Ücret Ödenmiyor, Gözaltı Bitmiyor: Ankara'da Madencilerin Anlattığı Gerçek
Ocakta Çalışan 176 İnsan Bir Buçuk Yıldır Ücretini Alamıyor. On Günde Beş Kez Gözaltına Alındılar

Yoldaş, Madenciler Neden Hâlâ Ankara'da?
Bugün, 20 Ağustos 2026'da, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın önünde yaklaşık yüz madenci daha gözaltına alındı. Sendikanın açıklamasına göre madenciler ve orada haber yapan basın emekçileri darp edildi; Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu diğerlerinden ayrı bir araca konuldu. On gün içinde beşinci gözaltı dalgası.
Yoldaş, bu yazı sana yazıldı.
Belki bu haberi bugün telefonunda gördün, birkaç saniye baktın, kaydırıp geçtin. Bunda utanılacak bir şey yok — hepimiz öyle yapıyoruz. Ama şimdi bir on dakikanı istiyorum. Çünkü o karede gördüğün şey, bir "olay" değil. Bu ülkede emeğin nasıl bir ilişki içinde durduğunun en açık, en çıplak, en öğretici hâli.
Gel, birlikte bakalım.
Önce iki kolay tuzak
Bu haberi görünce muhtemelen iki şeyden birini hissettin.
Ya "yazık, çok üzücü" dedin. Ya da "her gün aynı şeyler, bir şey değişmiyor" deyip yoruldun.
İkisi de insani. Ve ikisi de seni olduğun yerde bırakır.
Acıma meseleyi bir talihsizliğe indirger: kötü bir patrona denk gelmiş zavallı insanlar. Oysa o insanlar zavallı değil, alacaklı. Ve karşılarındaki kötü bir insan değil, işleyen bir düzenek.
Yorgunluk ise daha tehlikelidir, çünkü haklı gibi durur. "Hep aynı şey oluyor" demek, aslında doğru bir gözlemdir. Ama oradan "demek ki değişmez" sonucunu çıkarırsan, tekrarın kendisini bir doğa yasası sanmış olursun. Oysa tekrar eden şeyin bir mekanizması vardır. Mekanizma varsa çözümlenebilir. Çözümlenebiliyorsa müdahale edilebilir.
Bizim yöntemimiz üçüncüsü: anlamak. Ve her olaya aynı üç soruyu sormak.
Kimin elinde? Kimin denetiminde? Kimin yararına?
Şimdi baştan alalım.
Bu insanlar kim?
Ankara'da Bakanlığın önünde bekleyenler iki işletmenin işçileri:
- Eti Gümüş — Elazığ'da bir gümüş madeni.
- Doruk Madencilik / Yunus Emre Termik Santrali — Eskişehir'de bir kömür ve enerji tesisi.
İkisi de aynı yerin altında: Yıldızlar SSS Holding.
Ve orada olma sebepleri, senin tahmin edebileceğin en yalın sebep:
Maaşlarını alamıyorlar.
Sendikanın verdiği rakam şu: Eti Gümüş'te 176 madenci, birikmiş ücretlerini yaklaşık bir buçuk yıldır alamadı. Buna kıdem tazminatları, ihbar tazminatları ve rızaları olmadan dayatılan "ücretsiz izin" dönemlerinin karşılığı da ekleniyor.
Yoldaş, burada bir saniye dur. Çünkü bu cümleyi hızlı okursan kaçırırsın.
Ortada bir zam pazarlığı yok. Bir toplu sözleşme uyuşmazlığı yok. Bir grev yok.
Yapılmış işin karşılığı ödenmiyor.
İşçi ocağa indi. Cevheri çıkardı. Tesisi çalıştırdı. Ürün satıldı, para döndü, fatura kesildi, elektrik şebekeye aktı.
Ücret ödenmedi.
Şimdi kronolojiye bak — ve bir şey say
| Tarih | Ne oldu |
|---|---|
| 18 Temmuz 2026 | Eti Gümüş işçileri alacakları için eylem başlattı |
| 24 Temmuz | Şirket kabul etti, yazılı taahhüt verdi. İşçiler eylemi bitirdi |
| 6 Ağustos | Taahhüt edilen ödeme günü. Ödeme yok |
| 10 Ağustos | İşçiler Ankara'ya geldi. Metro çıkışında, daha Bakanlığa varamadan 80'den fazla kişi gözaltına alındı |
| 11 Ağustos | Ankara Valiliği kentte 15 günlük eylem ve etkinlik yasağı ilan etti |
| 13–15 Ağustos | Yeni dalga: 82 işçi, ardından eşleri ve aileleri. Gözaltı süreleri uzatıldı |
| 17 Ağustos | Şirket "ödemeler yapıldı" dedi. İşçiler hesaplarını açıp gösterdi: para yok |
| 18 Ağustos | Sekiz gündür Bakanlık önünde bekleyenlere müdahale. Genel Başkan Gökay Çakır ve Başaran Aksu yeniden gözaltında |
| 20 Ağustos (bugün) | Yaklaşık 100 madenci gözaltına alındı. Madenciler ve basın emekçileri darp edildi |
Bu arada iki sendikacı hakkında ev hapsi talep edildi. Başaran Aksu bir kez "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" gibi bir isnatla sorgulanıp adli kontrolle bırakıldı. Bazı işçiler dört gün içinde üç kez gözaltına alındı.
Şimdi saymanı istediğim şey şu, yoldaş:
Bu tabloda ödenmiş kaç kuruş var?
Sıfır.
Peki kaç gözaltı dalgası var?
Beş. Bir de valilik yasağı, bir adli kontrol, bir ev hapsi talebi.
Bir ülkede ücretini istemenin bedeli gözaltıysa, orada "alacak" artık hukuki bir kavram değildir. Siyasal bir kavramdır.
Bunu aklına kazı. Yazının geri kalanı bunun nasıl mümkün olduğunu anlatıyor.
Birinci ders: Ödenmeyen ücret nedir?
Genç yoldaş, çoğu insan ödenmeyen maaşı bir gecikme sanır. Ya da bir kabalık, bir vicdansızlık.
Değil. Ödenmeyen ücret bir sermaye hareketidir. Gel, bunu bir düşünce deneyiyle görelim.
Diyelim bir patron paraya ihtiyaç duydu. İki seçeneği var.
Bankaya gider. Faiz öder. Teminat gösterir. Vadeye uymak zorundadır. Ödemezse haciz gelir.
Ya da ücreti ödemez. Ne olur?
- Aynı parayı elinde tutar.
- Faiz ödemez.
- Teminat göstermez.
- Vadeyi kendisi belirler.
- Alacaklısı krediyi geri çağıramaz — çünkü ertesi sabah yine aynı ocağa inmek zorundadır.
Şimdi buna bir de enflasyonu ekle. Bir buçuk yıl sonra ödenecek olan para, artık aynı para değildir. İşçinin alacağı erirken, patronun elinde tuttuğu nakit iş görür.
Sendika bunu tek cümlede söylemişti:
"Holding, işçilerin ödenmeyen haklarını kendi finansman aracına çevirmiştir."
Yoldaş, bu cümle gazetecilik değil, iktisattır. Ve çok önemli bir şey söylüyor.
Kapitalizmin "normal" işleyişinde patron ücreti öder, kârını artı-değerden alır — yani işçinin ürettiği ama karşılığı ödenmeyen değerden. Bu zaten sömürüdür ve tartışmamız gereken asıl mesele budur.
Ama burada olan bundan bir adım ötesi: ücretin kendisi kâr kaynağına dönüştürülmüş. Emek gücünün değeri eksik değil, bir kısmı hiç ödenmiyor ve o para sermaye olarak çalıştırılıyor.
Bu yüzden bu bir "kötü patron" hikâyesi değil. Bir birikim yöntemi.
Ve şunu hiç unutma: bir yöntem, cezalandırılmadığı sürece tekrarlanır.
İkinci ders: Bu holding nasıl büyüdü?
"İyi de bu adam nasıl bu kadar büyüdü?" diye soruyorsan, doğru soruyu sordun. Çünkü cevap, meselenin devletle ilgili kısmını açıyor.
Holding'in sahibi Sebahattin Yıldız. Ve büyüme hikâyesi bir girişim hikâyesi değil, bir aktarım hikâyesidir.
Özelleştirme. Eti Gümüş 2004'te özelleştirmeyle satıldı: yaklaşık 40 milyon dolar. Maden Mühendisleri Odası'nın o günkü değerlendirmesine göre işletmenin değeri 450 milyon dolar civarındaydı.
Yoldaş, aradaki farka bak. Bu bir pazarlık farkı değil. Kamunun elindeki değerin özel sermayeye geçişidir.
TMSF devri. Eskişehir'deki Yunus Emre Termik Santrali, 2016 sonrası kayyuma devredilen Naksan Holding'den TMSF'ye geçmişti. 2022'de Doruk Madencilik'e satıldı. Sendika raporlarına göre satışta 1,1 milyon TL nakit ödendi; buna karşılık 3,15 milyar TL'lik borç mahsubu kabul edildi.
Yani kasaya neredeyse para girmedi. Ve işçi alacaklarına ayrılabilecek bir kaynak da oluşmadı.
Ruhsat. Holding'in elinde 2.364 maden ruhsatı bulunduğu raporlanıyor.
Kamu ödemesi. 2022–2024 arasında TEİAŞ'ın kapasite mekanizmasından 131,2 milyon TL ödeme aldığı, aynı dönemde ilgili şirketin kurumlar vergisi ödemediği kayıtlara geçti.
Sicil. 2021'de holdinge bağlı Nesko Madencilik'in Giresun'daki atık barajı çöktü; 4.500 ton atık tarım arazisine yayıldı. Ceza 12 milyon TL oldu. Faaliyet kısa süre sonra devam etti. Kütahya, Çankırı, Amasya, Bilecik, Çorum, Giresun, Eskişehir — 2011'den bu yana ödenmeyen ücret, toplu çıkarma ve iş güvenliği ihlalleri kayıt altında.
Şimdi tabloyu birlikte okuyalım:
| Ne verildi | Kim verdi | Karşılığında ne oldu |
|---|---|---|
| Değerinin çok altında bir maden işletmesi | Özelleştirme İdaresi | Ödenmeyen ücretler |
| Borç mahsubuyla bir termik santral | TMSF | Ödenmeyen tazminatlar |
| 2.364 maden ruhsatı | Kamu otoritesi | İş cinayetleri, çevre yıkımı |
| Kapasite mekanizması ödemeleri | TEİAŞ | Vergisiz kâr |
| Cezasızlık | İdare ve yargı | Tekrarlanan ihlal |
Yoldaş, bu bir "piyasada başarılı olmuş şirket" değil. Kamu varlıklarının aktarımıyla, kamu ödemeleriyle ve cezasızlıkla büyütülmüş bir yapı. Bugün Ankara'da polis aracına bindirilenler, o aktarımın faturasını ödeyenler.
Üçüncü ders: Devlet neden orada?
Sana okulda şunu öğrettiler: devlet piyasada taraf değildir. Kuralı koyar, uyulmasını sağlar, uyuşmazlıkta hakemdir. Ücretin ödenmiyorsa mahkemeye gidersin, alırsın.
Şimdi bu anlatıyı Ankara'da sına.
Madenciler mahkemeye değil, Bakanlığa gidiyorlar. Neden dersin?
Çünkü bu holding varlıklarını devletten aldı. Ruhsatlarını devletten aldı. Ödemelerini devletten alıyor. Yani devlet bu ilişkide hakem değil — kurucu ortak.
İşçiler bunu bir kitaptan öğrenmediler. Deneyimden biliyorlar. Ve bu, teorimizin en çok saygı duyması gereken bilgi türüdür.
Peki devlet nasıl karşılık verdi?
- Ödeme yaptırmadı.
- Daha önce duyurulan yaptırımları uygulamadı. (DEM Partili Cengiz Çiçek'in Meclis'e verdiği soru önergesi tam olarak bunu soruyor.)
- Ama eylemi yasakladı: 11 Ağustos'ta Ankara'da 15 günlük eylem yasağı.
- Ve gözaltı üretti: beş dalga, ailelere kadar.
Yoldaş, burada sana bir alet vereceğim. Cebinde taşı, her uyuşmazlıkta çıkar kullan:
Bir çatışmada devletin hangi tarafta olduğunu, söylediklerinden değil, zor aygıtını kime yönelttiğinden anlarsın.
Bu ölçütü uygula. Zor aygıtı burada ücreti ödemeyene değil, ücretini isteyene yöneldi.
Marksist gelenekte bunun klasik bir formülasyonu var: modern devletin yürütmesi, mülk sahibi sınıfın ortak işlerini yöneten bir komitedir. Ama bunu bir slogan gibi ezberleme. Sınanabilir bir önerme olarak kullan. Sınanabilir olması, onu slogandan ayıran şeydir.
Dördüncü ders: Neden aileler de gözaltına alındı?
Bu soruyu sormuş olman lazım. Çünkü bu, sıradan bir kolluk işlemiyle açıklanamaz.
Bir eylemi dağıtmak istiyorsan eylemcileri alırsın. Eşleri, çocukları, orada duran aileleri almak dağıtma değildir.
Caydırmadır.
Amaç kalabalığı yaymak değil, direnmenin bedelini işçinin evine kadar taşımaktır. Mesaj şudur: "Bu işe kalkışırsan yalnızca sen değil, hanen de ödersin."
Yoldaş, bunu iyi anla. Çünkü sermaye ve devlet, işçiyi işyerinde yenemediğinde hanede yenmeye çalışır. Kira, borç, çocuğun okulu, eşin kaygısı — bunlar patronun görünmez müttefikleridir.
Ve tam da bu yüzden ailelerin bu direnişte korkup çekilmek yerine sürece katılması, gözaltı sayılarından çok daha önemli bir haberdir.
Beşinci ders: Madenciler bize ne öğretiyor?
Şimdi en güzel kısma geldik.
Ödenmeyen ücretin bir tuzağı vardır: işçiyi ilk anda bireysel bir alacaklıya dönüştürür. Herkesin ayrı bir rakamı, ayrı bir dosyası, ayrı bir mahkemesi olur.
Sermayenin tercih ettiği biçim tam olarak budur. Çünkü 176 ayrı dava, 176 ayrı ve güçsüz taraf demektir. Herkes tek başına bekler, kimi kabullenir, kimi vazgeçer, kimi taksite razı olur.
Madenciler bunu tersine çevirdiler.
- Alacağı ortak bir talebe dönüştürdüler.
- Dosyayı kolektif bir eyleme dönüştürdüler.
- Bireysel mağduriyeti sınıfsal bir konuma dönüştürdüler.
Ve bir şey daha yaptılar — bence en öğretici olanı: muhataplarını doğru seçtiler.
Fabrika kapısında beklemek yerine Bakanlığın önüne gittiler. Çünkü sorunun kaynağının tek bir patron olmadığını, o patronu var eden ilişkiler ağı olduğunu görüyorlar.
Yoldaş, bu bilinç teoriden gelmiyor. Deneyimden geliyor. Bizim işimiz bu bilinci bulandırmak değil, adını koymak.
Sendikanın 18 Ağustos'taki cevabını olduğu gibi bırakıyorum, çünkü hiçbir çözümlemem bundan iyi olamaz:
"Yerin altından gelenleri gözaltıyla korkutamazsınız. Bin kez gözaltına alınırsak bin kez döneriz. Korkmuyoruz. Kazanacağız."
Sendikanın bugünkü açıklamasını da doğrudan kendi ağzından oku: → Bağımsız Maden-İş'in 20 Ağustos açıklaması
Dikkat et: üç anlatı tuzağı
Önümüzdeki günlerde bu haber sana üç biçimde gelecek. Üçünü de tanı, yoldaş.
1. Asayişe indirgeme. Haber "madenciler ücretlerini alamadığı için gözaltına alındı" diye değil, "izinsiz gösteriye müdahale edildi" diye kurulur. Böylece bir buçuk yıllık ödenmemiş ücret cümleden düşer; geriye "yasaya uyulmadı" kalır. Bir haberde neyin cümleden düştüğüne bak.
2. Tekilleştirme. "Bir şirket ödeme yapamadı, üzücü." Oysa aynı holdingin sekiz ilde, on beş yıldır aynı şeyi yaptığı kayıtlı. Tekil olay anlatısı örüntüyü görünmez kılar. Örüntü görünmezse sorumluluk da görünmez olur.
3. Teknikleştirme. "Nakit akışı sorunu var, yapılandırma görüşmeleri sürüyor." Bu dil, ödenmeyen ücreti bir bilanço kalemine çevirir. Oysa o kalemin karşılığı bir hanede yenmemiş yemektir.
Her üçüne karşı elindeki alet aynı: Kimin elinde? Kimin denetiminde? Kimin yararına?
Peki ne yapmalı?
Yoldaş, seninle dürüst olacağım: aşağıdakilerin hiçbiri sistemi değiştirmez. Hepsi bugün pazarlık gücünü artırır. Bu ikisi ayrı işlerdir ve ikisi de gereklidir. Devrimci olmak, bugünkü mevziyi küçümsemek demek değildir.
1. Ödeme takvimi kamuya açıklansın. Hangi işçiye ne kadar borç var, ne zaman ödenecek — Bakanlık açıklasın. "Ödeme yapıldı" demek, dekontla sınanamıyorsa açıklama değildir.
2. Ruhsat, işçi alacağına bağlansın. Ücret ödemeyen işletmenin maden ruhsatları ve teşvikleri askıya alınsın. Ruhsat bir mülkiyet hakkı değil, kamunun verdiği bir imtiyazdır — ve imtiyaz koşula bağlanabilir.
3. Kamu ödemeleri durdurulsun. Kapasite mekanizması gibi kamu kaynaklı ödemeler ücret borcu kapanana kadar kesilsin, hatta doğrudan işçi alacağına mahsup edilsin.
4. İşçi alacağı öne alınsın. Haciz ve iflas sıralamasında işçi alacağı banka ve kamu alacaklarının önüne geçsin. Bugün işçi, sıranın en sonunda bekleyen alacaklıdır.
5. Eylem yasakları kaldırılsın. Ücretini isteyenin bunu kamuya duyurma hakkı, bir "kamu düzeni" istisnasıyla askıya alınamaz. Yasak, tarafsız bir tedbir değildir; ödemeyenin lehine işler.
Ve bir tanesi doğrudan sana, yoldaş:
Bu direniş görünürlük olmadan sürdürülemez. Haberi paylaşmak, sendikanın açıklamalarını yaymak, kendi işyerinde ve örgütünde bunu gündeme getirmek — biliyorum, "yetersiz" geliyor. Ama şunu bil: bir gözaltı haberinin kaç kişiye ulaştığı, bir sonraki gözaltının yapılıp yapılmayacağını etkiler.
Ve kendini küçümseme. Bugün Ankara'da bekleyen o işçilerin çoğu da bir gün "ben ne yapabilirim ki" diyordu. Sonra yan yana geldiler.
Son söz
Genç yoldaş, bu yazıdan bir tek şey aklında kalacaksa şu kalsın:
Ankara'da olan bir asayiş olayı değil. Kamu varlıklarının bir holdinge aktarıldığı, o holdingin işçi ücretini kendi sermayesi gibi kullandığı ve ücretini isteyenin karşısına devletin zor aygıtının çıktığı bir sürecin en görünür anıdır.
Ücretin ödenmemesi bir hukuk sorunu olarak başlar; ödettirmenin yasaklanmasıyla bir siyaset sorununa dönüşür.
Ve bir de şunu bırakıyorum sana.
Bir buçuk yıldır maaş almayan 176 insan, beş kez gözaltına alınmasına rağmen hâlâ o kapıya gidiyor. Aileleri gözaltına alındı, yine gittiler. Yasak geldi, yine gittiler. "Ödendi" denip kandırıldılar, hesaplarını açıp gösterdiler ve yine gittiler.
Bu sabır değil, yoldaş. Bu, örgütlü olmak.
Madenciler yerin altından geliyorlar. Karanlıkta çalışmaya alışkınlar; görünmez kılınmaya da, korkutulmaya da bizden dayanıklılar. Bize düşen onlara acımak değil — yanlarında durmak ve onlardan öğrenmek.
Yoldaşça!







