Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Üniversite Kimin İçin? Yapay Zeka, Bilişsel Teslimiyet ve Düşünmenin Sınıfı

Kâra Değil Topluma, Ezbere Değil Kavrayışa: Piyasa Üniversitesinden Müşterek ve Sosyalist Üniversiteye

26 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Üniversite Kimin İçin? Yapay Zeka, Bilişsel Teslimiyet ve Düşünmenin Sınıfı

Can Ertuna'nın BirGün'deki "Yapay zekâ, bilişsel teslimiyet ve üniversite" yazısına yoldaşça bir yanıt ve ideal üniversite üzerine bir taslak

Önce Kısa Özet

  • Yazı ne diyor? Can Ertuna, Sam Altman'dan Alphan Manas'a uzanan "üniversiteye gitmeyin, dört yıl fazla" söyleminin sermayenin talebi olduğunu, üniversitenin bir "iş fabrikası" değil bilgi üreten ve eleştirel düşünmeyi öğreten bir kurum olduğunu savunuyor. Dört milyonu aşkın öğrencinin verisine dayanan bir araştırmaya göre öğrenciler zihinsel çabayı yapay zekaya devrediyor ("bilişsel teslimiyet"): gözetimsiz ödevlerde başarı artarken gözetimli sınavlarda doğru yanıt oranı %80'den %60'a düşmüş.
  • Haklı olduğu yer: "Üniversiteye gerek yok" söylemi tarafsız bir öngörü değil, bir sınıf programıdır. Temel bilimleri ve sosyal bilimleri savunması da yerindedir.
  • Geliştirilebilecek yanı: Bilişsel teslimiyet bireysel bir tembellik ya da "teknolojinin kötü etkisi" değildir. Diplomanın metaya, notun değişim değerine dönüştüğü, öğrencinin hem çalışıp hem okumak zorunda kaldığı bir düzende kestirme yol rasyoneldir. Sorunun kökü yapay zekada değil, eğitimin metalaşmasındadır.
  • Geliştirilebilecek ikinci yan: Yazı üniversiteyi "birikmiş bilgiyi koruyan ve aktaran" bir kurum olarak biraz idealize ediyor. Burjuva üniversitesi hiçbir zaman sınıflar üstü bir aydınlanma adası olmadı. Türkiye'de ise üniversiteyi bugünkü hâline getiren yalnızca piyasa değil, 12 Eylülün YÖK'ü, KHK ihraçları ve atanmış rektörlerdir.
  • Asıl tehlike: Yapay zeka şirketleri üniversitenin ürettiği bilgiyi (makaleler, tezler, ders notları) eğitim verisi olarak çekiyor, sonra bunu üniversiteye kurumsal lisans olarak geri kiralıyor. Üniversite hem hammadde tedarikçisi hem müşteri hâline geliyor. Bu, genel zekanın gaspıdır.
  • Çözüm yasak ve gözetim değil: Sınıf içi sınava, sözlü sınava, gözetim yazılımlarına dönmek semptomu bastırır, dijital panoptikonu büyütür. Çözüm, notun ve diplomanın değişim değerini kırmak, öğrenmeyi yeniden kullanım değerine bağlamaktır.
  • İdeal üniversite: Parasız, herkese ve ömür boyu açık; demokratik yönetilen; bilgiyi müşterek olarak üreten ve paylaşan; kamusal hesaplama ve açık model altyapısına sahip; kafa ile el emeğini birleştiren (politeknik); toplumun sorunlarına, emekçilerin örgütlerine bağlı bir kurum.
  • Sosyalist üniversite: İdeal üniversite kapitalizm içinde mücadeleyle kazanılacak bir hedefse, sosyalist üniversite bir adım ötesidir: Bilginin özel mülkiyetinin kalktığı, kafa-el emeği ayrımının aşıldığı, çalışma süresi kısaldıkça toplumun bütününün öğrenciye dönüştüğü bir kurum. Sovyet işçi fakülteleri, Küba ve DDR deneyimlerinden hem kazanımları hem de hataları (dogmatizm, partiye bağımlı bilim, entelektüel düşmanlığı) öğrenerek.
  • Cevap: Yapay zeka çağında üniversiteye daha çok ihtiyaç var. Ama bugünkü üniversiteye değil. Düşünmeyi tekellere devretmeyen, toplumun ortak aklını koruyan bir üniversiteye.

Şimdi ayrıntıya geçelim.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazıyı okuyanlarınızın bir kısmı şu an bir amfide oturuyor, bir kısmı kayıt parasını denkleştirmek için kafede, kargoda, çağrı merkezinde vardiya bitirmeye çalışıyor, bir kısmı da "okusam ne olacak?" diye kendine soruyor. Ekranınızda bir yanda "yapay zeka her şeyi yapacak, dört yıl kaybetmeyin" diyen milyarderler, öte yanda ödevinizi yazan bir sohbet botu var. Hocanız ödevi botun yazıp yazmadığını anlamaya çalışıyor, siz de botun yazdığının anlaşılmamasını.

Bu sahnede herkes birbirini kandırıyor gibi görünüyor. Oysa asıl soru başka: Bu oyunu kim kurdu ve kimin işine yarıyor?

Can Ertuna'nın 21 Ekimde BirGün'de yayımlanan yazısı bu soruya önemli bir kapı aralıyor. Biz de o kapıdan girip biraz daha ileri yürüyelim.


Yazı Ne Söylüyor?

Ertuna'nın yazısının iskeleti şöyle:

Üniversitenin amacı tartışması. Üniversiteyi işgücü yetiştiren bir "eğitim fabrikası" olarak görenler, yapay zeka karşısında eğitimi teknolojiye göre yeniden biçimlendirmeyi öneriyor. Yazara göre ise üniversite birikmiş bilgiyi koruyan ve aktaran, yeni bilgi üreten bir kurumdur.

"Üniversiteye gitmeyin" söylemi. Sam Altman'ın Stanford'u bırakıp dört yıllık üniversitenin fazla olduğunu söylemesi, Alphan Manas'ın çocuklarına üniversiteye gitmemelerini ya da kısa süre gitmelerini önermesi aktarılıyor. Yazar bu söylemin sermayenin ve piyasanın talepleriyle bağlantılı olduğunu söylüyor.

Karanlık Akademi. Peter Fleming'in Dark Academia (Karanlık Akademi) kitabına atıfla üniversitelerin sektör talepleri doğrultusunda "iş fabrikalarına" dönüştüğü eleştiriliyor.

Temel bilimlerin değeri. Matematiğin pratik faydasının hemen görünmediği ama uzun vadede yeni teknolojilerin temelini oluşturduğu; Apollo programının yan ürünleri örnek veriliyor. Imperial College'dan Giordano Scarciotti'nin uyarısı aktarılıyor: Gençler "yapay zeka matematikçileri işsiz bırakacak" diye bu alandan uzaklaşırsa, yirmi yıl içinde ileri matematiği anlayabilen insan sayısı ciddi biçimde düşebilir.

Bilişsel teslimiyet. UC Irvine ve McGraw Hill araştırmacılarının, ALEKS matematik platformunda yılda dört milyonu aşkın öğrencinin 2022 sonu–2026 arası verilerini incelediği çalışma (Haziran 2026). Araştırmacıların "bilişsel teslimiyet" dediği durum: Öğrenci problemi kendisi çözmek yerine zihinsel çabayı yapay zekaya devrediyor. Sonuç çarpıcı: Gözetimsiz alıştırmalarda başarı artıyor, gözetimli sınavlarda doğru yanıt oranı %80'den %60'a iniyor.

Kurumların tepkisi. Berkeley, Stanford ve Chicago gibi üniversitelerin bazı derslerde (özellikle sosyal bilimler ve hukukta) yapay zeka kullanımını yasakladığı ya da sınırladığı, sınıf içi yazılı sınavlara ve sözlü sunumlara dönüldüğü belirtiliyor.

Sonuç. Yapay zeka hayatın parçası olacak ama düşünme ona devredilmemeli. Hataları ve nüansları görebilmek için hem teknik bilgi hem sosyal bilimler gerekli. Gelecek bir avuç teknoloji oligarkına, iş dünyası liderine ve siyasi elite bırakılmamalı.


Yazının Haklı Olduğu Yerler

Önce hakkını verelim, çünkü yazı ana yönelimiyle doğru tarafta duruyor.

Birincisi: "Üniversiteye gerek yok" söylemini bir ideoloji olarak teşhis ediyor. Bu önemli. Teknoloji patronlarının ağzından çıkan öngörüler bize hava durumu gibi sunulur: "Yağmur yağacak, şemsiyeni al." Oysa bunlar öngörü değil, istektir. Yağmuru yağdıracak olan da onlardır.

İkincisi: Temel bilimleri savunuyor. Kâr hesabının kısa vadeli ufku, matematiği, felsefeyi, tarihi "işe yaramaz" sayar. Ama bugün yapay zeka dediğimiz şeyin kendisi, yüz yıllık "işe yaramaz" matematiğin, olasılık kuramının, doğrusal cebirin, istatistiğin üzerinde duruyor. Kimse 1940'larda sinir ağı matematiği üzerine çalışanlara "bunun piyasa değeri ne?" diye sormasaydı iyi olurdu. Sordular zaten; o yüzden alan on yıllarca "kış" yaşadı.

Üçüncüsü: Sosyal bilimlerin gerekliliğini vurguluyor. Bir modelin ürettiği metnin neyi gizlediğini, kimin bakış açısını doğal kabul ettiğini, hangi sessizlikleri yeniden ürettiğini görmek için tarih, sosyoloji, felsefe gerekir. Bunu "nüans" diye adlandırmak bile biraz mütevazı; mesele ideolojidir.

Dördüncüsü: Geleceğin bir avuç oligarka bırakılmaması gerektiğini söylüyor. Doğru. Yalnız bu oligarkların nereden çıktığını, hangi düzenin ürünü olduğunu da adlandırmak lazım. Oraya geleceğiz.


Sınıfsal Okuma: Yazının Geliştirilebilecek Yanları

"Üniversiteye gitmeyin" kimin tavsiyesi, kime tavsiye?

Sam Altman Stanford'u bıraktı. Ama önce Stanford'a girdi. Bu ayrıntı küçük değil.

Üniversiteyi bırakan milyarder hikâyeleri (Gates, Zuckerberg, Altman) hep aynı yapıdadır: Ayrıcalıklı aileden gelen, seçkin bir okula girmiş, oradaki ağı, sermayeye erişimi, güvenlik ağını cebine koymuş bir gencin "bıraktım" demesi. Bırakmak, geri dönebilecek olanın lüksüdür.

Peki bu milyarderlerin kendi çocukları nereye gidiyor? Silikon Vadisi'nin elit aileleri çocuklarını ekransız, insan öğretmenli, küçük sınıflı özel okullara gönderiyor. Seçkin üniversitelerin kontenjanları hâlâ kapışılıyor, ücretleri hâlâ artıyor. Yani elit için üniversite kalıyor; yoksul için "kısa kurs, sertifika ve bir sohbet botu" öneriliyor.

İşte sınıfsal tablo: Yapay zeka çağında eğitim ikiye bölünüyor.

  • Üst sınıflara: insan öğretmen, küçük sınıf, tartışma, yüz yüze ilişki, geniş kültür, düşünmeyi öğrenmek.
  • Alt sınıflara: otomatik platform, ekran, "kişiselleştirilmiş öğrenme" adı altında yalnızlaştırılmış alıştırma, iş başında kısa beceri eğitimi, komut vermeyi öğrenmek.

Alphan Manas'ın "üniversiteye gitmeyin" tavsiyesi, Türkiye'de bir üst-orta sınıf ailesi için bir tercih olabilir. Ama Diyarbakır'da, Esenyurt'ta, Ereğli'de bir işçi ailesinin çocuğu için üniversite, bütün çürümesine rağmen, hâlâ sınıf atlamanın, en azından fabrikaya ya da kuryeliğe mahkûm olmamanın son kapısıdır. O kapıyı "nasılsa yapay zeka var" diye kapatmak, bu gençlere "siz komut veren değil, komut alan olacaksınız" demektir.

Bilişsel teslimiyet: tembellik mi, rasyonel tepki mi?

Araştırmanın bulgusu önemli: Gözetimsiz alıştırmada başarı artıyor, gözetimli sınavda düşüyor. Yani öğrenciler daha "başarılı" görünüyor ama daha az öğreniyor.

Bunu "gençler tembelleşti, teknoloji beyinlerini çürütüyor" diye okumak kolay. Ama bu, sorunu bireye yükleyen, sınıfı görmeyen bir okumadır. Şunu soralım: Öğrenci neden kestirme yolu seçiyor?

Çünkü eğitim bir metaya dönüştü. Marx'ın dilinde söylersek, bir metanın iki yüzü vardır: kullanım değeri ve değişim değeri. Bilginin kullanım değeri, onu anlamak, onunla dünyayı kavramak ve değiştirmektir. Diplomanın ve notun değişim değeri ise iş piyasasında bir giriş bileti olmasıdır.

Öğrenci, kendisinden istenenin bilgi değil not, anlamak değil belge olduğunu çok erken öğrenir. Sınav kaygısı, kredi borcu, KYK geri ödemesi, yarı zamanlı iş, uzun yol, pahalı yurt... Bu koşullarda zamanın en kıt kaynak olduğu bir gencin, notu en ucuz yoldan üreten bir araca yönelmesi tembellik değil, ekonomik rasyonelliktir. Sistem ondan meta üretmesini istiyor; o da en verimli üretim aracını kullanıyor.

Burada yabancılaşmanın kitabi bir örneği var. Marx'ın 1844 Elyazmaları'nda anlattığı işçi gibi öğrenci de:

  • Ürününe yabancılaşıyor: Teslim ettiği ödev onun değil.
  • Sürece yabancılaşıyor: Düşünme emeğini harcamıyor, devrediyor.
  • Kendi türsel özüne yabancılaşıyor: İnsanı insan yapan bilinçli, yaratıcı etkinlikten, yani düşünmekten uzaklaşıyor.
  • Diğer insanlara yabancılaşıyor: Sınıf arkadaşıyla birlikte çalışmak yerine herkes kendi ekranında, kendi botuyla yalnız.

Dolayısıyla "bilişsel teslimiyet" bir hastalık değil, bir semptomdur. Hastalık, eğitimin metalaşmasıdır. Yapay zeka bu hastalığı yaratmadı, onu görünür ve hızlı hâle getirdi.

Zihinsel Taylorizm: Kafa emeğinin içindeki yeni bölünme

Harry Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye'de (1974) Taylorizmin özünü şöyle anlatır: Üretim sürecindeki bilgi işçiden alınır, yönetimde toplanır; işçiye yalnızca parçalanmış, kavrayışsız uygulama kalır. Kafa ile el ayrılır, kafa sermayenin tarafına geçer.

Yapay zeka çağında bu ayrılık bir adım daha ileri gidiyor: Kafa emeğinin kendi içinde bölünme. Kavrayış, akıl yürütme, sentez gibi işlevler, sermayenin sahip olduğu modellere taşınıyor. İnsana ise "komut yazma", "çıktıyı kontrol etme", "düzeltip teslim etme" gibi parçalanmış görevler kalıyor.

Üniversitenin bu süreçteki rolü kritik. Eğer üniversite öğrencisine yalnızca "araçları verimli kullanmayı" öğretirse, aslında zihinsel Taylorizmin işçisini yetiştirmiş olur: Kavrayışı olmayan, yalnızca uygulayan, kendi işinin mantığını bilmeyen, bu yüzden de kolayca yerine başkası konabilen bir bilgi işçisi.

Araştırmadaki %80'den %60'a düşüş tam olarak budur: Beceri kaybı (deskilling). Ve beceri kaybı her zaman bir pazarlık gücü kaybıdır. Yaptığı işi anlamayan işçi, o işin değerini de savunamaz.

Unutmayalım, aynı süreç akademisyenlerin başına da geliyor. Ders içeriklerinin platformlara yüklenmesi, otomatik değerlendirme sistemleri, "verimlilik" ölçütleri, ders ücretli ve sözleşmeli akademisyen ordusu... Akademik emek de parçalanıyor, güvencesizleşiyor, gözetleniyor.

Genel zekanın gaspı: Üniversite hem maden ocağı hem müşteri

Yazının hiç değinmediği ama bizim için merkezi olan bir nokta var.

Marx, Grundrisse'nin "Makineler Üzerine Fragman"ında genel zeka (general intellect) kavramından söz eder: Toplumun birikmiş bilgisi, bilimi, ortak aklı. Ona göre sermaye bu toplumsal bilgiyi makinelerde nesneleştirir ve el koyar.

Bugün tam olarak bu oluyor. Büyük dil modelleri neyle eğitildi?

  • Üniversitelerde yazılmış makaleler, tezler, ders kitapları,
  • Açık erişimle paylaşılan araştırmalar,
  • Akademisyenlerin ve öğrencilerin forumlarda, ansiklopedilerde, kod depolarında karşılıksız paylaştığı bilgi.

Yani modeller, büyük ölçüde üniversitenin ve toplumun kamusal emeğiyle eğitildi. Sonra ne oldu? Aynı şirketler bu modelleri üniversitelere "eğitim sürümü", "kurumsal lisans" adıyla geri satmaya başladı. Üniversite, kendi ürettiği bilgiden damıtılmış bir aracı kira ödeyerek kullanıyor.

Bu, dijital çitlemedir. İngiltere'de köylülerin ortak meraları nasıl çitlerle çevrilip özel mülke dönüştürüldüyse, bugün de insanlığın ortak bilgi birikimi model ağırlıklarının içine kapatılıp özel mülke dönüştürülüyor.

Üniversite bu ilişkide iki kez kaybediyor: Bir kez hammadde tedarikçisi olarak (bilgisi karşılıksız alınarak), bir kez müşteri olarak (o bilginin işlenmiş hâlini satın alarak). "Üniversiteyi savunma" çağrısı bu boyutu da içerdiğinde çok daha güçlü olur.

Nostalji tuzağı: Hangi üniversiteyi savunuyoruz?

Ertuna üniversiteyi "birikmiş bilgiyi koruyan ve aktaran" bir kurum olarak tarif ediyor. Bu tarif doğru; tarihsel boyutuyla birlikte ele alındığında daha da güçlenir.

Humboldtçu araştırma üniversitesi de, Oxford-Cambridge modeli de, Amerikan devlet üniversitesi de belirli bir sınıfın, belirli bir devletin ihtiyacına göre kuruldu: Bürokrat, subay, mühendis, hukukçu, din adamı yetiştirmek; ulusal sanayiye ve orduya bilim sağlamak. Üniversitenin ürettiği bilginin önemli bir kısmı, tarih boyunca savaş sanayiyle iç içe oldu. Ertuna'nın örnek verdiği Apollo programı da Soğuk Savaş'ın, füze yarışının bir parçasıydı.

Üniversitenin "özerk aydınlanma adası" olduğu dönemler, aslında toplumsal mücadelelerin onu zorladığı dönemlerdir: 1968'in öğrenci hareketleri, emekçi çocuklarının üniversiteye girmesini sağlayan kamusal genişleme, akademik özgürlük için verilen kavgalar. Yani savunduğumuz şey "eski güzel üniversite" değil, mücadeleyle kazanılmış kamusal ve eleştirel üniversite olmalı.

Türkiye için bu daha da açık. Bugünkü üniversiteyi yalnızca piyasa biçimlendirmedi:

  • 12 Eylül ve YÖK (1981): Üniversiteyi merkezi denetim altına alan, özerkliği ortadan kaldıran bir darbe kurumu. 1402'liklerle yüzlerce akademisyen üniversiteden atıldı.
  • 2016 sonrası KHK ihraçları: Barış için imza atan akademisyenler başta olmak üzere binlerce akademisyen ihraç edildi; bunun on yılını geride bıraktık.
  • Atanmış rektörler: Rektörlerin seçimle değil atamayla gelmesi; Boğaziçi direnişi bu dayatmaya karşı verilmiş en uzun soluklu mücadelelerden biriydi.
  • Paralı eğitim ve vakıf üniversiteleri: Ücretler her yıl artıyor; YÖK bu yıl da vakıf üniversitelerine artış için bir üst sınır uyarısı göndermek zorunda kaldı. Bir yanda hiçbir araştırma altyapısı olmayan "her ile bir üniversite", öte yanda parası olanın gidebildiği ücretli okullar.

Yani Türkiye'de üniversiteyi tehdit eden yalnızca teknoloji milyarderleri değil; otoriter devlet ile piyasanın ittifakıdır. Yapay zeka bu ittifakın eline yeni bir araç veriyor: Hem maliyeti düşürme (daha az hoca, daha çok platform) hem de denetimi artırma (gözetim yazılımları, otomatik "uygunsuz içerik" tespiti).

"Tekno-oligarşi" değil, tekelci kapitalizm

Ertuna geleceğin "bir avuç teknoloji oligarkına" bırakılmamasını istiyor. Katılıyoruz, ama adlandırmayı netleştirelim. Bu oligarklar kapitalizmin dışından gelen yeni bir feodal soylu sınıfı değildir. Onlar tekelci kapitalizmin bugünkü en yoğunlaşmış biçimidir: Hesaplama gücüne, veriye, çiplere ve modellere sahip olan birkaç şirket.

Bunu doğru adlandırmak önemlidir, çünkü çözümü belirler. Sorun "kötü niyetli birkaç zengin" olsaydı, onları düzenlemek, vergilendirmek, "etik ilkeler" yazdırmak yeterdi. Ama sorun mülkiyet ilişkisiyse, çözüm de mülkiyet ilişkisini değiştirmektir: Bilginin, verinin ve modellerin kamusal ve müşterek mülkiyeti.

Yasak ve gözetim: Semptomu bastırmak

Yazıda aktarılan kurumsal tepkiler (yasaklar, sınıf içi sınavlar, sözlü sunumlar) anlaşılır ama sınırlıdır. Bir kısmı pedagojik olarak değerlidir de: Yüz yüze tartışma, sözlü savunma, el yazısıyla düşünmek iyi şeylerdir.

Ama dikkat: Bu tepkilerin bir başka yüzü var. Dijital panoptikon. Pek çok üniversite çevrimiçi sınavlarda öğrencinin kamerasını, mikrofonunu, ekranını, göz hareketlerini izleyen gözetim yazılımlarına yöneldi. "Yapay zeka tespit" araçları ise sık sık yanlış alarm veriyor ve bu yanlış alarmlardan en çok anadili sınav dili olmayanlar, yoksul ve dezavantajlı öğrenciler zarar görüyor.

Yani "yapay zeka ile kopya" sorununa gözetimle yanıt vermek, öğrenciyi bir şüpheliye, eğitimi bir güvenlik operasyonuna dönüştürüyor. Bentham'ın hapishane tasarımı gibi: Sürekli izlendiğini bilen kişi, kendini disipline eder. Öğrenmez, uyum sağlar.

Sorunun kökü notun değişim değeriyse, çözüm de orada aranmalı: Öğrenmeyi yeniden kullanım değerine bağlamak. Bunun nasıl olabileceğine aşağıda geleceğiz.


Bir Bakışta İki Üniversite

Piyasa ve Otorite ÜniversitesiMüşterek ve Kamusal Üniversite
Eğitim bir meta, öğrenci müşteriEğitim bir hak, öğrenci bilgi üreticisi
Amaç: işgücü piyasasına "uygun" insanAmaç: dünyayı anlayan ve değiştirebilen insan
Ölçü: not, sıralama, mezun maaşıÖlçü: kavrayış, ortak üretim, toplumsal katkı
Yönetim: atanmış rektör, YÖK, mütevelli heyetiYönetim: seçilmiş organlar, öğrenci-akademisyen-çalışan katılımı
Akademik emek: ders ücretli, sözleşmeli, güvencesizAkademik emek: kadrolu, güvenceli, sendikalı
Yapay zeka: şirketten kiralanan kapalı modelYapay zeka: kamusal altyapıda açık, denetlenebilir model
Bilgi: yayınevlerinin ve platformların duvarları ardındaBilgi: açık erişim, açık veri, açık kaynak
Kopyaya yanıt: yasak, gözetim, tespit yazılımıKopyaya yanıt: notun baskısını kaldırmak, süreç odaklı öğrenme
Temel bilimler: "kârsız" diye kapatılan bölümlerTemel bilimler: uzun vadeli toplumsal yatırım
Topluma kapalı kampüsMahalleye, fabrikaya, sendikaya, kente açık kampüs
Ücretli, dört yıl, bir kezParasız, herkese açık, ömür boyu

İdeal Üniversite: Ne Olmalı?

Burada bir ütopya çizmiyoruz. Bunların her biri ya bugün dünyanın bir yerinde kısmen var, ya da geçmişte mücadeleyle kazanılmış, sonra geri alınmış şeyler.

Parasız, herkese ve ömür boyu açık

Yapay zeka çağında "bir kez okuyup bitirme" modeli zaten çöküyor. Sermaye bunu "yaşam boyu öğrenme" adıyla işçiye yüklüyor: Kendi parana, kendi zamanında, kendi riskine beceri güncelle; güncelleyemezsen suç senin.

Biz bunu tersine çevirmeliyiz: Ömür boyu öğrenme bir yük değil, bir haktır. Kırk beş yaşındaki bir muhasebeci, otuz yaşındaki bir kurye, altmış yaşındaki emekli bir işçi üniversiteye girip çıkabilmeli. Parasız, sınavsız ön lisans ve sertifika programları, akşam ve hafta sonu dersleri, işyerinde eğitim izni. Teknolojinin yarattığı verimlilik artışı, işsizliğe değil, çalışma süresinin kısalmasına ve bu boşalan zamanın öğrenmeye ayrılmasına gitmeli.

Demokratik yönetim

Rektörü, dekanı, bölüm başkanını akademisyenler, öğrenciler ve üniversite çalışanları seçmeli. YÖK gibi merkezi denetim kurumları kaldırılmalı, yerine üniversitelerin kendi aralarında oluşturdukları, demokratik eşgüdüm organları gelmeli. Bütçe şeffaf olmalı. Öğrencinin söz hakkı süs değil, karar yetkisi olmalı.

Bu yalnızca bir "demokrasi" meselesi değil, aynı zamanda bir bilgi meselesi: Yukarıdan yönetilen bir kurum eleştirel düşünce üretemez. Rektörünü seçemeyen bir akademisyen, iktidarı eleştiren makaleyi yazmadan önce iki kez düşünür.

Bilgiyi müşterek olarak üreten ve paylaşan

Kamu parasıyla üretilen her bilgi kamuya açık olmalı:

  • Bütün makaleler, tezler, ders notları açık erişimli olmalı.
  • Üniversitede yazılan yazılım açık kaynaklı olmalı.
  • Araştırma verileri, kişisel verilerin korunması koşuluyla açık veri olmalı.
  • Ve en önemlisi: Bu kamusal bilgi, özel şirketlerin kapalı modellerini eğitmek için karşılıksız kullanılamamalı. Kamusal bilgiyle eğitilen model kamusal olmalı.

Bu son madde, "bilgi müşterekleri" fikrinin yapay zeka çağındaki karşılığıdır. Açıklık tek yönlü olamaz. Biz açık bırakıyoruz, onlar çitliyorsa, bu açıklık değil yağmadır.

Kamusal hesaplama ve açık model altyapısı

Bugün akademinin en büyük zayıflığı şu: Sınır modelleri eğitecek hesaplama gücü yalnızca birkaç şirkette var. Bu, araştırma gündeminin de o şirketler tarafından belirlenmesi demek. Üniversitedeki araştırmacı, şirketin sunduğu kapalı modeli dışarıdan "test etmekle" yetiniyor; içine bakamıyor, verisini göremiyor, eğitimini tekrarlayamıyor. Bu bilim değil, müşteri memnuniyeti anketi.

İdeal üniversite, üniversiteler arası bir konsorsiyumla kamusal hesaplama altyapısına sahip olmalı. Açık ağırlıklı, açık verili, denetlenebilir modeller geliştirmeli ve bunları yerel olarak çalıştırabilmeli. Öğrencinin verisi bir yabancı şirketin sunucusuna gitmemeli. Bu, aynı zamanda bir veri egemenliği meselesidir.

Politeknik: Kafa ile elin yeniden birleşmesi

Marx, Kapital'de ve Gotha Programının Eleştirisi'nde, emekçi çocukları için zihinsel eğitimi, bedensel eğitimi ve "politeknik eğitimi", yani üretimin bilimsel temellerini ve araçlarını kavramayı birleştiren bir eğitimden söz eder. Amaç, kafa emeği ile el emeği arasındaki uçurumu kapatmaktır.

Yapay zeka çağında bu fikir bir kez daha güncel. Çünkü zihinsel Taylorizmin panzehiri, işinin bütününü kavrayan insandır. Bir yazılımcı yalnızca kod yazmayı değil, kodun hangi toplumsal ilişkinin içinde çalıştığını; bir hekim yalnızca tanı aracını kullanmayı değil, o aracın hangi veriyle, kimin emeğiyle, hangi yanlılıklarla eğitildiğini bilmeli. Bir mühendis atölyede çalışmalı, bir sosyolog sahada, bir matematikçi gerçek bir sorunun içinde.

Politeknik üniversite, mesleği değil üretimin kendisini öğretir. Bu yüzden ne dar bir meslek okulu ne de topluma sırtını dönmüş bir fildişi kuledir.

Topluma bağlı bir kurum

Gramsci, "herkes entelektüeldir ama herkes toplumda entelektüel işlevi görmez" der. Üniversitenin görevi, toplumun her kesiminden "organik aydınlar" çıkmasına alan açmaktır: Kendi sınıfının sorunlarını bilimsel olarak kavrayan ve dile getiren insanlar.

Bunun için üniversite kampüsün duvarlarını aşmalı. Sendikalarla, meslek odalarıyla, kooperatiflerle, belediyelerle, mahalle örgütleriyle ortak araştırmalar yapmalı. İşçi sağlığı, deprem güvenliği, kentsel dönüşüm, iklim, gıda, enerji, algoritmik yönetim... Araştırma gündemi şirket sponsorluklarıyla değil, toplumun ihtiyaçlarıyla belirlenmeli.

Güvenceli akademik emek

İdeal üniversite, akademisyenini ders ücretli, sözleşmeli, her dönem işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir "akademik prekarya"ya dönüştürmez. Kadro, güvence, sendikal örgütlenme hakkı, araştırmaya ayrılmış zaman. Güvencesiz akademisyen, eleştirel düşünemez; çünkü eleştiri risk demektir.


Nasıl Eğitim Vermeli? Yapay Zeka Çağında Pedagoji

Çaba müşterektir: Zorluğu korumak

Öğrenme, doğası gereği zahmetlidir. Eğitim bilimciler buna "istenen zorluklar" der: Hatırlamaya çalışmak, hata yapmak, yanlış yoldan gidip geri dönmek, öğrenmenin kendisidir. Bir problemi kendin çözmeye çalışırken harcadığın on beş dakikalık çaba, beynin o bilgiyi sana ait kılmasıdır.

Yapay zekanın "sürtünmesiz" vaadi, tam da bu zahmeti ortadan kaldırmak. Ama zahmeti kaldırdığında öğrenmeyi de kaldırıyorsun. Araştırmadaki bulgu bunu gösteriyor.

Bu yüzden ideal pedagoji, zorluğu yasakla değil anlamla korur. Öğrenci bir problemi kendisi çözmek ister, çünkü o problem onun için anlamlıdır, ona not dışında bir şey kazandırır. Bu da bizi bir sonraki noktaya götürür.

Notun baskısını kaldırmak

Kestirme yolu besleyen şey not ve sıralama baskısıysa, bunu azaltmak gerekir:

  • Süreç odaklı değerlendirme: Sadece sonuç değil, düşünme sürecinin kendisi (taslaklar, notlar, hatalar, düzeltmeler) değerlendirilmeli.
  • Portfolyo: Öğrencinin dönem boyunca ürettiği işlerin bütünü.
  • Sözlü savunma ve tartışma: Gözetim aracı olarak değil, düşünmeyi dile getirme pratiği olarak.
  • Geçti-kaldı ağırlıklı sistemler: Özellikle ilk yıllarda, sıralama rekabetini azaltan, öğrenmeye alan açan değerlendirme.
  • Ve tabii ki: Diplomanın iş piyasasındaki ağırlığını azaltacak toplumsal düzenlemeler. Bu, üniversitenin tek başına çözebileceği bir şey değil; işgücü piyasası ve sınıf ilişkileriyle ilgili. Ama talep olarak dile getirilmeli.
Yapay zekayı kullanmayı değil, açmayı öğretmek

"Yapay zeka okuryazarlığı" bugün çoğunlukla "araçları verimli kullanma" anlamına geliyor. Bu, şirketlerin kullanıcı eğitimidir, üniversitenin görevi değil.

Üniversite yapay zekayı açmalı: Modelin nasıl çalıştığını, hangi veriyle eğitildiğini, bu verinin kimin emeğinden geldiğini, Kenya'da, Filipinler'de, Hindistan'da veriyi etiketleyen düşük ücretli işçileri, modelin hangi yanlılıkları yeniden ürettiğini, hangi enerjiyi ve suyu tükettiğini, kimin mülkü olduğunu öğretmeli. Bu, eleştirel yapay zeka okuryazarlığıdır. Teknik bilgi ile sosyal bilimin birleştiği yer burasıdır.

Bir aracı anlamadan kullanmak, onun tarafından kullanılmaktır.

Kolektif öğrenme

Yapay zeka ile öğrenme çoğunlukla yalnızlaştırıcıdır: Bir öğrenci, bir ekran, bir bot. Oysa insan, toplumsal bir varlık olarak en iyi başkalarıyla birlikte öğrenir.

İdeal pedagoji ortak projeleri, tartışma gruplarını, akran öğretimini, birlikte araştırmayı merkeze alır. Bir grup öğrencinin bir mahallenin deprem riskini, bir işyerindeki iş kazalarını ya da bir platformun algoritmik ücret sistemini birlikte araştırması; hem bilgi üretir, hem dayanışma, hem de örgütlenme deneyimi.

Temel bilimler, sosyal bilimler, zanaat

Scarciotti'nin uyarısı yerinde: Gençler "nasılsa makine yapıyor" diye matematikten uzaklaşırsa, yirmi yıl sonra makineyi anlayacak, denetleyecek, düzeltecek insan kalmaz. O zaman makinenin sahibi ne derse doğru olur.

Bu yüzden matematik, fizik, felsefe, tarih, dil, sanat "lüks" değil, demokratik denetimin ön koşuludur. Bir toplum, kullandığı teknolojiyi anlayan yurttaşlar yetiştiremiyorsa, o teknolojinin sahiplerine teslim olur. Bilişsel teslimiyetin bireysel hâli öğrencinin ödevini bota yazdırmasıysa, toplumsal hâli bir ülkenin düşünme kapasitesini birkaç şirkete devretmesidir.

Küçük sınıflar, çok öğretmen

Yapay zekanın sağladığı verimlilik artışı nereye gitmeli? Sermayenin cevabı belli: Daha az hoca, daha kalabalık sınıf, daha çok platform. Bizim cevabımız tersi olmalı: Teknolojinin kazandırdığı zaman, öğretmen başına düşen öğrenci sayısını azaltmaya gitsin. Yirmi kişilik sınıflar, birebir danışmanlık, yüz yüze tartışma. Elitlerin çocuklarına sunulan eğitim herkese sunulsun.


Modern Dünyada Üniversitenin Yeri

Peki, yapay zeka çağında üniversiteye ne kadar ihtiyaç var?

Cevabımız: Daha önce hiç olmadığı kadar. Ama bugünkü hâliyle değil.

Şunu düşünelim: Bilgi üretimi giderek özel laboratuvarlara kayıyor. En büyük yapay zeka araştırmaları artık üniversitelerde değil, birkaç şirketin kapalı kapıları ardında yapılıyor. Bulgular yayımlanmıyor, ya da pazarlama metni olarak yayımlanıyor. Bağımsız doğrulama mümkün değil. Bilimin temel ilkesi olan açıklık ve tekrarlanabilirlik, ticari sır gerekçesiyle askıya alınıyor.

Bu koşullarda üniversite üç şeyin son kalesi:

  • Toplumun hafızası: Birikmiş bilginin, şirketlerin bilanço döngüsünden bağımsız olarak korunduğu yer.
  • Toplumun eleştirisi: Teknolojiyi, iktidarı, sermayeyi bağımsız olarak inceleyebilecek tek kurumsal alan (bu bağımsızlığı korumak için mücadele etmek koşuluyla).
  • Toplumun ortak aklının yeniden üretimi: Yeni kuşakların düşünmeyi, kavramayı, sorgulamayı öğrendiği yer.

Bu üç işlev yok olursa, geriye kalan şey şu: Düşünen birkaç şirket ve komut veren milyonlar. Ya da daha doğrusu, komut verdiğini sanan ama aslında komut alan milyonlar.

Bu yüzden "üniversiteye gerek var mı?" sorusu yanlış sorudur. Doğru soru şudur: Kimin üniversitesi? Kimin bilgisi? Kimin aklı?


Sosyalist Üniversite Nasıl Olmalı?

Buraya kadar anlattığımız "ideal üniversite", aslında kapitalizm içinde mücadeleyle kazanılabilecek bir hedefler bütünüdür. Parasız eğitim, seçilmiş rektör, açık erişim, güvenceli akademisyen... Bunların her biri bugün sokakta, amfide, sendikada savunulabilir talepler. Ama dürüst olalım: Bu kazanımlar, sermayenin egemen olduğu bir toplumda her zaman geri alınmaya açıktır. Boğaziçi'nde, 1402'liklerde, KHK'larda bunu gördük. Bilginin özel mülkiyeti, kârın mantığı ve devletin sınıf karakteri sürdükçe, kamusal üniversite bir ada olarak kalır ve dalgalar o adayı sürekli aşındırır.

O yüzden şu soruyu da sormalıyız: Sermayenin egemenliğinin kalktığı bir toplumda üniversite nasıl olur?

Önce tarihten öğrenelim: Kazanımlar

Sosyalist üniversite boş bir sayfa değil. Yirminci yüzyılın deneyimleri bize hem ilham hem uyarı bırakıyor.

Sovyet işçi fakülteleri (Rabfak). 1919'da, iç savaşın ortasında, Sovyet iktidarı üniversitelere bağlı "işçi fakülteleri" kurdu. Amaç, lise eğitimi alamamış işçilerin ve köylülerin hazırlık eğitiminden geçip yükseköğretime girmesiydi. Birkaç yıl içinde yüz binlerce emekçi çocuğu, çarlık döneminde yalnızca soyluların ve burjuvaların girebildiği kurumlara girdi. Mühendis, hekim, öğretmen, bilim insanı oldu. Bu, tarihte üniversitenin sınıfsal kapısının ilk kez bu ölçekte kırılmasıydı.

Küba: "Üniversite halkın rengine boyansın." Che Guevara 1959'un sonunda, Las Villas Merkez Üniversitesi'nde fahri doktora alırken üniversiteye şöyle seslendi: Üniversite siyaha, meleze, işçiye, köylüye boyanmalı; yalnızca öğrencileri değil hocaları da. 1962 üniversite reformuyla eğitim parasız oldu, okuryazarlık seferberliğiyle birlikte yükseköğretim halka açıldı. Sonraki yıllarda üniversite eğitimi belediyelere kadar yayılarak her kasabada ders verilir hâle getirildi. Ambargo altındaki küçük bir ada ülkesi, dünyaya hekim yetiştiren bir tıp okulu ve kendi aşılarını geliştiren bir biyoteknoloji sektörü kurdu.

DDR: İşçi ve Köylü Fakülteleri. Doğu Almanya da 1949'dan başlayarak benzer fakülteler kurdu; işçi ve köylü çocuklarının yükseköğretimdeki payı birkaç yılda kat kat arttı. Üretim ile eğitimin birleştirilmesi, öğrencilerin dönemsel olarak işletmelerde çalışması, politeknik okul sistemi bu deneyimin parçalarıydı.

Ortak ders şu: Sosyalizm, üniversitenin kapısını emekçilere açabildiği ölçüde sosyalisttir.

Hatalardan da öğrenelim

Aynı tarih bize ağır hatalar da bırakıyor. Bunları görmezden gelen bir "sosyalist üniversite" tasarımı, aynı hataları tekrarlamaya mahkûmdur.

Partiye bağımlı bilim: Lısenko vakası. Sovyetler'de 1930'lardan 1960'lara kadar Trofim Lısenko'nun bilimsel temeli olmayan tarım biyolojisi görüşleri siyasi destekle "resmi doğru" ilan edildi; genetik "burjuva bilimi" diye damgalandı, genetikçiler kovuldu, bir kısmı tutuklandı, Nikolay Vavilov cezaevinde öldü. Sovyet biyolojisi bu yüzden on yıllarca geri kaldı. Ders açık: Bilimsel doğru, kurul kararıyla belirlenemez. Toplum araştırmanın önceliklerini demokratik olarak belirleyebilir, ama araştırmanın sonuçlarını belirleyemez.

Dogmatizm ve resmi ideoloji. Marksizmin kendisi, bir eleştiri yöntemi olmaktan çıkıp ezberlenecek bir katekizme dönüştüğünde, sosyal bilimler kısırlaştı. Sorgulanamayan bir "bilimsel sosyalizm" dersi, sorgulanamayan bir piyasa iktisadı dersinden daha az dogmatik değildir. Marx'ın en sevdiği özdeyiş "her şeyden şüphe et" idi.

Entelektüel düşmanlığı. Çin'de Kültür Devrimi yıllarında üniversiteler yıllarca kapatıldı, akademisyenler aşağılandı, kafa emeği şüpheli sayıldı. Kafa ile el emeği arasındaki uçurumu kapatma iddiası, kafa emeğini yok sayma pratiğine dönüştü. Ders: Ayrımı aşmak, entelektüeli ortadan kaldırmak değil, herkesi entelektüel kılmaktır.

Bürokratik özerklik kaybı. Pek çok deneyimde üniversite, merkezi planlama bürokrasisinin bir alt birimine dönüştü; öğrenci ve akademisyen öz-yönetimi kâğıt üzerinde kaldı. Sermayenin YÖK'ü yerine partinin YÖK'ü, sorunu çözmez.

Sosyalist üniversitenin ilkeleri

Bu kazanımlar ve hatalar ışığında, sosyalist bir üniversitenin temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz:

Bilginin özel mülkiyeti yoktur. Patent, telif ve ticari sır, bilginin çitlenmesinin hukuki biçimleridir. Sosyalist toplumda bilimsel bilgi, yazılım, model ağırlıkları ve veri toplumun ortak mülküdür. Bir yapay zeka modeli, insanlığın ortak birikiminden üretildiği için insanlığa aittir. Üniversite bu müştereklerin hem üreticisi hem de koruyucusudur.

Toplumun üniversiteleşmesi. Marx, sosyalizmde zenginliğin ölçüsünün çalışma süresi değil "boş zaman", yani insanın kendini geliştirmeye ayırabildiği zaman olacağını söyler. Yapay zeka ve otomasyon, sermayenin elinde işsizlik ve yoğunlaşma demektir; toplumsal mülkiyet altında ise çalışma gününün radikal biçimde kısalması demektir. Kısalan çalışma gününün boşalttığı zaman, öğrenmeye, araştırmaya, sanata ayrılır. O zaman üniversite, gençlerin dört yıl geçirdiği bir kurum olmaktan çıkar; herkesin hayatı boyunca girip çıktığı, toplumun kendisinin bir öğrenme topluluğuna dönüştüğü bir alan olur. Sabah fabrikada, öğleden sonra laboratuvarda, akşam felsefe seminerinde olmak bir ayrıcalık değil, olağan hayat olur.

Kafa ile el emeği ayrımının aşılması. Mühendis üretim bandını, işçi tasarım masasını bilir. Hekim sağlık ocağında, sosyolog mahallede, yazılımcı kodunun kullanıldığı işyerinde zaman geçirir. Üretim bilgisi yönetimin tekelinde değil, üreticilerin ortak bilgisidir. Zihinsel Taylorizmin tam tersi: Her emekçi, emeğinin bütününü kavrar.

Demokratik planlama, özerk bilim. Toplum, işçi konseyleri ve demokratik planlama organları aracılığıyla neye öncelik verileceğini tartışır ve karara bağlar: Kanser araştırması mı, deprem güvenliği mi, iklim uyumu mu? Ama araştırmanın yöntemi ve sonucu bilim topluluğunun açık, eleştirel, hakemli tartışmasına bırakılır. Lısenko'nun dersi buradadır. Planlama önceliği belirler; doğruyu kanıt belirler.

Öz-yönetim. Üniversite; akademisyenlerin, öğrencilerin ve çalışanların seçtiği, geri çağrılabilir temsilcilerle yönetilir. Bu temsilciler çevredeki işyeri ve mahalle konseyleriyle eşgüdüm içindedir. Ne sermayenin mütevelli heyeti ne de partinin atanmış rektörü.

Eleştirinin güvencesi. Sosyalist üniversite, sosyalist iktidarı da eleştirebilmelidir. Bu bir lütuf değil, sistemin sağlığının şartıdır. Hatasını göremeyen bir toplum hatasını düzeltemez. Farklı ekoller, rakip kuramlar, sert tartışmalar üniversitenin doğal hâlidir.

Kamusal ve açık teknoloji altyapısı. Hesaplama gücü, veri merkezleri, yapay zeka modelleri, bilimsel yayın altyapısı toplumsal mülkiyettedir ve herkese açıktır. Yapay zeka, düşünmenin yerine geçen bir kara kutu değil, kodu açık, verisi bilinen, toplumsal denetim altındaki bir araçtır. Öğrenci modelin içine bakabilir, onu değiştirebilir, kendi topluluğunun ihtiyacına göre yeniden eğitebilir.

Notun ve diplomanın değişim değerinin sönümlenmesi. İş piyasası ve rekabet ortadan kalktıkça, diploma bir "giriş bileti" olmaktan çıkar. Kimse not almak için kopya çekmez, çünkü notun karşılığında satın alınacak bir şey yoktur. Öğrenme, kullanım değerine, yani anlamaya, üretmeye, yaratmaya döner. Bilişsel teslimiyetin maddi temeli böylece ortadan kalkar.

Enternasyonalizm. Bilgi sınır tanımaz. Sosyalist üniversite, yoksul ülkelerin öğrencilerine ve bilim insanlarına kapısını açar; Küba'nın Latin Amerika Tıp Okulu gibi, bilgiyi bir ihracat ürünü değil bir dayanışma aracı olarak paylaşır.

Bugünden yarına: İdeal ile sosyalist arasındaki köprü
Kapitalizm İçinde Mücadele TalebiSosyalist Üniversitede Karşılığı
Parasız eğitimToplumun bütününün ömür boyu öğrenciye dönüşmesi
Seçilmiş rektör, YÖK'ün kaldırılmasıGeri çağrılabilir temsilcilerle öz-yönetim
Açık erişim, açık kaynakBilginin özel mülkiyetinin kalkması
Kamusal hesaplama altyapısıBütün teknoloji altyapısının toplumsal mülkiyeti
Güvenceli akademik emekKafa ile el emeği ayrımının aşılması
Gözetim yazılımlarının yasaklanmasıNotun değişim değerinin sönümlenmesi
Sendika ve toplulukla ortak araştırmaDemokratik planlamaya bağlı, yöntemde özerk bilim
Çalışma süresinin kısaltılması talebiBoş zamanın zenginliğin ölçüsü olması

Bu tablo bize şunu söylüyor: Bugün verdiğimiz her mücadele, yarının üniversitesinin bir tuğlasıdır. Parasız eğitim talebi, toplumun üniversiteleşmesinin ilk adımıdır. Açık erişim mücadelesi, bilginin toplumsallaşmasının ilk adımıdır. Rektör seçimi talebi, öz-yönetimin ilk adımıdır.

Reform ile devrim arasında bir Çin Seddi yoktur; ama reformla yetinmek de, kazanımları sermayenin bir sonraki saldırısına teslim etmektir.


Somut Görevler

Öğrenciler için
  • Yapay zekayı reddetmek değil, ona teslim olmamak: Ödevi önce kendin dene, takıldığın yerde aracı bir sohbet arkadaşı gibi kullan, sonuçta yazılan şeyin seninki olduğundan emin ol.
  • Okuma ve tartışma grupları kurun. Birlikte öğrenmek, botla yalnız öğrenmekten hem daha etkili hem daha özgürleştiricidir.
  • Gözetim yazılımlarına, "yapay zeka tespit" araçlarının keyfi kullanımına, verilerinizin şirketlere aktarılmasına karşı örgütlü itiraz edin. Hangi verinizin nereye gittiğini sorun.
  • Paralı eğitime, KYK borçlarına, yurt sorununa karşı mücadeleyi bu tartışmadan ayırmayın. Bilişsel teslimiyetin bir nedeni de zaman yoksulluğudur.
Akademisyenler için
  • Ders tasarımınızı süreç odaklı değerlendirmeye, kolektif projelere, sahaya yönelik araştırmaya açın.
  • Kurumunuzun yapay zeka şirketleriyle yaptığı lisans anlaşmalarını sorgulayın: Öğrenci ve akademisyen verileri nereye gidiyor? Sözleşmeler şeffaf mı?
  • Yayınlarınızın ve ders materyallerinizin açık erişimli olması için çalışın; ama bunların kapalı modellerin eğitiminde izinsiz kullanılmasına karşı lisans ve kurumsal politika talep edin.
  • Eğitim Sen başta olmak üzere sendikal örgütlenmeyi güçlendirin. Ders ücretli ve sözleşmeli akademisyenlerin güvencesizliği, eleştirel üniversitenin önündeki en somut engellerden biri.
Bilişim emekçileri için
  • Üniversitelerle birlikte açık kaynaklı, yerel çalıştırılabilen eğitim araçları geliştirin.
  • Kamusal hesaplama altyapısı ve açık model talebini meslek örgütleriniz ve BilişimSen gibi sendikalar üzerinden dile getirin.
  • Eğitim teknolojisi şirketlerinde çalışıyorsanız, ürettiğiniz araçların gözetim ve veri toplama boyutunu kamuoyuyla paylaşmaktan çekinmeyin.
Kamusal talepler
  • Parasız, herkese açık, ömür boyu yükseköğretim.
  • YÖK'ün kaldırılması, rektörlerin seçimle belirlenmesi, ihraç edilen akademisyenlerin göreve iadesi.
  • Kamu parasıyla üretilen bütün bilginin açık erişimli olması; kamusal bilgiyle eğitilen modellerin kamusal olması.
  • Üniversiteler arası kamusal hesaplama altyapısı ve açık model geliştirme programı.
  • Eğitimde gözetim yazılımlarının ve öğrenci verilerinin ticari kullanımının yasaklanması.
  • Temel bilimler ve sosyal bilimler bölümlerinin "talep yok" gerekçesiyle kapatılmasının önüne geçilmesi; bu alanlara burs ve kadro desteği.

Düşünmeyi Devretmeyeceğiz

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Size söylenen hikâye şu: Makineler düşünecek, siz de onlara ne düşüneceklerini söyleyeceksiniz. Rahat olacaksınız. Ama tarih bize başka bir şey öğretiyor: Bilgiyi elinde tutan, gücü de elinde tutar. Tezgâhı kavrayan işçi, ustalığı elinden alınan işçiden her zaman daha güçlüdür. Düşünmesi elinden alınan bir kuşak, kendi geleceğini de tartışamaz.

Can Ertuna haklı: Düşünme yapay zekaya devredilmemeli. Biz bir adım daha ekliyoruz: Düşünme, o yapay zekanın sahiplerine hiç devredilmemeli. Ve bunu bireysel bir disiplinle, "kendimi tutayım, botu kullanmayayım" iradesiyle değil, örgütlü bir mücadeleyle sağlayabiliriz: Parasız eğitim için, demokratik üniversite için, bilginin müşterek mülkiyeti için.

Üniversite bir bina değil, bir ilişkidir. Bir hocanın öğrenciye, öğrencinin öğrenciye, kuşağın kuşağa bilgiyi aktardığı, bilginin birlikte üretildiği bir ilişki. Bu ilişkiyi kimse bize kiralayamaz.

Amfilerde, kütüphanelerde, okuma gruplarında, sendikalarda buluşalım. Düşünmeyi birlikte, yüksek sesle, inatla sürdürelim.

Bilgi müşterektir. Akıl da öyle.


Kaynaklar

  • Can Ertuna, "Yapay zekâ, bilişsel teslimiyet ve üniversite", BirGün, 21 Ekim 2026.
  • UC Irvine ve McGraw Hill araştırmacılarının ALEKS platformu verileri üzerine çalışması (Haziran 2026); bulgular Ertuna'nın yazısındaki aktarıma dayanmaktadır.
  • Peter Fleming, Dark Academia: How Universities Die, Pluto Press, 2021.
  • Karl Marx, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları.
  • Karl Marx, Grundrisse, "Makineler Üzerine Fragman".
  • Karl Marx, Kapital, Cilt I (Büyük sanayi ve politeknik eğitim üzerine bölümler); Gotha Programının Eleştirisi.
  • Harry Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye: Yirminci Yüzyılda Çalışmanın Değersizleştirilmesi, 1974.
  • Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri (aydınlar ve eğitim üzerine notlar).
  • Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi.
  • Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (panoptikon üzerine).
  • Ernesto Che Guevara, Las Villas Merkez Üniversitesi'nde fahri doktora konuşması, 28 Aralık 1959.
  • Sovyet işçi fakülteleri (Rabfak, 1919) ve DDR İşçi ve Köylü Fakülteleri (Arbeiter-und-Bauern-Fakultäten, 1949) üzerine eğitim tarihi çalışmaları.
  • Lısenko vakası ve Nikolay Vavilov üzerine: Zhores Medvedev, Lısenko'nun Yükselişi ve Düşüşü (The Rise and Fall of T. D. Lysenko).
  • YÖK'ün vakıf üniversitelerine öğrenim ücreti artışına ilişkin uyarısı: BirGün, https://www.birgun.net/haber/yok-ten-vakif-universiteleri-zam-uyarisi-artis-siniri-belirtildi-726756
  • Bilgi Müşterekleri, "Eğitim Dosyamız": https://bilgimusterekleri.org/blog/egitimdosyasi/
  • Bilgi Müşterekleri, "Zil Herkese Aynı Çalmaz": https://bilgimusterekleri.org/blog/okullaraciliyor/

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği