Bilişsel Teslimiyetin Sınıfı
Addy Osmani'nin "Ajanlar İşi Yaparken Eleştirel Düşünme" Uyarısını Felsefi ve Sınıfsal Olarak Okumak

Sevgili Genç Yoldaşlar
3 Kasım 2026 sabahı Addy Osmani X'te uzun bir yazı yayımladı: "Critical thinking when agents do the work", yani "Ajanlar işi yaparken eleştirel düşünme". Bir günde iki milyonu aşkın kişi okudu. Osmani, yıllarca Google Chrome ekibinde çalışmış, bugün Anthropic'te Claude Code üzerinde çalışan, yazılım dünyasının en çok okunan mühendislerinden biri. Yani bu uyarı, yapay zeka ajanlarını dışarıdan eleştiren birinden değil, bu ajanları üreten şirketin içinden geliyor.
Osmani'nin söylediklerinin önemli bir kısmına katılıyoruz ve önerdiği pratikleri değerli buluyoruz. Ama uyarı, bir dikkat ve disiplin sorunu olarak, yani bireyin kendisiyle ilişkisi olarak kuruluyor. Biz aynı olguyu iki adımda derinleştirmeyi öneriyoruz. Önce felsefi olarak: Düşünmeyi başkasına bırakmak, Platon'dan Aristoteles'e, Spinoza'dan Kant'a, Hegel'den Marx ve Engels'e, Lukács'tan Gramsci'ye, Vygotsky'den İlyenkov'a uzanan uzun bir tartışmanın konusu. Bu tartışma üç soruyu birbirine bağlıyor: Bilgi nasıl edinilir, insan düşünen bir varlık olarak nasıl oluşur ve düşünme yetisi toplumda kimin elinde toplanır? Sonra sınıfsal olarak: Düşünmenin kimden alındığı, kime aktarıldığı ve bunun bedelini kimin ödediği bir mülkiyet ve iş süreci sorusu.
Her zamanki gibi önce özet, sonra ayrıntı.
Önce Özet: On Altı Tezde Uyarı ve Bizim Okumamız
Osmani ne diyor?
- Modeller iyileştikçe bariz hatalar azalıyor. Çıktılar cilalı, akıcı ve çoğunlukla doğru. Bu yüzden ikinci kez bakmayı gerektirmiyorlar, dikkat gevşiyor.
- Üç basamaklı bir merdiven var: bilişsel devir (işi verip sonucun sahibi kalmak), erteleme (aracın çıktısının sınanacak bir hipotez değil yeni girdi olması), bilişsel teslimiyet (çıktının sessizce kişinin kendi kanaatine dönüşmesi). Güven ya da tembellik arttıkça insanlar aşağı kayıyor.
- Darboğaz kod yazmaktan haklı olduğundan emin olmaya kaydı. Ajanların ürettiği ile insanın arkasında durabileceği arasındaki farka orkestrasyon vergisi diyor.
- Reçete bireysel: Sormadan önce hipotez kur, yeşil testin neyi kanıtlamadığını sor, ajanın kararlarını listelet, haftada bir ajansız kod yaz, gerekirse yavaşla. İşi devredebilirsin, hesap verebilirliği devredemezsin.
Felsefi okumamız:
- Thamus'un yazıya yönelttiği eleştiri, bilişsel devrin bilinen ilk eleştirisi: Dışsallaşan bilgi, bilgeliğin yalnızca görüntüsünü verir. Ama yazının tarihi, sorunun aracın kendisinde değil, aracın kimin tekelinde olduğunda yattığını gösterdi.
- Aristoteles bilgiyi türlere ayırır. Kural olarak aktarılabilen bilginin yanında, ancak deneyimle kazanılan ve somut durumda doğruyu seçmeyi sağlayan pratik bilgelik (phronesis) vardır. Osmani'nin "hesap verebilirliği devredemezsin" dediği şey, tam olarak devredilemeyen bu yargı gücüdür.
- Osmani'nin "güven ya da tembellik" teşhisi, Kant'ın 1784'te ergin olmamayı tembellik ve korkaklığa bağlamasıyla aynı yapıda. İkisi de doğru bir olguyu bireyin ahlakına bağlıyor. Marx'ın yanıtı: Düşünmeyi kimin yerine kimin yaptığı, toplumsal iş bölümünün sorusudur.
- Spinoza'ya göre özgürlük, bizi belirleyen nedenleri kavramaktır. Nedenini kavramadığımız şeyi yaşayan edilgen, kavrayan etkendir. Bilişsel teslimiyet, Spinoza'nın diliyle, yeterli olmayan fikirlerle yaşamaya razı olmaktır.
- Hegel'in efendi ile köle diyalektiğinde bilinci biçimlendiren emektir. Ajanlara iş yaptıran mühendis efendinin yerine geçtiğini sanıyor, ama biçimlendirici emeği kaybettiği için asıl yitiren o oluyor. Osmani'nin "düşünme soru ile yanıt arasındaki boşlukta olurdu" gözlemi, tam olarak bu emeğin kaybını anlatıyor.
- Engels'e göre el yalnızca emeğin aracı değil, emeğin ürünüdür. Vygotsky'ye göre araçlar zihne ancak içselleştirildiklerinde onu geliştirir. Polanyi'ye göre bildiğimizin büyük kısmı söze dökülemez ve yalnızca yaparak öğrenilir. Bu üç düşünce denetim paradoksunun epistemolojisini kurar: Yapmadan denetlenemez, çünkü denetimi sağlayan bilgi yapmanın içinde doğar.
- Marx, Grundrisse'deki "Makineler Üzerine Fragman"da bilginin sabit sermayeye geçtiği ve işçinin üretim sürecinin yanına, onun bekçisi ve düzenleyicisi olarak çekildiği bir aşamayı önceden görmüştü. Ajanların "denetçisi" olan mühendis bu figürün bugünkü hali.
- Lukács'ın şeyleşme kavramı, bilişsel teslimiyetin en derin açıklaması: Kendi emeğinin ürününe dışarıdan, bir seyirci gibi bakan "temaşacı tutum". Teslimiyet bir dikkat kusuru değil, şeyleşmiş bir iş sürecinin bilinçteki yansıması.
Sınıfsal okumamız:
- "Yavaşla" önerisi temposunu kendisi belirleyebilen kişiye yazılmış. Temponun sermaye tarafından belirlendiği yerde yavaşlamak bir tercih değil, pazarlık konusudur. Orkestrasyon vergisinin kazancı şirkete, riski çalışana yazılıyor.
- Anthropic'in "denetim paradoksu" dediği şey, Braverman'ın vasıfsızlaştırma dediği sürecin zihinsel emekteki biçimi: zihinsel Taylorizm. Marx'ın diliyle, zihinsel emeğin sermayeye gerçek boyun eğişi.
- Osmani'nin dört ayrı uyarısı, Marx'ın 1844'te tarif ettiği dört yabancılaşma biçimiyle birebir örtüşüyor: üründen, süreçten, kendi düşünme yetisinden ve diğer insanlardan.
- "Hesap verebilirliği devredemezsin" doğru, ama yetkisiz sorumluluk proleter konumun tanımıdır. Otomatik sistemlerde suçun en yakındaki insana yıkılmasına "ahlaki ezilme bölgesi" deniyor. Önerimiz: Osmani'nin bireysel pratiklerini kolektif haklara çevirmek. Bu disiplinle değil, örgütlülükle olur.
Uyarı Ne Söylüyor?
Soru ile yanıt arasındaki boşluk
Osmani yazısına bir gözlemle başlıyor. Eskiden düşünme işinin büyük kısmı, soru ile yanıt arasındaki zamanda olurdu. Araştırır, dener, yanılır, yeniden kurardık. Bu süre artık saniyelerle ölçülüyor. Üstelik modeller iyileştikçe bariz hatalar azaldığı için çıktılar "bir daha bak" demiyor. Osmani, gündelik işinde kendisini eleştirel düşünmeye zorlayan hiçbir şeyin kalmadığını söylüyor.
Bir ayrıntı dikkat çekici: Osmani, ajan iş akışlarının keyifli olduğunu söylüyor. Yoğun bir günde hızlı, akıcı ve çoğunlukla doğru yanıt almak rahatlatıcı. Dikkatin gevşemesi de tam bu yüzden kolay. Bu, kendimizi neden aldattığımız üzerine yazdıklarımızla doğrudan ilişkili: Akıcılık, doğruluğun yerine geçiyor.
Devir, erteleme, teslimiyet
Osmani'nin yelpazesi:
- Bilişsel devir: İşi yapay zekaya veriyorsun ama sonucun sahibi sen kalıyorsun. Osmani bunu bütün gün yaptığını ve herkesin yapması gerektiğini söylüyor.
- Erteleme: Aracın çıktısı senin yeni girdin oluyor. Sonuç artık sınanacak bir hipotez değil.
- Bilişsel teslimiyet: Yapay zekanın çıktısı sessizce senin kanaatin oluyor, kontrol etme ihtiyacı bile duymuyorsun.
"Bilişsel teslimiyet" kavramı Wharton'dan Steven Shaw ve Gideon Nave'nin yapay zekanın insan muhakemesini nasıl yeniden biçimlendirdiği üzerine çalışmasından geliyor. Osmani'nin vurguladığı nokta, kaymanın fark edilmemesi. Her adım küçük ve makul: Bir önceki yanıtı dikkatle okudun, bir sonrakine göz gezdirdin, ondan sonrakinin yalnızca iskeletine baktın. Sonra biri bir satırı sorduğunda, ajanın yardımıyla bile açıklayamıyorsun.
Bunun birikimine bilişsel borç, kod tarafındaki karşılığına anlama borcu deniyor: Kod tabanı temiz görünüyor, testler geçiyor, ama sistemin nasıl çalıştığını artık kimse bilmiyor. Bu ancak sistemi değiştirmek gerektiğinde ortaya çıkıyor.
Darboğaz yer değiştirdi
Osmani'ye göre darboğaz kod yazmaktan haklı olduğundan emin olmaya kaydı. Ajanlar kendi testlerini yazıp çalıştırabiliyor, ama testi yazan da özelliği yazan da aynı yanlış varsayımı taşıyorsa test yeşil yanar ve hiçbir şey kanıtlamaz. Yeşil bir test yalnızca bir özelliği doğrular.
Buradan orkestrasyon vergisine geçiyor: Ajanların ürettiği iş ile senin adını koyabileceğin iş arasındaki fark. Bitmiş iş inceleyebileceğinden hızlı birikiyorsa bir oturum daha açmak çözüm değil. Ya kontrolleri sıkılaştırırsın ya yavaşlarsın. Osmani'nin özeti: Arkasında durabileceğinden fazlasını üretiyorsan artık inceleme yapmıyorsun, "umut ediyorsun".
Niyet borcu ve denetim paradoksu
Niyet borcu: Belirsiz bir istek verdiğinde eskiden bir meslektaş "dur, bunu tam düşünmemişsin" derdi. Ajan durdurmaz, boşlukları doldurur ve bitmiş gibi görünen bir şey teslim eder. Hedef, sınır ve gerekçe hiç açıkça düşünülmeden ürüne gömülür. Osmani'ye göre bu borcu senin yerine kimse ödeyemez.
Denetim paradoksu: Osmani bunu Anthropic'in kendi çalışanları üzerine yaptığı araştırmadan aktarıyor: Claude'u denetlemek için gereken kodlama becerileri, yapay zekanın aşırı kullanımıyla körelebilecek becerilerin ta kendisi. Aynı araştırmadan başka veriler: Anthropic mühendisleri işlerinin yaklaşık yüzde 60'ında Claude kullanıyor (bir yıl önce yüzde 28), beyan edilen verimlilik artışı yüzde 50, sorular artık meslektaşlara değil Claude'a soruluyor ve mentorluk fırsatları azalıyor. Bir mühendis, her gün kendini işsiz bırakmak için işe geliyormuş gibi hissettiğini söylüyor.
Reçete
Osmani'nin önerileri somut ve çoğu değerli: sormadan önce kendi hipotezini yazmak, "bu yanlış olsaydı ne doğru olmalıydı?" diye sorup sınamak, karşı argümanı farklı modellerden dinlemek, "doğrulandı"yı işten önce tanımlamak, özete bakmadan önce ajanın çalıştırdığı komutlara ve çıktılarına bakmak, ajanın verdiği kararları listeletip kendini sınamak, haftada bir ajansız kod yazmak, ayda bir neyi yapmayı bıraktığını yazmak, incelemeyi iş planına ayrı kalem olarak koymak ve adını koymayacağın şeyi yayımlamamak.
Ana fikir: İşi ve denetimin büyük kısmını devredebilirsin, ama hesap verebilirliği devredemezsin.
Neye Katılıyoruz?
Olguyu içeriden ve dürüstçe anlatıyor. Yapay zeka şirketlerinin pazarlama dili "insan döngüde kalır, her şey güvende" der. Osmani ise döngüdeki insanın nasıl yavaş yavaş döngüden çıktığını, üstelik bunu fark etmeden yaptığını anlatıyor. Bu, Döngüdeki İnsan yazısındaki tespitimizle örtüşüyor: İnsan döngüde kalabilir ama döngüdeki yeri değişir. Yapan olmaktan onaylayan olmaya, onaylayandan mühür basana geçer.
Cilanın sinyal olmaktan çıktığını görüyor. Her şey güzel biçimlendirilmiş ve kendinden emin çıktığı için cila artık kalite göstergesi değil. Martin Fowler'ın "LLM sesi" üzerine yazdıklarıyla aynı yerde buluşuyor. Akıcılık bilginin değil üretimin işareti haline geldi.
Sorumluluğu insanda tutuyor. "Model nasılsa daha iyi olacak, neden beceriyi koruyayım?" sorusuna yanıtı açık: Ne inşa ettiğin, neden değerli olduğu, kimi etkilediği ve neyi feda etmeye hazır olduğun soruları senindir. Bu, teknolojik determinizme karşı önemli bir duruş. Ama bu soruların gerçekten "senin" olup olmadığı, aşağıda göreceğimiz gibi, bir mülkiyet sorusu.
Felsefi Zemin: Düşünmeyi Başkasına Bırakmanın Uzun Tarihi
Osmani'nin anlattığı sorun yeni bir teknolojiyle geldi ama yeni bir sorun değil. İnsanlık, düşünmenin bir kısmını araçlara, kurumlara ve başka insanlara bırakmanın ne anlama geldiğini en az iki buçuk bin yıldır tartışıyor. Bu tarihi izlemek, Osmani'nin nerede haklı olduğunu ve nerede yarım kaldığını görmemizi sağlıyor.
Platon ve yazının ilacı
Platon'un Phaidros diyaloğunda Sokrates bir Mısır efsanesi anlatır. Tanrı Theuth yazıyı icat eder ve Kral Thamus'a bunun bellek ve bilgelik için bir ilaç olduğunu söyler. Thamus itiraz eder: Yazı belleği güçlendirmez, unutkanlığı artırır. İnsanlar bilgiyi içlerinden değil dışarıdaki işaretlerden hatırlayacak. Bilgeliğin kendisini değil, görüntüsünü kazanacaklar. Çok şey okuyup hiçbir şey öğrenmemiş, bilge görünen ama bilge olmayan insanlar ortaya çıkacak.
Bu, bilişsel devrin bilinen ilk eleştirisi. Thamus'un "bilgeliğin görüntüsü" dediği şey, Osmani'nin "cilalı ama anlaşılmamış çıktı" dediği şeyle aynı. Her ikisinde de dışsallaşan bilgi, içselleştirilmiş anlayışın yerine geçiyor.
Ama Thamus'un bir eksiği var ve bu eksik bizim için öğretici. Yazı insanlığı aptallaştırmadı. Tersine, bilginin kuşaklar boyunca birikmesini, bilimi ve felsefeyi mümkün kıldı. Sorun yazının kendisi değildi, yazının kimin elinde olduğuydu. Antik Mısır'da yazı bir katip sınıfının tekeliydi. Okuma yazma halka yayıldıkça yazı bir kurtuluş aracına dönüştü. Yapay zeka için de soru aynı: Sorun aracın kendisi mi, yoksa aracın bir avuç şirketin tekelinde olması mı?
Aristoteles: Kural, ustalık ve pratik bilgelik
Aristoteles Nikomakhos'a Etik'in altıncı kitabında bilgiyi türlere ayırır. Episteme, kanıtlanabilen ve öğretilebilen bilimsel bilgidir. Tekhne, bir şeyi üretmeyi bilmek, yani ustalıktır. Phronesis ise pratik bilgeliktir: Somut bir durumda, genel kuralların yetmediği yerde, neyin doğru olduğunu görebilme ve buna göre karar verebilme yetisi.
Aristoteles'in önemli bir gözlemi var: Gençler geometri ve matematikte usta olabilir, ama pratik bilgelik sahibi olamazlar. Çünkü pratik bilgelik tek tek durumlarla ilgilidir ve bu durumları tanımak ancak deneyimle, zamanla kazanılır. Kural öğretilebilir, ama kuralın hangi durumda nasıl uygulanacağını görme yetisi öğretilemez, yaşanarak edinilir.
Bu ayrım bugünü anlamak için çok verimli. Yapay zeka modelleri episteme ve tekhne alanında olağanüstü bir güç kazandı: Kuralları biliyorlar, kalıpları uyguluyorlar, ürün üretiyorlar. Osmani'nin "devredilemez" dediği şey ise phronesis'e denk düşüyor: Ne inşa edilmeli, neden, kimin için, neyin feda edilmesine razı olunmalı? Osmani'nin "kimin bakım yapacağının önünde bahse girer miydin?" sorusu, phronesis'in sorusudur.
Ama Aristoteles'in uyarısı burada ikinci kez önem kazanıyor: Pratik bilgelik deneyimle kazanılıyorsa, deneyimin kendisi ortadan kalktığında ne olur? Phronesis, tekhne'nin içinde, tek tek işlerle uğraşırken, yanılarak ve düzelterek olgunlaşır. Ustalığını yitiren zamanla yargı gücünü de yitirir. Denetim paradoksunun ilk felsefi tarifi Aristoteles'te var.
Aristoteles'in bir başka gözlemi de sınıfsal içeriğiyle dikkat çekicidir. Politika'da, mekiğin kendi kendine dokuduğu ve lirin kendi kendine çaldığı bir gün gelirse, ustabaşının işçiye, efendinin köleye ihtiyacı kalmayacağını söyler. Aristoteles için bu bir düşünce deneyidir. Bizim için ise bugünün gerçekliği. Asıl soru şu: Mekik kendi kendine dokumaya başladığında, kazanç dokuyucuya mı gidecek, mekiğin sahibine mi?
Kant: Ergin olmama hali ve vasiler
Immanuel Kant 1784'te "Aydınlanma Nedir?" sorusuna yanıt verirken şöyle başlar: Aydınlanma, insanın kendi suçuyla düştüğü ergin olmama halinden çıkmasıdır. Ergin olmama, aklını başkasının yönlendirmesi olmadan kullanamamaktır. Kant'ın sloganı: Sapere aude, aklını kullanma cesaretini göster.
Kant'ın bu metninde bugüne çok yakın bir pasaj var. Bir kitabım benim yerime anlayışlı oluyorsa, bir ruhani danışman benim yerime vicdan sahibi oluyorsa, bir doktor benim yerime perhizime karar veriyorsa, kendimi zahmete sokmama gerek yoktur. Para ödeyebildiğim sürece düşünmem gerekmez, başkaları bu sıkıcı işi benim yerime üstlenir. Kant bu durumu sürdüren "vasilerden" söz eder: İnsanları ergin olmamanın konforunda tutmayı iş edinen ve kendi başına yürümenin tehlikeli olduğunu söyleyen yetkililer.
Bugün bu listeye bir madde eklemek zor değil: Bir ajan benim yerime kod yazıyor, kendi kodunu test ediyor, kendi işini eleştiriyor ve bana özet sunuyorsa düşünmeme gerek yoktur.
Burada önemli bir benzerlik var. Kant ergin olmamanın nedenini tembellik ve korkaklık olarak koyar. Osmani de insanların teslimiyete güven ya da tembellik arttıkça kaydığını söylüyor. İki teşhis de doğru bir olguyu bireyin ahlaki zaafına bağlıyor. Çözüm de bireysel: cesaret göster, disiplin kur.
Marksist gelenek Kant'ın bu metnine saygı duyar ama bir soru ekler: Vasilerin gücü nereden geliyor? İnsanlar neden tembel ve korkak? Kant'ın döneminde köylünün okuma yazma bilmemesi bir ahlak kusuru değil, feodal toplumsal yapının sonucuydu. Bugün de bir mühendisin ajanların çıktısını okumaya zaman bulamaması tembellik değil, iş sürecinin örgütlenme biçiminin sonucu. Vasiler artık rahipler ve hekimler değil, aracın sahipleri ve temponun belirleyicileri.
Spinoza: Etken olmak, edilgen olmak
Kant'tan bir yüzyıl önce Baruch Spinoza, Etika'da özgürlüğü bambaşka bir yerden tanımlamıştı. Spinoza'ya göre özgürlük, nedensiz bir irade değildir. Her şey nedenlerle belirlenir, insan da. Özgürlük, bizi belirleyen nedenleri kavramaktır.
Spinoza iki tür fikirden söz eder. Yeterli fikirler, bir şeyi nedenleriyle birlikte kavradığımız fikirlerdir. Yeterli olmayan fikirler ise bir şeyin yalnızca bize nasıl göründüğünü, etkisini, yüzeyini yansıtan, nedenlerinden kopuk, parçalı fikirlerdir. Yeterli fikirlerle hareket eden insan etkendir: Yaptığının nedeni kendisidir. Yeterli olmayan fikirlerle yaşayan insan edilgendir: Başkasının etkisiyle sürüklenir.
Bilişsel teslimiyet, Spinoza'nın diliyle tam olarak edilgenliktir. Testler yeşil yanıyor, özet olumlu, çıktı akıcı. Mühendisin elindeki fikir, işin yalnızca görünüşüne dair bir fikir. Neden böyle yazıldığını, hangi varsayıma dayandığını, nerede kırılabileceğini bilmiyor. Osmani'nin "ajanın yardımıyla bile açıklayamıyorsan sahipliğini devretmişsindir" ölçütü, Spinoza'nın yeterli fikir ölçütünün mühendislikteki karşılığı.
Spinoza'nın bizim için değerli yanı şu: Etken olmak bir ruh hali ya da irade gösterisi değil, bilgi meselesidir. Ve bilgi, Spinoza'da yalnız başına değil, başka insanlarla birlikte güçlenir. Aklı izleyen insanlar için en yararlı şey, akıl yürüten başka insanlardır, der Spinoza. Okudum da Ne Oldu? yazısında okumayı hayatta etken olmanın aracı olarak tartışmıştık. Ajan çağında da etken olmanın yolu, nedenleri kavramaktan ve bunu birlikte yapmaktan geçiyor.
Hegel: Emek bilinci biçimlendirir
Hegel'in Tinin Görüngübilimi'ndeki efendi ile köle diyalektiği, Osmani'nin sezdiği ama adını koymadığı şeyi açıklıyor. Efendi, köleyi kendi için çalıştırır ve ürettiği şeyden yalnızca yararlanır. Köle ise nesneyle doğrudan uğraşır, onu biçimlendirir. Hegel'in vardığı sonuç şaşırtıcıdır: Zamanla bilinci gelişen köle olur, efendi değil. Çünkü emek, şeyleri biçimlendirirken çalışanın bilincini de biçimlendirir. Nesnenin direnciyle karşılaşmak, yanılmak ve yeniden denemek, insanı dönüştürür. Efendi ise tüketir ve donar.
Osmani'nin "düşünme işinin büyük kısmı soru ile yanıt arasındaki boşlukta olurdu" gözlemi, tam olarak bu biçimlendirici emeğin tarifi. Hata ayıklarken harcanan saatler, belgeleri okurken yapılan yanlışlar, bir kavramı kendi sözcüklerimizle yeniden kurmak: Bunlar "verimsizlik" değil, bilincin kendini oluşturduğu süreçti.
Ajan iş akışında mühendis kendini efendinin yerinde sanıyor: Dört oturum çalıştırıyor, ajanlar onun için çalışıyor. Ama Hegel'in diyalektiği tersine işliyor. Nesneyle uğraşan, biçimlendiren, yanılan artık mühendis değil. Mühendis, sonuçlardan yararlanan ama biçimlendirici emeği yitiren efendinin konumuna düşüyor. Denetim paradoksu bunun adı: Biçimlendirmeden denetlenemez.
Çok önemli bir fark var: Hegel'in efendisi gerçekten efendiydi. Bugünün mühendisi efendi değil. Aracın sahibi o değil, temposunu o belirlemiyor, kazancı ona gitmiyor. Yani hem biçimlendirici emeği yitiriyor hem de efendinin ayrıcalıklarına sahip olmuyor. İki konumun en kötü yanlarını birleştiriyor.
Engels: El, emeğin hem aracı hem ürünüdür
Friedrich Engels, 1876'da yazdığı "Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü" makalesinde materyalist bir tez öne sürer: El yalnızca emeğin organı değil, aynı zamanda emeğin ürünüdür. İnsan eli, binlerce kuşak boyunca yapılan işlerle, giderek daha ince işlere uyum sağlayarak gelişti. Rafael'in tablolarını, Thorwaldsen'in heykellerini, Paganini'nin müziğini yaratan el, emeğin uzun tarihinin ürünüdür. Engels'e göre emek, dil ve bilinç birlikte gelişti.
Bu tez, Hegel'in idealist biçimde sezdiğini maddi zemine oturtuyor: Beceri, yeti, hatta düşünme kapasitesi, insanın doğuştan sahip olduğu sabit özellikler değil, etkinlik içinde oluşan ve etkinlik olmadan kaybolan kapasitelerdir. Kullanılmayan el incelir, kullanılmayan yeti körelir.
Anthropic'in "denetim paradoksu" dediği şey bu açıdan bakıldığında bir sürpriz değil, materyalist bir zorunluluk. Kod yazma becerisi kod yazarak, hata ayıklama sezgisi hata ayıklayarak gelişti. Bu etkinlik ortadan kalktığında, onun ürünü olan beceri de kalmaz. Osmani'nin "egzersiz yapmayı bıraktığın beceriler, sandığından hızlı yok olur" uyarısı, Engels'in tezinin bireysel düzeydeki ifadesi.
Marx: Genel zeka ve üretim sürecinin bekçisi
Marx, 1857-58'de yazdığı Grundrisse'nin "Makineler Üzerine Fragman" olarak bilinen bölümünde olağanüstü bir öngörüde bulunur. Büyük sanayi geliştikçe toplumsal bilgi, yani bilim, teknik ve birikmiş beceri, giderek makinelerde, sabit sermayede nesneleşir. Marx buna genel zeka (general intellect) der. Bu aşamada işçi artık üretim sürecinin asıl öznesi olmaktan çıkar, sürecin yanına geçer ve onun bekçisi ve düzenleyicisi olur.
Bunu Osmani'nin yazısıyla yan yana okuyun. Ajanları çalıştıran, onların ürettiğini izleyen, kanıtı kontrol eden ve onaylayan mühendis, tam olarak Marx'ın tarif ettiği bekçi ve düzenleyici. Osmani de bunu açıkça söylüyor: İnsan zihinsel modeli artık sürecin ortasında değil, başında ve sonunda.
Marx'ın vurgusu şu: Bu dönüşüm kendiliğinden kötü değil. Toplumsal bilginin makinelerde birikmesi, insanlığı zorunlu emekten kurtarma potansiyeli taşıyor. Ama kapitalist ilişkiler içinde bu birikmiş bilgi, işçinin karşısına yabancı bir güç, sermayenin gücü olarak çıkıyor. Genel zeka herkesin ürünü, ama mülkiyeti sermayenin.
Bugün yapay zeka modellerinde olan bu. Milyonlarca geliştiricinin yıllar içinde yazdığı açık kod, yanıtlanan sorular, yazılmış belgeler modellere aktarıldı. Bu, genel zekanın gaspı dediğimiz süreç. Şimdi aynı geliştiriciler, kendi ortak bilgilerinden yapılmış bir aracın bekçisi olarak çalışıyor ve bu araç onların becerisini köreltiyor.
Lukács: Şeyleşme ve temaşacı tutum
György Lukács, 1923'te Tarih ve Sınıf Bilinci'nde Marx'ın meta fetişizmi kavramını genişletir ve şeyleşme kavramını geliştirir. Kapitalist üretimde iş süreci parçalara ayrılır, hesaplanabilir hale getirilir ve işçi bu sürecin bir parçası olur. Bunun bilinçteki karşılığı, Lukács'ın temaşacı tutum dediği şeydir: İşçi kendi faaliyetine, sanki kendisinden bağımsız bir yasaya göre işleyen bir şeymiş gibi, dışarıdan, bir seyirci olarak bakar. Etken olmaktan çıkar, olup biteni izler.
Bilişsel teslimiyetin en derin açıklaması bu. Osmani'nin anlattığı mühendis, ajanların ürettiğini bir seyirci gibi izliyor. Testler yeşil yanıyor, özet olumlu, iskelet makul görünüyor. Kendi işine dışarıdan bakıyor ve onu bir doğa olayı gibi kabul ediyor. Lukács'ın gözünden bu bir dikkat kusuru değil, şeyleşmiş bir iş sürecinin bilinçteki yansıması. Süreç bireyi seyirci konumuna yerleştirdiği sürece, birey ne kadar disiplinli olursa olsun bu konumun çekimine karşı sürekli bir mücadele vermek zorunda kalır.
Osmani'nin "varsayılan olarak hiçbir şey bunu senin için yapmayacak, eleştirel düşünmeyi gününe yerleştirmelisin" uyarısı, bu çekimi doğru teşhis ediyor. Ama çözümü yine bireyin iradesinde arıyor. Lukács'ın yanıtı farklıdır: Şeyleşmenin aşılması, ancak işçinin kendini üretim sürecinin öznesi olarak kavradığı kolektif bir pratik ve sınıf bilinciyle mümkündür.
Gramsci: Her insan filozoftur
Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri'nde her insanın bir filozof olduğunu söyler. Herkes dil, sağduyu ve gündelik deneyim içinde bir dünya görüşü taşır. Ama bu "sağduyu" (senso comune) çoğunlukla parçalı, çelişkili ve egemen sınıfların fikirlerinden süzülmüştür. Felsefenin işi, bu sağduyuyu eleştirel bir bilince dönüştürmektir.
Ajan çağının yeni bir sağduyu ürettiğini görmek gerekiyor. Model çıktıları, internetin ortalamasından süzülmüş, tekellerin eğitim tercihleriyle biçimlenmiş, akıcı ve kendinden emin bir "makul görüş" sunuyor. Bilişsel teslimiyet, bu yeni sağduyunun sorgulanmadan benimsenmesi. Gramsci'nin gözünden bu bir hegemonya sorunu: İnsanların dünyaya bakışı, kendi deneyimlerinden değil, başkasının ürettiği ve başkasının denetlediği bir kaynaktan besleniyor.
Gramsci'nin çözümü "organik aydınlar"dır: Kendi sınıfının içinden çıkan, deneyimi eleştirel bilince dönüştüren insanlar. Bugün bunun bilişim emeğindeki karşılığı, ajanları kullanırken onları sorgulayan, bu sorgulamayı arkadaşlarıyla paylaşan ve bunu bir örgütlenme zeminine dönüştüren emekçiler.
Vygotsky ve İlyenkov: Düşünme bir etkinliktir
Sovyet psikoloğu Lev Vygotsky, insan zihninin araçlarla geliştiğini gösterdi. Ama burada önemli bir ayrım yapar. Araçlar ve işaretler, yani dil, yazı, sayı sistemleri, önce dışarıda, insanlar arasında, toplumsal ilişki içinde kullanılır. Sonra içselleştirilir ve zihnin kendi işleyişine dönüşür. Çocuk önce yüksek sesle konuşarak düşünür, sonra bu konuşma içe döner ve iç konuşmaya, düşünceye dönüşür. Her yüksek zihinsel işlev, Vygotsky'ye göre, önce toplumsal, sonra bireysel düzlemde ortaya çıkar.
Vygotsky'nin ikinci önemli kavramı yakınsal gelişim alanıdır: Bir çocuğun tek başına yapabildiği ile bir yetişkinin ya da daha deneyimli bir arkadaşın yardımıyla yapabildiği arasındaki alan. Öğrenme bu alanda olur. Ama yardımın amacı, zamanla geri çekilmek ve çocuğun aynı işi kendi başına yapabilmesini sağlamaktır. Hiç geri çekilmeyen yardım, öğrenmeyi değil bağımlılığı üretir.
Bu kavram, ajan çağında junior mühendisin durumunu çok açık gösteriyor. Ajan, yakınsal gelişim alanında bir yardımcı olabilir: Junior'ın tek başına yapamadığını yapmasına yardım eder. Ama ajan hiç geri çekilmezse, yani junior aynı işi hiçbir zaman ajansız yapmak zorunda kalmazsa, içselleştirme gerçekleşmez. Araç dışarıda kalır, zihnin bir parçası olmaz. Osmani'nin "yapay zeka olmasaydı ne kadar kaybolurdun?" sorusu tam olarak bunu ölçüyor: İçselleştirilmemiş bir araç ortadan kalktığında geriye bir şey kalmaz.
Burada Anthropic'in araştırmasındaki bir bulgu yeniden önem kazanıyor: Sorular artık meslektaşlara değil Claude'a soruluyor. Vygotsky'ye göre öğrenmenin ilk düzlemi toplumsaldır: Daha deneyimli bir insanla birlikte düşünmek. Bu düzlem çekildiğinde, öğrenmenin kendisi değişir.
Sovyet filozofu Evald İlyenkov bu tartışmayı bir adım ileri taşır. İlyenkov'a göre "ideal" olan, yani düşünce, anlam ve kavram, bireyin kafasının içinde değil, toplumsal etkinliğin nesnelleşmiş biçimlerinde, araçlarda, dilde, kurumlarda vardır. Birey düşünmeyi, bu nesnelleşmiş biçimleri kendi etkinliğiyle yeniden üreterek öğrenir. Bir çekici çekiç olarak kullanmayı öğrenmek, insanlığın çekiçte biriktirdiği bilgiyi kendi etkinliğinde canlandırmaktır.
Yapay zeka modelleri, İlyenkov'un diliyle, insanlığın düşünce etkinliğinin olağanüstü yoğun bir nesnelleşmesi. Milyonlarca insanın kodu, yazısı, tartışması bir araçta toplandı. Ama burada tarihte görülmemiş bir şey oluyor: Bu nesnelleşmiş düşünce, onu kullanan insanın kendi etkinliğinde yeniden canlandırmasını gerektirmeden çalışıyor. Çekici kullanmak için çekiç kullanmayı öğrenmek gerekir. Ajanı kullanmak için ise kod yazmayı öğrenmek gerekmiyor, en azından başlangıçta. Toplumsal bilgi, bireyin etkinliğine geri dönmeden, bir hizmet olarak satılıyor. İçselleştirme zinciri ilk kez kopuyor.
Polanyi ve Ryle: Söylenemeyen bilgi
Macar kökenli bilim felsefecisi Michael Polanyi'nin ünlü bir cümlesi var: Söyleyebildiğimizden fazlasını biliriz. Polanyi buna örtük bilgi der. Bir yüzü tanıyabiliriz ama nasıl tanıdığımızı anlatamayız. Bisiklet sürebiliriz ama dengeyi nasıl kurduğumuzu kurala dökemeyiz. Deneyimli bir hekim hastaya bakınca bir şeylerin ters gittiğini sezer, ama bu sezgiyi tam olarak açıklayamaz.
Gilbert Ryle da benzer bir ayrım yapar: Bir şeyin öyle olduğunu bilmek (bir önermenin doğru olduğunu bilmek) ile bir şeyin nasıl yapılacağını bilmek aynı şey değildir. Satranç kurallarını bilmek, iyi satranç oynamayı bilmek değildir.
Kıdemli bir mühendisin "bu kodda bir koku var" demesi, tam olarak örtük bilgidir. Yüzlerce hatayla karşılaşmış, yüzlerce sistemi ayakta tutmaya çalışmış birinin, kurala dökülemeyen ama gerçek olan sezgisi. Osmani'nin 600 satırlık PR örneğinde, işlem sınırındaki ince değişikliği ya da tersine dönmüş varsayılan değeri fark etmeyi sağlayacak olan bu sezgidir.
Polanyi'nin en önemli tespiti şu: Örtük bilgi yazıya dökülerek aktarılamaz, yalnızca birlikte yaparak, usta ile çırak ilişkisi içinde aktarılır. Bu yüzden denetim paradoksu yalnızca bir beceri kaybı değil, bir aktarım kopukluğudur. Denetimi mümkün kılan bilgi örtüktür, örtük bilgi yalnızca yaparak öğrenilir, yapma işi ajana geçtiğinde örtük bilgi üretilmez ve aktarılmaz. Bu, bireysel bir egzersizle telafi edilebilecek bir kayıp değil. Usta ile çırağın birlikte çalıştığı toplumsal ilişkinin kendisi korunmadıkça, bilginin kuşaktan kuşağa geçişi kesilir.
Pratik ölçütü: Yeşil test ile toplumsal pratik
Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin ikincisi şöyle der: İnsan düşüncesinin nesnel hakikate ulaşıp ulaşmadığı teorik değil, pratik bir sorundur. Düşüncenin hakikati pratikte kanıtlanır.
Osmani'nin doğrulama vurgusu bu ilkeye yakın. Ajana kendi işini doğrulama araçları vermek, sonucu test etmek, kanıta bakmak: Bunlar düşüncenin pratikte sınanması. Ama Osmani'nin kendisi de bu pratiğin nasıl daraldığını görüyor: "Kanıt var mı?" sorusu "test yeşil mi yandı?" sorusuna dönüşüyor.
Marx'ın pratiği ise dar bir teknik kontrol değil, toplumsal bir faaliyettir. Kodun "doğru" olup olmadığı yalnızca testin geçmesiyle değil, kullanıcının hayatında, bakımını yapacak emekçinin işinde ve toplumun ihtiyacında sınanır. Osmani'nin "bunun bakımını yapacak kişinin önünde bahse girer miydim?" ölçütü bu yöne doğru bir adım. Biz bir adım daha atıyoruz: Bu kodu kullanacak, ondan etkilenecek ve onun sonuçlarını yaşayacak insanların önünde savunabilir miyim?
Üçüncü tez de buraya bağlanır: Eğitimcinin kendisinin de eğitilmesi gerekir. Ajanları denetleyen mühendis, kimin tarafından ve hangi koşullarda yetiştiriliyor? Denetçiyi yetiştiren merdiven çekiliyorsa, denetim de sonunda boşalır.
Sentez: Düşünmenin üç katmanı
Bu düşünürleri yan yana koyduğumuzda, Osmani'nin tek bir sorun olarak gördüğü şeyin aslında üç katmanlı olduğu ortaya çıkıyor.
Epistemolojik katman: Bilgi nasıl edinilir? Aristoteles, Polanyi ve Ryle gösteriyor ki bilginin en değerli kısmı, yani yargı gücü ve örtük bilgi, kural olarak aktarılamaz, yalnızca yaparak kazanılır. Denetim, bu bilgiye dayanır. Bu katmanda bilişsel teslimiyet, bilginin üretildiği etkinliğin ortadan kalkmasıdır.
Ontolojik katman: İnsan düşünen bir varlık olarak nasıl oluşur? Hegel, Engels, Vygotsky ve İlyenkov gösteriyor ki düşünme yetisi verili değil, etkinlik içinde oluşur. El emeğin ürünüdür, zihin içselleştirilmiş araçların ürünüdür. Bu katmanda bilişsel teslimiyet, insanın kendini oluşturan etkinlikten koparılmasıdır.
Toplumsal katman: Düşünme yetisi kimin elinde toplanır? Platon'un Thamus'u, Kant'ın vasileri, Marx'ın genel zekası, Lukács'ın şeyleşmesi ve Gramsci'nin hegemonyası gösteriyor ki bilginin nerede biriktiği ve kimin denetiminde olduğu, bir iktidar ve mülkiyet sorusudur. Bu katmanda bilişsel teslimiyet, toplumsal bilginin bir avuç şirketin sermayesine dönüşmesi ve insanların bu sermayenin bekçisi haline gelmesidir.
İlk iki katman, sorunun neden gerçek ve derin olduğunu açıklıyor. Üçüncü katman ise sorunun yönünü açıklıyor: Neden bu araçlar insanların yetisini geliştirecek biçimde değil, onları bağımlı kılacak biçimde örgütleniyor? Neden içselleştirme yerine abonelik, ustalık yerine bekçilik öne çıkıyor? Bu, teknolojinin doğasından değil, teknolojinin içine yerleştiği mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanıyor.
| Düşünür | Temel kavram | Ajan çağına söylediği |
|---|---|---|
| Platon (Thamus) | Bilgeliğin görüntüsü | Cilalı çıktı, anlayışın yerine geçebilir. Ama soru aracın tekelidir. |
| Aristoteles | Phronesis, pratik bilgelik | Yargı gücü devredilemez, ama deneyim ortadan kalkarsa yargı da körelir. |
| Spinoza | Yeterli fikir, etken olmak | Nedenini kavramadığın çıktıyla yaşamak edilgenliktir. |
| Kant | Ergin olmama hali, vasiler | Düşünmeyi başkasına bırakmanın konforu, yeni vasiler üretir. |
| Hegel | Efendi ve köle, biçimlendiren emek | İşi yaptıran değil, işi yapan bilinç kazanır. |
| Engels | El, emeğin ürünüdür | Kullanılmayan yeti körelir. Denetim paradoksu materyalist bir zorunluluktur. |
| Marx | Genel zeka, bekçi ve düzenleyici | Toplumsal bilgi sermayeye geçer, insan sürecin bekçisi olur. |
| Lukács | Şeyleşme, temaşacı tutum | Teslimiyet, kendi işinin seyircisine dönüşmektir. |
| Gramsci | Sağduyu, hegemonya, organik aydın | Model çıktısı yeni bir sağduyu üretir. Eleştirel bilinç örgütlü pratikle gelişir. |
| Vygotsky | İçselleştirme, yakınsal gelişim | Geri çekilmeyen yardım öğrenme değil bağımlılık üretir. |
| İlyenkov | İdealin nesnelleşmesi | Toplumsal düşünce, bireyin etkinliğine dönmeden satılıyor. |
| Polanyi ve Ryle | Örtük bilgi, nasıl yapılacağını bilmek | Denetimi sağlayan bilgi yalnızca usta ile çırak ilişkisinde aktarılır. |
Sınıfsal Okuma: Düşünme Kimden Alınıyor, Kime Veriliyor?
Biçimsel ve gerçek boyun eğiş
Marx, Kapital'in yayımlanmamış "Altıncı Bölüm"ünde iki kavram geliştirir. Biçimsel boyun eğişte sermaye, var olan emek sürecini olduğu gibi devralır: Zanaatkar eskisi gibi çalışır, ama artık bir patron için. Gerçek boyun eğişte ise sermaye emek sürecinin kendisini yeniden örgütler: İş bölünür, makineleşir, tempo ve yöntem sermaye tarafından belirlenir. İşçi artık sürecin sahibi değil, parçasıdır.
Yazılım emeği uzun süre biçimsel boyun eğiş aşamasındaydı. Patron için çalışılıyordu ama işin nasıl yapılacağı büyük ölçüde mühendisin bilgisine ve tercihine kalmıştı. Yazılımcının görece özerkliği, yüksek ücretleri ve "işçi değil profesyonel" kimliği buradan geliyordu. Ajan iş akışları gerçek boyun eğişe geçişin aracı. İşin içeriği modele, yöntemi ajan çerçevesine, temposu çıktı hacmine bağlanıyor. Mühendisin elinde, Marx'ın bekçi ve düzenleyici dediği rol kalıyor.
Teknoloji işçisinin zihinsel proletarya ile işçi aristokrasisi arasındaki konumu bu geçişte hızla değişiyor. Osmani'nin uyarısı, bu geçişin bilinçteki ilk sarsıntısı olarak okunabilir.
"Yavaşla" kime söyleniyor?
Osmani, bitmiş iş incelenebileceğinden hızlı birikiyorsa yavaşlamayı öneriyor. Doğru bir öneri. Ama temponu kim belirliyor?
Bir yazılım şirketinde çalışan bir mühendis düşünelim. Yöneticisi, ajanlarla verimliliğin yüzde 50 arttığını okumuş. Çeyreklik hedefler buna göre yükseltilmiş. Ekip küçültülmüş, çünkü artık daha az kişiyle aynı iş yapılabiliyor. Microsoft'un kodun yüzde kırkını yapay zekaya yazdırırken kadronun dörtte birini çıkarması bunun en somut örneğiydi. Bu mühendisin "yavaşlayacağım, çünkü arkasında duramayacağım kadar çok iş üretiyorum" deme imkanı var mı?
Marx bunu işin yoğunlaştırılması olarak anlatır: İş günü uzatılamadığında, aynı sürede harcanan emek artırılır. Makineye bağlanan işçi makinenin hızıyla çalışır. Dört ajan oturumunu paralel yöneten mühendis, aynı mantığın zihinsel emekteki karşılığı. Osmani'nin dediği gibi, kaç ajan çalıştırırsan çalıştır, çıktılara bakan bir çift göz var. O gözün hızını belirleme yetkisi ise o gözün sahibinde değil.
Orkestrasyon vergisinin sınıfsal içeriği burada açığa çıkıyor. Hız kazancı şirketin bilançosuna yazılıyor. İncelenemeyen işin riski çalışanın omzunda kalıyor.
Yetkisiz sorumluluk ve ahlaki ezilme bölgesi
Osmani'nin yazısının en güçlü cümlesi, hesap verebilirliğin devredilemeyeceği. Bunu ciddiye alıyoruz ve bir soru ekliyoruz: Yetkisi olmayana sorumluluk yüklenebilir mi?
Teknoloji antropoloğu Madeleine Clare Elish, otomatik sistemlerdeki bir örüntüye "ahlaki ezilme bölgesi" (moral crumple zone) adını verdi. Arabalardaki ezilme bölgesi çarpışmanın darbesini emerek sürücüyü korur. Otomatik sistemlerde de bir şey ters gittiğinde suç, sistemi tasarlayana ya da işletene değil, sürece en yakın duran insana yıkılır. Otomatik pilotun hatasında pilot, sürücüsüz aracın kazasında güvenlik sürücüsü suçlanır. İnsan, sistemin ahlaki ve hukuki darbesini emen tampon olur.
Ajan iş akışlarındaki mühendis, yeni bir ahlaki ezilme bölgesi. Tempoyu o belirlemedi, aracı o seçmedi, ekibin küçültülmesine o karar vermedi. Ama 600 satırlık PR'deki işlem sınırı hatası üretime çıktığında soru belli: "Bunu kim onayladı?"
Yetkisiz sorumluluk, proleter konumun tanımıdır. İşçi, kararını vermediği sürecin sonuçlarından sorumlu tutulur. Osmani'nin "hesap verebilirliği devredemezsin" ilkesi, denetim yetkisiyle birlikte geldiğinde özgürleştirici, yetkisiz kaldığında ise bir disiplin aracıdır.
Dört yabancılaşma, dört uyarı
Marx, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları'nda kapitalist emeğin dört yabancılaşma biçimini tarif eder. Osmani'nin uyarıları bunlarla dikkat çekici biçimde örtüşüyor:
| Marx'ın yabancılaşma biçimi (1844) | Osmani'nin uyarısındaki karşılığı (2026) |
|---|---|
| Emeğin ürününe yabancılaşma: İşçinin ürettiği şey, karşısına yabancı bir nesne olarak çıkar. | Anlama borcu: Kod tabanı temiz, testler geçiyor, ama kimse onu anlamıyor. Mühendis kendi onayladığı kodu açıklayamıyor. |
| Emek sürecine yabancılaşma: Çalışma, işçinin kendi faaliyeti değil, dışarıdan dayatılan bir faaliyettir. | Orkestrasyon vergisi: Tempo, üretilen hacim tarafından belirleniyor. İnsan, sürecin ortasından çıkarılıp başına ve sonuna yerleştiriliyor. |
| Türsel özden yabancılaşma: İnsanı insan yapan bilinçli, yaratıcı faaliyet bir geçim aracına indirgenir. | Denetim paradoksu ve bilişsel teslimiyet: Düşünme yetisinin kendisi köreliyor. "Neyi yapmayı bıraktım?" sorusu bu kaybın sorusu. |
| Diğer insanlara yabancılaşma: İnsanlar birbirleriyle rakip ve araç olarak ilişki kurar. | Mentorluğun azalması: Anthropic'in araştırmasına göre sorular artık meslektaşlara değil Claude'a soruluyor. Junior ile kıdemli arasındaki öğrenme bağı zayıflıyor. |
Bu tablo bir şeyi açıkça gösteriyor: Osmani'nin dört ayrı teknik sorun olarak gördüğü şeyler, aynı toplumsal ilişkinin dört yüzü. Bu yüzden ayrı ayrı bireysel reçetelerle çözülemezler.
Zihinsel Taylorizm
Frederick Taylor'ın yönteminin özü, Harry Braverman'ın Emek ve Tekelci Sermaye'de anlattığı gibi, bilgiyi işçinin kafasından alıp yönetimin elinde toplamak, kavrama ile uygulamayı ayırmaktır. Usta, işin tamamını bilen kişidir. Taylorizm, ustanın bilgisini kartlara, talimatlara ve makinelere aktarır. Usta yerine tek bir hareketi tekrarlayan işçi kalır.
Yazılımda yaşanan bunun zihinsel versiyonu. Ama ilginç bir tersine dönüş var. Klasik Taylorizmde kavrama yönetime, uygulama işçiye kalıyordu. Ajan iş akışında uygulama modele geçiyor ve Osmani mühendise "niyet senin, kavrama senin" diyor. İlk bakışta bu, işçinin kavramayı geri kazanması gibi görünüyor.
Ama değil. Çünkü kavramayı besleyen uygulama deneyimi ortadan kalkıyor. Hegel'in gösterdiği gibi kavrama, nesneyle uğraşarak gelişir. Uygulamadan koparılmış bir kavrama giderek boşalır. Osmani'nin "niyet borcu" dediği şey, bu boşalmanın sonucu: Uygulamada nesnenin direnciyle karşılaşmayan bir zihin, kendi niyetini de netleştiremez. Sonunda kavrama da uygulama da aracın sahibinin denetimine geçer. Zihinsel Taylorizm, ustanın bilgisini önce makineye aktarıp sonra ustaya makinenin bekçiliğini bırakan süreçtir.
Uyarıyı yapan kim?
Osmani'nin dürüstlüğünden şüphe etmiyoruz. Ama yazının nereden yazıldığını görmek gerekiyor. Ajan aracını satan şirketin mühendisi, aracın yarattığı riski anlatıyor ve çözümü yine aracın içinde gösteriyor: alt ajanla öz eleştiri, ajana sınav yaptırma, kontrolleri ajanla kurma. Bu çözümler çalışabilir. Ama sorunun kaynağı ile çözümün kaynağı aynı şirketin ürünü olduğunda, asıl soru sorulmuyor: Bu hızı kim istiyor ve kazancı kime gidiyor?
Bu, Anthropic'in halka arzı üzerine yazdıklarımızla bağlantılı. Şirketin değerlemesi, ajanların insan işini ne kadar hızlı ve ucuz yaptığına dayanıyor. "Yavaşla" uyarısı bu iş modeliyle gerilimli bir öğüt. Osmani'nin bunu söylemesi değerli. Ama bu öğüdün işyerinde hayata geçmesi şirketlerin iyi niyetine bırakılamaz.
Bireysel disiplinin sınırı
Osmani'nin reçetesi, kendini sürekli izleyen, kendi becerisini egzersizle koruyan, kendi zaafına karşı kurallar koyan bir bireyi varsayıyor. Bu, Stoacıların kendine hakimiyet idealine benziyor. Değerli bir ideal. Ama bugünün çalışma koşullarında bu ideal, sorumluluğu bireye yıkan neoliberal bir öznelik biçimine de dönüşebilir: İstihdam edilebilirliğini koru, becerini kendi zamanında tazele, tükenmişliğini kendin yönet.
Burada Osmani'yi eleştirmiyoruz, onun tarif ettiği bireyin hangi koşullarda yaşadığını soruyoruz. Haftada bir ajansız kod yazmak, ayda bir neyi bıraktığını yazmak, her PR için sınav hazırlatmak: Bunların hepsi zaman ister. O zaman ya iş saatinden çıkar ya da çalışanın özel hayatından. İş saatinden çıkmasının yolu pazarlıktır. Özel hayattan çıkması ise sömürünün yeni bir biçimidir.
İki Okuma Yan Yana
| Osmani'nin bireysel okuması | Bizim felsefi ve sınıfsal okumamız |
|---|---|
| Bilişsel teslimiyet, güven ve tembellikle oluşan bir dikkat gevşemesidir. | Bilişsel teslimiyet, şeyleşmiş bir iş sürecinin bilinçteki yansımasıdır: Lukács'ın temaşacı tutumu. |
| Düşünme, soru ile yanıt arasındaki boşlukta olurdu. | O boşluk, bilinci biçimlendiren emekti. Kaybı, Hegel'in efendisinin donmasıdır. |
| Orkestrasyon vergisi, üretilen iş ile arkasında durulabilecek iş arasındaki farktır. | Bu verginin kazancı sermayeye, riski emeğe yazılır. İşin yoğunlaştırılmasının zihinsel biçimidir. |
| Çözüm: Kontrolleri sıkılaştır ya da yavaşla. | Yavaşlama hakkı bireysel tercih değil, toplu pazarlık konusudur. |
| Denetim paradoksu, aşırı kullanımla becerinin körelmesidir. | Denetim paradoksu, zihinsel emeğin sermayeye gerçek boyun eğişidir: zihinsel Taylorizm. |
| Haftada bir ajansız kod yaz. | Öğrenme ve beceri koruma zamanı ücretli çalışma süresinde yer almalıdır. |
| Hesap verebilirliği devredemezsin. | Yetkisiz sorumluluk, ahlaki ezilme bölgesidir. Sorumluluk denetim yetkisiyle birlikte gelmelidir. |
| Niyet borcunu senin yerine kimse ödeyemez. | Niyeti işin amacını belirleyen yönetim koyuyorsa, borç da paylaşılmalıdır. |
| Ne inşa ettiğin ve neden değerli olduğu senin sorularındır. | Bu sorular ancak üretim araçları üzerinde söz hakkı olanların sorusu olabilir. Bu bir mülkiyet sorusudur. |
Peki Ne Yapmalı?
Osmani'nin önerdiği pratikleri benimsemekte bir sakınca yok. Tersine, iyi bir başlangıç. Sorun, bunların bireyin iyi niyetine ve boş zamanına bırakılması. Önerimiz, bu pratikleri kolektif kurallara ve haklara çevirmek.
Ekip düzeyinde:
- İnceleme kapasitesi sınırı. Bir ekibin aynı anda inceleyebileceği iş miktarı (WIP limiti) açıkça konmalı. Ajan çıktısı bu sınırı aşıyorsa sınır yükseltilmez, çıktı yavaşlatılır. Karar tek tek mühendislere değil, ekibe ait olmalı.
- "Arkasında duramıyorum" hakkı. Bir çalışanın anlamadığı ya da inceleyemediği bir işi onaylamayı reddetmesi performans sorunu sayılmamalı, kalite ve güvenlik güvencesi olarak tanınmalı.
- "Doğrulandı"nın ortak tanımı. Bir işin bitti sayılması için hangi kanıtın gerektiği önceden ve yazılı belirlenmeli.
- Kolektif inceleme. Kritik değişiklikler tek bir kişinin onayına bırakılmamalı. Eleştirel düşünme, birlikte tartışarak gelişen bir pratiktir.
İşyeri düzeyinde:
- Öğrenme ve beceri koruma zamanı. "Haftada bir ajansız kod yaz" önerisi çalışanın akşam saatlerine değil, iş saatine yazılmalı. Bu süre sözleşmede yer almalı.
- Junior istihdamı ve mentorluk. Kıdemli mühendislerin mentorluk süresi iş yükü hesabında sayılmalı. Junior alımı, kurumun gelecekteki denetim kapasitesine yatırım olarak savunulmalı.
- Verimlilik ölçütlerinin değiştirilmesi. Verimlilik yalnızca üretilen kod ya da kapanan iş sayısıyla değil, hata oranı, bakım yükü, yetişen insan ve güvenilirlikle ölçülmeli.
- Sorumluluk ile yetkinin eşleştirilmesi. Bir hatada çalışanın sorumluluğu, tempo, araç seçimi ve ekip büyüklüğü kararlarını verenlerin sorumluluğuyla birlikte değerlendirilmeli.
Toplum düzeyinde:
- Genel zekayı müşterek tutmak. Yapay zekanın beslendiği bilgi toplumun ortak ürünü. Açık dokümantasyon, açık eğitim materyali, açık kod ve özgür modeller bu bilginin şirketlerin modellerinde değil, toplumun ortak hafızasında birikmesini sağlar. Thamus'un sorusuna verilecek yanıt, aracı yasaklamak değil, aracın mülkiyetini toplumsallaştırmaktır.
- Okuma ve düşünme kültürü. Osmani'nin aktif okuma önerisi, Okudum da Ne Oldu? yazısında tartıştığımız okuma ile etken olma ilişkisinin bir parçası. Kant'ın sapere aude'si bugün ancak birlikte düşünen insanların pratiğinde anlam kazanır.
Bilişim Emekçileri İçin Somut Görevler
- Orkestrasyon vergisini görünür kılın. Bir hafta boyunca ajanların ürettiği ile gerçekten incelediğiniz işi not edin. Aradaki farkı ekip toplantısında konuşun.
- "Arkasında duramıyorum" hakkını ekip kuralı yapın. Yazılı bir ekip anlaşması önerin.
- Junior arkadaşlarınızla düzenli eşli çalışma saatleri kurun. Ajansız, birlikte, sorarak.
- Ölçütleri sorgulayın. Yöneticiniz "verimlilik arttı" dediğinde hata oranını, geri alınan değişiklikleri ve bakım yükünü sorun.
- Okuma grupları kurun. Bu yazıda andığımız metinleri, Kant'ın kısa makalesinden Engels'in emek makalesine, Vygotsky'den Braverman'a, birlikte okuyun ve kendi iş deneyiminizle tartışın. Teori, deneyimi bilince dönüştürmenin aracıdır.
- Deneyimleri paylaşın. Bilişsel teslimiyetin işyerinizde nasıl yaşandığını bireysel bir zayıflık olarak değil, ortak bir sorun olarak tartışın. Örgütlenme 2.0 yazısında önerdiğimiz küçük çekirdekler bunun için uygun bir zemin.
- Sendikal gündeme taşıyın. İnceleme süresi, öğrenme zamanı, junior istihdamı, yapay zeka araçlarının işyerine nasıl getirileceği ve hatalarda sorumluluğun nasıl paylaşılacağı toplu sözleşme maddesi olabilir. Bunun için bir bilişim sendikasında örgütlenmek gerekiyor.
Sevgili Yoldaşlar
Addy Osmani yazısını birkaç basit öğütle bitiriyor: Bağımsız düşün, daha iyi sorular sor, sonucun sorumluluğunu üstlen. Bu öğütlere katılıyoruz. Ama bir ekleme yapıyoruz: Bağımsız düşünmenin maddi koşulları var. Düşünmeye zaman ayıramayan, temposunu belirleyemeyen, "yavaşlıyorum" dediğinde işini kaybetmekten korkan biri için eleştirel düşünme bir lüks olur.
Thamus yazının bilgeliğin yalnızca görüntüsünü vereceğinden korkuyordu. Aristoteles yargı gücünün ancak deneyimle olgunlaştığını, Spinoza özgürlüğün nedenleri kavramak olduğunu söyledi. Kant insanları ergin olmamanın konforunda tutan vasilere karşı uyardı. Hegel emeğin bilinci biçimlendirdiğini, Engels elin emeğin ürünü olduğunu, Marx toplumsal bilginin sermayenin gücüne dönüştüğünü, Lukács işçinin kendi hayatının seyircisine dönüştüğünü gösterdi. Vygotsky araçların zihni ancak içselleştirildiklerinde geliştirdiğini, Polanyi en değerli bilginin yalnızca birlikte yaparak aktarıldığını ortaya koydu. Gramsci ise her insanın filozof olduğunu ve bu felsefenin ancak örgütlü bir pratikle eleştirel bilince dönüşebileceğini söyledi.
Bu düşünürlerin hepsinin ortak bir dersi var: Düşünme, bir ürün değil bir etkinliktir. Etkinliği elinden alınan insan, ürünün sahibi de olamaz.
Makine yeni, zincir eski. Ustanın bilgisini kartlara geçiren Taylor ile genel zekayı modellere aktaran şirketler aynı soruyu soruyor: Bilgi kimin elinde, iş kimin denetiminde, kazanç kimin yararına? Bilişsel teslimiyete karşı en güçlü panzehir, tek tek kişilerin iradesi değil, düşünme zamanını, öğrenme hakkını ve sorumlulukla birlikte gelen denetim yetkisini birlikte talep eden örgütlü emekçilerdir.
Sorumluluğu devredemeyiz, doğru. Ama yetkisini almadan sorumluluğu da üstlenmemeliyiz. Aklımızı kullanma cesaretini, aklımızı birlikte kullanma örgütlülüğüyle tamamlamalıyız.
Kaynaklar
Uyarının kendisi ve haberler
- Addy Osmani, "Critical thinking when agents do the work", X, 3 Kasım 2026
- TokenPost, "Anthropic's Addy Osmani Warns AI Agents Can Outrun Human Review", 3 Kasım 2026
- KuCoin News / TechFlow, "How to Maintain Critical Thinking as AI Agents Take Over Work", 3 Kasım 2026
Araştırmalar
- Steven Shaw ve Gideon Nave, "Thinking—Fast, Slow, and Artificial: How AI is Reshaping Human Reasoning and the Rise of Cognitive Surrender", SSRN
- Anthropic, "How AI is transforming work at Anthropic", 2 Aralık 2025
- Entrepreneur, "Anthropic Engineers Sound the Alarm About AI", 3 Aralık 2025
- Madeleine Clare Elish, "Moral Crumple Zones: Cautionary Tales in Human-Robot Interaction", Engaging Science, Technology, and Society, 2019
Felsefi ve kuramsal kaynaklar
- Platon, Phaidros (Theuth ve Thamus efsanesi)
- Aristoteles, Nikomakhos'a Etik, VI. Kitap (episteme, tekhne, phronesis) ve Politika, I. Kitap
- Baruch Spinoza, Etika, 1677 (II. ve IV.-V. Kısımlar: yeterli fikirler, etkenlik ve özgürlük)
- Immanuel Kant, "Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt", 1784
- G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, 1807 (Efendilik ve kölelik bölümü)
- Karl Marx, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları (Yabancılaşmış emek)
- Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845
- Friedrich Engels, "Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü", 1876
- Karl Marx, Grundrisse, 1857-58 ("Makineler Üzerine Fragman")
- Karl Marx, Kapital, Cilt I, 13. Bölüm ve yayımlanmamış "Altıncı Bölüm" (biçimsel ve gerçek boyun eğiş)
- György Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, 1923 ("Şeyleşme ve Proletaryanın Bilinci")
- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri
- Lev Vygotsky, Düşünce ve Dil, 1934 ve Toplumda Zihin (derleme, 1978)
- Evald İlyenkov, "İdeal Sorunu", 1977
- Gilbert Ryle, The Concept of Mind, 1949
- Michael Polanyi, The Tacit Dimension, 1966
- Harry Braverman, Labor and Monopoly Capital, Monthly Review Press, 1974
Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar
- Döngüdeki İnsan
- Kodun Yüzde Kırkı, Kadronun Dörtte Biri
- Yazılım Mühendisliğinin Sonu mu, Zanaatın Gaspı mı?
- Makinenin Sesi Kimin Sesi?
- Beyaz Yakalının Sefaleti
- Neden Kendimizi Aldatırız?
- Okudum da Ne Oldu? Okumak, Hayatta Etken Olmaktır
- Hisse Halka, Oy Kurucuya: Anthropic'in Halka Arzı ve Piyasa Dalgasının Sınıfı
- Açık Ağırlık, Özgür Model ve Mülkiyet Sorusu
- Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi
Bu yazı Bilgi Müşterekleri'nin canlı belgelerindendir; CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır. Kaynak göstererek çoğaltabilir, değiştirebilir, paylaşabilirsiniz. Canlı belgedir; yeni gelişmelerle güncellenecektir.







