Kimin Adına Çıkacak? Kapının Önünde: DEM Parti Dosyası

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu sabah Evrensel'de DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'la Dilan Temiz'in yaptığı uzun bir söyleşi yayımlandı: İlk gelişlerin kışa kalmadan başlamasını bekliyoruz. Söyleşi, sürecin ikinci yılını doldurduğu, Meclis'in yeniden açıldığı ve çerçeve yasanın kabulünün üzerinden elli altı gün geçtiği bir eşikte yapıldı. İçinde silah bırakma takvimi var, Öcalan'ın konumu var, PKK'lilerin dönüşü var, yeni anayasa var, Demirtaş var, Aleviler ve aydınlar tartışması var, Suriye var, fon vurgunu var. Ve Türkiye soluna dönük açık bir sitem var.

Bu dosya dört işi birden yapıyor.

Söyleşiyi okuyor: Ne söylendi, ne söylenmedi, hangi cümle neyi gösteriyor, neyi örtüyor?

Sürecin bugünkü hâlini Ağustos'tan bu yana yazdıklarımızla birlikte tartıyor: Çerçeve yasa dizimizde öne sürdüğümüz tezler elli altı gün sonra nerede duruyor?

Bir partiyi bütün tarihiyle okuyor: Geçen hafta TİP Dosyası'nda yaptığımız gibi, HEP'ten DEM'e uzanan geleneği; iki eş başkanın siyasal yolculuğunu ve Meclis'in kırılma anlarındaki duruşlarını; HDK deneyiminin neden sürdürülemediğini; partinin öteki sınıf partileriyle kurduğu ilişkiyi sınıf gözüyle inceliyor.

Bir yerde duruyor: Bir zamanlar Türkiye'nin bütün ezilenlerinin birleşik partisi olma iddiasıyla kurulan bir geleneğin, bugün demokrasi mücadelesinin genel taleplerini geri plana itip gündemini Öcalan'ın konumuna ve kendi tutsaklarının tahliyesine daralttığını; temel demokratik ihtiyaçları kaçırdığını; Anayasanın en çıplak uygulaması olan Can Atalay kararını bile pazarlık masasına koymadığını söylüyoruz. Bu dosyanın tezi budur.

Baştan söyleyelim: Bu bir düşman eleştirisi değil. Kürt halkının eşit yurttaşlık, anadil, kimlik ve özgür siyaset talepleri koşulsuz olarak bizim de taleplerimizdir. Bir ülkede bir halkın eşit hakları tanınmadıkça o ülkenin işçi sınıfı da özgür olamaz; bu, Marx'ın İrlanda üzerine yazdıklarından beri sosyalist hareketin temel derslerinden biridir. Silahların susması bir kazanımdır ve onu küçümseyen her sol söylemin karşısındayız. Ama yoldaşlık susmak değildir. Bir halkın milyonlarca emekçisinin oy verdiği, binlerce kadrosunun yıllarını cezaevinde geçirdiği bir partiyi ciddiye almak, onu açık yüreklilikle eleştirmeyi de içerir.


KISA ÖZET: NE SÖYLÜYORUZ?

Uzun okumaya vakti olmayanlar için dosyanın bütününü burada topluyoruz. Ayrıntılar ve kaynaklar ilerideki bölümlerde.

Kapı açıldı, eşik bekliyor. Bakırhan'ın söyleşideki ana cümlesi şu: "Çerçeve yasa bunun hukuki kapısını açtı; fakat kapının açılmasıyla insanların içeri girmesi aynı şey değil. Çünkü kimse belirsizliğe dönmez." Yasa 10 Ağustos'ta 467 oyla kabul edildi; yürürlüğü, MGK'nin örgütün fiilî varlığının sona erdiğini ve silahların teslim edildiğini tespit etmesine bağlı. 30 Eylül MGK'si bu tespiti yapmadı. Yasa hukuken var, fiilen yok. DEM'in 18 Ağustos'ta duyurduğu "dört bin kişi tahliye olacak, Demirtaş ve Yüksekdağ da çıkacak" beklentisinin hiçbiri gerçekleşmedi.

Üç takvim birbirini tutmuyor. Ankara "önce sahadan teyit" diyor (Fidan, 20 Eylül: "somut adımlar gerçekleşmedi"). Kandil "önce Öcalan'ın özgürlüğü" diyor (Bayık, Eylül ortası). İmralı "silah artık kutsanmamalı" diyor. DEM, bu üçgenin ortasında "teknik gecikme siyasi ertelemeye dönüşmesin" uyarısıyla sabır öneriyor. Teşhis hukuktan, reçete sabırdan.

İki eş başkan iki geleneği temsil ediyordu. Tuncer Bakırhan, HADEP'ten DEHAP genel başkanlığına, Siirt belediye başkanlığından kayyım ve hapse uzanan bir yolla ulusal hareketin çekirdeğini temsil ediyor. Tülay Hatimoğulları, Samandağ'dan gelen Arap Alevi, sosyalist ve feminist bir siyasetçi olarak SYKP eş başkanlığından HDK ve HDP'nin kuruluşuna uzanan bir yolla Türkiye solunun HDP içindeki bileşenini temsil ediyordu. Eş başkanlık bu iki geleneği yan yana tutmak için bir araçtı. Bugün partinin siyasal dilinde ikinci geleneğin sesi neredeyse duyulmuyor.

HDK sürdürülemedi, çünkü eşitler arası bir ittifak hiç olmadı. 2011'de kurulan Halkların Demokratik Kongresi, Türkiye'de ulusal hareket ile sosyalist solun ilk yapısal ittifakıydı. Ertuğrul Kürkçü'nün sözleriyle 2016'ya gelindiğinde HDK "Halkların Demokratik Partisi'nin tamamen gölgesi altında" kalmış, "varoluş tarzını" kaybetmişti. Nedenleri: stratejik kararların kongrenin dışında alınması, 2015'te barış sürecinin çöküşüyle Türkiyelileşme hattının dağılması, devlet baskısı, tabanda değil, yalnızca sandıkta kurulan bir birliktelik ve 2023'teki tek liste dayatması.

Öteki sınıf partilerine yaklaşım: ortaklıktan vesayete. 2023'te TİP ve EMEP'e tek liste dayatıldı; reddedince "bu ittifak artık bir seçim ittifakı değildir" dendi. 2024'te bileşen parti SYKP İstanbul'da farklı bir tutum açıklayınca "ittifak hukukuna uymaz" diye azarlandı. 2026'da partinin kendi listelerinden seçilmiş Alevi aydınlar için "sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler" dendi; eleştiriye "o dündü" yanıtı verildi. Sosyalist partiler çerçeve yasanın içeriğini kamuoyu gibi sızıntılardan öğrendi. Bu bir ittifak dili değil, bir himaye dilidir.

Birleşik partiden tek gündeme: daralma. HDP, Türkiye'nin bütün ezilenlerinin birleşik partisi olma iddiasıyla kuruldu. Bugün DEM'in sürece ilişkin talepleri iki eksende yoğunlaşıyor: Öcalan'ın konumu, çalışma ve iletişim koşulları; ve kendi tutsaklarının tahliyesi. Bakırhan Diyarbakır'da İmralı için "kapıyı açın, basın, sivil toplum örgütü gitsin" diyor; Silivri'de Anayasa Mahkemesinin iki kez hak ihlali kararı verdiği Can Atalay için aynı ısrarı göstermiyor. Çerçeve yasa görüşmelerinde Atalay'ı yasanın ölçütü olarak kürsüye taşıyan DEM değil, Yeni Parti'den Umut Akdoğan oldu: "Demirtaş evine dönmeli, Can Atalay Meclis'e gelmeli." Bakırhan'ın Genel Kurul konuşmasının basına yansıyan bölümlerinde Atalay'ın adı geçmiyor. Grev hakkı, asgari ücret, emekli aylıkları, fon vurgunu, KHK'lılar, barış akademisyenleri, HDK davasında yargılanan binlerce insan, Ailem Güvende operasyonları: Bunların hiçbiri sürecin pazarlık masasında bir koşul olarak yer almıyor. Elinde anayasa aritmetiğinin anahtarını tutan bir parti, bu gücü demokrasinin genel talepleri için değil, dar bir gündem için kullanıyor.

Can Atalay meselesi bir turnusoldür. Anayasanın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının herkesi bağladığını söyler. Atalay'ın durumu, bu maddenin bile uygulanmadığı bir hukuk rejiminin en çıplak kanıtıdır. "Hukuk" diyen, "demokratik anayasa" diyen, "barış hukukla kalıcılaşır" diyen bir parti, bu kararın uygulanmasını sürecin ön koşulu yapmadıkça, hukuk talebini evrensel bir ilke olarak değil, seçici bir pazarlık kalemi olarak kullanmış olur.

DEM'in değeri de yerinde duruyor. Bir halkın siyasal varlığını otuz beş yıl taşıyan, dokuz kez kapatılıp yeniden kurulan, eş başkanlıkla kadın eşitliğini kurumsallaştıran, yerel demokrasinin en ileri örneklerini üreten bir gelenek. Bu değeri görmeden yapılan eleştiri eksiktir. Ama bu değeri korumanın yolu, daralmayı açıkça adlandırmaktır.

Sola sitem kısmen haklı, ama aynası DEM'e de dönük. "Silah varken sorun silahtı. Silah bırakılınca sorun barış oldu" cümlesi, solun ulusalcı kanadının tutarsızlığını doğru yakalıyor. Biz bu kanatta değiliz. Ama aynı cümle tersinden DEM'e de sorulabilir: Silah bırakıldıysa, gündem neden demokrasinin bütününe açılmadı da tek bir adamın konumuna daraldı?

Kısacası: Kapı açıldı. Ama kapının önünde bekleyenlerin listesi, kapının anahtarını tutanlarla pazarlık yapanların listesinden çok daha uzun. Barışın tapusu kimin adına çıkacak? Bu dosya bu soruyu soruyor.


YÖNTEM VE OKUMA KILAVUZU

Bu dosyada şu kurallara uyduk:

  • Birinci el kaynak esastır. Söyleşi Evrensel'in kendi sayfasından okundu. Kanun, MGK bildirisi, kongre konuşmaları ve açıklamalar haber ajanslarının ve gazetelerin birincil aktarımlarından alındı. Her iddiaya metin içinden bağlantı verdik.
  • Çelişkileri gizlemedik. Aynı olay iki kaynakta farklı aktarıldığında ikisini de kaydettik.
  • Yasallık sınırına dikkat ettik. Silahlı örgütleri yalnızca haberlerde ve söyleşide geçtikleri adlarla, olgusal olarak andık. Bu dosya bir siyasi partinin yasal faaliyetini ve kamuoyuna açık beyanlarını tartışır.
  • Partiyi kendi sözleriyle ölçtük. DEM'i ona yöneltilen suçlamalarla değil, kendi söyledikleri ve kendi yaptıklarıyla değerlendirdik.
  • Sorumuz hep aynı: Kim üretiyor, kim karar veriyor, kim kazanıyor, kim ödüyor?

Dosyanın bölümleri şöyle:

BölümKonu
SöyleşiBakırhan ne dedi, ne demedi?
Sürecin son hâliElli altı günün bilançosu
Önceki yazılarımıza dönüşTezlerimiz nerede duruyor?
Kronoloji1 Ekim 2024'ten 5 Ekim 2026'ya
İki eş başkanBakırhan ve Hatimoğulları'nın yolu, Meclis'in kırılma anlarında duruşları
Soy ağacıHEP'ten DEM'e dokuz halka
Seçimler ve kitle tabanıOyun sınıfı
HDP deneyimiTürkiyelileşme ve kuşatma
HDK neden sürdürülemedi?Bir ittifakın anatomisi
HEDEP'ten DEM'eYeni dönem ve Demokratik Cumhuriyet Hareketi
DEM Parti'nin değeriHakkını teslim etmek
Birleşik partiden tek gündemeDaralma eleştirisi ve Can Atalay turnusolü
Öteki sınıf partilerine yaklaşımOrtaklıktan vesayete
Derin sınıfsal analizToplum, masa, önderlik, gizlilik, mülkiyet, anayasa, bölge
Sola sitem ve yanıtımız"Silah varken sorun silahtı"
Tablolar ve açık sorularResmî anlatı, sınıfsal okuma; DEM'e sorular
Somut görevlerGenç yoldaşlar için

SÖYLEŞİ: BAKIRHAN NE DEDİ?

Söyleşi on bir başlıktan oluşuyor. Her birini kısa bir aktarım ve ilk not ile geçelim. Alıntılar Evrensel'in yayımladığı metinden aynen alındı.

"Kırk yılı aşan çatışma iki yılın günlük temposuyla ölçülemez"

Evrensel'in sorusu sert ve yerinde: İki yılda PKK silah yakma ve kendini feshetme dâhil önemli adımlar attı; iktidar cephesinden bir komisyon ve bir çerçeve yasa dışında somut adım gelmedi; iktidar süreci "terörsüz Türkiye" diye kodlamakta ısrar ediyor. Makas nasıl değerlendirilmeli?

Bakırhan tablonun tamamına katılmadığını söylüyor. "Son iki yılda; ne Ortadoğu eski Ortadoğu ne de Türkiye eski Türkiye'dir." Tokalaşmadan feshe, komisyon raporundan yasaya gelinmesini "bir varış noktası olarak değil, güçlü bir başlangıç olarak" okuduklarını belirtiyor. Ve sürecin felsefesini şöyle özetliyor:

"Müzakere dediğimiz şey, tarafların baştan aynı düşündüğü bir masa değildir. Öyle olsaydı zaten müzakereye ihtiyaç kalmazdı. Masa tam da farklı beklentilerin, farklı kavramların ve farklı kaygıların bulunduğu yerde anlam kazanır."

Ve uyarı: "Barışta sabır gereklidir ama belirsizlik değildir. Zaman süreci olgunlaştırabilir; fakat gereğinden fazla uzatılırsa karşıtlarına da alan açar."

İlk not: Bakırhan sorudaki asimetriyi — bir taraf fesih ve silah bırakma kararı alırken öteki tarafın bir yasa çıkarıp onu da askıya alması — reddetmiyor, ama adlandırmıyor da. "Masa" metaforu, masada kimlerin oturduğunu ve masanın kimin evinde kurulduğunu sormayı erteliyor. Müzakere iki eşit taraf arasında değil, bir devlet ile o devletin onlarca yıl ezdiği bir halkın temsilcileri arasında yürüyor. Bu asimetri adlandırılmadıkça "sabır" çağrısı, fiilen tek tarafa yöneltilmiş bir çağrıya dönüşür.

Takvimin uzaması: "Teknik hazırlık siyasi ertelemeye dönüşürse…"

Soru: Çerçeve yasa yüksek oyla çıktı ama takvim netleşmedi. Fidan "sahada uygun koşullar oluşmadı" diyor; "Hareket Yönetimi" "Öcalan özgür olmadan silah bırakılmayacak" diyor. Rapor Ekim MGK'sine yetişmedi. Riskler neler?

Bakırhan teknik gecikme ile siyasi erteleme arasında ayrım yapıyor: Silahların nerede, kime, nasıl bırakılacağı; dönüşlerin hangi hukuki statüyle olacağı; kayıt ve denetim mekanizmaları planlama ister. 30 Eylül MGK bildirisindeki "atılan adımlar ve katedilen mesafe" ifadesini olumlu bir işaret olarak okuyor. Ve Kuzey İrlanda örneğini veriyor: "Silahsızlanma tartışması yedi yıla yayıldı, yürütme defalarca askıya alındı. Sonra çok kötü olaylara tanıklık ettik."

En güçlü cümleler şunlar:

"Barış süreçlerinde boşluk diye bir şey yoktur. Siyaset boşluk bıraktığında o alanı kuşku, provokasyon ve karşıtlık doldurur."

"İlgili kurulların hızla oluşturulması, görev tanımlarının netleşmesi, silah bırakma ve dönüş mekanizmasının somutlaştırılması ve ardından yeni aşamaya geçilmesi gerekir. Bunun önünde engel yok."

İlk not: "Bunun önünde engel yok" cümlesi iyimser bir siyasal beyandır, bir olgu tespiti değil. Engel var: Yasanın yürürlüğü bir güvenlik kurumunun tespitine bağlanmış; bu tespit siyasal iradenin takdirine bırakılmış; o irade de tespiti, anlaşılan o ki başka pazarlıklarla eşzamanlı hâle getirmeyi tercih ediyor. Bunu Ağustos'ta yazdık. Bakırhan'ın Kuzey İrlanda uyarısı ise son derece yerinde: 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması'ndan sonra silahsızlanmanın 2005'e uzaması, yürütmenin defalarca askıya alınması, sürecin karşıtlarına alan açtı. Fark şu ki Kuzey İrlanda'da anlaşmanın metni halkoyuna sunulmuştu; Türkiye'de süreç bir gizlilik rejimi içinde yürüyor.

"Öcalan'ın koordinatör sıfatıyla çalışmasını bekliyoruz"

Soru: Öcalan'ın Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonuna katkısı nasıl olacak?

Bakırhan'ın yanıtı partinin bugünkü ideolojik ekseninin en açık ifadesi:

"Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Sayın Öcalan'ın siyasi liderliği ekseninde ilerliyor. Başka kimse 27 Şubat'taki çağrıyı yapmaz, aynı sonuçları alamazdı."

Ve talep: Öcalan'ın "hukukunun tanınması", "özgür çalışma ve iletişim koşullarının oluşturulması", alt komisyonda "koordinatör sıfatıyla" çalışması. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül'de Öcalan'ın bu komisyona katılacağını doğrulamıştı (art-izan gündem notu).

İlk not: Burada iki ayrı şey var ve ayrılmaları gerekiyor. Birincisi hukuki: Bir mahpusun iletişim, avukat, aile görüşü ve çalışma koşullarına erişimi bir haktır; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2014 tarihli "umut hakkı" kararı da bunun bir parçasıdır. Bunu savunmak her demokratın görevidir. İkincisi siyasi: Bir partinin bütün stratejisini tek bir önderin "siyasi liderliği ekseninde" tanımlaması. Bu ikincisi, aşağıda "Derin sınıfsal analiz" bölümünde göreceğimiz gibi, parti içi demokrasi ve toplumsallaşma sorununun düğüm noktasıdır.

PKK'lilerin dönüşü: "Kimse belirsizliğe dönmez"

Söyleşinin başlığını veren bölüm. Bakırhan ilk dönüşlerin "kışa kalmadan" başlamasını beklediklerini, Ekim'in bir başlangıç olabileceğini düşündüklerini, bu beklentinin "bütünüyle ortadan kalkmış" olmadığını söylüyor. Ama dönüşlerin tamamının Türkiye'ye mi olacağı, hangi grupların hangi takvimle geleceği konusunda "bizim de bugün elimizde kesinleşmiş bir tablo yok" diyor. Sonra kapı cümlesi geliyor:

"Çerçeve yasa bunun hukuki kapısını açtı; fakat kapının açılmasıyla insanların içeri girmesi aynı şey değil. Çünkü kimse belirsizliğe dönmez. İnsanlar, yarın başına ne geleceğini bilmediği bir yere değil; hukuku, statüsü ve güvencesi belirlenmiş bir zemine döner."

İlk not: Bu, söyleşinin en dürüst ve en önemli cümlesi. Çünkü sürecin bütün açmazını tek bir imgede topluyor. Hukuk, statü ve güvence: Bu üç kelimenin üçü de bugün Türkiye'de askıdadır. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atandığı, beraat eden bir hemşirenin meslekten atıldığı bir ülkede "hukuku belirlenmiş zemin" nerededir? Bakırhan'ın sorusu yalnızca dağdan dönecekler için değil, ovada yaşayan milyonlar için de geçerli. Kapının ardındaki ev, zaten içinde yaşayanlar için de belirsizdir.

Yeni anayasa: "Ne siyasi ajanda dayatması, ne 'küstüm oynamıyorum'"

Soru: İktidar, çerçeve yasadaki uzlaşının yeni anayasa için de sağlanmasını istiyor; beklenti, değişikliğin Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesinin önünü açması. Tutumunuz ne?

Bakırhan kurumsal görüşün henüz Parti Meclisi ve MYK'da tartışılmadığını, "önümüzdeki günlerde" paylaşılacağını söylüyor. İlkesel tutum ise: "Türkiye'nin yeni ama demokratik bir anayasa ihtiyacı var." Ve kritik cümle:

"Türkiye'nin kati ihtiyacı olan anayasayı seçme-seçilme tartışmasına sıkıştırmak doğru değil. […] Anayasa bir seçimden, bir kişinin seçilip seçilmemesinden daha ötede bir gerekliliktir."

Ve denge formülü: "Ne siyasi ajanda dayatma hatasına düşülmeli; ne de 'küstüm, oynamıyorum' apolitikliğine düşülmemelidir."

İlk not: Bu yanıt kapıyı açık bırakıyor. "Seçme-seçilmeye sıkıştırmak doğru değil" cümlesi iki yöne okunabilir: Hem "anayasayı Erdoğan'ın adaylığına indirgemeyin" anlamına, hem de "Erdoğan'ın adaylığı meselesini anayasa görüşmelerinin önüne engel olarak koymayın" anlamına. Anayasa Kimin Sözleşmesi? yazımızda gösterdiğimiz gibi, iktidarın anayasa paketinin çekirdeği "ilk dört madde korunarak" yürütmenin yetkilerini kalıcılaştırmaktır. Bu çekirdeğe evet ya da hayır demeden "demokratik anayasa" demek, anayasayı kimin yazacağı sorusunu açık bırakır. Ağustos'ta Kapalı Kapı, Sızdırılan Metin, Kiralık Akıl yazısında Meclis aritmetiğini hatırlatmıştık: Yeniden adaylık için gereken oy farkını kapatabilecek tek blok DEM grubudur. Bu bir suçlama değil, bir aritmetik olgu. Ve bu olgu, DEM'in anayasa konusundaki her cümlesine olağanüstü bir ağırlık yüklüyor.

Demirtaş: "Yolu eleştirmek, yürümekten vazgeçmek değildir"

Soru: Demirtaş'ın Mızraklı'nın tahliyesini duyuran "bulmaca" notu, çerçeve yasaya ve DEM'e dönük bir eleştiri olarak yorumlandı.

Bakırhan önce hakkı teslim ediyor: "Selahattin Demirtaş, her türlü süreçten bağımsız olarak ağır bir haksızlığa uğramıştır. AYM ve AİHM kararları ortada, uygulanmadıkları da. Tahliyesi bir lütuf değil, hukukun borcudur. İlla bulmacanın eksik parçası aranacaksa o da hukuktur." Sonra: "Demirtaş'ın gidişata dair eleştirileri olabilir; bizim de var […] Fakat bunu bir süreç karşıtlığı olarak yorumlayanlar haksızlık yapmış olur."

İlk not: "Tahliyesi bir lütuf değil, hukukun borcudur" cümlesi tam yerinde. Ama soru şu: Bu borç neden çerçeve yasanın içine yazılmadı? AİHM Büyük Dairesinin Demirtaş kararı 22 Aralık 2020 tarihli. Yasa 10 Ağustos 2026'da çıktı. Arada beş buçuk yıl ve bir yasa yapma fırsatı var. DEM'in yasa oylamasında "evet"ini bu borcun ödenmesine bağlamaması, Demirtaş'ın bulmacasındaki o eksik harfin ta kendisidir. Demirtaş'ın 5 Eylül notunda bulmacanın bir satırı, yasanın yürürlüğü için gereken MGK kararına gönderme yapıyordu (Barış Sürecine Dair Açık Sorular).

Muhalefete baskı: "Barış ihtimali milyarda bir bile varsa…"

Soru: İktidar başta Yeni Parti olmak üzere muhalefete operasyonları sürdürürken Kürtlerle barış nasıl mümkün?

Bakırhan baskıların barışa güveni azalttığını kabul ediyor: "Muhalefete, eleştirel düşünen-söyleyen-eyleyenlere karşı yargısal süreçlerin işletilmesi barış sürecine olan güveni ve katkıları azaltıyor." Ama sonuç: "Baskı var diye barış mücadelemizden vazgeçmememiz, barış ihtimali milyarda bir bile varsa sonuna kadar diretmemiz gerekiyor."

İlk not: Ahlaki olarak güçlü bir cümle. Siyasal olarak ise eksik. Çünkü baskıyı "barış sürecine olan güveni azaltan bir dış etken" olarak konumluyor; oysa aynı iktidarın bir elle barış masası kurup öbür elle muhalefeti yargıyla tasfiye etmesi bir yan etki değil, tek bir stratejinin iki yüzüdür. Gramsci'nin diliyle: rıza ve zor, aynı hegemonya projesinin iki aracıdır. Ağustos'taki hegemonya yazımızda bunu "pasif devrim" kavramıyla anlatmıştık.

"Barışı yalnızca DEM Parti'nin işi olarak göremeyiz"

Soru: İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol'un "aydınlar yeterli desteği vermiyor" sözleri ve Alevilerin İdris-i Bitlisi/Yavuz Selim referansına tepkisi üzerine yöneltilen eleştiriler — parti süreci iyi yönetemiyor mu?

Bakırhan önce emeği anlatıyor: "Türkiye'yi uçtan uca, defalarca dolaştık. Kapı kapı, şehir şehir, kesim kesim." Sonra özeleştiri: "Eksiğimiz olmadı mı? Oldu. Bunu söylemekten de çekinmedik. […] Eksiğini söyleyemeyen siyaset büyüyemez." Ve temel tez:

"Barış, sadece bir partinin sırtında taşınacak kadar küçük bir mesele değildir. Türkiye'nin barışı, Türkiye toplumunun ortak işi olmak zorundadır."

İlk not: Özeleştiri cümlesi değerli ve DEM liderliğinden sık duymadığımız bir açıklık. Ama söyleşi, hangi eksiklerin görüldüğünü somutlamıyor. Oysa somut bir örnek var: 2 Eylül'de 53 Alevi aydının yayımladığı bildirgeye Bakırhan'ın bir televizyon programındaki yanıtı — "Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler […] Kürt Hareketi'ni eleştirmek aydın olmaksa valla kusura bakma o dündü" (Cumhuriyet). Bu söz, Evrensel söyleşisindeki "dinlemek, dilimizi gözden geçirmek zorundayız" cümlesiyle çelişiyor. Eğer bir özeleştiri yapılacaksa, en başta bu cümleye yapılmalıydı.

"Bir çevre var ki yaklaşımlarını anlamakta zorlanıyoruz"

Söyleşinin bizi en doğrudan ilgilendiren bölümü. Bakırhan süreç karşıtları ile "kaygı ve soru işareti" taşıyanları ayırdığını söylüyor. "Soru işaretini doğru yere koymayı" esas aldıklarını, soru işaretlerini "barışın veya demokratik çözümün müzakereye dayalı olmasının ardına" yerleştirmediklerini belirtiyor. Sonra:

"Uzun yıllar boyunca, emek ve demokrasi mücadelesinin önündeki engelin PKK'nin silahlı mücadelesi olduğunu savunan çevreler oldu. Bugün PKK kendini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini açıkladı. Bu çevrelerin yıllardır istediği şey gerçekleşmedi mi? Ama onlardan ne bir sevinç duyduk ne de bir sorumluluk cümlesi. […] Silah varken sorun silahtı. Silah bırakılınca sorun barış oldu."

Ve: "Barış, demokrasinin kendisi değildir. Silahların bırakılması ülkeyi bir günde demokratikleştirmez […] Ama siyasetin önündeki en ağır engellerden biri kalkıyor. Emek mücadelesi de demokrasi mücadelesi de artık daha geniş bir alanda yürüyebilir."

Bu sitemi ciddiye alıyoruz ve ona "Sola sitem ve yanıtımız" bölümünde ayrıntılı yanıt veriyoruz.

Suriye ve Mazlum Abdi: "Güven açıklamalarla kurulmaz; pratikle kurulur"

SDG'nin 25 Ağustos'ta Şam'da kendini feshettiğini ve Suriye ordusuna entegre olduğunu Mazlum Abdi duyurmuştu (Diken). Bakırhan gelişmeleri "genel olarak olumlu" buluyor, ama anadilde eğitim için "kalıcı ve anayasal bir düzenlemeye hâlâ ihtiyaç" olduğunu söylüyor. "Hareket Yönetimi"nin Abdi'ye eleştirileri için ise: "Bu, Rojava'nın kendi içinde konuşup karara bağlayacağı bir meseledir."

İlk not: "Güven açıklamalarla kurulmaz; pratikle kurulur" ilkesi doğru — ama bu ilke Ankara için de geçerlidir. Bakırhan bu ölçütü Şam'a uygularken, Türkiye'deki süreçte "MGK bildirisinde 'katedilen mesafe' ifadesi var" diyerek açıklamaya güveniyor. Ölçüt tek olmalı.

Özel'e yanıt, kongre ve fon vurgunu

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in 16 Eylül'de "Sürece toplumsal katkıyı sağlayacak olan, Öcalan'ın yeni konutuna kavuşmasından ziyade Demirtaş'ın evine kavuşmasıdır" sözüne (Medyascope) Bakırhan, "meselenin konut değil, konum olduğunu" hatırlatarak yanıt veriyor: "Birinin hakkını teslim etmek için diğerinin hakkını tartışmaya açmak zorunda değiliz." Bu noktada Bakırhan haklı: Hakları birbirinin alternatifi olarak kurmak, hak düşüncesinin kendisine aykırıdır. Ama aynı yanıtın devamında kurulan bir ayrım dikkat çekiyor: Bakırhan'a göre Demirtaş'ın, Yüksekdağ'ın, Atalay'ın ve siyasi tutukluların özgürlüğü bir "hukuk meselesi", Öcalan'ın rolü ve çalışma koşulları ise "yürüyen sürecin kendi başlığı". Yani Öcalan'ın konumu masanın üstünde, Atalay'ın özgürlüğü masanın dışında. Bu ayrımın ne anlama geldiğini "Birleşik partiden tek gündeme" bölümünde tartışıyoruz.

6 Eylül kongresi için "yeni yapılanma döneminin başlangıç kongresi" diyor: Demokratik Cumhuriyet Hareketi ilan edildi, asıl köklü değişim bir sonraki kongrede olacak. Amaç: "Osmanlı'dan başlayarak Cumhuriyete ve bugüne uzanan modernleşme tarihinde dışarıda bırakılanların — kimi durumlarda Kürtler, kimi durumda Aleviler, her durumda kadınlar, gençler, yoksullar, işçiler vd. — Türkiye'yi yönetebileceklerini göstermek."

Fon vurgunu için ise: "Bu ülkenin yurttaşları üç şey istiyor […] Ekmek, Haysiyet ve Gelecek." 500 bin yatırımcının birikiminin belirsizliğe girdiğini, "paranın izi belli, işlem yapanlar belli" olduğunu söylüyor ve sorunun "klasik bir yolsuzluk olarak görmeden üçüncü yol bakış açısıyla" ele alınmasını öneriyor.

İlk not: "Her durumda işçiler" ifadesi, söyleşide işçi kelimesinin geçtiği iki yerden biri. Öteki, sola sitemdeki "emek mücadelesi". Fon vurgunu yanıtı ise ilginç: "Üçüncü yol" ifadesi ne yolsuzluk ahlakçılığını ne de piyasa savunuculuğunu benimseyen bir çizgiyi işaret ediyor ama içini doldurmuyor. Borsa dosyasındaki fon krizi yazılarımızda gösterdiğimiz gibi fon krizi, küçük birikim sahibinin finans kapitale nasıl yem edildiğinin hikâyesidir; bunun adı "üçüncü yol" değil, sermaye birikiminin kendisidir.

İlk İzlenim: Teşhis Hukuktan, Reçete Sabırdan

TİP Dosyası'nda Erkan Baş'ın söyleşisi için "teşhis sınıftan, reçete hukuktan" demiştik. Bakırhan'ın söyleşisi için formül şu olabilir: Teşhis hukuktan, reçete sabırdan.

Bakırhan sürecin her düğümünde doğru yere parmak basıyor: hukuki güvence, statü, AYM-AİHM kararlarının uygulanmaması, kayyımlar, baskılar. Ama reçete her seferinde aynı: sabır, ısrar, masanın dağılmaması, toplumla temas. Bu reçete bir halkın kırk yıllık acısını düşündüğünüzde anlaşılırdır. Fakat sabrın kime, ne kadar süre ve hangi karşılık beklentisiyle önerildiği sorusu yanıtsız kalıyor. Sabır, bir taraf için strateji, öbür taraf için zaman kazanma aracı olabilir.

Söyleşide bir de görünmeyen özne var: işçi sınıfı. Kürt emekçisi, Türk emekçisi, Arap, Alevi, Ermeni emekçisi. Barışın kendisine ne getireceğini en çok merak eden, ama masada hiç anılmayan kesim. "Derin sınıfsal analiz" ve "Birleşik partiden tek gündeme" bölümlerinde bu boşluğa döneceğiz.


SÜRECİN SON HÂLİ: ELLİ ALTI GÜNÜN BİLANÇOSU

Bakırhan "güçlü bir başlangıç" diyor. Biz de bir bilanço çıkaralım: 10 Ağustos'ta yasa kabul edildiğinde neler vaat edildi, 5 Ekim itibarıyla neler gerçekleşti?

Yasa: Hukuken var, fiilen yok

7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Ağustos 2026'da on iki saatlik bir oturumun sonunda 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oyla kabul edildi (T24). Oy dağılımı şöyleydi:

PartiTutum
AKP268 evet
DEM Parti55 evet
MHP44 evet
Yeni Parti33 evet, 54 ret (bölündü)
CHP29 evet, 2 ret
İYİ Parti29 ret

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş bu uzlaşının "anayasa oylamalarında bile nadiren görüldüğünü" söyledi. Haklıydı. Ama yasanın en kritik hükmü, yürürlüğünü bir siyasal-güvenlik tespitine bağlayan hükmüdür: PKK/KCK'nin "fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan silah-mühimmatı teslim ettiğinin" güvenlik kurumlarınca tespit ve teyidi, MGK kararı, Resmî Gazete'de yayım ve ardından altı aylık uygulama süresi.

30 Eylül'de toplanan MGK'nin sekiz maddelik bildirisinin ikinci maddesi şu: "Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedefleri istikametinde atılan adımlar ve katedilen mesafe değerlendirilmiş; […] sarf edilen gayretlerin kararlılıkla sürdürüleceği ifade edilmiştir" (Hürriyet). Tespit yok, teyit yok, takvim yok (bianet). AKP'den gelen açıklamalara göre MGK kararı ancak Aralık'ta beklenebilir.

Bakırhan bu bildiriyi "süreç ilerliyor" diye okuyor. Biz aynı bildiriyi "kapı açık ama anahtar cepte" diye okuyoruz. İki okuma da metne sadık; aradaki fark, kimin güvenine dayandığınızdır.

Üç takvim, bir yasa

Sürecin bugünkü açmazı, üç merkezin üç ayrı takvimle konuşmasıdır:

MerkezNe diyor?Kaynak
Ankara"Silah bırakmaya ilişkin somut adımlar şu ana kadar gerçekleşmedi." Önce sahadan teyit.Hakan Fidan, NTV, 20 Eylül (aktarım)
Kandil"Öcalan özgür olmazsa silahları bırakmayız ve Türkiye'ye gitmeyiz." Yasada "Kürt sorununun çözümünün temelleri bulunmuyor."Cemil Bayık, 18 Eylül (Halk TV); Duran Kalkan, 22 Eylül: yasa "uygulanmamak için çıkarılmış"
İmralı"Silah artık kutsanmamalı. Eski biçim yenilgiye götürür." Daha güçlü silahlar "söz, hukuk, örgütlü toplum".Basına yansıyan mesaj, 29 Eylül (Takvim aktarımı)
DEM Parti"Teknik gecikme siyasi ertelemeye dönüşmesin." İlk dönüşler kışa kalmadan.Bakırhan, Evrensel, 5 Ekim

Bu tabloyu dikkatle okuyun. Ankara silah ister, Kandil özgürlük ister, İmralı silahın kutsallığını sorgular, DEM sabır ister. Her biri ötekinin adım atmasını bekler. Teorik olarak buna "güvenlik ikilemi" denir; sınıf açısından ise asıl soru başkadır: Bu dört merkezin hiçbirinde, sürecin sonucunu yaşayacak milyonların bir sözü, bir organı, bir oyu yoktur. Takvim, masada oturanlar arasında pazarlık konusudur; masanın dışındakiler takvimi haberlerden öğrenir.

Kurumlar: Takip Kurulu ve alt komisyonlar

Yasa uyarınca kurulan Takip Kurulu 25 Ağustos'ta ilk kez toplandı. Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonuna Öcalan'ın katılacağı Uçum tarafından doğrulandı. Meclis Başkanı Kurtulmuş, izleme komisyonunun kuruluşunun 1 Ekim'den sonra başlayacağını söyledi. Bakırhan'ın "ilgili kurulların hızla oluşturulması" çağrısı bu boşluğa işaret ediyor: Yasa çıkalı iki ay olmasına rağmen yasanın öngördüğü yapıların bir kısmı hâlâ kurulmadı.

Kurulların bileşimi de önemli. Ağustos'taki ilk yazımızda (2026 Çerçeve Yasa Neyi Gizliyor?) yasanın yargısal süreçleri Cumhurbaşkanlığına bağlı idari kurullara ve MGK'ye bağladığını, bunun kuvvetler ayrılığı ilkesiyle çeliştiğini yazmıştık. Bugün kurulların ne zaman, kimlerle, hangi şeffaflık düzeyinde çalışacağı hâlâ kamuoyuyla paylaşılmış değil.

Tutsaklar: Kapının dışında kalanlar

Sürecin en somut ölçütü, cezaevi kapılarıdır. Bakın kim çıktı, kim içeride:

Kişi / kesimDurum (5 Ekim 2026)
Selahattin Demirtaşİçeride. 4 Kasım 2016'dan beri. AİHM Büyük Daire kararı (22 Aralık 2020) uygulanmadı. Kobani davasında 42 yıl, dosya istinafta. DEM 18 Ağustos'ta "yasa kapsamında çıkacak" demişti.
Figen Yüksekdağİçeride. Kobani davasında 30 yılı aşkın hapis.
Can Atalayİçeride. AYM'nin iki hak ihlali kararına rağmen. 1 Ekim'de 24 saatlik açlık grevi. (Meclis Açılıyor, Ama Neye Yarıyor?)
Selçuk Mızraklı8 Eylül'de çıktı — çerçeve yasayla değil, cezasını doldurarak. (Mızraklı yazımız)
Osman Kavalaİçeride. AİHM kararına "haddini bil" yanıtı.
Barış akademisyenleriYasanın kapsamı dışında. On yıl sonra hâlâ üniversiteye dönüş yok. (Barışı İstemenin Bedeli)
KHK'lılarYasanın kapsamı dışında.
HDK davası sanıklarıBarış sürecinin içinde, Şubat 2025'te gözaltı ve tutuklamalar; yasanın kapsamı dışında.
Öcalanİmralı'da; yeni konut, alt komisyon görevi gündemde. Yasanın erteleme hükümleri kapsamı dışında.

18 Ağustos'ta, yasa Resmî Gazete'de yayımlandığı gün, DEM Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel yasayla yaklaşık "dört bin kişinin tahliye olacağını", Demirtaş ve Yüksekdağ'ın da yasa kapsamında çıkacağını söylemişti; kapsam dışında kalanlar için "periyodik bir kurulun dosyaları tek tek değerlendireceğini" eklemişti (Artı Gerçek). Elli altı gün sonra bu dört bin kişiden hiçbiri çıkmadı, çünkü yasa yürürlüğe girmedi.

Mızraklı'nın tahliyesi sürecin bir başarısı gibi sunuldu, ama değildi. Cezasını doldurdu. Yedi yıl. Dört ay belediye başkanlığı yaptığı için, tek delili belgesiz bir gizli tanık ifadesi olan bir dosyadan. Çıktığında ilk cümlesi şuydu: "Benden önce bu kapının önünde olması gereken Selahattin Demirtaş'tır." Bu cümle, Bakırhan'ın kapı metaforunun öbür yüzüdür. Kapı dağdan dönecekler için aralandı; ama cezaevi kapıları, barış için konuştuğu için içeride olanlara kapalı kaldı.

Kayyımlar: "Kayyım demek talan demektir"

2016-2024 arasında 164 belediyeye kayyım atandı; 2024-25'te bunlara 13 belediye daha eklendi. Bahçeli 2025'te "Ahmet'ler makama" dediğinde, Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk ve Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in görevlerine iadesi bekleniyordu. Özer Nisan 2026'da Medyascope'a "Bahçeli dört kez söz verdi" dedi. Türk'ün yerine görevlendirilen kayyımın süresi ise 3 Temmuz'da iki ay daha uzatıldı (Evrensel).

30 Eylül'de görevden alınmış DEM'li belediye başkanları Mardin'de buluştu. Ahmet Türk'ün sözleri: "Kayyım demek talan demektir." Mardin Büyükşehir Belediyesinin 57 taşınmazı satışa çıkarılmış (Halk TV).

Bu bir sınıf olgusudur. Mızraklı yazımızda göstermiştik: Kayyım yalnızca bir seçim iradesinin gaspı değildir; belediye bütçesinin denetimden çıkarılması, kamusal taşınmazların el değiştirmesi, belediye kooperatiflerinin ve kadın merkezlerinin kapatılmasıdır. Yani müştereklerin tasfiyesidir. Barış süreci kayyım rejimine dokunmadıkça, bölgedeki emekçiler için barışın maddi karşılığı eksik kalır. Ahmet Türk "sabırla destekliyoruz" diyor; aynı gün belediyesinin arsaları satılıyor.

Muhalefet: Aynı iktidarın öbür eli

Sürecin işlediği aynı aylarda olanlar:

  • 24 Temmuz: CHP'ye "mutlak butlan" kararı. Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa edip Yeni Parti'yi kurdu (Euronews).
  • 12-13 Eylül: "Ailem Güvende" adı altında LGBTİ+ derneklerine on sekiz ilde eşzamanlı operasyon (Kimin Ailesi Güvende?).
  • Eylül sonu: T24'ün kapatılması, komedyen Deniz Göktaş'ın tutuklanması ve tahliyesi.
  • Fon vurgunu: 500 bini aşkın yurttaşın birikimi belirsizlikte.

Bakırhan bunları "barışa güveni azaltan" gelişmeler olarak anıyor. Biz bir adım ileri gidiyoruz: Bunlar, sürecin içinde işlediği siyasal rejimin tarifidir. Barış, bu rejimin içinde ve onun kurallarıyla tasarlanıyor. Rejim değişmeden barışın içeriğinin değişmesini beklemek, Ağustos'ta adını koyduğumuz "hukuk fetişizmi"nin ta kendisidir.

Bölge: Barışın jeopolitik takvimi

Sürecin Türkiye dışı takvimini de görmek gerekir:

  • 17 Haziran 2026: ABD-İran anlaşması.
  • 29 Ocak 2026: Şam ile SDG arasında ateşkes ve kademeli askerî entegrasyon anlaşması; 25 Ağustos: SDG'nin feshi.
  • 16 Eylül: İran İçişleri Bakanı'nın Ankara ziyareti: "PKK, PJAK ve tüm kolları varlıklarını sona erdirmeli."
  • Eylül sonu: Türkiye ile Irak arasında PKK'nin bölgeden çekilmesine ilişkin anlaşmalar basına yansıdı.
  • MGK bildirisinin üçüncü maddesi: Suriye'de "devlet otoritesinin ülke sathına teşmili ve entegrasyon sürecindeki müspet gelişmeler."

Ağustos'ta Kapalı Kapı yazısında şunu demiştik: Silahların susturulması, bölge sermayesinin yatırım ortamını güvenli hâle getirmenin de aracıdır. Irak'tan Türkiye'ye uzanan Kalkınma Yolu projesi, Suriye'nin yeniden inşası, enerji koridorları — bunların hepsi silahsız bir Kürt coğrafyası ister. Bu, barışın kötü olduğu anlamına gelmez. Bu, barışın kimin için ne anlama geldiğinin sınıfsal olarak farklılaştığı anlamına gelir. İnşaat şirketi için barış yeni ihale demektir; inşaat işçisi için barış, aynı iskelede aynı ücretle ama artık askerî operasyon korkusu olmadan çalışmak demektir. İkisi de gerçektir; ikisi aynı şey değildir.

Bilanço tablosu
Vaat ya da beklenti (Ağustos 2026)Durum (5 Ekim 2026)
Yasa hızla yürürlüğe girecekMGK tespiti yok; Aralık bekleniyor
İlk dönüşler Ekim'de başlayabilirTakvim yok; Bakırhan "kışa kalmadan" diyor
Kurullar kurulacakTakip Kurulu toplandı; izleme komisyonu 1 Ekim sonrası
Demokratikleşme adımları gelecekYasadaki demokratikleşme hükmü takvimsiz; somut düzenleme yok
"Dört bin kişi tahliye olacak" (DEM, 18 Ağu)Hiçbiri çıkmadı; Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay, Kavala içeride; Mızraklı cezasını doldurdu
Kayyımlar kalkacakKayyımlar yerinde; süreler uzatılıyor; taşınmazlar satılıyor
Barış akademisyenleri, KHK'lılarKapsam dışı
Anadilde eğitimGündemde değil; Anayasa md. 42 yerinde
ToplumsallaşmaAydınlar ve Aleviler tartışması; güven bunalımı

Bu tabloyu "süreç başarısız" diye okumuyoruz. Silahların büyük ölçüde sustuğu, örgütün fesih kararı aldığı, Meclis'in meseleyi konuştuğu bir dönem, kırk yıllık çatışmanın ardından gerçek bir kırılmadır. Bakırhan bunu söylerken haklı. Ama tabloyu "süreç ilerliyor" diye de okuyamayız. Okuma şudur: Silah tarafında büyük adımlar atıldı; hak tarafında neredeyse hiç adım atılmadı. Bu asimetri sürdükçe, barış "silahsızlanma" ile eşanlamlı hâle gelir ve "demokratikleşme" bir sonraki pazarlığın konusu olarak askıda kalır.


ÖNCEKİ YAZILARIMIZA DÖNÜŞ: TEZLERİMİZ NEREDE DURUYOR?

Ağustos ve Eylül'de bu sitede çerçeve yasa ve barış süreci üzerine on bir yazı yayımladık. Bir yazıyı yazıp unutmak kolaydır. Zor olan, aradan iki ay geçtikten sonra dönüp "ne dedik, ne oldu" diye sormaktır. Sınıf siyaseti, iddialarını olguyla sınamayan bir siyaset olamaz.

Yazı yazı bir sınav
YazıAna tez5 Ekim itibarıyla
2026 Çerçeve Yasa Neyi Gizliyor? (9 Ağu)Yasa yürürlüğü MGK'ye bağlayarak "rehine siyaseti" üretir; seçici kapsam eşitlik ilkesine aykırıdır.Doğrulandı. MGK tespiti yok. Kapsam dışı kalanlar hâlâ dışarıda.
Çerçeve Yasa'ya "Evet" Diyenlerin Sınıfsal Anatomisi (10 Ağu)"Evet", 2010'daki "yetmez ama evet"in ikizidir; karşılığı alınmayan bir onaydır.Doğrulandı. "Evet"in karşılığında ne demokratikleşme ne tahliye geldi. Yalnız bir ayrımı daha net koymalıyız: Kürt halkının barış talebi ile parti yönetiminin pazarlık stratejisi aynı şey değildir. Eleştirimiz ikincisinedir.
Can Atalay'ın Açıklaması Üzerine (10 Ağu)"Şiddetsiz siyaset" söylemi hukuk fetişizmine kayabilir.Yeniden düşünülmeli. Atalay barışı savundu, hukuku savundu; ama hukukun ilk kurbanı yine kendisi oldu. Barışın taraflarından hiçbiri onun özgürlüğünü masaya koymadı. Atalay'a yönelttiğimiz eleştiri, bugünden bakınca, onun durumunun ahlaki ağırlığını yeterince tartmamıştı.
Çerçeve Yasa'nın Sınıfsal Analizi ve Sosyalist Strateji (11 Ağu)Yasa bir pasif devrim aracıdır; sosyalistler bağımsız sınıf hattı kurmalıdır.Doğrulandı. Rıza (yasa, komisyon) ve zor (muhalefete operasyon) eşzamanlı işliyor.
Yalçıner'in Yazısının Değerlendirmesi (11 Ağu)İşçi haklarını merkeze koyan tutum değerli ama devletin bütünsel yeniden yapılanmasını görmüyor.Yerinde.
Hegemonya Gerçekliği, Pasif Devrim ve Bağımsız Sınıf Hattı (14 Ağu)İktidarın oyun sahasında "evet/hayır" seçimi reddedilmeli; gündemi sınıf belirlemeli.Doğrulandı, ama eksik. Bağımsız sınıf hattının somut olarak ne yapacağını yeterince göstermedik. Bu dosyanın "Somut görevler" bölümü o eksiği kapatmaya çalışıyor.
Deniz Zeyrek'e Açık Davet (14 Ağu)Lider niyetlerine odaklanan analiz, maddi özü ıskalar.Yerinde.
Kapalı Kapı, Sızdırılan Metin, Kiralık Akıl (28 Ağu)Süreç bir gizlilik rejimiyle yürüyor; seçim aritmetiği belirleyici; aydınlara "onay" rolü biçiliyor; silahların susması bölge sermayesinin yatırım ortamı ihtiyacıyla örtüşüyor.Büyük ölçüde doğrulandı. Anayasa tartışması aritmetiği öne çıkardı; aydınlar tartışması büyüdü; Irak-Suriye ekseni hızlandı.
Barışı İstemenin Bedeli (1 Eyl)Silah bırakana açılan, barış isteyene kapalı kapı hangi barışın kapısıdır?Doğrulandı. Akademisyenler kapsam dışı; DEM de onları bir koşul olarak öne sürmedi.
Barış Sürecine Dair Açık Sorular (8 Eyl)Sürecin adı, masadakiler, gizli mutabakat, Demirtaş, sosyalistlerin konumu, dönüşlerin güvencesi, bölgesel satranç.Sorular hâlâ açık. Bakırhan söyleşisi bunlardan ikisine dolaylı yanıt veriyor; ötekilere hiç değinmiyor.
Selçuk Mızraklı Kimdir? (9 Eyl)Mızraklı'nın tahliyesi süreçle değil cezanın dolmasıyla oldu; kayyım müştereklerin tasfiyesidir.Doğrulandı.
Neyi doğru gördük?

Yasanın yapısını. Yürürlüğü MGK'ye bağlayan bir yasanın, siyasal iradenin istediği an açıp kapayabileceği bir musluk olduğunu yazdık. Elli altı gün sonra musluk kapalı. Bakırhan bunu "teknik gecikme" diye adlandırıyor; Kandil'den Duran Kalkan yasanın "uygulanmamak için çıkarılmış" olduğunu söylüyor. Biz ikisinin arasında bir yerde duruyoruz: Yasa, uygulanabilmek için değil, uygulanıp uygulanmamasının iktidarın elinde kalması için bu biçimde yazıldı.

Asimetriyi. Silah tarafının adım atıp hak tarafının beklediğini yazdık. Bilanço tablosu bunu gösteriyor.

Rejimin bütünlüğünü. Barış masası ile muhalefete operasyonların aynı stratejinin iki yüzü olduğunu yazdık. Temmuz'dan bu yana yaşananlar — CHP'ye mutlak butlan, Ailem Güvende, T24'ün kapatılması, fon vurgunu karşısında sessizlik — bunu teyit ediyor.

Himaye dilini. Açık Sorular yazısında Bakırhan'ın "sokaktan alıp" sözünü bir "vesayet dili" olarak adlandırmış, "yukarıdan barış, aşağıdakileri nesneleştirir" demiştik. Bu dosyanın "Öteki sınıf partilerine yaklaşım" bölümü, bu dilin tek bir sürçme olmadığını, 2023'ten bu yana süren bir örüntü olduğunu gösteriyor.

Neyi eksik gördük?

Barışın nesnel kazanımını yeterince öne çıkarmadık. Kırk yılda kırk binden fazla insan öldü. Kuşaklar boyunca bu ülkenin anneleri, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, evlatlarının tabutunu bekleme korkusuyla yaşadı. Silahların susması, bu korkunun bitmesi demektir. Çatışma, sınıfı ulusal hatlarda bölmenin en etkili aracıydı. Bunun sona ermesi sınıf mücadelesi açısından tarihsel bir olanaktır ve biz Ağustos'ta bunu yeterince açık söylemedik.

Halk ile parti yönetimini yeterince ayırmadık. Bazı cümlelerimiz, Kürt halkının barış talebini ve DEM'e oy veren milyonların umudunu, parti yönetiminin pazarlık tercihleriyle aynı kefeye koyuyordu. Bu dosyada eleştirimizin hedefini daha net koyuyoruz: Barış talebi meşrudur ve bizimdir; eleştirdiğimiz, bu talebin dar bir gündeme sıkıştırılması, demokrasi mücadelesinin genel taleplerinin masadan düşürülmesi ve öteki ezilenlere karşı kurulan himaye dilidir.

Alternatifi göstermedik. "Bağımsız sınıf hattı" dedik, ama bu hattın bugün Diyarbakır'da, Esenyurt'ta, Mersin'de bir Kürt inşaat işçisi için ne anlama geldiğini somutlamadık. Karşı çıkmak kolaydır; yerine bir şey koymak zordur.


KRONOLOJİ: 1 EKİM 2024'TEN 5 EKİM 2026'YA

Sürecin iki yılını bir tabloda görelim. Tarih çelişkilerinde kaynaklarımızı nota düştük.

TarihOlayNot
1 Ekim 2024Meclis açılışında Bahçeli DEM sıralarına gidip el sıkışıyorSürecin sembolik başlangıcı
22 Ekim 2024Bahçeli: Öcalan Meclis'e gelip örgütün feshini ilan etsin, "umut hakkı" konuşulsunMHP'nin tarihsel çizgisinde kırılma
30 Ekim 2024Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer tutuklanıyor, yerine kayyımSüreçle eşzamanlı kayyım dalgası başlıyor
4 Kasım 2024Mardin, Batman, Halfeti'ye kayyım; Ahmet Türk görevden alınıyorTürk'ün yerine üçüncü kez kayyım
Aralık 2024İmralı heyeti görüşmeleri başlıyorSırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan
27 Şubat 2025Öcalan'ın "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"PKK'ye silah bırakma ve fesih çağrısı
1 Mart 2025PKK ateşkes ilan ediyor
3 Mayıs 2025Sırrı Süreyya Önder yaşamını yitiriyorSürecin en önemli sivil arabulucularından biri
12 Mayıs 2025PKK kongre kararıyla feshini açıklıyor
11 Temmuz 2025Süleymaniye yakınında otuz militanın silahlarını yakma töreniSembolik silah bırakma
5 Ağustos 2025TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını yapıyor
Eylül 2025Komisyon sivil toplum dinlemeleri; Eğitim Sen yazılı rapor sunuyorAnadilde eğitim talepleri kayda geçiyor
26 Eylül 2025Kobani davası dosyası istinafa ulaşıyor
18 Şubat 2025HDK soruşturması kapsamında gazeteci, akademisyen ve sanatçılara gözaltıBarış süreci içinde HDP'nin kurucu kongresinin katılımcıları yargılanıyor
29 Ocak 2026Şam ile SDG arasında ateşkes ve kademeli entegrasyon anlaşması
18 Şubat 2026Komisyon ortak raporu nitelikli çoğunlukla kabul ediliyorDEM, AKP ve MHP ayrıca kendi raporlarını veriyor
26 Ocak – 19 Ağustos 2026Hemşire İkra Avcı'nın gözaltı, beraat ve meslekten atılma süreciHukuk dışı tasfiyenin simgesi
29 Nisan 2026Ahmet Özer: "Bahçeli dört kez söz verdi"Kayyım iadeleri gerçekleşmiyor
Haziran 2026Erkan Baş'ın "ana dili Kürtçe" sözü tartışması; Bakırhan: "yaraları deşecek söylemlerden uzak durmalıyız"
17 Haziran 2026ABD-İran anlaşmasıBölgesel takvim hızlanıyor
3 Temmuz 2026Ahmet Türk'ün yerindeki kayyımın süresi iki ay uzatılıyor
24 Temmuz 2026CHP'ye mutlak butlan; Özel ve 91 milletvekili Yeni Parti'yi kuruyorMuhalefetin yeniden şekillenmesi
10 Ağustos 20267595 sayılı Kanun 467 oyla kabul ediliyorYürürlük MGK tespitine bağlı
18 Ağustos 2026Yasa Resmî Gazete'de; DEM'den Temel: "dört bin kişi tahliye olacak", "Can Atalay içeride duramaz"Beklentilerin hiçbiri gerçekleşmedi
25 Ağustos 2026Takip Kurulu ilk toplantı; SDG Şam'da feshini açıklıyorAynı gün iki fesih ekseni
26 Ağustos 2026AİHM'nin Kavala kararına "haddini bil" yanıtı
Ağustos sonuFaik Özgür Erol: "Bu ölçüde az entelektüel destekle" karşılaşıldıAydınlar tartışması başlıyor
2 Eylül 202653 Alevi aydının bildirgesi; Bakırhan'ın "sokaktan alıp…" yanıtı
5 Eylül 2026Demirtaş'ın "bulmaca" notu: Mızraklı salı çıkacak
6 Eylül 2026DEM 5. Olağan Kongresi; eş başkanlar 535 oyun tamamıyla yeniden seçiliyor; Demokratik Cumhuriyet Hareketi ilan ediliyor
8 Eylül 2026Mızraklı cezasını doldurarak tahliye
12-13 Eylül 2026"Ailem Güvende" operasyonları
14 Eylül 2026Öcalan: süreç gecikmeden adım atılmasını gerektiren aşamadaGörüşme notu
16 Eylül 2026Özel'in "konut" sözü; İran İçişleri Bakanı Ankara'da
17 Eylül 2026Uçum: Öcalan silahsızlanma alt komisyonuna katılacak
18 Eylül 2026Bayık: "Apo özgür olmazsa silahları bırakmayız"Bazı kaynaklar 22 Eylül veriyor
20 Eylül 2026Fidan: "Somut adımlar gerçekleşmedi"
22 Eylül 2026Kalkan: yasa "uygulanmamak için çıkarılmış"
27 Eylül 2026Diyarbakır il kongresinde Bakırhan: "Kürtler yüz yıl sonra ilk defa menüde değil, masadadır"; İmralı için "kapıyı açın"; Erzurum'da Hatimoğulları fon vurgununu anlatıyor
29 Eylül 2026İmralı'dan "silah artık kutsanmamalı" mesajı basına yansıyor
30 Eylül 2026MGK bildirisi: "katedilen mesafe" — tespit yok; Mardin'de kayyım mağduru başkanlar buluşuyor
1 Ekim 2026Meclis açılıyor; Erdoğan'ın konuşmasında yeni anayasa ağırlıklı; sürecin ikinci yılı doluyor. Can Atalay Silivri'de 24 saatlik açlık grevinde; TİP açılışı boykot ediyor, DEM Atalay'ın fotoğrafını Genel Kurul'a taşıyor
5 Ekim 2026Bakırhan'ın Evrensel söyleşisi

Bu kronolojiye dikkatle bakınca bir örüntü görülüyor: Her "barış" adımının yanında bir "baskı" adımı var. Bahçeli'nin el sıkışmasından bir ay sonra kayyım dalgası. Komisyonun çalışmaları sürerken hemşirenin tasfiyesi. Yasanın kabulünden iki hafta sonra AİHM'ye "haddini bil". Kongreden bir hafta sonra Ailem Güvende. Bu bir tesadüf değil, bir yönetim tekniğidir: Bir kapı açılırken öbürü kapanır ki kimse açık kapının ötesinde ne olduğunu sormasın.


İKİ EŞ BAŞKAN: BAKIRHAN VE HATİMOĞULLARI

Bir partiyi anlamak için onu yönetenlerin yolunu bilmek gerekir. DEM'in iki eş genel başkanı, 15 Ekim 2023'ten bu yana partiyi birlikte yönetiyor ve 6 Eylül 2026 kongresinde 535 geçerli oyun tamamını alarak yeniden seçildiler. İkisinin yolu, partinin iki kurucu geleneğini temsil ediyor: ulusal hareketin çekirdeği ve Türkiye solunun HDP'ye katılan bileşeni.

Tuncer Bakırhan: HADEP'ten DEHAP'a, Siirt'ten Meclis'e

Tuncer Bakırhan 1970'te Kars'ın Susuz ilçesinde doğdu. Uludağ Üniversitesi İktisat Bölümü'nü bitirdi. 1989'dan itibaren HEP çizgisindeki partilerde görev aldı (bianet).

YılOlay
1990'larHEP çizgisindeki partilerde görevler; HADEP Kars il başkanlığı
2002DEHAP Kars milletvekili adayı; ilde yeterli oyu alıyor ama parti ulusal barajın altında kalıyor
2003–2005DEHAP genel başkanı. Parti bu dönemde silahlı çatışmanın sona ermesi için bir barış kampanyası yürütüyor
2004Seçim çalışmalarında Kürtçe selamlaşma kullandığı için yargılanıyor
2005 sonrasıDTP kurucular kurulu üyesi ve genel başkan yardımcısı; ardından BDP'de dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı
2009DTP'nin İstanbul Esenyurt belediye başkan adayı
2009 sonrasıKCK operasyonları kapsamında yaklaşık bir buçuk yıl tutuklu kalıyor
30 Mart 2014Siirt Belediyesi eş başkanı seçiliyor
Kasım 2016Gözaltına alınıp tutuklanıyor; belediyeye kayyım atanıyor (Agos)
Temmuz 2018"Örgüt üyeliği ve propaganda" iddiasıyla on yıl hapis cezası
Ekim 2019Yaklaşık üç yıl sonra tahliye
Eylül 2021AİHM, tutukluluğu nedeniyle Türkiye'yi hak ihlalinden mahkûm ediyor
Mayıs 2023Yeşil Sol Parti listesinden Siirt milletvekili
15 Ekim 2023Eş genel başkan
Kasım 2024Hakkında İçişleri Bakanlığı soruşturması başlatılıyor
10 Ağustos 2026Çerçeve yasa oylamasında DEM adına Genel Kurul konuşması
2 Eylül 2026Alevi aydınlara "sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler" sözü
6 Eylül 20265. Kongre'de yeniden seçiliyor; Demokratik Cumhuriyet Hareketi'ni ilan ediyor
27 Eylül 2026Diyarbakır il kongresi: "Kürtler yüz yıl sonra ilk defa menüde değil, masadadır"
5 Ekim 2026Evrensel söyleşisi

Bakırhan'ın yolu, Kürt siyasal hareketinin otuz beş yılının neredeyse bütün evrelerinden geçiyor: kapatılan partiler, Kürtçe konuştuğu için açılan davalar, KCK tutuklamaları, belediye başkanlığı, kayyım, hapis, AİHM. Bu, kendi bedenine kazınmış bir deneyim. Bakırhan'ın sürece dair bütün cümlelerinde bu deneyimin ağırlığı hissediliyor: "Kimse belirsizliğe dönmez" diyen, belirsizliği cezaevinde yaşamış birinin sesidir.

Ama aynı yol, bir siyasal kültürün de yoludur. DEHAP'tan bu yana Bakırhan'ın siyaseti, ulusal hareketin stratejik merkezinin belirlediği çizgiyi Meclis'e ve kamuoyuna taşıma siyasetidir. 2003-2005'teki barış kampanyasından 2026'da sürecin Öcalan'ın siyasi liderliği ekseninde ilerlediği vurgusuna kadar bu çizgi tutarlıdır. Tutarlılık bir erdemdir; ama aynı tutarlılık, merkezin çizgisinin dışında kalan her sesi "süreç karşıtlığı" ya da "o dündü" diye karşılayan bir refleksi de besler.

Tülay Hatimoğulları: Arap, Alevi, sosyalist, feminist

Tülay Hatimoğulları 1977'de Hatay'ın Samandağ ilçesinde, Arap Alevi bir ailede doğdu. Türkçeyi yedi yaşında, okulda öğrendi; anadilinin okulda yasak olmasının ne demek olduğunu kendi çocukluğunda yaşadı. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Lise yıllarından itibaren sosyalist hareketin içinde yer aldı. 2018'de Adana'dan aday gösterildiğinde kendini dört kimlikle tanımladı: "Arap, Alevi, sosyalist, feminist" (bianet).

YılOlay
1995Samandağ'da Arapça tiyatro ve müzik üzerine çalışan bir sanat atölyesinin kurucuları arasında
2000Amargi Kadın Akademisi'nin kurucuları arasında
2000'lerİHD Hatay Şubesi yönetimi; Ortadoğu Arap halkları üzerine bir araştırma enstitüsünün kuruculuğu; yerel gazetecilik; emekçi kadın örgütlenmeleri; Türkiye Barış Meclisi'nin kuruluşu
2000'ler sonu – 2012Demokrasi İçin Birlik Hareketi, HDK ve HDP'nin kuruluş süreçlerinde
2016–2018HDP'nin kurucu bileşenlerinden Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi'nin (SYKP) eş genel başkanı
Haziran 2018HDP Adana milletvekili; HDP'nin inanç alanındaki çalışmalarında sorumluluk
Ocak 2020Libya'ya asker gönderilmesine karşı çıkan HDP grubunda
Mart 2021HDP kapatma davasında siyaset yasağı istenen 687 kişiden biri
Mayıs 2023Yeniden Adana milletvekili
15 Ekim 2023Eş genel başkan
15 Eylül 2026"Ailem Güvende" operasyonlarına karşı: "Ne aile güvende ne de hiçbirimiz"
27 Eylül 2026Erzurum il kongresi: fon vurgunu, ekonomik kriz ve Kürtçenin tanınması

Hatimoğulları'nın yolu, Bakırhan'ınkinden farklı bir yerden başlıyor: Türkiye'nin Arap Alevi yoksul bir ilçesinden, sosyalist ve feminist örgütlenmeden, kadın akademisinden, insan hakları derneğinden. HDK'nin kuruluşunda "Türkiye'nin bütün ezilenlerinin birleşik mücadelesi" fikrini taşıyan sol bileşenin bir temsilcisi. Eş başkanlığa seçilmesi, HDP'nin Türkiyelileşme mirasının sürdüğünün bir işareti olarak okundu.

Meclis'in kırılma anlarında duruşlar

Bir partinin ve onu yönetenlerin niteliği, sakin günlerde değil kırılma anlarında görülür. Aşağıdaki tabloda, son otuz yılın Meclis ve rejim kırılmalarında geleneğin tutumunu ve iki eş başkanın o anda nerede durduğunu yan yana koyuyoruz.

Kırılma anıGeleneğin tutumuBakırhanHatimoğulları
1994: DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, Meclis'ten gözaltıKürt siyasetinin Meclis'ten fiilen tasfiyesi; Leyla Zana ve arkadaşları on yıl cezaevindeHEP çizgisinde genç kadroSamandağ'da lise yıllarında sosyalist hareket
2003–2005: AB uyum yasaları, sınırlı Kürtçe yayın ve kurs haklarıBarış kampanyası; kazanımların genişletilmesi talebiDEHAP genel başkanı; Kürtçe selamlaşma nedeniyle yargılanıyorAmargi, kadın ve barış örgütlenmeleri
2009: DTP'nin kapatılması, KCK operasyonlarıPartiyi BDP çatısında sürdürmeDTP genel başkan yardımcısı; KCK tutuklamalarında cezaevine giriyorDemokrasi İçin Birlik Hareketi, Barış Meclisi
2013–2015: Çözüm süreci, Dolmabahçe mutabakatıMüzakere ve TürkiyelileşmeSiirt eş başkanıHDK ve HDP'nin kurucu bileşeninde
20 Mayıs 2016: Dokunulmazlıkların kaldırılmasıHDP karşı; CHP'nin bir kısmı "anayasaya aykırı ama evet" diyerek destek veriyorBelediye başkanı; altı ay sonra tutuklanıyorSYKP eş genel başkanı
2016–2017: OHAL, KHK'lar, kayyım rejimi, referandumHDP "hayır" cephesinde; eş genel başkanları ve vekilleri tutukluCezaevinde; belediyesinde kayyımSYKP eş genel başkanı
2 Ocak 2020: Libya tezkeresiHDP retTahliye sonrasıMilletvekili; ret
2021: HDP'ye kapatma davasıSiyaset yasağı talebi yüzlerce kadroya—Siyaset yasağı istenenler arasında
2023: Seçim, tek liste ve Kılıçdaroğlu desteğiYeşil Sol çatısı; TİP ve EMEP'e tek liste ısrarıSiirt milletvekiliAdana milletvekili
30 Ocak 2024: Can Atalay'ın vekilliğinin düşürülmesiDEM vekilleri "Can Atalay'a özgürlük" pankartıyla kürsü önünde protesto (Medyascope)Eş genel başkanEş genel başkan
2024–2025: Kayyım dalgası (Hakkari, Esenyurt, Mardin, Batman…)Protesto, "irade gaspı"Eş genel başkanEş genel başkan
10 Ağustos 2026: Çerçeve yasa55 evet; demokratikleşme ve tahliyeler bir koşula bağlanmıyorGenel Kurul konuşması: "Temel tek başına ev değildir"; basına yansıyan bölümlerde Atalay'ın adı geçmiyorEş genel başkan
2 Eylül 2026: 53 Alevi aydının bildirgesiParti yönetiminden sert tepki"Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler", "o dündü"; ertesi gün "siyasette alan açmak" anlamında olduğunu söyleyerek geri adım—
12–15 Eylül 2026: "Ailem Güvende" operasyonlarıPartiden açık itiraz—"Ne aile güvende ne de hiçbirimiz"
1 Ekim 2026: Meclis açılışı ve Atalay'ın açlık greviTİP açılışı boykot ediyor; DEM katılıyor, Atalay'ın fotoğrafını Genel Kurul'a taşıyor (Cumhuriyet)Eş genel başkanEş genel başkan

Bu tablo iki şey söylüyor.

Birincisi: Otuz yıl boyunca bu gelenek, rejimin her kırılma anında baskının hedefindeydi ve her seferinde direndi. 1994'te, 2009'da, 2016'da, 2021'de, 2024'te. İki eş başkanın kendi hayatları da bu direnişin parçası. Bunu teslim etmek gerekir.

İkincisi: 2025-2026'da bir değişim var. Geleneğin tarihinde ilk kez parti, rejimle bir müzakere sürecinin içinde ve rejimin anayasa aritmetiğinde belirleyici konumda. Bu konum, partiye tarihinde hiç olmadığı kadar pazarlık gücü veriyor. Ve tablonun son satırları, bu gücün nasıl kullanıldığını gösteriyor: Çerçeve yasaya koşulsuz evet; Atalay için kürsüde bir fotoğraf ama masada bir koşul yok; Alevi aydınlara sert bir azar; demokrasi gündemi ise eş başkanlardan birinin il kongresi konuşmalarına sıkışmış.

İki gelenek, tek ses

Eş başkanlık sistemi, kadın-erkek eşitliğinin kurumsal ifadesi olarak değerlidir. Ama DEM'de eş başkanlığın bir ikinci anlamı daha vardı: ulusal hareketin çekirdeği ile Türkiye solunun bileşenini yan yana tutmak.

Bugün bu ikinci anlam bir iş bölümüne dönüşmüş görünüyor. Bakırhan süreci, Öcalan'ın konumunu, dönüşleri, anayasayı konuşuyor; Hatimoğulları Ailem Güvende'yi, fon vurgununu, ekonomik krizi, kadın haklarını. Bu bir zenginlik olabilirdi. Ama pazarlık masasında yalnızca birinci gündem yer alıyor. İkinci gündem kongre kürsülerinde, basın açıklamalarında, sosyal medya mesajlarında kalıyor. Masaya taşınmıyor; sürecin koşulu yapılmıyor.

Hatimoğulları'na yoldaşça bir soru sormak istiyoruz: Bir zamanlar eş genel başkanı olduğunuz SYKP, 2024'te İstanbul'da farklı bir seçim tutumu açıkladığında DEM'in İstanbul adayı tarafından "ittifak hukukuna uymaz" denilerek azarlandı. Bugün partinin Alevi aydınlara yönelik dili sizin de bir parçası olduğunuz bir topluluğu yaraladı. Sosyalist ve feminist bir eş başkan olarak, sürecin masasına grev hakkını, asgari ücreti, emekli aylıklarını, KHK'lıları, barış akademisyenlerini, Can Atalay'ı taşımak sizin göreviniz değil mi? Türkiyelileşme mirası, bir eş başkanın kimliğinde temsil edilmekle değil, partinin pazarlık gündeminde yer almakla yaşar.


SOY AĞACI: HEP'TEN DEM'E

Genç yoldaşlar, DEM Parti'yi anlamak için önce şunu bilmek gerekir: Bu parti, Türkiye'de kapatıldıkça yeniden kurulan bir siyasal geleneğin dokuzuncu halkasıdır. Hiçbir başka siyasal akım bu kadar çok kez yasaklanıp bu kadar çok kez geri dönmedi.

Halka halka
PartiKuruluşAkıbetNot
HEP — Halkın Emek Partisi19901993'te AYM kararıyla kapatıldı1991 seçimlerinde SHP listesinden Meclis'e giren milletvekilleri; partinin adında "emek" kelimesi vardı
ÖZDEP / DEP — Demokrasi Partisi19931994'te kapatıldıLeyla Zana ve arkadaşlarının dokunulmazlıkları kaldırıldı, Meclis'ten gözaltına alındılar; Zana on yıl cezaevinde kaldı
HADEP — Halkın Demokrasi Partisi19942003'te kapatıldı1999'da bölgede çok sayıda belediye kazandı; Diyarbakır dâhil
DEHAP — Demokratik Halk Partisi19972005'te kendini feshetti, DTP'ye katıldı2002'de baraj altında kaldı
DTP — Demokratik Toplum Partisi20052009'da AYM kararıyla kapatıldı2007'de "bağımsız adaylar" yöntemiyle Meclis'e girdi
BDP — Barış ve Demokrasi Partisi20082014'te yeniden yapılandı (DBP ve HDP'ye)2011'de "Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku"
HDP — Halkların Demokratik Partisi20122021'de kapatma davası açıldı; parti seçimlere başka çatı altında girdiTürkiyelileşme deneyimi; 2015'te yüzde 13
Yeşil Sol Parti / HEDEP2023Kısaltmaya Yargıtay itirazı2023 seçimlerinde HDP'nin girdiği çatı
DEM Parti — Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi2023BugünEş genel başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan

Bu tabloda bir şey dikkat çekiyor: İlk halkanın adında emek kelimesi var. Halkın Emek Partisi. Sonraki halkalarda bu kelime kayboluyor; yerine "demokrasi", "toplum", "barış", "halklar", "eşitlik" geliyor. Bu bir tesadüf değil. Kelimenin kaybolması, aşağıda tartışacağımız bir siyasal kaymanın işaretidir: Sınıftan halka, halktan topluma.

Kapatmanın sınıfsal anlamı

Neden bu kadar çok kapatma? Resmî yanıt hep aynıdır: "Bölücülük", "terörle organik bağ". Ama kapatma kararlarının zamanlamasına bakınca başka bir şey görülür. Her kapatma, partinin bölgede belediye ya da Meclis temsiliyle somut bir güç elde ettiği anlara denk gelir. HADEP 1999'da belediyeleri kazandı, 2003'te kapatıldı. DTP 2009 yerel seçimlerinde bölgede yükseldi, aynı yılın Aralık'ında kapatıldı. HDP 2015'te barajı aştı, 2016'da eş genel başkanları tutuklandı, 2021'de kapatma davası açıldı.

Kapatma, bir halkın kendi kendini yönetme kapasitesinin — en temel düzeyde, belediyeyi yönetme kapasitesinin — tekrar tekrar elinden alınmasıdır. Bu bir mülksüzleştirmedir: Siyasal temsilin, kamusal bütçenin, yerel kaynakların denetiminin mülksüzleştirilmesi. Kayyım rejimi, kapatma davalarının daha ince, daha sürekli, daha "idari" bir biçimidir.

Dayanıklılığın kaynağı

Bu geleneğin dokuz kez yeniden doğabilmesinin kaynağı nedir? Üç şey.

Birincisi, ortak deneyim. 1990'larda köy boşaltmaları, faili meçhuller, zorunlu göç. TBMM'nin 1998 Göç Araştırma Komisyonu bile resmî rakamla 3.428 yerleşim biriminin boşaltıldığını ve 378 bin kişinin yerinden edildiğini kaydetti; insan hakları örgütlerinin tahminleri bunun birkaç katıdır. Bu deneyimi yaşayan bir halk, kendi partisine bir oy pusulasından fazlasını bağlar.

İkincisi, örgütsel süreklilik. Partiler kapansa da kadrolar, yerel ağlar, halk meclisleri, kadın örgütleri, gençlik yapıları sürdü. Parti bir tabelaydı; tabela değişti, örgüt kaldı.

Üçüncüsü, ideolojik merkez. Siyasal geleneğin bir ideolojik ve stratejik merkezi var; partinin bugünkü dilinde bu merkez açıkça "önderlik" olarak anılıyor. Bu merkez, dağınıklığa karşı birlik sağladı. Ama aynı merkez, aşağıda göreceğimiz gibi, parti içi demokrasi ve bağımsız düşünce açısından bir gerilim kaynağı da oldu.


SEÇİMLER VE KİTLE TABANI: OYUN SINIFI

Otuz beş yılın sandık tablosu
SeçimÇatıOySonuç
1991 genelHEP adayları SHP listesinden—Yirmiyi aşkın milletvekili
1995 genelHADEP%4,2Baraj altı
1999 genelHADEP%4,8Baraj altı; aynı gün yerelde bölgede büyük başarı
2002 genelDEHAP%6 civarıBaraj altı
2007 genelBağımsız adaylar ("Bin Umut")—Yirmi milletvekili, DTP grubu
2011 genelEmek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku—Otuz altı milletvekili
2014 cumhurbaşkanlığıDemirtaş%9,8
Haziran 2015 genelHDP%13,180 milletvekili — AKP tek başına iktidarı kaybetti
Kasım 2015 genelHDP%10,859 milletvekili
2018 genelHDP%11,767 milletvekili; Demirtaş cezaevinden aday, %8,4
2019 yerelHDP—65 belediye; bunların 48'ine kayyım
2023 genelYeşil Sol Parti%8,861 milletvekili
2024 yerelDEM%5,7 civarıÜçü büyükşehir, on il; 2024-25'te 13 belediyeye kayyım

Bu tablo iki şey söylüyor.

Birincisi, DEM geleneğinin oy tabanı istikrarlıdır. Yüzde 6 ile 13 arasında, ortalama yüzde 10 civarında. Bu, Türkiye'nin en istikrarlı seçmen kitlelerinden biridir. Kayyımlar, tutuklamalar, kapatma davaları bu tabanı dağıtamadı.

İkincisi, 2015 bir istisnadır. HDP'nin yüzde 13'e çıktığı Haziran 2015, Kürt seçmenin ötesine, Türkiye'nin batısındaki sol, liberal, Alevi, kadın ve genç seçmene ulaşıldığı tek andır. Bu an, aşağıda göreceğimiz gibi, kan ve şiddetle kapatıldı.

Oyun sınıfı: DEM'e kimler oy veriyor?

Burada bir sınıf analizi yapmamız gerekiyor; çünkü partinin programı sınıftan değil "halk"tan, "toplum"dan söz eder, ama seçmen kitlesi belirli bir sınıfsal bileşime sahiptir.

Bölgedeki emekçiler. Doğu ve Güneydoğu illerinde DEM'in tabanı, Türkiye'nin en yoksul hanelerinden oluşur. Bu illerde işsizlik, kayıt dışı istihdam ve kadın istihdamının düşüklüğü Türkiye ortalamasının çok üzerindedir. Yani bölgedeki DEM tabanı, ağırlıklı olarak işsiz ve yarı işsiz bir yedek sanayi ordusudur.

Metropoldeki Kürt işçi sınıfı. 1990'ların zorunlu göçü, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Antalya, Ankara gibi kentlerde büyük bir Kürt işçi nüfusu yarattı. İstanbul'da Esenyurt, Bağcılar, Sultanbeyli, Gazi, Tarlabaşı; İzmir'de Kadifekale ve çevresi; Mersin'in Akdeniz ilçesi. Bu nüfus inşaatta, tekstilde, hizmet sektöründe, kuryelikte en ağır ve en güvencesiz işlerde çalışır. İnşaat iskelelerinde ölen işçilerin önemli bir kısmının Kürt olduğu, iş cinayetleri raporlarında her yıl tekrar eden bir gerçektir. DEM'in metropol tabanı, Türkiye işçi sınıfının en sömürülen katmanıdır.

Mevsimlik tarım işçileri. Çukurova'dan Konya'ya, Ordu'dan Eskişehir'e her yaz göç eden yüz binlerce mevsimlik tarım işçisinin büyük bölümü Kürt ailelerdir. Çadırlarda kalan, çocuklarını tarlada çalıştırmak zorunda kalan, trafik kazalarında topluca ölen bu kesim, emeğin en çıplak sömürüldüğü alandır.

Kamu emekçileri ve aydınlar. Öğretmen, sağlıkçı, avukat, akademisyen. KESK'in örgütlü kesimleri. KHK ihraçlarından en çok etkilenen kesim.

Küçük esnaf ve küçük üretici. Bölgede tarım, hayvancılık, sınır ticareti, küçük atölyeler.

Kürt burjuvazisinin bir kesimi. Bölgede inşaat, enerji, ticaret ve hizmet sektörlerinde büyüyen bir Kürt sermayesi var. Bu sermayenin büyük kısmı tarihsel olarak AKP'ye yakın durdu; bir kesimi ise ulusal hakların tanınmasının kendi pazar ve ihale olanaklarını genişleteceğini bilerek DEM'e mesafeli bir sempati besledi.

Bu tablo bize şunu söylüyor: DEM Parti, sınıfsal bileşimi bakımından ağırlıklı olarak bir emekçi partisidir — ama sınıfsal programı bakımından bir emekçi partisi değildir. Tabanı işçi, işsiz, mevsimlik işçi, kamu emekçisi; programı ise "demokratik toplum", "demokratik ulus", "demokratik cumhuriyet". Bu çelişki, DEM'in en büyük gücü ile en büyük zaafının aynı yerde durduğunu gösterir.

Ulusal baskı ve sınıf sömürüsünün iç içeliği

Neden böyle? Çünkü Kürt emekçisi iki kez ezilir: bir kez işçi olarak, bir kez Kürt olarak. Ve bu iki ezilme gündelik hayatta birbirinden ayrılamaz. Kürtçe konuştuğu için işten atılan, kimliği yüzünden kira bulamayan, "Doğulu" diye iskelenin en tehlikeli yerine verilen işçi, ulusal baskıyı sınıf sömürüsünün içinde yaşar.

Bu iç içelik iki yöne okunabilir. Birinci okuma: Önce ulusal baskı kalkmalı, sonra sınıf mücadelesi gelir. Bu, aşamacı bir okumadır ve DEM'in programatik çizgisi büyük ölçüde buna yakındır. İkinci okuma: Ulusal baskıya karşı mücadele, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak örgütlenmelidir; Kürt işçisinin Türk işçisiyle aynı sendikada, aynı grevde, aynı taleple buluştuğu yerde ulusal baskı da en derinden sarsılır. Bu ikinci okuma bizimkidir.

Bu iki okuma arasındaki fark, barış sürecinde somutlaşır: Birinci okumaya göre barış, ulusal sorunun çözümü için devletle müzakeredir. İkinci okumaya göre barış, aynı zamanda iki halkın emekçilerinin ortak örgütlenmesinin önündeki en büyük engelin kalkmasıdır — ve bu engelin kalkması, kendiliğinden değil, örgütlü bir çabayla bir kazanıma dönüşür.


HDP DENEYİMİ: TÜRKİYELİLEŞME VE KUŞATMA

HDK'den HDP'ye: Bir ittifak fikri

HDP, 2011'de kurulan Halkların Demokratik Kongresi'nin (HDK) siyasal partisi olarak 2012'de doğdu. HDK, Kürt siyasal hareketi ile Türkiye solunun bir dizi bileşeninin, kadın, ekoloji, LGBTİ+, inanç ve emek örgütlerinin bir araya geldiği bir kongre yapısıydı. Fikir şuydu: Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değil, Türkiye'nin demokratikleşme sorunudur; çözümü de Türkiye'nin bütün ezilenlerinin ortak mücadelesinden geçer.

Bu fikrin akıbetini aşağıda "HDK neden sürdürülemedi?" bölümünde ayrıntılı olarak tartışıyoruz. Burada şunu söyleyelim: Bu fikir, Türkiye siyasal tarihinde önemliydi. Çünkü ilk kez, ulusal hareket ile Türkiye solu arasında yapısal bir ittifak denendi. Sosyalist partiler ve gruplar HDK'ye bileşen olarak katıldı, HDP listelerinden Meclis'e sosyalist milletvekilleri girdi.

7 Haziran 2015: Zirve

2015 seçim kampanyası, Demirtaş'ın "Seni başkan yaptırmayacağız" sözüyle başladı. HDP, barajı aşmayı hedefleyen bir "Türkiye partisi" olarak kampanya yürüttü. İstanbul'un batı yakasında, İzmir'de, Ankara'da, Antalya'da HDP'ye oy veren Türk seçmenler oldu. Sonuç yüzde 13,1 ve 80 milletvekili. AKP 2002'den beri ilk kez tek başına iktidarı kaybetti.

Bu an, Türkiye'de ulusal baskıya karşı mücadele ile genel demokrasi mücadelesinin en geniş biçimde buluştuğu andı. Gezi'nin iki yıl sonrasıydı; Gezi'de sokağa çıkan kuşağın bir kısmı ilk kez Kürt hareketiyle aynı sandıkta buluştu.

7 Haziran–1 Kasım: Kan

Sonra ne oldu, biliyorsunuz. Ama genç yoldaşlar için bir daha yazalım, çünkü bu dönem unutturulmaya çalışılıyor:

  • 28 Şubat 2015: Dolmabahçe'de hükümet ile HDP heyeti on maddelik bir müzakere çerçevesini kamuoyuna açıkladı.
  • Mart 2015: Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını tanımadı: "Masa yok."
  • 7 Haziran 2015: Seçim. AKP çoğunluğu kaybetti.
  • 20 Temmuz 2015: Suruç'ta Kobani'ye oyuncak götürmek için toplanan sosyalist gençlere bombalı saldırı: 33 genç öldü.
  • Temmuz 2015 sonrası: Çatışmalar yeniden başladı; hendekler, sokağa çıkma yasakları, yıkılan kent merkezleri — Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova.
  • 10 Ekim 2015: Ankara Garı önünde "Emek, Barış, Demokrasi" mitingine bombalı saldırı: yüzü aşkın insan öldü. Türkiye tarihinin en kanlı saldırısı. Mitingi DİSK, KESK, TMMOB ve TTB çağırmıştı.
  • 1 Kasım 2015: Seçim tekrarı. HDP yüzde 10,8'e düştü; AKP tek başına iktidarı geri aldı.

Bu beş ayın sınıfsal anlamı şudur: Türkiye'de ezilen ulusun hareketi ile emek hareketinin aynı sandıkta, aynı meydanda buluşabileceği gösterildiği anda, o buluşma kanla dağıtıldı. Suruç'ta ölenler sosyalist gençlerdi. Ankara'da ölenler bir sendikal-barış mitinginin katılımcılarıydı. Saldırıların hedefi, Kürt hareketi ile Türkiye solunun kesişim noktasıydı.

2016: Kuşatma
  • 20 Mayıs 2016: Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması için anayasa değişikliği. CHP'nin bir kısmı "anayasaya aykırı ama evet" diyerek destek verdi. Kılıçdaroğlu'nun bu tutumu, bugün Yeni Parti'yi kuran kadroların da paylaştığı bir tarihsel sorumluluktur.
  • 15 Temmuz 2016: Darbe girişimi ve ardından OHAL.
  • Eylül 2016: Bölgedeki belediyelere kayyım atanmaya başlandı.
  • 4 Kasım 2016: Eş genel başkanlar Demirtaş ve Yüksekdağ, çok sayıda milletvekiliyle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı.
  • 2017-2018: Binlerce parti üyesi ve yöneticisi tutuklandı; KHK'larla binlerce kamu emekçisi ihraç edildi.

HDP bu dönemde bir "Türkiye partisi" olmaktan çok, hayatta kalma mücadelesi veren bir partiye dönüştü. Türkiyelileşme projesinin dayandığı batıdaki bağlar zayıfladı; HDK bileşenlerinin bir kısmı geri çekildi; ağırlık yeniden bölgeye ve ulusal hareketin çekirdeğine kaydı.

Kobani davası: Siyasetin yargılanması

6-8 Ekim 2014 Kobani olayları gerekçesiyle açılan dava, 16 Mayıs 2024'te sonuçlandı: Demirtaş'a 42 yıl, Yüksekdağ'a 30 yılı aşkın hapis cezası verildi (bianet). Dava, bir partinin bir siyasal çağrısının — sokağa çıkma çağrısının — ceza davasına dönüştürülmesiydi. Dosya 26 Eylül 2025'te istinafa ulaştı (bianet); bugün hâlâ karar bekleniyor.

Kobani davası, çerçeve yasanın kapsamı dışında kalmıştır. Yani bir yandan silahlı örgütün mensuplarına erteleme ve dönüş yolu açılırken, o örgütle ilişkilendirilerek yargılanan sivil siyasetçiler içeride kalmaktadır. Bu, sürecin en derin çelişkisidir ve Bakırhan'ın "Demirtaş'ın tahliyesi hukukun borcudur" cümlesi bu çelişkiyi adlandırıyor, ama çözmüyor.


HDK NEDEN SÜRDÜRÜLEMEDİ? BİR İTTİFAKIN ANATOMİSİ

Genç yoldaşlar, bugünkü DEM'i anlamak için bir yokluğu anlamak gerekiyor: HDK'nin yokluğunu.

Ne kurulmak istenmişti?

Halkların Demokratik Kongresi, Haziran 2011 seçimlerinin ardından, Ekim-Kasım 2011'de, yasal bir örgütlenme biçimine dayanarak kuruldu. Kurucuları arasında Kürt siyasal hareketi, sosyalist partiler ve gruplar, kadın örgütleri, ekoloji örgütleri, LGBTİ+ dernekleri, Alevi ve inanç toplulukları, sendikacılar, aydınlar ve bireysel aktivistler vardı. HDK'nin kurucularından ve HDP'nin eski eş genel başkanlarından Ertuğrul Kürkçü'nün sözleriyle HDK, "halkların kendi kendilerini yönetmesi için" kurulmuş, doğrudan demokrasi ilkesine dayanan bir *"yurttaş girişimi"*ydi (bianet).

Fikir şuydu: Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değil, Türkiye'nin demokratikleşme sorunudur. Bu sorunun çözümü, Türkiye'nin bütün ezilenlerinin — Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, işçilerin, LGBTİ+'ların, Ermenilerin, Süryanilerin, ekoloji savunucularının — kendi kongrelerinde, kendi meclislerinde, eşitler olarak bir araya gelmesinden geçer. Parti, bu kongrenin seçimlere giren aracı olacaktı. Kongre asıl, parti araç.

HDP, 2012'de bu kongrenin partisi olarak kuruldu.

Ne oldu?

Kürkçü'nün 2025'te yaptığı değerlendirme, HDK'nin akıbetini tek cümlede özetliyor: 2016'da görevini devrettiğinde HDK, "Halkların Demokratik Partisi'nin tamamen gölgesi altında" kalmış ve başlangıçtaki "varoluş tarzını" kaybetmişti. Kongre asıl, parti araç olacaktı; tersi oldu. Parti asıl, kongre gölge.

Ve bu gölge bile devletin hedefinden kurtulmadı. 2022'de HDK'nin İstanbul merkezine baskın yapıldı. Ardından açılan soruşturmada binlerce kişinin adı geçti; savcılık HDK'nin Öcalan'ın talimatıyla kurulduğunu iddia etti. Şubat 2025'te, yani barış sürecinin içinde, Bahçeli'nin el sıkışmasından dört ay sonra, HDK soruşturması kapsamında gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, avukatlar gözaltına alındı ve bir kısmı tutuklandı (Serbestiyet). Bir Zoom toplantısına katılmak "örgüt üyeliği" delili sayıldı.

Burada durup düşünmek gerekiyor: Barış süreci yürürken, bu sürecin Türkiye'deki en geniş demokratik tabanını oluşturmuş olan kongrenin katılımcıları yargılanıyordu. Ve bu insanların özgürlüğü, ne çerçeve yasanın kapsamına alındı ne de DEM'in sürece dair koşulları arasında yer aldı.

Neden sürdürülemedi?

HDK'nin sürdürülemeyişini yalnızca devlet baskısıyla açıklamak kolay ve eksik olur. Baskı belirleyiciydi ama tek neden değildi. Beş nedeni birlikte görmek gerekiyor.

Stratejik kararlar kongrenin dışında alındı. HDK'nin ilkesi, kararların kongrede, eşitler arasında alınmasıydı. Ama Kürt siyasal hareketinin stratejik kararları — müzakereye girmek, müzakereden çekilmek, silahlı mücadeleyi sürdürmek ya da bırakmak — HDK'nin içinde değil, hareketin kendi stratejik merkezinde alındı. Sol bileşenler bu kararları sonradan öğrendi ve sonuçlarını taşıdı. Bir ittifakta taraflardan biri en önemli kararları ittifakın dışında alıyorsa, o ittifak bir ittifak değil, bir destek ilişkisidir.

2015'in kırılması Türkiyelileşme hattını dağıttı. 7 Haziran'da yüzde 13'le zirveye çıkan Türkiyelileşme hattı, Temmuz 2015'ten itibaren çatışmaların yeniden başlaması, kent merkezlerinde hendek ve sokağa çıkma yasakları dönemiyle çöktü. Bu dönemin politikası HDK'de tartışılmadı. Batıdaki sol, liberal, Alevi, genç seçmen, bir yandan devletin şiddetiyle, öbür yandan kendisine danışılmadan belirlenen bir stratejinin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı. Kasım 2015'te kaybedilen yaklaşık üç puanın önemli bir kısmının bu kesimden geldiği, o dönemin yaygın değerlendirmelerinden biridir.

Devlet baskısı yapıyı fiziksel olarak dağıttı. 2016 sonrası tutuklamalar, KHK'lar, kayyımlar ve sonra HDK'nin kendisine yönelik soruşturma. Bir kongre yapısı, katılımcılarının "örgüt üyeliği" ile yargılandığı bir ortamda toplanamaz.

İttifak sandıkta kuruldu, tabanda kurulmadı. HDK fabrikalarda, iş yerlerinde, sendikalarda, mahallelerde kök salmadı. Türk ve Kürt işçilerinin aynı iş yerinde ortak örgütlenmesi olarak değil, seçim dönemlerinde ortak liste olarak var oldu. Sandıkta buluşan seçmen, iş yerinde buluşmadı. Saldırı geldiğinde ittifakın toplumsal temeli zayıf kaldı. Bu, yalnızca Kürt hareketinin değil, sol bileşenlerin de eksiğiydi: Sosyalist partiler HDK'yi kendi işçi tabanlarını Kürt emekçileriyle buluşturacak bir zemin olarak değil, çoğu zaman Meclis'e girmenin bir yolu olarak gördü.

Kontenjan mantığı eşitliği yedi. Sol bileşenlerin HDP listelerinden Meclis'e girmesi zamanla bir "kontenjan" ilişkisine dönüştü. Ruşen Çakır'ın Haziran 2026'daki tespitiyle sosyalist çevrelerde "Kürt hareketi bizi kullanıyor" kaygısı, Kürt çevrelerinde ise "bunlar bize ne katıyor?" sorusu büyüdü. Bakırhan'ın 2 Eylül'deki "sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız" sözü, bu kontenjan mantığının en açık ifadesidir: Milletvekilliği bir halkın verdiği yetki değil, bir merkezin verdiği lütuf olarak görülüyor.

2023: Son darbe

HDK mirasına son darbe 2023 seçim sürecinde vuruldu. Emek ve Özgürlük İttifakı kuruldu; ama HDP, TİP ve EMEP'in kendi listeleriyle seçime girmesine karşı çıktı ve tek liste ısrarında bulundu (Medyascope). TİP kendi listeleriyle girmeyi seçince HDP eski eş genel başkanı Gültan Kışanak, ortak liste olmadan "bu ittifak artık bir seçim ittifakı değildir" dedi; Demirtaş bütün sosyalistleri Yeşil Sol listelerine oy vermeye çağırdı (Medyascope).

Tek liste talebinin seçim aritmetiği açısından gerekçeleri vardı. Ama siyasal anlamı açıktı: İttifak, bileşenlerin kendi kimlikleriyle var olabildiği bir çoğulluk olarak değil, tek bir merkezin listesine katılım olarak tanımlanıyordu. HDK'nin "kongre asıl, parti araç" fikri, "liste asıl, bileşen kontenjan" fikrine dönüşmüştü.

Bugün HDK nerede?

Bugün HDK'nin kendisi sönümlenmiş, katılımcılarının bir kısmı yargılanıyor. DEM'in 6 Eylül'de ilan ettiği "Demokratik Cumhuriyet Hareketi" bir anlamda HDK fikrine dönüş gibi görünüyor: parti değil hareket, geniş bir çatı. Ama arada temel bir fark var. HDK, bileşenlerinin eşitliği ve çoğulluğu üzerine kurulmuştu; ideolojik çerçevesi açıktı, tartışmaya açıktı. Demokratik Cumhuriyet Hareketi ise ideolojik çerçevesi baştan belirlenmiş — "demokratik cumhuriyet" Öcalan'ın son yirmi yılda geliştirdiği kavramdır — ve bu çerçevenin "temel sütunlar etrafında" inşa edileceği bir yapı olarak ilan ediliyor.

Soru şu: Bu yeni hareket, HDK'nin başarısızlığından ders çıkaracak mı? Yoksa aynı başarısızlığı daha da merkezîleşmiş bir biçimde mi tekrarlayacak? Bir ittifakın sınavı ilan edildiği gün değil, ilk anlaşmazlıkta verilir. 2 Eylül'deki Alevi bildirgesine verilen yanıt, bu sınavın ilk sorusunda iyi bir not almadığını gösteriyor.

HDK'den çıkarılacak ders

Marksist açıdan ittifak eşitler arasında kurulur. İttifakın tarafları kendi programlarını, kendi örgütlerini, kendi seslerini korur; ortak hedef etrafında birlikte hareket eder; anlaşmazlıklarını açıkça tartışır. Ortak hedef bir taraf tarafından belirleniyor, öteki taraflar bu hedefi desteklemeye çağrılıyorsa, buna ittifak değil himaye denir.

HDK, Türkiye'de ezilen ulusun hareketi ile sosyalist solun ilk yapısal ittifak denemesiydi. Başarısız oldu, çünkü eşitlik ilkesini kurumsal olarak güvenceye alamadı. Ama bu başarısızlık, fikrin yanlış olduğunu göstermiyor. Tersine: Bugün barış sürecinin toplumsallaşamamasının, Alevilerin kaygılarının, aydınların mesafesinin, sosyalistlerin koşullu "evet"inin kökünde HDK'nin yokluğu var. Bakırhan "barışı yalnızca DEM'in işi olarak göremeyiz" diyor. Haklı. Ama barışın herkesin işi olabilmesi için, herkesin eşit söz hakkıyla yer aldığı bir zemin gerekir. O zemin bir zamanlar vardı. Adı HDK'ydi.


HEDEP'TEN DEM'E: YENİ DÖNEM

2023: Yeşil Sol ve Kılıçdaroğlu desteği

2023 seçimlerine HDP, kapatma davası riski nedeniyle Yeşil Sol Parti çatısı altında girdi ve Emek ve Özgürlük İttifakı'nı kurdu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Kılıçdaroğlu'nu destekledi. Bu, partinin "üçüncü yol" çizgisinden "muhalefet bloku içinde ağırlık" çizgisine geçişinin işaretiydi. Kılıçdaroğlu kaybetti; ikinci turda Ümit Özdağ'la yaptığı protokol, Kürt seçmenin önemli bir kısmında derin bir kırgınlık bıraktı.

Bu deneyim, DEM'in bugünkü stratejisini anlamak için önemlidir. 2023, Kürt hareketinin muhalefet bloku üzerinden bir çözüm yolu arayışının tıkandığı yıl oldu. Bir yıl sonra Bahçeli'nin el sıkışması, öbür kapıyı açtı.

Ekim–Aralık 2023: İsim ve eş başkanlık

15 Ekim 2023 kongresiyle Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan eş genel başkan oldu. Parti adını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi olarak değiştirdi; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "HEDEP" kısaltmasına itirazı üzerine kısaltma "DEM Parti" oldu.

Tuncer Bakırhan, Siirt Belediye Başkanlığı yapmış ve kendisi de kayyım rejimiyle görevden alınmış bir siyasetçi. Tülay Hatimoğulları ise Arap Alevi kökenli, Türkiye sosyalist hareketinden gelen bir siyasetçi. Bu iki isim, partinin iki bileşenini — ulusal hareketin çekirdeğini ve Türkiye solunun HDP'de kalan bileşenini — temsil ediyor. Eş başkanlık sistemi, kadın-erkek eşitliğinin yanı sıra bu iki geleneğin yan yana durmasının da bir aracı oldu.

2024: Yerel seçim ve yeni kayyım dalgası

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde DEM, üçü büyükşehir olmak üzere on ilde kazandı. Batı illerinde bazı ilçelerde Yeni Parti'nin öncülü olan CHP ile "kent uzlaşısı" yöntemiyle iş birliği yaptı — Esenyurt bunlardan biriydi.

Ardından, Haziran'da Hakkari'ye, Ekim-Kasım'da Esenyurt, Mardin, Batman, Halfeti'ye ve sonrasında başka belediyelere kayyım atandı. Bu kayyım dalgası, Bahçeli'nin el sıkışmasıyla tam aynı haftalara denk geldi. İktidar bir eliyle barış kapısını aralarken, öbür eliyle seçim iradesini gasp ediyordu.

2025-2026: Süreç partisi

Şubat 2025'te Öcalan'ın çağrısıyla birlikte DEM'in rolü değişti. Parti artık hem bir muhalefet partisi hem de sürecin taraflarından birinin "arabulucu" ve "kolaylaştırıcı" kanadıydı. İmralı heyeti üyeleri — Sırrı Süreyya Önder'in ölümünden sonra Pervin Buldan, Mithat Sancar, Faik Özgür Erol ve diğerleri — sürecin taşıyıcısı oldu.

Bu çift rol, partinin her açıklamasını iki dilde okunur hâle getirdi. Muhalefet partisi olarak DEM, Yeni Parti'ye yönelik mutlak butlan kararını, Ailem Güvende operasyonlarını, fon vurgununu eleştirdi. Süreç partisi olarak ise iktidarla çatışmayı belirli sınırlarda tuttu. Bakırhan'ın söyleşisi bu çift rolün en açık örneği: Baskıyı adlandırıyor, ama "barış ihtimali milyarda bir bile varsa" diyerek baskıya karşı mücadeleyi sürece tabi kılıyor.

6 Eylül 2026: Demokratik Cumhuriyet Hareketi

Siyasi Partiler Kanunu'nun üç yıllık kongre zorunluluğu nedeniyle ertelenen 5. Olağan Kongre 6 Eylül'de yapıldı. Eş başkanlar 535 geçerli oyun tamamını alarak yeniden seçildi (Medyascope). Bakırhan'ın kongre konuşmasından iki cümle:

"Tohum bugün Ankara'da toprağa düştü, kökü tutacak, dalı büyüyecek, gölgesi bu ülkenin her bir karışına düşecek."

"Artık sadece oyun bozan değil, oyun kuran ve Türkiye'yi yönetmeye aday bir konumdayız."

Evrensel söyleşisinde bu dönüşümün çerçevesi biraz daha açılıyor: Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin "temel sütunlar etrafında" inşası; bir sonraki kongrede "değişen dünya, dönüşen Ortadoğu ve Türkiye gerçekliğine uygun bir siyasi anlayış, kadro ve yapılanma"; ve modernleşme tarihinde dışarıda bırakılanların "Türkiye'yi yönetebileceklerini göstermek."

Bu dönüşüm üç açıdan önemli.

Birincisi, isim. "Demokratik cumhuriyet" kavramı, Öcalan'ın son yirmi yıldaki yazılarında geliştirdiği bir kavramdır. Ulus-devletin dışlayıcı yapısının yerine, farklı kimliklerin, toplulukların ve yerel öz yönetimlerin bir arada var olduğu bir cumhuriyet tasavvuru. Bu kavramın parti adına ya da hareket adına taşınması, DEM'in ideolojik merkezinin bundan sonra daha açık biçimde Öcalan'ın paradigmasına dayanacağını gösteriyor.

İkincisi, "hareket" vurgusu. Parti değil hareket. Bu, HDK deneyimini akla getiriyor: Partinin ötesinde, geniş bir toplumsal kesimi kapsayan bir çatı. Ama HDK'den farkı, bu kez çatının ideolojik çerçevesinin baştan belirlenmiş olmasıdır.

Üçüncüsü, "yönetmeye aday olmak". Bu iddia, Türkiye'nin ezilenlerinin ülkeyi yönetebileceği iddiasıdır ve sosyalistler açısından son derece değerlidir. Ama aynı iddia, hangi sınıfsal program ve hangi ittifaklarla yönetileceği sorusunu da beraberinde getirir. Bu soruya "Birleşik partiden tek gündeme" ve "Derin sınıfsal analiz" bölümlerinde dönüyoruz.


DEM PARTİ'NİN TÜRKİYE İÇİN DEĞERİ

Eleştiriye geçmeden önce, hakkı teslim edelim. TİP Dosyası'nda yaptığımız gibi, bir partinin Türkiye'ye kattıklarını görmeyen bir eleştiri, eleştiri değil önyargıdır.

Bir halkın siyasal varlığını otuz beş yıl taşıdı

Kürt halkının siyasal temsili, 1990'dan bu yana bu geleneğin omuzlarında yaşadı. Dokuz parti, yüzlerce tutuklu milletvekili ve belediye başkanı, binlerce tutuklu kadro. 1990'larda bu partilerin yüzlerce üyesi faili meçhul cinayetlerde öldürüldü. Bu bedeli ödeyerek bir halkın sesinin Meclis'te, belediyede, sokakta duyulmasını sağlamak, Türkiye'nin demokrasi tarihinin en ağır sayfalarından biridir.

Silahlı çatışmanın siyasal çözümünü ısrarla savundu

Bu gelenek, onlarca yıl boyunca, savaşın en kızıştığı dönemlerde bile, sorunun siyasal ve barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini savundu. Bu tutum hem devletin hem de çatışmayı sürdürmekten yana olanların baskısına rağmen korundu. Bugünkü sürecin bir zemini varsa, o zemini en çok bu gelenek hazırladı.

Kadın eşitliğini kurumsal düzeyde uyguladı

Eş başkanlık sistemi, Türkiye siyasetinde başka hiçbir partinin uygulamadığı bir kurumsal eşitliktir. Genel başkanlıktan belediye başkanlığına, il örgütünden milletvekili listelerine kadar kadın-erkek eşitliği. Kayyımların bölgedeki belediyelerde ilk kapattığı şeylerin kadın danışma merkezleri, kadın kooperatifleri ve sığınma evleri olması tesadüf değildir. Bu deneyim, Türkiye'nin bütün ilerici hareketleri için bir örnek ve bir ölçüttür.

Yerel demokrasi ve belediyecilik deneyimi

Halk meclisleri, kent konseyleri, belediye kooperatifleri, Kürtçe ve çok dilli belediye hizmetleri. Bu deneyimler, Yerel Yönetime Katılmak kılavuzunda ele aldığımız katılımcı yerel yönetim tartışmasının Türkiye'deki en somut örnekleri arasındadır. Kayyımların bu deneyimleri tasfiye etmesi, onların ne kadar tehlikeli bulunduğunu gösterir.

Türkiye soluna Meclis'te yer açtı

HDP listeleri, 2015'ten bu yana Türkiye solunun birçok bileşenine Meclis'e girme olanağı sağladı. Bugün Meclis'te sosyalist kürsü konuşmaları yapılabiliyorsa, bunun önemli bir kısmının yolunu bu ittifak açtı. Bu ilişkinin eşitsizliklerini aşağıda tartışacağız, ama olanağın kendisini görmezden gelemeyiz.

LGBTİ+ haklarını, Alevileri, Ermenileri, ekolojiyi programına aldı

Türkiye'de LGBTİ+ haklarını açıkça savunan, Ermeni ve Süryani milletvekillerini Meclis'e taşıyan, ekolojiyi programının merkezine koyan başka bir kitle partisi yok. Hatimoğulları'nın "Ailem Güvende" operasyonlarına karşı "Ne aile güvende ne de hiçbirimiz" sözü, bu çizginin bugün de sürdüğünü gösteriyor.

Sürecin bedelini taşıyor

Bugün süreç ilerliyorsa, bunun siyasal bedelini en çok DEM ödüyor. "Terörsüz Türkiye" adıyla kodlanan bir sürecin içinde "barış" demeye devam etmek, kendi tabanının öfkesini ve kuşkusunu taşımak, Kandil ile Ankara arasında sıkışmak, sol ve demokrat çevrelerin eleştirilerine yanıt vermek — bütün bunlar ağır bir yüktür.

Kısacası: DEM Parti, Türkiye'de ulusal baskıya karşı mücadelenin, kadın eşitliğinin ve yerel demokrasinin en büyük kitle örgütüdür. Bunu teslim etmeden yapılan her eleştiri eksiktir. Ama bu değeri koruyabilmenin yolu, aşağıdaki zaafları açıkça konuşmaktır.


BİRLEŞİK PARTİDEN TEK GÜNDEME: DARALMA ELEŞTİRİSİ

Bu dosyanın durduğu yer burası. O yüzden açık ve dolaysız yazıyoruz.

Bir iddianın hatırlatılması

HDP, 2012'de yalnızca Kürtlerin partisi olarak kurulmadı. Türkiye'nin bütün ezilenlerinin birleşik partisi olma iddiasıyla kuruldu. 2015'te "Seni başkan yaptırmayacağız" sloganıyla yüzde 13'e çıkarken arkasındaki güç, bir halkın ulusal taleplerinin, Gezi kuşağının özgürlük talepleriyle, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleriyle, kadınların ve işçilerin talepleriyle buluşmasıydı. HDP'nin seçim bildirgelerinde asgari ücret, taşeronun kaldırılması, grev hakkı, kıdem tazminatı, ekoloji, kadın eşitliği, anadil, cemevleri, zorunlu din dersinin kaldırılması yan yana dururdu.

Bu bir program değil yalnızca, bir iddiaydı: Kürt sorununun çözümü, Türkiye'nin demokratikleşmesinden ayrılamaz; Türkiye'nin demokratikleşmesi de Kürt sorununun çözümünden.

Bugün masada ne var?

Şimdi bugüne bakalım. DEM'in barış sürecine dair kamuoyuna yansıyan talepleri neler? Bakırhan'ın Evrensel söyleşisi, Diyarbakır il kongresi konuşması, Genel Kurul konuşması, Tayip Temel'in 18 Ağustos açıklaması ve partinin süreç açıklamaları bir arada okunduğunda şu liste çıkıyor:

  • Öcalan'ın "hukukunun tanınması", "özgür çalışma ve iletişim koşulları", Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonunda "koordinatör sıfatıyla" çalışması, İmralı'ya basın ve sivil toplum ziyaretleri.
  • Silah bırakanların dönüşü için hukuki güvence, statü, mekanizma.
  • Partinin tutuklu siyasetçilerinin ve çerçeve yasa kapsamındaki tutukluların tahliyesi — Temel'in deyişiyle "dört bin kişi".
  • Kayyımların kaldırılması.
  • "Demokratik anayasa" — içi henüz doldurulmamış bir başlık olarak.

Bu talepler meşrudur. Hiçbirini küçümsemiyoruz. Bir mahpusun iletişim ve çalışma koşullarına erişimi haktır; seçilmiş belediye başkanlarının görevlerine dönmesi demokrasinin asgarisidir; siyasi tutsakların özgürlüğü hukukun borcudur.

Ama şimdi listenin dışında kalanlara bakalım.

Masada olmayanlar
  • Can Atalay. Anayasa Mahkemesinin iki kez hak ihlali kararı verdiği, Meclis'in bu kararlara rağmen vekilliğini düşürdüğü, Hatay depreminin yıkıntıları arasında seçilmiş bir milletvekili.
  • Osman Kavala ve Gezi tutukluları. AİHM kararlarına rağmen içeride.
  • Barış akademisyenleri. "Bu suça ortak olmayacağız" dedikleri için ihraç edilen, on yıl sonra hâlâ üniversiteye dönemeyen yüzlerce akademisyen. Barışı isteyenler.
  • KHK'lılar. On binlerce kamu emekçisi.
  • HDK davası sanıkları. HDP'nin kurucu kongresine katılmış gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar — barış sürecinin içinde, Şubat 2025'te gözaltına alınanlar.
  • İkra Avcı gibi beraat ettiği hâlde meslekten atılanlar.
  • Grev hakkı. Son on yılda Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanı kararlarıyla "ertelenen", yani yasaklanan grevler.
  • Asgari ücret ve emekli aylıkları. Ankara'da Anayasa Mahkemesi önündeki emekli eyleminde yaşamını yitiren Ali Şekeroğlu'nun dövizinde yazdığı gibi: "Para için değil, onurumuz için."
  • Fon vurgununda birikimleri buharlaşan beş yüz bin yurttaş.
  • Ailem Güvende operasyonlarında gece evlerinden alınan LGBTİ+ yurttaşlar.
  • T24'ün kapatılması, Deniz Göktaş davası ve basın özgürlüğü.
  • Anadilde eğitim. Anayasanın 42. maddesi.
  • 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu'nun geniş "terör" tanımı.

DEM bu başlıkların neredeyse hepsi hakkında açıklama yaptı. Hatimoğulları Ailem Güvende'ye, fon vurgununa itiraz etti; Bakırhan söyleşide fon vurgununu "Ekmek, Haysiyet ve Gelecek" sorunu olarak tanımladı; parti vekilleri Atalay'ın fotoğrafını Meclis'e taşıdı. Ama bu başlıkların hiçbiri sürecin pazarlık masasında bir koşul olarak yer almıyor. Açıklama yapmak ile koşul koymak aynı şey değildir. Birincisi bir tutumdur; ikincisi bir güç kullanımıdır.

Gücün nasıl kullanıldığı

Burada asıl soruya geliyoruz. DEM, tarihinde ilk kez rejimin anayasa aritmetiğinde belirleyici bir konumda. Erdoğan'ın yeniden adaylığını mümkün kılacak bir anayasa değişikliği için gereken oy farkını kapatabilecek tek blok DEM grubu. Çerçeve yasa, AKP ve MHP'nin tek başına geçiremeyeceği bir rekor uzlaşıyla geçti ve bu uzlaşının taşıyıcı ayağı DEM'di. İktidar şimdi "çerçeve yasadaki uzlaşının anayasaya taşınmasını" istiyor.

Bu, Türkiye'de bir muhalefet partisinin son yirmi yılda sahip olduğu en büyük pazarlık gücüdür.

Bu güç neye harcanıyor? Bakırhan'ın 27 Eylül'de Diyarbakır'da söylediği cümleye bakalım: "Kürtler yüz yıl sonra ilk defa menüde değil, masadadır." Bu cümle tarihsel olarak doğru ve önemli. Ama sonraki cümle şu: İktidar İmralı için "kapıyı açın, basın, sivil toplum örgütü gitsin" (bianet).

İmralı'nın kapısının açılmasını istemek meşrudur. Ama aynı ısrar, Silivri'nin kapısı için gösterilmiyor. Anayasa Mahkemesinin iki kez "hak ihlali" dediği bir milletvekilinin cezaevi kapısı, sürecin masasında bir koşul değil. Masada oturan bir parti, masanın dışında kalanların adını anmakla yetiniyor.

Daha çarpıcı bir örnek: Çerçeve yasanın Genel Kurul görüşmelerinde DEM adına Bakırhan konuştu. Konuşmanın basına yansıyan bölümleri tarihsel adaletsizliği, "Yüz yıldır size 'bölüneceğiz' korkusu anlatıldı. Oysa bu ülkeyi bölünmeye en çok yaklaştıran şey çatışmanın kendisiydi" cümlesini ve "temel tek başına ev değildir" metaforuyla demokratikleşmenin devamını anlatıyor (Oksijen; sol.org.tr). Bu aktarımlarda Atalay'ın adı yok. Aynı görüşmelerde Atalay'ı yasanın karşısına bir ölçüt olarak koyan ise bir başka partiden geldi: Yeni Parti Ankara Milletvekili Umut Akdoğan, "Demirtaş evine dönmeli, Can Atalay Meclis'e gelmeli" dedi ve silahların gömülmesinin yanında demokrasinin mutlaka güçlendirilmesi gerektiğini söyledi (BirGün). Üç gün sonra DEM Sözcüsü Ayşegül Doğan'ın açıklamasında başlığa taşınan isimler ise Demirtaş ve Yüksekdağ'dı: "Bir saniye daha içeride tutulmamalı" (Evrensel). Barışın taşıyıcı partisinin, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen içeride tutulan bir milletvekilini bu kritik günlerde başka partilerin kürsüsüne bırakması, ne kadar küçük görünürse görünsün, bir öncelik sıralamasının işaretidir.

Sekiz gün sonra, yasa Resmî Gazete'de yayımlandığında, DEM Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel yasayla "dört bin kişinin tahliye olacağını", Demirtaş ve Yüksekdağ'ın da yasa kapsamında çıkacağını söyledi; Atalay için ise "Can Atalay içeride duramaz, Bekir Kaya içeride duramaz" dedi (Artı Gerçek). Bu cümle, Atalay'ın durumunun sürecin bir parçası değil, sürecin yaratacağı iyimser bir atmosferin kendiliğinden sonucu olarak görüldüğünü gösteriyor: "Silahlar bırakılınca o da çıkar." Elli altı gün sonra dört bin kişiden hiçbiri çıkmadı; Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay içeride.

Can Atalay: En temel anayasa uygulaması

Can Atalay meselesini bir turnusol olarak görüyoruz. Nedenini açıklayalım.

Anayasanın 153. maddesi açıktır: "Anayasa Mahkemesinin kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." Atalay için Anayasa Mahkemesi iki kez hak ihlali kararı verdi. Yerel mahkeme ve Yargıtay bu kararları tanımadı. Meclis, 30 Ocak 2024'te bu kararlara rağmen Atalay'ın vekilliğinin düşürüldüğünü okudu. Bugün, iki yıl sekiz ay sonra, Atalay hâlâ Silivri'de. 1 Ekim'de Meclis açılırken 24 saatlik açlık grevine başladı: "Artık bıçak kemiğe dayanmıştır" (Euronews).

Bu, Türkiye'de bir hukuk devletinin en asgari koşulunun — anayasanın kendi mahkemesinin kararlarının uygulanmasının — bile ortadan kalktığının kanıtıdır. Atalay'ın durumu bir sosyalist milletvekilinin kişisel dosyası değil, rejimin anayasal niteliğinin tanımıdır.

Şimdi düşünün: Bir parti "hukuk", "demokratik anayasa", "barış hukukla kalıcılaşır" diyor. Öcalan'ın "hukukunun tanınmasını" talep ediyor. Dönenlerin "hukuku, statüsü ve güvencesi belirlenmiş bir zemine" döneceğini söylüyor. Ama Anayasa Mahkemesinin kararlarının uygulanmasını — yani hukukun en çıplak, en temel, en tartışmasız ilkesini — sürecin ön koşulu yapmıyor.

Bu bir çelişkidir. Ve bu çelişkinin anlamı şudur: Hukuk, evrensel bir ilke olarak değil, seçici bir pazarlık kalemi olarak talep ediliyor. Kendi tutsaklarımız için hukuk; öbürleri için iyi dilekler.

Bakırhan söyleşide Özel'e yanıt verirken şöyle diyor: "Demirtaş'ın, Figen Yüksekdağ'ın, Can Atalay'ın ve siyasi tutukluların özgürlüğü hukuk meselesidir. Sayın Öcalan'ın barış sürecindeki rolü ve çalışma koşulları ise yürüyen sürecin kendi başlığıdır." Bu ayrım her şeyi söylüyor. Öcalan'ın konumu "sürecin kendi başlığı"; Atalay ise "hukuk meselesi" — yani sürecin dışında, mahkemelerin, yani tam da Atalay'ı içeride tutan mahkemelerin işi. Bakırhan "konut değil konum" diyerek Özel'e yanıt verdi. Biz de aynı kelimeyle soralım: Atalay'ın konumu nedir? Sürecin içinde mi, dışında mı? Masanın üstünde mi, altında mı?

Bu soruya dürüst yanıt şu: Atalay masanın dışında. Ve onu masanın dışında tutan yalnızca iktidar değil, masada oturup onun adını koşul olarak koymayan taraf da.

Daralmanın kökü

Bu daralma nereden geliyor? Üç kökü var.

Önderlik merkezli strateji. Süreç İmralı'dan başlatıldı ve DEM'in bütün stratejisi, Bakırhan'ın ifadesiyle, Öcalan'ın siyasi liderliği ekseninde tanımlanıyor. Bu çerçevede sürecin birinci gündemi doğal olarak Öcalan'ın konumu oluyor. Ötekiler, ancak bu gündemle çatışmadıkları ölçüde yer bulabiliyor. İktidarla gerilimi artırabilecek her talep — Atalay, Kavala, grev hakkı, Ailem Güvende — "süreci riske atmamak" adına ikinci plana itiliyor.

Ulusal gündemin sınıf gündeminden ayrılması. DEM'in programatik çerçevesi "demokratik toplum" ve "demokratik ulus" üzerine kurulu. Bu çerçevede ulusal sorunun çözümü bir müzakere meselesi, sınıf sorunları ise genel muhalefet konuları. Müzakere masası ulusal sorun için kurulmuş; sınıf sorunları kongre kürsülerine bırakılmış. HDP'nin 2015'teki iddiası, yani ikisinin ayrılamayacağı, fiilen terk edilmiş.

Rejimle uyumun bedeli. Süreç, Erdoğan-Bahçeli bloğuyla yürüyor. Bu blokla müzakere eden bir parti, aynı bloğun öteki muhalefete karşı yürüttüğü saldırılara karşı kendi gücünü tam olarak kullanmakta zorlanıyor. Yeni Parti'ye mutlak butlan, Ailem Güvende, T24 — hepsi kınanıyor ama hiçbiri "bunlar sürerse masadan kalkarız" denecek kadar ağır bir koşul olarak konmuyor. Çünkü masadan kalkmanın bedeli, kendi gündeminin askıya alınması.

Kaçırılan tarihsel olanak

Bunu bir ahlaki suçlama olarak söylemiyoruz. Bir siyasal tercihin sonuçlarını adlandırıyoruz.

DEM'in elindeki pazarlık gücü, Türkiye'nin demokratikleşmesi için tarihsel bir olanaktı. Anayasa aritmetiğinin anahtarını tutan bir parti şunu diyebilirdi:

"Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmadan, Can Atalay ve Selahattin Demirtaş özgür kalmadan, kayyım rejimi anayasal olarak yasaklanmadan, grev hakkı güvenceye alınmadan, barış akademisyenleri ve KHK'lılar işlerine dönmeden, 42. madde değişmeden hiçbir anayasa değişikliğine destek vermeyiz."

Bu cümle, Kürt halkının taleplerini Türkiye'nin bütün ezilenlerinin talepleriyle birleştirirdi. HDP'nin 2015'teki iddiasını yeniden hayata geçirirdi. Barışı bir partinin değil, Türkiye toplumunun ortak işi hâline getirirdi — tam da Bakırhan'ın "barış yalnızca DEM'in işi değil" derken istediği gibi. Aydınların, Alevilerin, sosyalistlerin, sendikaların mesafesini kapatırdı. Çünkü onlara "bize destek verin" demek yerine, "sizin talepleriniz de masada" demiş olurdu.

Bu cümle kurulmadı. Kurulmadıkça barış, bir halkın kırk yıllık acısının dinmesi olarak değil, bir rejimin kendini yeniden üretmesinin bir aracı olarak işleme riski taşıyor.

Bir ayrım: Halk ve parti yönetimi

Bu eleştiriyi yaparken bir ayrımı bir kez daha vurgulamak zorundayız. Kürt halkının barış talebi ile DEM yönetiminin pazarlık stratejisi aynı şey değildir. Diyarbakır'da, Cizre'de, Esenyurt'ta, Adana'da barış isteyen milyonlarca Kürt emekçisi, bu talepte haklıdır ve onların yanındayız. Eleştirimiz, bu meşru talebin dar bir gündeme sıkıştırılmasına, demokratik mücadelenin genel taleplerinin masadan düşürülmesine ve bunun sonucunda barışın toplumsal tabanının daralmasınadır.

Kürt halkının çıkarı, Türkiye'nin demokratikleşmesindedir. Türkiye'nin demokratikleşmesi, Atalay'ın Silivri'den çıkmasından, grev hakkının tanınmasından, KHK'lıların işlerine dönmesinden ayrı düşünülemez. Bunu bir zamanlar HDP söylüyordu. Bugün biz hatırlatıyoruz.


ÖTEKİ SINIF PARTİLERİNE YAKLAŞIM: ORTAKLIKTAN VESAYETE

DEM'in Türkiye'nin sosyalist partileriyle ilişkisi, HDK'nin sönümlenmesinden sonra yeni bir biçim aldı. Bu ilişkiyi tek tek anlarla izleyelim; çünkü tek bir sürçme gibi görünen her cümle, yan yana konunca bir örüntü oluşturuyor.

2023: Tek liste dayatması

Emek ve Özgürlük İttifakı, HDP, TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF'nin 2023 seçimleri için kurduğu bir ittifaktı. HDP, seçim yasasının yeni hesaplama yönteminde ayrı listelerin temsil kaybına yol açacağını söyleyerek bütün bileşenlerin Yeşil Sol Parti listelerinden seçime girmesinde ısrar etti. TİP ve EMEP kendi listeleriyle girmek istedi (Diken).

TİP kendi listeleriyle girme kararını açıkladığında tepki sert oldu. Gültan Kışanak, ortak liste olmadan "bu ittifak artık bir seçim ittifakı değildir" dedi. Demirtaş, "tek bir milletvekilliğinin bile geleceğimizi belirleyeceği bu seçimde" bütün sosyalistleri Yeşil Sol listelerine oy vermeye çağırdı. Erkan Baş, TİP'in yalnızca milletvekili çıkarma potansiyeli gördüğü illerde gireceğini ve muhalefete zarar vermemeyi ilke edindiğini söyledi (Medyascope).

Seçim aritmetiği tartışılabilir. Ama ilkesel soru şu: Bir ittifakta küçük bileşenlerin kendi kimlikleriyle, kendi listeleriyle var olma hakkı var mıdır? HDP'nin yanıtı "yoktur" oldu. İttifak, bileşenlerin eşit katılımı olarak değil, büyük ortağın listesine katılım olarak tanımlandı.

2024: Bileşen partiye azar

31 Mart 2024 yerel seçimlerinden iki gün önce, DEM'in kurucu bileşenlerinden SYKP, İstanbul'da AKP-MHP bloğunun yenilmesi için seçmenleri İmamoğlu'nu desteklemeye dolaylı olarak çağıran bir açıklama yaptı. DEM'in İstanbul Büyükşehir eş başkan adayı Meral Danış Beştaş'ın yanıtı: "Bir bileşen partinin bu şekilde kamuoyu açıklaması yapması ittifak hukukuna uymaz" (BirGün).

Burada ironik bir ayrıntı var: SYKP, DEM'in o sırada eş genel başkanı olan Tülay Hatimoğulları'nın 2016-2018 arasında eş genel başkanlığını yaptığı partiydi. Bir bileşenin kendi siyasal değerlendirmesini açıklaması "ittifak hukukuna aykırı" sayılıyorsa, ittifak hukuku bileşenlerin sesini kısan bir disiplin kuralına dönüşmüş demektir.

2025-2026: Süreç ve bilgilendirilmeyen müttefikler

Barış süreci başladığında, HDK'nin eski bileşenleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı'nın ortakları sürecin hiçbir aşamasında karar süreçlerine dâhil edilmedi. İmralı görüşmelerinin içeriği, komisyonun yönü, çerçeve yasanın taslağı — sosyalist partiler bunları kamuoyu gibi sızıntılardan ve basından öğrendi. Açık Sorular yazımızda belirttiğimiz gibi, TİP ve EMEP yasaya koşullu "evet" dedi ama koşullarının yerine gelmesini sağlayacak bir masada değillerdi. Erkan Baş yasanın "bütün maddelerine itirazları" olduğunu söyleyip yine de evet dedi; EMEP'ten İskender Bayhan süreci "rehine siyaseti" olarak tanımladı.

Bu bir eşitsizlik değil yalnızca, bir dışlamadır. Aynı süreçte DEM'in kendisi de taslak metinden haberdar edilmediğinden yakındı: Temmuz'da parti yöneticileri, "Şu anda bizim de bir bilgimiz yok içerik konusunda" diyordu (T24, Gökçer Tahincioğlu). Kendisi bilgilendirilmediğinde rahatsız olan bir parti, kendi müttefiklerini bilgilendirmeye aynı özeni göstermedi.

Eylül 2026: "Sokaktan alıp getirdiğimiz"

2 Eylül'de 53 Alevi aydın, Öcalan'ın Yavuz Selim–İdris-i Bitlisi ittifakını olumlu bir tarihsel referans olarak anmasına karşı bir bildirge yayımladı: "Kürt sorunundan kaynaklı şiddet ortamından uzaklaşılırken, Alevileri kaygılandıracak hiçbir dil kabul etmiyoruz" (BirGün).

Bu benzetme, Osmanlı'nın 16. yüzyılda Safevilere karşı Kürt beyleriyle kurduğu ittifakı, yani Anadolu'da Kızılbaş-Alevi toplulukların katliamla bastırıldığı bir dönemin siyasal mimarisini olumlu bir model olarak sunuyordu. Alevilerin kaygısı tarihsel olarak temelliydi.

Bakırhan'ın bir televizyon programındaki yanıtı: "Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler hangi aydın kimliği var bilmiyorum" ve "Kürt Hareketi'ni eleştirmek aydın olmaksa valla kusura bakma o dündü" (Cumhuriyet). Bildirgeyi imzalayanlardan birine yönelik kişisel bir hakaret de basına yansıdı. Ertesi gün Bakırhan, sözünün "siyasette alan açmak" anlamında olduğunu söyleyerek geri adım attı.

Bu cümlelerde üç ayrı sorun var:

  • Milletvekilliği bir lütuf olarak görülüyor. Oysa o vekiller, halkın oyuyla seçildi. Bir partinin listesinde yer almak, o partinin merkezine bir borç doğurmaz; o partinin seçmenine bir sorumluluk doğurur.
  • Eleştiri sadakatsizlik olarak kodlanıyor. "Kürt Hareketi'ni eleştirmek aydın olmaksa o dündü" cümlesi, eleştirinin meşru bir siyasal eylem değil, bir ihanet biçimi olduğunu söylüyor.
  • Bir halkın tarihsel kaygısı küçümseniyor. Alevilerin Yavuz Selim referansına tepkisi bir "aydın kaprisi" değil, yüzyıllar süren bir baskının kolektif belleğidir.

Bakırhan Evrensel söyleşisinde "Eksiğini söyleyemeyen siyaset büyüyemez" diyor. Bu cümle doğru. Hakkını vermek için, en başta bu söze bir özür gerekir.

Eylül 2026: "Bir çevre var ki"

Ve Evrensel söyleşisindeki sitem: "Bir çevre var ki yaklaşımlarını anlamakta zorlanıyoruz." Bakırhan, sürece eleştirel yaklaşanları "süreç karşıtları" ve "kaygı taşıyanlar" diye ikiye ayırıyor; kaygı taşıyanların "soru işaretini doğru yere koyması" gerektiğini söylüyor; doğru yer, "barışın veya demokratik çözümün müzakereye dayalı olmasının ardına" yerleştirmemektir. Ve ekliyor: "Barış ve Kürt karşıtı olanlar dışındaki herkes, sorusu ve kaygısı olsun veya olmasın, müzakere sürecini demokratik mücadelenin kaldıracı olarak görmelidir."

Burada bir parti, öteki siyasal öznelere neyi nasıl görmeleri gerektiğini söylüyor. Soru işaretinin "doğru yeri" bir merkez tarafından belirleniyor. "Görmelidir" kipi, bir davet değil, bir yönergedir. Sorusu ve kaygısı olanlar bile sürecin bir kaldıraç olduğunu kabul etmek zorunda. Kabul etmeyenler "barış ve Kürt karşıtı" kategorisine yaklaşıyor.

Ama bir karşı örnek de var

Adil olmak için bir karşı örneği de kaydedelim. Haziran 2026'da Erkan Baş, ana dili Kürtçe olan bir cumhurbaşkanı adayı etrafında birleşmenin zor olabileceğine dair sözleriyle tartışma yarattığında, Bakırhan'ın yanıtı ölçülü ve birleştiriciydi: "Buradaki incinmenin gerçekliği var ve bu küçümsenemez", ama "Birbirimizin yaralarını deşecek söylemlerden hepimiz uzak durmalıyız" ve "Bu tartışma bizim için kapanmıştır" (T24). Bu yanıt, bir sol partinin liderinin yaraladığı bir duyguyu tanıyarak ortak mücadeleyi önceleyen bir yanıttı. Bakırhan'ın Alevi aydınlara verdiği yanıtın tam tersi.

Bu karşıtlık bize şunu söylüyor: DEM yönetimi, birleştirici bir dil kurabiliyor. Sorun kapasite değil, tercih. Eleştiri "dışarıdan" — bir başka partinin liderinden — geldiğinde ölçülü bir dil kullanılıyor; "içeriden" — partinin kendi listelerinden seçilmiş insanlardan — geldiğinde vesayet dili devreye giriyor.

Sınıf partilerine düşen

Bu bölümü yalnızca DEM'i eleştirerek kapatmak haksızlık olur. Sosyalist partilerin de kendi payı var.

TİP ve EMEP, sürece koşullu "evet" dediler, ama koşullarını bir mücadele programına dönüştürmediler. TİP 1 Ekim'de Meclis açılışını boykot etti; anlamlı bir tutum. Ama bu tutum, öteki sol partileri ve sendikaları da kapsayan ortak bir eylem planına dönüşmedi. Sosyalist sol, barış sürecinde "evet ama" ile "hayır çünkü" arasında bölündü ve bağımsız bir talep listesi etrafında birleşemedi.

DEM'in vesayet dilinin bir nedeni de budur: Karşısında kendi gündemini dayatabilecek örgütlü bir sosyalist güç görmüyor. HDK'nin eşitler arası ittifak fikrinin yeniden kurulabilmesi için, sosyalist solun önce kendi içinde eşitler arası bir birlik kurması gerekir.

Ortaklık mı, vesayet mi?

Bütün bu örnekleri yan yana koyalım:

AnDEM'in tutumuİlişkinin niteliği
2023 seçimiTİP ve EMEP'e tek liste ısrarı; ayrı liste kararına "artık ittifak değil"Bileşen kimliğinin reddi
Mart 2024SYKP'nin bağımsız açıklamasına "ittifak hukukuna uymaz"Bileşen sesinin disipline edilmesi
2025–2026 süreciMüttefiklerin karar süreçlerine dâhil edilmemesiBilgi tekeli
Haziran 2026Erkan Baş tartışmasında ölçülü ve birleştirici dilOrtaklık
2 Eylül 2026Alevi aydınlara "sokaktan alıp getirdiğimiz", "o dündü"Himaye ve sadakat talebi
5 Ekim 2026"Bir çevre var ki"; "herkes müzakereyi kaldıraç olarak görmelidir"Yönerge dili

Altı anın biri ortaklık, beşi vesayet. Marksist açıdan ittifak eşitler arasında kurulur; bir tarafın ötekine ne düşünmesi gerektiğini söylediği bir ilişki ittifak değil, himayedir. DEM'in Demokratik Cumhuriyet Hareketi gerçekten "Türkiye'yi yönetmeye aday" bir geniş hareket olacaksa, önce bu himaye dilinden kurtulması gerekiyor.


DERİN SINIFSAL ANALİZ: GÜÇLENMESİ GEREKEN ALANLAR

"Toplum" ve "devlet" var, sınıf yok

DEM'in bugünkü programatik dilinin temel kavramları şunlar: demokratik toplum, demokratik ulus, demokratik cumhuriyet, toplumsal sözleşme, öz yönetim. Bu kavramların ortak noktası, toplumu devlete karşı konumlandırmasıdır. Devlet, toplumu dışlayan, merkezîleştiren, tekçi bir yapıdır; çözüm, toplumun kendi kendini yönetme kapasitesinin güçlendirilmesidir.

Bu yaklaşımın ilerici bir yanı var: Merkeziyetçi, tekçi, militarist Türk ulus-devletinin eleştirisi. Ama bir sınıf analizi açısından ciddi bir boşluğu var: Devletin kimin devleti olduğu sorusu sorulmuyor. Marksist kuramda devlet, toplumun "dışında" duran bir yapı değil, toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün ürünü ve egemen sınıfın aracıdır. Toplum ise homojen bir bütün değil, çelişen sınıf çıkarlarının alanıdır. "Toplum" dediğiniz şeyin içinde hem iskelede düşen işçi hem o iskelenin sahibi müteahhit vardır.

Bu boşluk somut sonuçlar doğurur. Örneğin: Bölgede barış geldiğinde, kamu ihaleleri, enerji yatırımları, tarım arazileri, maden ruhsatları kimin eline geçecek? "Demokratik toplum" dili bu soruyu sormaz; çünkü toplumu sınıflara ayırmaz. "Öz yönetim" dili, öz yönetimin kimin öz yönetimi olacağını — mülk sahiplerinin mi, emekçilerin mi — belirlemez.

Söyleşide işçi kelimesi iki kez geçiyor; sermaye kelimesi hiç geçmiyor. Bu, bir partinin programını tek bir söyleşiyle değerlendirmek için yeterli değil. Ama bir eğilimi gösteriyor.

Müzakere: Masanın fetişizmi

Bakırhan'ın söyleşisinde "masa" metaforu sürekli tekrar ediyor: Masanın dağılmaması, masadaki farklı beklentiler, masanın anlamı. Müzakere, bir sorunu çözmenin meşru bir yoludur; savaşın bitirilmesi ancak müzakereyle olur. Bunu kabul ediyoruz.

Ama müzakerenin bir fetiş hâline gelmesi tehlikelidir. Fetiş, bir ilişkinin bir nesneye dönüştürülmesidir. Müzakere fetişizmi, toplumsal güç ilişkilerinin — kimin örgütlü, kimin güçlü, kimin kaybedecek bir şeyi olduğu ilişkisinin — masanın kendisine indirgenmesidir. Masada ne kazanılacağını belirleyen masa değil, masanın dışındaki güç dengesidir. Güney Afrika'da apartheid'in sona ermesini sağlayan yalnızca De Klerk ile Mandela arasındaki müzakere değil, bu müzakereyi zorunlu kılan COSATU grevleri, kasaba ayaklanmaları ve uluslararası boykot idi. Kuzey İrlanda'da Hayırlı Cuma Anlaşması, yalnızca masada değil, anlaşmanın referanduma sunulmasıyla meşruiyet kazandı.

Türkiye'deki süreçte masanın dışında örgütlü bir toplumsal güç yok. İşçi sınıfı süreçte bir özne olarak yer almıyor; sendikalar süreçte yalnızca destek açıklaması yapan kurumlar. Bu yüzden masada iktidarın elinde kalan anahtar, karşı tarafın sabır çağrısıyla dengelenmeye çalışılıyor. Sabır, güç değildir.

Önderlik merkezliliği ve parti içi demokrasi

Bakırhan'a göre süreç, Öcalan'ın siyasi liderliği ekseninde ilerliyor. Bu bir olgu tespitidir; sürecin İmralı'dan başlatıldığı, yönünün oradan belirlendiği doğrudur.

Ama bir partinin bütün stratejisinin tek bir önderin liderliği ekseninde tanımlanması, parti içi demokrasi açısından ciddi bir sorundur. Kongrede eş başkanların 535 oyun tamamını alması, bir birlik gösterisi olarak okunabilir; ama bir tartışma eksikliği olarak da okunabilir. Hiçbir alternatif liste, hiçbir muhalif ses, hiçbir oy farklılığı. Sağlıklı bir kitle partisinde stratejik kararlar tabanda tartışılır, farklı görüşler oylanır, azınlık görüşleri kayda geçer.

Bu sorunun en açık örneği, Alevi aydınlara verilen yanıttır; onu "Öteki sınıf partilerine yaklaşım" bölümünde ayrıntılı olarak ele alıyoruz.

Lenin'in parti anlayışında "merkeziyetçilik" kadar "demokratik" kelimesi de önemlidir: Tartışmada özgürlük, eylemde birlik. Tartışmanın özgür olmadığı yerde eylem birliği, emir-komuta zincirine dönüşür.

Gizlilik rejimi ve toplumsallaşma

Bakırhan "sürecin yeterli düzeyde toplumsallaşmamasını" kabul ediyor ve bunu tek bir nedene bağlamamak gerektiğini söylüyor. Ama bir nedeni çok açık: Süreç gizli yürüyor. İmralı görüşmelerinin içeriği sızıntılarla öğreniliyor; yasanın taslağı sızdırılan metinlerle tartışılıyor; Takip Kurulunun ne konuştuğu bilinmiyor; kurulların bileşimi açıklanmıyor.

Toplumun bilmediği bir şeyi desteklemesi beklenemez. Erol'un "aydınlar yeterli desteği vermiyor" sözüne Murat Sevinç'in yanıtı tam yerindeydi: "Entelektüellerden görüşlerini açıklamaları mı, yoksa belirlenen çerçeveyi kayıtsız şartsız desteklemeleri mi bekleniyor?" (Kısa Dalga). Ruşen Çakır'ın tespiti de öyle: "Bize güvenin, gerisine karışmayın" yaklaşımıyla toplumsal destek sağlanamaz.

Toplumsallaşmanın tek yolu şeffaflıktır. DEM bu konuda iktidardan şeffaflık talep edebilir ve etmelidir; ama kendi bildiği kadarını toplumla paylaşmak da kendi elindedir. Bakırhan söyleşide dönüşler konusunda "bizim de elimizde kesinleşmiş bir tablo yok" diyor. Bu dürüst bir cümle. Ama aynı dürüstlükle şu da söylenebilir: Neyi biliyoruz, neyi bilmiyoruz, neyi talep ediyoruz, neyi kabul etmeyeceğiz? Bu dört sorunun yanıtları kamuoyuyla paylaşılmadan toplumsallaşma bir çağrı olarak kalır.

Hukuk talebi ile mülkiyet sessizliği

DEM'in sürece ilişkin talepleri ağırlıklı olarak hukuki: Öcalan'ın hukukunun tanınması, Demirtaş'ın tahliyesi, AYM-AİHM kararlarının uygulanması, kayyımların kaldırılması, dönenler için hukuki güvence. Bunların hepsi haklı ve acil talepler.

Ama barışın bir de ekonomik içeriği var ve bu içerik konusunda DEM'in sesi çok zayıf.

Kalkınma Yolu. Basra'dan Türkiye sınırına uzanan ve Irak, Türkiye, Katar ve BAE'nin desteklediği büyük ulaşım ve ticaret koridoru projesi, silahsız bir Kürt coğrafyası ister. Bu proje kimin için kalkınma? Hangi inşaat şirketleri, hangi lojistik tekelleri, hangi enerji şirketleri kazanacak? Koridor boyunca köylülerin toprakları nasıl kamulaştırılacak?

Bölgenin yeniden inşası. Suriye'de, Irak'ta ve Türkiye'nin güneydoğusunda yeniden inşa ihaleleri büyük bir sermaye birikimi alanı. 2015-16'da yıkılan Sur, Cizre, Nusaybin kent merkezlerinin "kentsel dönüşüm" adıyla nasıl yeniden yapıldığını hatırlayın: Eski sakinler geri dönemedi, yerlerine TOKİ blokları ve ticaret alanları yapıldı. Barış sonrasında bu model tekrar mı edilecek?

Kayyım talanı. Ahmet Türk'ün "kayyım demek talan demektir" cümlesi, sorunun mülkiyet boyutunu doğru adlandırıyor. Mardin'de satışa çıkarılan 57 taşınmaz, kamusal servetin kime aktarıldığı sorusudur. Barış süreci, kayyım dönemlerinde el değiştiren kamusal varlıkların iadesini gündeme almalı.

Tarım ve su. Bölgedeki barajlar, HES'ler, maden sahaları, tarım arazileri. Bu kaynakların mülkiyeti ve kullanımı barış sonrasında nasıl düzenlenecek?

Bu soruların hiçbiri Bakırhan'ın söyleşisinde yok. Bu soruların hiçbiri çerçeve yasada yok. Bu soruların hiçbiri komisyon raporunun kamuoyuna yansıyan kısımlarında yok. Oysa barışın emekçiler için ne anlama geleceğini belirleyecek olan tam da bu sorulardır. Hukuk talebi, mülkiyet talebiyle birleşmediğinde, barış sermaye için bir fırsat, emek için bir bekleme odası olur.

Anayasa: Aralık kapı

Söyleşi bölümünde gördük: Bakırhan anayasa konusunda kurumsal görüşün henüz oluşmadığını, ilkesel tutumun "demokratik anayasa" olduğunu, "seçme-seçilme tartışmasına sıkıştırmak doğru değil" dediğini söylüyor.

Bu tutum, çok kritik bir anda bir belirsizlik üretiyor. Erdoğan'ın 1 Ekim'deki Meclis açılış konuşması anayasaya geniş yer ayırdı; Kurtulmuş "Meclis'in önceliği yeni anayasa" dedi; iktidar cephesinden "çerçeve yasadaki uzlaşı zemininin anayasa için de sağlanması" çağrıları geliyor.

Bu çağrının anlamı açık: Barış sürecinin uzlaşı zemini, anayasa paketine taşınmak isteniyor. Ve bu paket, Anayasa Kimin Sözleşmesi? yazımızda gösterdiğimiz gibi, yürütmenin yetkilerini kalıcılaştıran, ilk dört maddeyi koruyan, Erdoğan'ın yeniden adaylığının önünü açabilecek bir paket.

DEM'in bu pakete nasıl yaklaşacağı, sürecin en kritik sınavı olacak. Eğer DEM, anayasa paketine verilecek desteği barış sürecindeki somut adımlarla — Demirtaş'ın tahliyesi, kayyımların kaldırılması, anadilde eğitim, yasanın yürürlüğe girmesi — takas etmeyi düşünürse, bu, 2010'daki "yetmez ama evet"in çok daha ağır bir tekrarı olur. Çünkü bu kez bir anayasa paketinin bedeli, barışın kendisinin bir yürütme rejimine rehin edilmesi olur.

Burada DEM'e bir öneri yapmak istiyoruz: Anayasa konusundaki kurumsal görüşünü açıklarken, yürütmenin yetkilerinin sınırlandırılmasını, kayyım rejiminin anayasal olarak yasaklanmasını, Anayasanın 42. maddesinin değiştirilmesini ve grev hakkının anayasal güvenceye alınmasını ön koşul olarak koysun. "Demokratik anayasa" soyut bir çağrı olarak kaldıkça, iktidarın yazacağı her anayasaya "demokratik" etiketi yapıştırılabilir.

Bölgesel denklem: Hangi kampta?

Bakırhan Suriye'deki gelişmeleri "genel olarak olumlu" değerlendiriyor. SDG'nin feshi, Suriye ordusuna entegrasyon, Mazlum Abdi'nin Şam'daki yeni görevi. Bunlar, Kürt hareketinin bölgesel stratejisinde büyük bir dönüşümün işaretleri.

Ama bu dönüşümün jeopolitik çerçevesine bakmak gerekiyor. ABD-İran anlaşması, Türkiye-Irak anlaşmaları, Şam'daki yeni rejimin Türkiye ile ilişkisi, İran'ın PJAK konusundaki talepleri. Kürt hareketi, onlarca yıl boyunca bölgedeki büyük güçlerin çelişkileri arasında bir alan açmaya çalıştı. Bugün bu güçler arasında bir tür uzlaşma oluşuyor ve bu uzlaşmanın ortak paydası, silahsız bir Kürt coğrafyası.

Bu, Kürt halkı için bir barış olabilir. Ama aynı zamanda bölgedeki sermayenin ve devletlerin çıkarlarının uzlaşması da olabilir. Bölgedeki işçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin bu uzlaşmada ne kazanacağı, ne kaybedeceği açık değil. Kapalı Kapı yazısında "masada üç burjuva özne var, masada olmayan tek şey emekçiler" demiştik. Bu tespiti bugün bölgesel ölçeğe genişletebiliriz: Bölgesel barışın masasında devletler ve silahlı yapılar var; emekçiler yok.

Rojava'daki Kürtçe eğitim eylemleri bu açıdan çok önemli: Entegrasyonun ardından kazanılmış hakların korunması için toplumun kendisi sokağa çıkıyor. Bakırhan bunu "Rojava'nın kendi içinde konuşup karara bağlayacağı bir mesele" diye niteliyor. Ama bu eylemler, masada kazanılanın sokakta korunması gerektiğinin canlı bir örneği.

Kapsayıcılık sınavı: Aleviler, kadınlar, işçiler

Bakırhan söyleşide Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin amacını, "kimi durumlarda Kürtler, kimi durumda Aleviler, her durumda kadınlar, gençler, yoksullar, işçiler" olarak saydığı dışlanmışların Türkiye'yi yönetebileceğini göstermek olarak tanımlıyor.

Bu iddianın sınavı, bu kesimlerin kendi sözlerini söyleyebildikleri anlarda verilir.

Aleviler konuştu: 53 aydının bildirgesi. Verilen yanıtı "Öteki sınıf partilerine yaklaşım" bölümünde gördük.

Kadınlar konuşuyor: Kadın örgütleri sürecin kadın gözüyle değerlendirilmesini, barışın kadınlar için ne anlama geldiğini soruyor. Bu sorular eş başkanlık sistemine rağmen sürecin merkezinde değil.

İşçiler konuşmuyor. Çünkü konuşabilecekleri bir platform yok.

Kapsayıcılık, kapsanacakların kendi sözlerini söyleyebildiği, o sözlerin dinlendiği ve kararları etkilediği bir süreçle kurulur. Aksi takdirde "kapsayıcılık", bir merkezin kendi tanımladığı çerçeveye başkalarını davet etmesi anlamına gelir.


"SİLAH VARKEN SORUN SİLAHTI": SOLA SİTEM VE YANITIMIZ

Bakırhan'ın söyleşide sola yönelttiği eleştiri, bu dosyanın en önemli tartışma başlıklarından biri. Ona ayrı bir kısım ayırıyoruz, çünkü bu sitem bizim de üzerinde düşünmemiz gereken bir sitem.

Sitem nedir?

Bakırhan'ın sözlerini bir kez daha okuyalım:

"Uzun yıllar boyunca, emek ve demokrasi mücadelesinin önündeki engelin PKK'nin silahlı mücadelesi olduğunu savunan çevreler oldu. Bugün PKK kendini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini açıkladı. Bu çevrelerin yıllardır istediği şey gerçekleşmedi mi? Ama onlardan ne bir sevinç duyduk ne de bir sorumluluk cümlesi. Tam tersine, itirazlar yükseldi. Silah varken sorun silahtı. Silah bırakılınca sorun barış oldu."

Ve ekliyor: "Barış, demokrasinin kendisi değildir. Silahların bırakılması ülkeyi bir günde demokratikleştirmez; kimse de bunu iddia etmiyor. Ama siyasetin önündeki en ağır engellerden biri kalkıyor. Emek mücadelesi de demokrasi mücadelesi de artık daha geniş bir alanda yürüyebilir. Bu imkânı küçümseyen, yıllarca savunduğu şeyi de küçümsemiş olur."

Sitemin haklı olduğu yer

Bu sitem, Türkiye solunun bir kesimi için haklıdır.

Türkiye solunun bir kesimi, özellikle ulusalcı ve Kemalist eğilimli kesimleri, onlarca yıl boyunca Kürt sorununu "terör sorunu" olarak tanımladı, silahlı mücadeleyi emek ve demokrasi mücadelesinin önündeki engel olarak gösterdi, Kürt hareketini "emperyalizmin maşası" olarak niteledi. Bu kesimler bugün silahlar susarken "bu süreç emperyalist bir projedir", "ülke bölünüyor", "AKP-PKK ittifakı" diyerek itiraz ediyor. Bakırhan'ın "silah varken sorun silahtı, silah bırakılınca sorun barış oldu" cümlesi bu kesimin tutarsızlığını tam olarak yakalıyor.

Bu kesimin tutarsızlığının kökü, ulusal sorunu sınıf sorunundan ayırmasıdır. Egemen resmî milliyetçiliği "yurtseverlik", baskı altındaki bir halkın eşit haklar talebini "bölücülük" olarak tanımlayan bir sol, Marx'ın İrlanda konusunda, Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda söylediklerinin tam tersini savunur. Marx, İngiliz işçi sınıfının İrlanda'yı ezmeye devam ettikçe kendi kurtuluşunu sağlayamayacağını yazdı. Lenin de 1914'te, kendi döneminin kavramlarıyla, egemen ulusun sosyalistlerinin baskı altındaki ulusun eşit haklarını koşulsuz savunması gerektiğini yazdı. Bu ilkeleri unutan bir sol, Bakırhan'ın sitemini hak eder.

Biz bu kesimde değiliz

Ama bu sitemin hedefi tek bir kesim değil gibi görünüyor. Söyleşinin bağlamı — aydınlar tartışması, Alevi bildirgesi, "süreç karşıtı" algısı — sitemin daha geniş bir alanı kapsadığını düşündürüyor. Bu yüzden kendi tutumumuzu açıkça söyleyelim:

Biz hiçbir zaman emek ve demokrasi mücadelesinin önündeki engelin PKK'nin silahlı mücadelesi olduğunu savunmadık. Engelin, sermaye düzeni ve onun devleti olduğunu savunduk. Kürt sorununun kökünde, Kürtçenin ve Kürt kimliğinin uzun yıllar boyunca hukuken tanınmamasının yattığını savunduk; 1983'te Kürtçe yayını yasaklayan 2932 sayılı Kanun bunun en bilinen örneğidir. Silahlı şiddeti hiçbir zaman bir çözüm yolu olarak görmedik; sorunun ancak siyasal ve barışçıl yollarla, eşit yurttaşlık temelinde çözülebileceğini savunduk.

Silahların susmasını bir kazanım olarak görüyoruz. "Önceki yazılarımıza dönüş" bölümünde açıkça söyledik: Ağustos yazılarımızda bunu yeterince öne çıkarmadık; bu bir eksikti. Silahların susması, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden birinin kalkmasıdır. Çatışma, sınıfı ulusal hatlarda bölmenin en etkili aracıydı; kırk yıl boyunca bu ülkenin emekçi aileleri, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, evlatlarını toprağa verdi. Bunun bitmesi, sınıf mücadelesi açısından tarihsel bir olanaktır.

Bizim itirazımız barışa değil, barışın içeriğine. Ve bu itiraz Bakırhan'ın da paylaştığı bir itirazdır: "Barış, demokrasinin kendisi değildir." Tam olarak bunu söylüyoruz. Barış bir olanaktır; bu olanağın bir kazanıma dönüşüp dönüşmeyeceği, bu olanağı kimin nasıl kullanacağına bağlıdır.

"Alan genişler" otomatik değildir

Bakırhan'ın en güçlü argümanı şu: "Emek mücadelesi de demokrasi mücadelesi de artık daha geniş bir alanda yürüyebilir. Bu imkânı küçümseyen, yıllarca savunduğu şeyi de küçümsemiş olur."

Bu argümana katılıyoruz — bir koşulla. Alan kendiliğinden genişlemez. Silahlar sustuğunda emek mücadelesinin alanının genişleyip genişlemeyeceği, o alanın kim tarafından doldurulacağına bağlıdır. İki olasılık var:

Birinci olasılık: Barış, iktidarın hegemonyasını güçlendirir. "Terörü bitiren lider" anlatısı, yeni bir anayasa paketi, yeniden adaylık, bölgesel yatırımlar, kalkınma koridorları. Silahların yerini sermaye alır. Kürt emekçisi, artık askerî operasyon korkusu olmadan, ama aynı ücretle, aynı güvencesizlikle çalışır. Bu durumda "alan" genişlememiş, el değiştirmiştir.

İkinci olasılık: Barış, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak örgütlenmesinin zeminine dönüşür. Sendikalar bölgede örgütlenir; Kürt işçisi ile Türk işçisi aynı grevde buluşur; anadilde eğitim, iş güvencesi, kayyımların kaldırılması, grev hakkı aynı talep listesinde yer alır. Bu durumda alan gerçekten genişlemiştir.

Hangi olasılığın gerçekleşeceği, bugün atılacak adımlara bağlı. Ve bu adımların hiçbiri masada atılamaz; hepsi masanın dışında, örgütlenmeyle atılır.

Sitemi geri çevirmek değil, ortak bir soru sormak

Bakırhan'a bir sitemle değil, bir soruyla yanıt vermek istiyoruz:

Barışın emekçiler için bir kazanıma dönüşmesi için DEM Parti ne yapacak?

Kayyım döneminde satılan kamusal varlıkların iadesini talep edecek mi? Bölgedeki yeniden inşa ve kalkınma projelerinde yerel halkın ve işçilerin söz hakkını savunacak mı? Kalkınma Yolu'nun sınıfsal içeriğini tartışmaya açacak mı? Anayasa görüşmelerinde grev hakkını, sendikal özgürlükleri, iş güvencesini ön koşul olarak koyacak mı? Sendikaları, sol partileri, meslek örgütlerini sürece özne olarak davet edecek mi?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, Bakırhan'ın "emek mücadelesi daha geniş bir alanda yürüyebilir" cümlesinin içini dolduracak. Biz bu soruları barışa karşı değil, barış için soruyoruz. Ve bu soruların yanıtlarını birlikte üretmeye hazırız. Bakırhan'ın kendi deyişiyle: "Mesele soru işaretlerini bu paradoksların ardına getirip cevabı birlikte üretmekten geçiyor."

Soru işaretini doğru yere koymak istiyoruz. Doğru yer şurası: Barışın tapusu kimin adına çıkacak?

Aynayı çevirmek

Bakırhan'ın sitemini bir de tersinden okuyalım. "Silah varken sorun silahtı. Silah bırakılınca sorun barış oldu." Bu cümleyi DEM'e de yöneltebiliriz: Silah varken gündem barıştı. Silah bırakılınca gündem neden demokrasinin bütününe açılmadı da tek bir adamın konumuna ve kendi tutsaklarımıza daraldı?

Silahların susması, Bakırhan'ın dediği gibi, "siyasetin önündeki en ağır engellerden birinin" kalkması demektir. O hâlde silahların sustuğu bir dönemde siyasetin gündemi genişlemeliydi: grev hakkı, asgari ücret, emekli aylıkları, anayasal hukuk devleti, Atalay, Kavala, KHK'lılar, akademisyenler. Tersine, gündem daraldı. Bu daralma, Bakırhan'ın sola yönelttiği "yıllarca savunduğu şeyi küçümsemek" eleştirisinin DEM'e dönük aynasıdır: HDP'nin yıllarca savunduğu "Türkiye'nin bütün ezilenlerinin birleşik mücadelesi" fikri, barışın en kritik anında masadan düşürüldü.


İKİ TABLO VE AÇIK SORULAR

Resmî anlatı ve sınıfsal okuma
Resmî anlatıSınıfsal okuma
"Terörsüz Türkiye"Bir halkın kırk yıllık hak talebinin bir güvenlik sorununa indirgenmesi
"Katedilen mesafe"Silah tarafında büyük adımlar; hak tarafında yerinde sayma
"MGK tespiti bekleniyor"Yasanın anahtarı iktidarın cebinde; yürürlük bir pazarlık aracı
"Uzlaşı zemini anayasaya taşınmalı"Barışın bir yürütme rejiminin kalıcılaşmasına rehin edilmesi
"Toplumsallaşma eksik"Gizlilik rejimi altında toplumdan onay beklenmesi
"Kalkınma ve yatırım"Silahsız bir coğrafyanın sermaye birikimine açılması
"Kayyım geçici bir tedbir"Kamusal varlıkların el değiştirmesi; müştereklerin tasfiyesi
"Demokratik anayasa"İçi doldurulmadıkça her anayasaya yapıştırılabilecek bir etiket
Söyleşide söylenen ve söylenmeyen
SöylenenSöylenmeyen
Çerçeve yasa hukuki kapıyı açtıKapının anahtarı neden MGK'nin elinde?
Teknik gecikme siyasi ertelemeye dönüşmemeliErtelemenin ölçütü ne? Hangi tarihten sonra "erteleme" diyeceğiz?
Öcalan'ın koordinatör sıfatıyla çalışması bekleniyorPartinin kendi stratejik özerkliği nedir?
İlk dönüşler kışa kalmadanDönenler hangi işlere, hangi ücretlerle, hangi güvencelerle dönecek?
Demokratik anayasa gerekliErdoğan'ın yeniden adaylığına açık bir anayasaya evet denecek mi?
Demirtaş'ın tahliyesi hukukun borcudurBu borç neden yasanın içine yazılmadı?
Atalay'ın özgürlüğü "hukuk meselesidir"Öcalan'ın konumu sürecin başlığıysa, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması neden değil?
Baskılar barışa güveni azaltıyorBaskılar ile barış aynı stratejinin parçası değil mi?
Barış yalnızca DEM'in işi değilBaşkaları hangi mekanizmayla karar süreçlerine katılacak?
Eksiklerimiz olduHangi eksikler? Alevi aydınlara verilen yanıt bunlardan biri mi?
Silah bırakılınca sorun barış olduBarışın sınıfsal içeriği nedir? Kim kazanacak, kim ödeyecek?
Fon vurgununda paranın izi belliFinans kapitalin küçük birikimi yutması bir "yolsuzluk" mu, bir sistem mi?
Dışlananlar Türkiye'yi yönetebilirHangi programla, hangi mülkiyet düzeniyle?
DEM Parti'ye açık sorular

Bu soruları bir sorgu olarak değil, birlikte düşünme daveti olarak soruyoruz:

  • Can Atalay: Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması — yani Anayasanın 153. maddesi — DEM'in sürece ve anayasa görüşmelerine desteğinin ön koşulu olacak mı? Olmayacaksa neden?
  • Yürürlük takvimi: MGK tespiti Aralık'ta da gelmezse DEM'in tutumu ne olacak? "Teknik gecikme" ile "siyasi erteleme" arasındaki çizgiyi hangi tarih belirleyecek?
  • Anayasa: DEM'in kurumsal görüşü açıklandığında, yürütme yetkilerinin sınırlandırılması, kayyımın anayasal yasağı, 42. maddenin değiştirilmesi ve grev hakkının güvencesi ön koşul olarak yer alacak mı? Erdoğan'ın yeniden adaylığının önünü açan bir değişikliğe "hayır" denecek mi?
  • Kapsam dışı kalanlar: Barış akademisyenleri, KHK'lılar, Gezi tutukluları, HDK davası sanıkları sürecin talep listesine girecek mi?
  • Demirtaş ve Yüksekdağ: 18 Ağustos'ta "yasa kapsamında çıkacaklar" denmişti. Çıkmadılar. Bu beklentinin dayanağı neydi ve neden gerçekleşmedi?
  • Kayyım talanı: Kayyım dönemlerinde satılan, devredilen, kiralanan kamusal varlıkların iadesi DEM'in talep listesinde yer alacak mı?
  • Barışın ekonomisi: Kalkınma Yolu, yeniden inşa ihaleleri, enerji ve maden projeleri konusunda DEM'in bir programı var mı? Bu projelerde yerel halkın ve işçilerin söz hakkı nasıl güvenceye alınacak?
  • Dönüş ve emek: Dönecek olanların toplumsal hayata katılımı için iş, barınma, eğitim, sağlık planlaması kimin sorumluluğunda? Bu süreçte sendikalar ve meslek örgütleri nasıl yer alacak?
  • Aleviler: "Sokaktan alıp getirdiğimiz" sözü için bir özür ya da düzeltme yapılacak mı? Yavuz Selim–İdris-i Bitlisi benzetmesinin yarattığı kaygıya kurumsal bir yanıt verilecek mi?
  • Müttefikler: Sosyalist partiler, sendikalar ve meslek örgütleri sürece "destek" mi verecek, yoksa karar süreçlerine "özne" olarak mı katılacak? Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nde bileşenlerin kendi sesiyle konuşma hakkı güvence altında olacak mı?
  • Parti içi demokrasi: Bir sonraki kongrede farklı görüşlerin, alternatif listelerin, azınlık önergelerinin yer alacağı bir tartışma süreci öngörülüyor mu?
  • Şeffaflık: DEM, kendi bildiği kadarıyla sürecin aşamalarını, taleplerini ve kırmızı çizgilerini kamuoyuyla düzenli olarak paylaşacak mı?

SOMUT GÖREVLER

Sevgili genç yoldaşlar, bütün bu analiz bir eyleme dönüşmezse yalnızca bir yorum olarak kalır. Marx'ın Feuerbach üzerine on birinci tezini hatırlayalım: Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir.

İşte önümüzdeki aylar için somut görevler:

Barışı savun, içeriğini sor

Barışa karşı olan hiçbir söylemin yanında durmayın. "Ülke bölünüyor", "emperyalist proje", "AKP-PKK ittifakı" gibi söylemler, resmî milliyetçiliğin sol kılıklı biçimleridir. Ama barışı savunurken içeriğini sormaktan da vazgeçmeyin. İki tutum birbirini dışlamaz; birbirini tamamlar.

Kapının dışında kalanları görünür kıl

Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay, Kavala, Kobani davası tutukluları, barış akademisyenleri, KHK'lılar, İkra Avcı gibi tasfiye edilen kamu emekçileri. Her birinin adını, durumunu, hukuki sürecini takip edin. Kampüsünüzde, sendikanızda, mahallenizde bu isimleri anın. Barışın ölçütü, barış isteyenlerin özgür olup olmadığıdır.

Can Atalay'ı barışın koşulu yapın

Atalay'ın özgürlüğünü bir "kişisel dosya" değil, barışın hukuksal ölçütü olarak tartışmaya açın. Anayasanın 153. maddesini — Anayasa Mahkemesi kararları herkesi bağlar — barış sürecinin en asgari koşulu olarak savunun. DEM dâhil bütün partilere aynı soruyu sorun: Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ülkede hangi barış yasası güvence olabilir? Barışı isteyen her yapının, bu soruya verdiği yanıtla sınanmasını sağlayın.

HDK fikrini yeniden düşünün

Eşitler arası bir ittifakın nasıl kurulabileceğini tartışın. HDK neden sürdürülemedi, sosyalist bileşenlerin bunda payı neydi, yeni bir ortak zemin hangi ilkelerle kurulabilir? Bu tartışmayı yalnızca partiler arasında değil, sendikalarda, iş yerlerinde, mahallelerde yapın. Ortak listeyle değil, ortak örgütlenmeyle başlayın.

Kayyım talanını belgeleyin

Kayyım atanan belediyelerde satılan taşınmazları, kapatılan kadın merkezlerini, iptal edilen kooperatifleri, değiştirilen ihaleleri belgeleyin. Bu, açık kaynak bir veri projesi olabilir: Bir belediyenin kayyım öncesi ve sonrası varlık listesi, bütçe kalemleri, ihale kayıtları. Bilgi müşterektir; kamusal servetin nereye gittiğini bilmek hepimizin hakkıdır.

Barışın ekonomisini tartışmaya açın

Kalkınma Yolu, bölgesel yatırımlar, yeniden inşa ihaleleri, enerji projeleri. Bunların kimin için olduğunu sorun. Üniversitelerde, sendikalarda, meslek odalarında barışın ekonomisi üzerine paneller, okuma grupları, raporlar hazırlayın. Barış sermayenin değil, emeğin gündemi olmalı.

Türk ve Kürt işçilerinin ortak örgütlenmesini önceleyin

Metropollerdeki inşaat, tekstil, kuryelik, hizmet sektörlerinde Türk ve Kürt işçileri zaten yan yana çalışıyor. Bu iş yerlerinde sendikal örgütlenmeyi destekleyin. Mevsimlik tarım işçilerinin koşullarını gündeme getirin. Barışın en somut kazanımı, iki halkın emekçilerinin aynı sendikada, aynı grevde, aynı talep etrafında buluşması olacak.

Anayasa sürecinde bağımsız bir talep listesi oluşturun

Yeni anayasa tartışmasında iktidarın gündemine "evet" ya da "hayır" demekle yetinmeyin. Kendi talep listenizi oluşturun: kayyımın anayasal yasağı, grev hakkının güvencesi, anadilde eğitim, yürütmenin denetimi, yargı bağımsızlığı, 2911 sayılı yasanın kaldırılması. Bu listeyi DEM dâhil bütün partilere sunun.

Alevilerin, kadınların, LGBTİ+'ların kaygılarını dinleyin

Barış süreci, bir kesimin kaygısını başka bir kesimin umuduna feda ederek ilerleyemez. Alevi aydınların bildirgesi, kadın örgütlerinin talepleri, LGBTİ+ derneklerine yönelik operasyonlar. Bunların hepsi sürecin parçasıdır. Kapsayıcılık, herkesin sözünü söyleyebildiği bir süreçle kurulur.

Eleştiriyi yoldaşça yapın

DEM Parti'yi eleştirirken, eleştirinizin hedefini doğru seçin. Ezilen bir halkın kitle partisini, egemen sınıfın partileriyle aynı terazide tartmayın. Eleştiri bir ilişkidir; "Yoldaşça Eleştirmek, Birlikte İlerlemek" kitabımızda ve Devrimci Tartışma Etiği Kılavuzu'nda tartıştığımız gibi, eleştirinin amacı karşıdakini yenmek değil, birlikte daha doğruya ulaşmaktır. Biz bu dosyada bunu yapmaya çalıştık; Ağustos yazılarımızda yapamadığımız yerleri de açıkça kabul ettik.

Kendi bağımsız sınıf hattınızı kurun

Bütün bu görevlerin ortak paydası şu: Barış sürecinde işçi sınıfının bağımsız bir sesi olmalı. Bu ses ne iktidarın "terörsüz Türkiye" söyleminin, ne de yalnızca ulusal hareketin "demokratik toplum" söyleminin içinde erimeli. Kendi talepleriyle, kendi örgütleriyle, kendi gündemiyle var olmalı. Hegemonya yazımızda söylediğimiz gibi: Karşı-hegemonya, iktidarın gündemine "evet" ya da "hayır" demekle değil, gündemi işçi sınıfının belirlemesiyle kurulur.


KAPANIŞ: KAPININ ÖNÜNDE

Sevgili genç yoldaşlar,

Bakırhan'ın söyleşisindeki en güzel cümle belki de şu: "Kimse belirsizliğe dönmez."

Bu cümle, dağdan dönecek olanlar için söylendi. Ama bir halkın bütün tarihini özetliyor. Kürt halkı yüz yıl boyunca belirsizlikte yaşadı: dilinin yasak olup olmayacağı belirsizliği, köyünün yakılıp yakılmayacağı belirsizliği, seçtiği belediye başkanının görevde kalıp kalmayacağı belirsizliği, oğlunun dağdan dönüp dönmeyeceği belirsizliği. Ve bu belirsizliği yalnızca Kürtler yaşamadı. Bu ülkenin işçileri de belirsizlikte yaşıyor: işinin yarın olup olmayacağı, kirasını ödeyip ödeyemeyeceği, iskeleden düşüp düşmeyeceği belirsizliği.

Barış, bu belirsizliklerden birinin — silahın — sona ermesi demektir. Bu küçük bir şey değil. Ama öteki belirsizlikler yerinde duruyor. Ve onların sona ermesi, hiçbir masada, hiçbir MGK kararıyla, hiçbir çerçeve yasayla olmayacak. Onların sona ermesi, bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Alevi, Ermeni, Laz, Çerkez emekçilerinin ortak örgütlenmesiyle olacak.

Kapının önünde yalnızca dağdan dönecek olanlar beklemiyor. Silivri'de açlık grevi yapan bir milletvekili bekliyor. Üniversite kapısında on yıldır bekleyen akademisyenler bekliyor. İş yeri kapısında grev hakkını bekleyen işçiler bekliyor. Belediye kapısında seçtiği başkanı bekleyen Mardin bekliyor. Bir barış süreci bu kapıların hiçbirini koşul yapmıyorsa, açtığı kapı herkesin kapısı değildir.

Kapı açıldı. Kapının önündeyiz. İçeri girdiğimizde karşılaşacağımız ev, bizim yapacağımız ev olsun. Tapusu emeğin adına çıksın.

Barış, ancak emeğin barışı olduğunda kalıcı olur.


GÜNCELLEME

5 Ekim 2026, 14.00 — Yazı, Bakırhan söyleşisinin Evrensel'de yayımlandığı gün yazıldı. DEM Parti'nin anayasa konusundaki kurumsal görüşü "önümüzdeki günlerde" açıklanacak; MGK'nin çerçeve yasaya ilişkin tespit kararı ve ilk dönüşlere ilişkin gelişmeler bekleniyor. Bu gelişmeler oldukça bu bölüm güncellenecektir. Düzenli güncelleme gelecektir.


KAYNAKLAR

Ana kaynak
Bilgi Müşterekleri'nin önceki yazıları (çerçeve yasa dizisi)
Bilgi Müşterekleri'nin diğer ilgili yazıları
Yasa, MGK ve resmî süreç
Kandil ve İmralı açıklamaları
DEM Parti kongresi ve tartışmalar
Tutsaklar, kayyımlar, muhalefet
Eş başkanlar, HDK ve ittifak ilişkileri
Çerçeve yasa ve Can Atalay
Bölge
Kuramsal kaynaklar
  • Karl Marx, İrlanda sorunu üzerine mektuplar (1869-1870), özellikle Meyer ve Vogt'a 9 Nisan 1870 tarihli mektup.
  • V. I. Lenin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (1914).
  • V. I. Lenin, Ne Yapmalı? (1902) ve parti içi demokrasi üzerine yazılar.
  • Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri — hegemonya ve pasif devrim kavramları.
  • Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler (1845), on birinci tez.

Bu yazı Bilgi Müşterekleri tarafından CC BY-SA 4.0 lisansıyla yayımlanmıştır. Kaynak gösterilerek paylaşılabilir, çoğaltılabilir, uyarlanabilir.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği