Meydan Yetmez, Meydanı Taşıyacak Örgüt Gerek
A. Cihan Soylu'nun "Kitle Hareketi ve Sol'un Hali" Yazısını Okumak ve Geliştirmek

Sevgili Genç Yoldaşlar
Avrupa'dan Kuzey Afrika'ya, Balkanlar'dan Güney Asya'ya uzanan bir eylem dalgası yaşıyoruz. Pahalılık, düşük ücret, sosyal kesinti, okulların yoksullaşması ve silahlanmaya akan bütçeler milyonları sokağa çıkardı. Bu dalgayı nasıl okumalıyız? Abartmadan, küçümsemeden, ama en çok da "şimdi ne yapmalı" sorusunu sorarak.
A. Cihan Soylu'nun Evrensel'de yayımlanan Kitle hareketi ve "sol"un hali (II) yazısı tam da bu soruyu soruyor. Bu yazıda önce Soylu'nun söylediklerini özetleyeceğiz, sonra doğru bulduğumuz noktaları açıp derinleştireceğiz ve geliştirilebilecek yanlara kendi katkılarımızı ekleyeceğiz.
Bunu yaparken son haftalarda bu blogda kurduğumuz iki çerçeveden yararlanacağız. Birincisi, basın emekçilerinin eylemleri vesilesiyle yazdığımız Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi yazısındaki "omurgalı ağ" modeli. İkincisi, Zeki Gül'ün yazısından yola çıkan Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısındaki yöndaşlık, zamandaşlık, yoldaşlık ve duygudaşlık kavramları. Soylu'nun yazısı, bu iki çerçevenin Avrupa ölçeğinde sınandığı bir vaka gibi okunabilir. Amacımız bir köşe yazısıyla polemik değil. Aynı safta duran bir yoldaşın düşüncesini birlikte ileri taşımak.
Özet: Dokuz Cümlede Yazı ve Yanıtımız
Soylu ne diyor?
- Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Almanya, Belçika, Tunus, Arnavutluk ve Bangladeş'teki eylemler, tekellerin ve devletlerin saldırısını püskürtme amaçlı, gerçek ve önemli bir kitle hareketidir.
- Egemenler (Macron, Merz, Lecornu, Trump) eylemleri "aşırı sol marjinal gruplar", "suçlular" ve "göçmen yağması" diye karalıyor. Ama "karartma ile kanıtlama farklıdır".
- Örgütsüz öfke provokasyona açıktır; disiplinli bir önderlik yoksa asıl hedef gölgelenir.
- Bu dalgayı "yeni bir '68", "Komün günleri" ya da "Avrupa'da dolaşan komünizm hayaleti" diye sunmak yanlıştır. 1968'in dünyası başkaydı, bugünün koşulları daha ağırdır.
- Çözüm, fabrikada, işyerinde, okulda ve semtte örgütlü birlikler kurmak ve meydanı bu güce dayandırmaktır.
Biz neyi ekliyoruz?
- Soylu'nun ana hükmü, Örgütlenme 2.0'da kurduğumuz formülün yarısıdır: omurgasız ağ dağılır. Formülün öteki yarısı da en az onun kadar önemlidir: ağsız omurga kireçlenir. Meydanı küçümseyen örgüt de yetmez.
- Meydanda insanlar aynı yöne bakıyor, yani yöndaşlar. Ama aynı yöne bakmak, aynı yolu yürümek değildir. Yöndaşlığı yoldaşlığa çevirmenin adı örgüttür.
- Yazı yedi noktada geliştirilebilir: göçmen savunusunun çerçevesi (duygudaşlık değil sınıfdaşlık), kendiliğindenlik ile örgüt arasındaki diyalektik, bugünün kendine özgü olanakları (görünürlük eyleminden maliyet eylemine, özellikle lojistikteki mevzi gücü), somut örgüt biçimleri (hücre, meclis, omurga, köprü), savaş ile kemer sıkmayı tek talepte birleştirmek, algoritmik görüntü rejimi ve Türkiye bağlantısı.
- Kısacası: ağ geniş, omurga sağlam. Örgüt, meydandan öğrenen ve meydanı kalıcılaştıran bir yapı olmalıdır.
Yazı Ne Anlatıyor?
Dalganın Haritası
Soylu yazıya eylem dalgasının coğrafyasıyla başlıyor. Talepler ülkeden ülkeye değişse de ortak bir payda var: eğitimin sorunları, hayat pahalılığı, düşük ücretler, sosyal haklardan yapılan kesintiler, yoksulluk, baskı ve savaş politikalarına aktarılan bütçeler. Yazara göre bu dalgaya iki sınıf iki ayrı gözle bakıyor. Burjuvazi onu düzenin tehdidi olarak görüyor, emekçiler ise kendi seslerinin yankısı olarak.
Egemenlerin Dili
Yazının en güçlü bölümlerinden biri, egemenlerin söylem stratejisini teşhir ettiği kısım. Avrupa'nın iktidardaki isimleri eylemleri "aşırı sol marjinal gruplardan tahrikçiler ve onlara katılan çok sayıda suçlu" diye tarif ediyor, Trump ise Fransa'ya sınırlarını kapatmayı öneriyor. Şiddet görüntüleri özellikle "Müslüman göçmen" figürü üzerinden yayılıyor, böylece ücret, kira ve okul talepleri ekrandan siliniyor.
Soylu'nun yanıtı kısa ve yerinde: "Karartma ile kanıtlama farklıdır." Egemenler iddia ediyor ama kanıtlamıyor. Buna karşı yazar somut olgular koyuyor: İtalya'daki genel grev, 22 ülkede 133 limanda savaşa ve silahlanmaya karşı yapılan iş bırakmalar, Fransız ve Alman gençlerinin eylemleri.
Örgütsüzlüğün Bedeli
Soylu, provokasyonun yalnızca polisin bir oyunu olmadığını, örgütsüzlüğün açtığı bir boşluk olduğunu da görüyor. Disiplinli devrimci örgütlerin yön vermediği yerde öfke, asıl hedefi gölgeleyen biçimlerde patlayabiliyor. Vitrin kırıldığında kamera vitrine dönüyor, talep kadrajdan çıkıyor.
Tarihsel Abartıya Karşı
Yazının ikinci büyük ekseni, solun bir kesimindeki coşkulu benzetmelere yönelik eleştiri. Kimileri dalgayı "yeryüzü hareketi", "Komün günleri" ya da "yeni bir '68" olarak selamlıyor. Soylu'ya göre bu, gerçekliği değil arzuyu anlatmak demek. 1968'de Sovyetler Birliği ayaktaydı, Çin, Küba ve Arnavutluk devrimlerinin etkisi sürüyordu, Latin Amerika'dan Afrika'ya ulusal kurtuluş hareketleri yükseliyordu. Bugün bu destekler yok, koşullar daha ağır. Hareketin ne kadar kalıcı olacağı, hangi örgütlenmelere zemin olacağı ve uluslararası bir nitelik kazanıp kazanmayacağı konusunda kesin hüküm vermek için erken.
Önerilen Yol
Soylu'nun vardığı sonuç açık: bulunulan her yerde, fabrikada, işyerinde, okulda ve semtte örgütlü birlikler kurmak ve "meydan mücadelelerini" bu örgütlü güce dayandırmak. Sosyalistlere ve devrimci demokratlara düşen görev, yaşadıkları ve çalıştıkları alanlarda hem örgütleyici hem eğitici olmak. Ancak böyle bir emekle kitlelere önderlik edecek yapılar ortaya çıkabilir.
Doğru Olan ve Derinleştirilmesi Gereken
Soylu'nun iki temel hükmüne katılıyoruz. Birincisi, kitle hareketini romantize etmek, onu anlamamanın bir başka biçimidir. İkincisi, kalıcı güç meydanda değil, meydanın arkasındaki gündelik örgütlülükte birikir.
Bu iki hüküm, Örgütlenme 2.0 yazısında vardığımız teşhisle örtüşüyor. Orada şunu söylemiştik: Sorun yöntemde değil, öznededir. 1960'larda eylemi örgütlü işçiler taşıyordu, bugün ise kalabalıklar güç hissi vermiyor, çünkü arkalarında kalıcı bir yapı yok. Tek seferlik, kopuk ve ertesi gün unutulan eylemler kalıcı bir güç üretmez. Soylu'nun Avrupa için söylediği de budur.
"Karartma ile kanıtlama farklıdır" cümlesi ise yalnızca bu dalga için değil, bütün egemen söylem için bir ölçüt olarak saklanmaya değer. Kanıtı Kim Denetler? yazısında sorduğumuz soru tam da buydu: Hakikatin kaydını kim tutuyor?
Omurgasız Ağ, Ağsız Omurga
Örgütlenme 2.0 yazısının merkezindeki formül şuydu: "Omurgasız ağ dağılır, ağsız omurga kireçlenir."
Omurgasız ağ, Avrupa meydanlarının bugünkü hali gibidir: geniş, canlı, hızlı ama kalıcı bir hafızası, grev fonu, hukuki koruması ve eğitim yapısı olmayan bir kalabalık. O yazıda bu zaafın örneği olarak Hong Kong 2019'u vermiştik: milyonları sokağa çıkaran, merkezsiz olmakla övünen, ama baskı geldiğinde geride hiçbir kalıcı yapı bırakmayan bir hareket. Soylu'nun uyarısı bu zaafa karşıdır ve haklıdır.
Ama formülün öteki yarısı da var. Ağsız omurga, tabanla bağı kopmuş, kendi kongresini, kendi bildirisini ve kendi takvimini tekrarlayan örgüttür. Kitle hareketi geldiğinde onu ya görmez ya da yalnızca "disipline edilecek" bir malzeme olarak görür. Soylu'nun yazısı bu ikinci tehlikeye karşı aynı açıklıkta bir uyarı içermiyor. Bizim eklemek istediğimiz şey, tam da bu dengedir: Ağ geniş, omurga sağlam.
Yöndaşlıktan Yoldaşlığa
Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısında Zeki Gül'ün kavramlarını açarken şunu yazmıştık: "Aynı yöne bakmak, aynı yolu yürümek anlamına gelmez."
Avrupa'nın meydanları bu ayrımın canlı bir laboratuvarıdır. Paris'teki öğrenci, Cenova'daki liman işçisi, Brüksel'deki öğretmen ve Tunus'taki işsiz genç aynı yöne bakıyor: pahalılığa, kesintiye, savaş bütçesine karşı. Bu bir yöndaşlıktır ve değerlidir. Ama yöndaşlık, "kendinde sınıf"tan "kendisi için sınıf"a geçişin yalnızca ilk adımıdır. Ertesi sabah herkes kendi işine, kendi okuluna, kendi kirasına döndüğünde yöndaşlık dağılır.
Yöndaşlığı yoldaşlığa, yani ortak hedef için sorumluluk alan, bedeli paylaşan, eleştiri hakkını ve hesap verebilirliği koruyan bir ilişkiye dönüştürmenin adı örgüttür. Soylu'nun "her yerde örgütlü birlik" çağrısını bu dille yeniden söyleyebiliriz: Meydanda kurulan yöndaşlığı, işyerinde, okulda ve semtte yoldaşlığa çevirmek.
Bu sağlam zeminin üzerinde yedi noktada yazıyı ileri taşımak istiyoruz.
Geliştirilebilecek Yanlar
Göçmen Savunusunun Çerçevesi: Duygudaşlık Değil Sınıfdaşlık
Soylu, egemenlerin "eylemciler göçmen" iddiasını reddediyor ve eylemcilerin büyük çoğunluğunun göçmen olmadığını vurguluyor. Olgusal olarak doğru olabilir. Ama bu savunma, farkında olmadan karşı tarafın kurduğu çerçeveyi kabul ediyor: Sanki eylemciler göçmen olsaydı karalama haklı çıkacakmış gibi.
Sorulması gereken soru şu: Göçmen olsalar ne değişirdi? Avrupa'nın temizlik, bakım, inşaat, lojistik ve tarım işlerini göçmen emekçiler yapıyor. Kiraların, ücretlerin ve sosyal kesintilerin en ağır yükünü onlar taşıyor. Göçmen işçi bu hareketin kenarında duran bir risk değil, sömürünün en yoğun yaşandığı katman olarak hareketin öznelerinden biri.
Burada Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısındaki iki tez yol gösterici. Birincisi: "Duygudaşlık, adaletin yerine geçemez." Göçmenin acısını anlamak, ona acımak, onu "savunmak" değerlidir ama yetmez. İkincisi: Dört halin altında sınıfdaşlık adını verdiğimiz beşinci bir zemin vardır, yani ortak maddi konum. Göçmen işçi ile yerli işçiyi birleştiren şey duygu değil, aynı patrona, aynı ev sahibine, aynı bütçe kesintisine karşı ortak konumdur.
Sınıf birliği "onlar yapmadı" diyerek değil, "biz aynı sınıfız" diyerek kurulur. Irkçılığın sınıfsal işlevini Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey? ve AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil yazılarında ayrıntılı tartışmıştık: Göçmen düşmanlığı, işçi sınıfını yerli ve yabancı diye bölerek ücretleri birlikte aşağı çekmenin aracıdır. Buna karşı en güçlü yanıt, göçmen işçiyi savunulan değil, birlikte örgütlenen olarak görmektir.
Kendiliğindenlik ile Örgüt Arasındaki Diyalektik
Yazıda örgüt disiplin getiren taraf, kitle ise disipline edilecek taraf gibi duruyor. "Kitlelere öncülük edip onları disipline edecek yapılar" ifadesi niyet olarak doğru, ama tek yönlü bir ilişki tarif ediyor.
Marksist geleneğin bu konudaki en verimli tartışması tam da bu tek yönlülüğü aşmak üzerineydi. Lenin Ne Yapmalı? (1902) ile kendiliğinden bilincin sınırlarını gösterdi. Rosa Luxemburg ise Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar (1906) ile 1905 Rus Devrimi'nden çıkardığı dersi koydu: Kitle grevi bir partinin kararıyla "ilan edilmez", sınıf mücadelesinin kendi hareketinden doğar. Lenin'in kendisi de 1905'te Sovyetlerle karşılaştığında, partinin icat etmediği bu biçimin önemini çabucak kavradı. Sovyet, örgütün kitleye verdiği değil, kitlenin örgüte öğrettiği bir şeydi.
Disiplin konusunda da Lenin'in bir başka ilkesini hatırlamak gerekir: "Tartışmada özgürlük, eylemde birlik." Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısında vurguladığımız gibi, yoldaşlık eşitler arası bir sorumluluktur ve "yoldaşlık adına susmak ve itaat etmek yeni bir eşitsizlik üretir." Disiplin, kararı birlikte almış olanların o karara birlikte uymasıdır. Yukarıdan gelen bir talimatın aşağıda uygulanması değil.
Buradan çıkan ders şu: Örgüt, hareketi yalnızca yönetmeye ve disipline etmeye değil, hareketten öğrenmeye de açık olmalı. Meydanda kendiliğinden doğan biçimler (plenumlar, mahalle meclisleri, grev komiteleri, dijital koordinasyon ağları) örgütün ham malzemesidir. Onları "disiplinsizlik" diye küçümseyen örgüt, kendi geleceğini de küçümser. Ağsız omurganın kireçlenmesi tam olarak budur.
'68 Karşılaştırması: Yalnızca Kayıplar Değil, Yeni Olanaklar da Var
Soylu'nun "'68 değil" uyarısı yerinde. Ama gerekçesi tek yönlü: Bugünün yalnızca kaybettiklerini (sosyalist kamp, ulusal kurtuluş dalgası) sayıyor. Oysa her dönem kendi zayıflıkları kadar kendi olanaklarını da taşır.
Zamandaşlık meselesi. Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısında Ernst Bloch'un "eşzamansızın eşzamanlılığı" kavramını hatırlatmıştık: Aynı yılda yaşayan farklı kuşaklar ve farklı toplumsal katmanlar, aslında farklı zamanları yaşar. Bu dalga için de geçerli. Bangladeş'teki konfeksiyon işçisi, Tunus'taki işsiz üniversiteli ve Almanya'daki sanayi işçisi 2026'da yan yana duruyor, ama her biri farklı bir tarihsel zamanın içinden konuşuyor. Zamandaşlık, yalnızca aynı dönemde yaşamak değil, tarihsel anın sorumluluğunu üstlenmektir. Bu da iki şeyi birden gerektirir: Bugünü 1968'in ya da 1871'in tekrarı sanmamak, ama bugünün kendine özgü olanaklarını da görmek.
Görünürlük eyleminden maliyet eylemine. Bu olanakların en önemlisi, yazının kendi örneğinde saklı: 22 ülkede 133 limanda iş bırakma. Bu rakam, yazıda egemen propagandaya karşı bir kanıt olarak kullanılıyor, ama asıl önemi stratejik. Örgütlenme 2.0 yazısında iki tür eylemi birbirinden ayırmıştık: görünürlük eylemi bir şeyi gösterir, maliyet eylemi bir şeyi durdurur. Meydan yürüyüşü görünürlük eylemidir. Limanda yüklenmeyen konteyner ise maliyet eylemidir. Aynı yazıda bir başka uyarıyı da yapmıştık: "Bedeli önceden bilinen bir tepki caydırıcı değildir." Egemenler bir yürüyüşün bedelini önceden hesaplayabilir, durmuş bir limanın bedelini hesaplamakta zorlanır.
Bugünün kapitalizmi, "tam zamanında" çalışan, sıkıca bağlı küresel lojistik zincirlerine dayanıyor. Bir limanda, bir aktarma deposunda, bir veri merkezinde ya da bir enerji hattında durulan bir saat, zincirin bütününe yayılıyor. Sosyolog Beverly Silver, Forces of Labor (2003) çalışmasında işçilerin gücünü ikiye ayırır: örgütsel güç (sendika, parti, birlik) ve yapısal güç. Yapısal gücün bir biçimi olan "mevzi gücü", üretim zincirinin kritik bir noktasında duran işçinin küçük bir eylemle büyük bir etki yaratabilmesidir. Liman işçileri, sürücüler, depo işçileri, enerji ve altyapı emekçileri bugün tam da bu mevzidedir.
'68'in öğrencileri üniversiteyi işgal ediyordu. Bugünün liman işçileri savaş gemisine yüklenecek konteyneri durdurabiliyor. Bu, koşulların yalnızca "daha ağır" olmadığını, aynı zamanda farklı bir stratejik haritanın da açıldığını gösterir. Soylu'nun önerdiği "her yerde örgütlenme" ilkesi doğru, ama bu harita içinde öncelikli mevzileri belirlemek de bir örgüt görevidir.
| 1968'in dünyası | 2026'nın dünyası |
|---|---|
| Ayakta bir sosyalist kamp ve yükselen ulusal kurtuluş hareketleri | Sosyalist kamp yok, ulusal kurtuluş dalgası sönmüş |
| Fordist fabrika, büyük ve yoğun işçi kitleleri | Dağınık işyerleri, taşeron, platform ve güvencesiz emek |
| Mücadelenin merkezi üniversite ve büyük fabrika | Mücadelenin kritik düğümleri liman, depo, enerji ve veri altyapısı |
| Haber gazete ve televizyonla, gecikmeli yayılıyor | Görüntü anında yayılıyor, ama algoritmalar neyin görüneceğini seçiyor |
| Uluslararası dayanışma partiler ve devletler üzerinden kuruluyordu | Uluslararası dayanışma sendikal ağlar ve doğrudan işçi koordinasyonu üzerinden kurulabiliyor |
Somut Örgüt Biçimleri: Hücre, Meclis, Omurga, Köprü
"Bulunulan her yerde örgütlü birlik" yön olarak doğru. Ama yazı hangi biçimde sorusunu açık bırakıyor. Bu boşluk, çağrının bir temenniye dönüşme riskini taşıyor. Genç bir yoldaş bu yazıyı okuduğunda yarın sabah ne yapacağını bilmeli. Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısının son tezinde dediğimiz gibi: "Safları sıklaştırmak bir çağrı değil, bir iş planıdır."
Örgütlenme 2.0 yazısında bu iş planı için dört katmanlı bir model önermiştik. Soylu'nun saydığı alanlar (fabrika, işyeri, okul, semt) bu modelin içine rahatça yerleşiyor:
- Hücre: İşyerinde, okulda, mahallede ya da kampüste kurulan, 5 ile 30 kişi arası, kalıcı ve yüz yüze komite. Sendikalı işyerinde sendikanın tabandaki gözü ve kulağı, sendikasız işyerinde sendikanın tohumudur. Mahallede kira, fatura, ulaşım ve çocuk bakımı gibi yeniden üretim sorunlarını örgütler. İşyerinde örgütlenemeyen güvencesiz işçi, göçmen ve ev emekçisi burada yer bulur. Okulda ise öğrencinin hem okuyan hem çalışan olduğu gerçeğinden yola çıkar (Yüz Öğrenciden Seksen İkisi verisini hatırlayalım).
- Meclis: Hücrelerin ortak kararları aldığı açık toplantı. Doğrudan oy, geri çağrılabilir delegeler, dönüşümlü sözcüler. Meydanda kendiliğinden doğan forumların kalıcı hale gelmiş biçimidir.
- Omurga: Sendika, konfederasyon, meslek örgütü ya da siyasi örgüt. Hukuki koruma, grev fonu, eğitim ve uzun hafıza sağlar. Örgütlenme 2.0'da altını çizdiğimiz gibi, ağı yönetmez, taşır. Mevcut sendikaları "sarı" diye dışarıdan mahkum etmek yerine, içeriden taban örgütlülüğüyle dönüştürmek de omurgayı sağlamlaştırmanın bir yoludur.
- Köprü: Sınır ötesi dayanışma. Sermaye ulusötesi olduğu için örgütün de ulusötesi olması gerekir. Soylu'nun "hareketin uluslararası bir nitelik kazanıp kazanmayacağı belirsiz" dediği yer, tam da bu katmanın kurulup kurulmayacağına bağlıdır. 133 limandaki eşzamanlı eylem, köprünün kendiliğinden kurulabildiğini gösteriyor. Görev onu kalıcılaştırmak.
Bu modelin yakın tarihteki en çarpıcı uygulaması Sırbistan'daki gençlik hareketi oldu. Plenum, delege ve veto mekanizmalarıyla kendiliğinden hareket kalıcı bir örgütlülüğe dönüştü. O yazıda da tartıştığımız gibi, bu biçimin içeriği liberal kalabilir, ama biçimin kendisi, kendiliğindenlik ile örgüt arasındaki köprünün nasıl kurulabileceğini gösteriyor.
Bir de eylemin kendisinin nasıl kurgulanacağı sorusu var. Örgütlenme 2.0'da vazife eylemi ile kampanya eylemi arasında ayrım yapmıştık. Vazife eylemi tek günlük bir ritüeldir, yapılır ve unutulur. Kampanya eylemi ise takvimli, her basamağı katılımla ölçülen bir tırmanma merdivenidir. Her eylem bir yapı testidir: Kaç kişi geldi, kaç yeni hücre kuruldu, kaç kişi bir sonraki basamağa geçti? Başarısızlık bile ölçülmüş bir veridir. Avrupa'daki dalganın kalıcı olup olmayacağını belirleyecek olan da, meydanlardaki enerjinin böyle bir merdivene dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Savaş Bütçesi ile Sosyal Kesinti: Tek Talep
Soylu, savaş politikalarını ve sosyal kesintileri eylemlerin nedenleri arasında yan yana sayıyor. Ama ikisinin arasındaki bağı birleştirici bir talebe dönüştürmüyor.
Oysa bu bağ, dağınık talepleri tek bir siyasal eksende toplayabilecek en güçlü araçtır: Silahlanmaya giden her lira, ücretten, okuldan, hastaneden ve emeklinin cebinden kesilen liradır. Avrupa'da artan savunma harcamaları ile emeklilik yaşının yükselmesi, okul bütçelerinin kısılması aynı bütçe tablosunun iki sütunudur.
Liman işçileri bu bağı zaten kendiliğinden kurdu. Silah taşıyan gemiye yük vermeyen işçi, hem savaşa hem de o savaşın parasını kendi ücretinden ödetecek düzene karşı duruyor. Örgüte düşen görev, işçilerin pratikte kurduğu bu bağı bilinçli bir programa dönüştürmektir. Türkiye'deki bütçe tartışmasında da aynı soru geçerli: Faiz, garantili ödemeler ve güvenlik harcamaları ile asgari ücret ve emekli aylığı arasındaki makas kimin lehine açılıyor?
Algoritmik Görüntü Rejimi
Soylu, provokasyonun ve medyanın eylemleri nasıl kararttığını doğru tespit ediyor. Ama bugün bu karartma, yalnızca gazete manşetleri ve televizyon kurgusuyla işlemiyor. Asıl kurgu masası artık platformların öneri algoritmalarıdır.
Bir eylemden yüzlerce görüntü çıkar: binlerce kişinin barışçıl yürüyüşü, grev çadırındaki ortak yemek, liman rıhtımında kollarını kavuşturmuş işçiler ve bir de yanan çöp konteyneri. Hangisinin milyonlara ulaşacağına, etkileşim ölçen bir algoritma karar verir. Öfke ve korku en çok etkileşim getiren duygular olduğu için, yanan konteyner her zaman yürüyüşün önüne geçer. Burjuva propagandası bu nedenle artık "yalan söylemek" zorunda bile kalmaz. Seçici görünürlük yeterlidir.
Bu konuyu Yapay Zeka Patronun Gözü Olduğunda ve Boynumuzdaki Kart yazılarında farklı açılardan ele almıştık. Örgütlenme 2.0'da önerdiğimiz "şeffaf içerik, yüzsüz temsil" ilkesi de buraya bağlanıyor: Hareketin sözünü tek bir yüze, tek bir liderin görüntüsüne bağlamamak, hem baskıya karşı korur hem de algoritmanın kişiselleştirme oyununu boşa çıkarır. Buradan çıkan görev açık. Hareketin kendi kayıt, doğrulama ve yayın altyapısına ihtiyacı var. Soylu'nun "eğitici olmak" görevi bugün şunu da kapsamalı:
- Eylemlerin bağımsız ve doğrulanmış kaydını tutmak (tarih, yer, katılım, talep).
- Provokasyon görüntülerini hızla doğrulamak ya da çürütmek.
- Talepleri görüntünün önüne koyan, kendi dağıtım kanallarına sahip bir iletişim ağı kurmak.
- Bütün bunları kapalı platformlara değil, ortak mülkiyetteki bilgi müştereklerine dayandırmak.
Türkiye Bağlantısı
Yazı Avrupa'yı anlatıp genel bir sonuçla bitiyor. Oysa okurun aklındaki asıl soru şu: Bu dalgadan Türkiye için ne öğreniyoruz?
Türkiye'de de aynı mekanizmalar işliyor. On Ayda Bir Maaş yazısında gösterdiğimiz gibi ücretler enflasyon karşısında eriyor, elektrik faturasındaki yeni sınır yoksul haneyi tasarrufa değil üşümeye zorluyor, göçmen işçi düşmanlığı ise siyasetin her kesiminde kolay bir oy kaynağı olarak kullanılıyor.
Türkiye'nin kendi kitle hareketi deneyimi de var: Haziran 2013. Gezi, Soylu'nun uyarısının en çarpıcı kanıtıdır. Milyonları sokağa döken bir öfke, işyerinde ve semtte kalıcı örgütlenmeye dönüşemediği ölçüde dağıldı. Parklarda kurulan forumlar, Sırbistan'daki plenumların erken bir örneğiydi, ama işyeriyle bağ kuramadıkları için sönümlendiler. Gezi, bizim kendi tarihimizdeki omurgasız ağ deneyimidir.
Ama Türkiye'nin tarihi yalnızca bu zaafı taşımıyor. Örgütlenme 2.0'da Türkiye'den "tohumlar" olarak andığımız deneyimler de var: 12 Eylül yasalarıyla elleri bağlanmış kamu işçilerinin yemek boykotu, toplu sakal bırakma ve iş yavaşlatma gibi yeni eylem biçimleri icat ettiği 1989 Bahar Eylemleri ve milyonların ışıklarını aynı dakikada söndürerek evden katıldığı 1997 "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemi. Birincisi, örgütlü bir omurganın yasak koşullarında bile tabandan yaratıcı biçimler üretebildiğini gösterir. İkincisi, en dağınık kitlenin bile ortak bir takvim ve basit bir eylem biçimiyle eşzamanlı hareket edebildiğini.
Türkiye için en sık duyduğumuz yakınma ise "elimizden bir şey gelmiyor" hissidir. Örgütlenme 2.0'da bunu kapan hissi olarak tarif etmiştik: Birey ölçeğinde duvar aşılmaz görünür, örgüt ölçeğinde kapılar belirir. Avrupa'daki dalgayı izleyip "orada oluyor, burada olmaz" demek de, "Avrupa bir şey yapsın" diye beklemek de aynı kapanın parçasıdır. O yazıda dediğimiz gibi: "Bekleyen kazanmaz, bekletilir."
Son olarak örgütler arası ilişki. Yan Yana Durmanın Dört Hali yazısında dört halin yalnızca örgüt içinde değil, örgütler arasında da gerekli olduğunu ve grupçuluğun bunun en büyük engeli olduğunu yazmıştık. Avrupa'daki genel grevler ve liman eylemleri, farklı sendikaların ve siyasi akımların ortak bir eylem takvimi etrafında buluşabildiği yerlerde güç kazandı. Kurtuluş Bildirgesi üzerine yazdığımız yazıda da vurguladığımız gibi, mücadeleyi alanlara taşımak ve sol partiler arasında grupçuluğu aşan ortak eylem zemini kurmak, Türkiye'de bu dalgadan çıkarılacak dersin özüdür.
Tablolarla Bakmak
Meydan ile Örgüt
| Meydana güvenen yaklaşım (omurgasız ağ) | Örgüte dayanan yaklaşım (omurgalı ağ) |
|---|---|
| Kitle hareketini tarihsel bir kırılma ilan eder | Kitle hareketini örgütlenme için bir olanak olarak görür |
| Görünürlük eylemiyle yetinir | Görünürlük eylemini maliyet eylemine bağlar |
| Vazife eylemi yapar, ertesi gün dağılır | Kampanya eylemiyle tırmanma merdiveni kurar |
| Provokasyona ve karalamaya savunmasızdır | Kendi kaydını tutar, kendi sözcülerini çıkarır |
| Göçmeni savunulacak bir konu olarak görür | Göçmen işçiyi sınıfdaşı olarak birlikte örgütler |
| Kendiliğindenliği romantize eder ya da küçümser | Kendiliğindenlikten öğrenir ve ona biçim verir |
Dört Hal Meydanda ve Örgütte
| Hal | Meydanda | Örgütte |
|---|---|---|
| Yöndaşlık | Aynı slogana, aynı hedefe bakmak | Ortak bir programda buluşmak |
| Zamandaşlık | Aynı gün aynı sokakta olmak | Tarihsel anın sorumluluğunu abartmadan ve küçümsemeden üstlenmek |
| Yoldaşlık | Polis saldırısında birbirini korumak | Bedeli paylaşmak, kararı birlikte almak, birlikte uygulamak |
| Duygudaşlık | Başkasının öfkesini ve acısını paylaşmak | Bu duyguyu adalet talebine ve dayanışma fonuna dönüştürmek |
| Sınıfdaşlık (zemin) | Fark edilmeden yan yana durmak | Ortak maddi konumu bilinçli bir birliğe çevirmek |
Somut Görevler
- Hücreni kur: Çalıştığın, okuduğun ya da yaşadığın yerde üç beş kişiyle düzenli buluşan, ortak bir sorunu (mesai, ücret, yemekhane, kira) gündem edinen bir grup oluştur. Örgütlenme 2.0'ın ilk ilkesi: Birimi küçült, sayıyı büyüt.
- Omurgaya bağlan: Hücreni bir sendikaya, meslek örgütüne ya da siyasi örgüte bağla. Barajı bekleme: Yasal statü yoksa dernek, azınlık sendikası ya da dayanışma ağı gibi ara yapılarla başla.
- Göçmen işçiyle sınıfdaşlık kur: Kendi işyerinde ve semtinde göçmen emekçilerle ortak sorunlar üzerinden yan yana gel. Dil, ırkçılığa karşı mücadelenin ilk alanıdır.
- Mevzini öğren: Bulunduğun sektörde zincirin kritik halkası nerede? Görünürlük eyleminin yanında hangi maliyet eylemi mümkün? Lojistik, enerji, veri merkezi ya da bilişim altyapısında çalışan işçilerle bağ kurmanın yollarını ara.
- Önce ölç, sonra tırman: Katıldığın her eylemden sonra sor: Kaç kişi geldi, kaç yeni bağ kuruldu, bir sonraki basamak ne?
- Kayıt tut, doğrula, yay: Katıldığın eylemlerin bağımsız kaydını tut. Provokasyon görüntüsü gördüğünde önce doğrula. Talepleri görüntünün önüne koy.
- Savaş ve bütçe bağını anlat: Çevrende silahlanma harcamaları ile ücretler, okullar ve hastaneler arasındaki ilişkiyi rakamlarla anlat.
- Köprüyü kur: Avrupa'daki liman ve genel grevlerden, Türkiye'deki işçilerle paylaşılabilecek dersleri çıkar. Sınır ötesi sendikal ağları izle ve paylaş.
- Grupçuluğu aş: Başka örgütlerin eylemlerine katıl, ortak eylemi kendi propagandana çevirme, tabanda ortak çalışma zemini kur.
Sevgili Yoldaşlar
A. Cihan Soylu'nun yazısı, coşkunun kolayca abartıya dönüştüğü bir anda soğukkanlı bir uyarı yapıyor: Meydan önemlidir, ama meydan yetmez. Bu uyarıya yürekten katılıyoruz ve onu bir adım ileri taşımak istiyoruz. Omurgasız ağ dağılır, ama ağsız omurga da kireçlenir. İhtiyacımız olan, meydandan öğrenen, göçmen işçiyi sınıfdaşı bilen, zincirin kritik halkasını tanıyan, kendi hakikatinin kaydını tutan ve dalga çekildiğinde işyerinde, semtte ve okulda kalmayı bilen bir örgütlülük.
Avrupa'nın meydanlarında milyonlar aynı yöne bakıyor. Bize düşen, bu yöndaşlığı yoldaşlığa çevirmek. Ağ geniş, omurga sağlam. Makine yeni, zincir eski. Ama zinciri kıracak olan da her zaman olduğu gibi örgütlü emektir.
Kaynaklar
- A. Cihan Soylu, Kitle hareketi ve "sol"un hali (II), Evrensel, 5 Kasım 2026.
- V. I. Lenin, Ne Yapmalı?, 1902.
- Rosa Luxemburg, Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar, 1906.
- Beverly J. Silver, Forces of Labor: Workers' Movements and Globalization since 1870, Cambridge University Press, 2003.
- Ernst Bloch, Erbschaft dieser Zeit (Bu Çağın Mirası), 1935.
Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar
- Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi
- Yan Yana Durmanın Dört Hali
- Kurtuluş Ellerimizde, Birlik Sınıfın Elinde
- Algoritmayı Yürüyerek Geçtiler: Sırbistan'da Plenum Sandığı Nasıl Yendi?
- Basın Emekçilerine Sorular: Örgütlü Değilsen Yol Yok
- Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey?
- AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil
- Kanıtı Kim Denetler?
- Yapay Zeka Patronun Gözü Olduğunda
- Boynumuzdaki Kart
- Yüz Öğrenciden Seksen İkisi
- On Ayda Bir Maaş
- Üç Bin Kilovatsaatin Sınıfı
Bu yazı Bilgi Müşterekleri'nin canlı belgelerindendir; CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır. Kaynak göstererek çoğaltabilir, değiştirebilir, paylaşabilirsiniz.







